GeriTayfun TİMOÇİN Kendine iyi bak
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Kendine iyi bak

Çok genç işi gibi görünen bu lafın aslında iki bin dört yüz yıldır var olduğunu biliyor muyuz?

Kendine iyi bak

Ceza almayacağını bilen biri suç işlemekten çekinmiyorsa, ahlak sahibi midir. Foto Maxim Hopman - Unsplash

Kimi laflar var ki, anlamını kavrayabilmek için üzerinde durmak gerek. Durulmadığında saçma da geliyor. Bugünün günlük konuşma dili, aldığı ilavelerle giderek tuhaflaşmaya başladı. Komedilere de konu olan kısır dil, aslında hem bir cehalet hem de hımbıllık göstergesi olarak algılanabilir. Örneğin, içinde “yani” ve “aynen” sözcükleri geçmeyen, normal cümlelerle konuşmaya çalışın bir gün boyunca, ne kadar zorlandığınızı göreceksiniz. Aslında, Türkçe’nin güzellikleri arasındadır bu sözcükler, çok şey anlatabilirler duruma göre. Hatta uzun uzun paragrafların yerine de geçebilirler. Ama bu güzellik, ancak nadiren kullanıldıklarında ortaya çıkar. Sohbet sırasında birisi konuşuyor, karşısındaki ha bire “aynen” diyor mesela… Böyle sohbet mi olur? Karşıma papağan alsam da bunu yapabilir hatta papağan araya iki farklı şey de katabilir. Zaten sınırlı sayıda sözcüğün kullanıldığı günlük konuşmalarımız, bu iki kelime sayesinde iyice kısırlaştı. Ama itiraf edeyim, öyle bir kulak dolgunluğu ve ağız alışkanlığı haline geliyor ki, bu sözcükler benim de arada ağzımdan kaçıyorlar!

O KADAR DA YENİ DEĞİLMİŞ

Üzerinde durmadan kullanıp, ardına veya anlamına pek bakmadan sarf ettiğimiz sözlerden biri de “kendine iyi bak” olsa gerek. Yeni bir laf değil tabii, hanidir var hayatımızda. Aslında tahminimizden çok daha fazla zamandır var hem de. Tam olarak 2420 (yazıyla: iki bin dört yüz yirmi) yıldır var.
Desem ki felsefe tarihinin, yani aslında yazılı insanlık tarihinin en eski sözlerinden biri bu, inanınız lütfen. Şimdi, “felsefe” deyince, pek çok okurun, “Amaan, kafa ütüleyecek şimdi” demese bile buna benzer bir hisse kapıldığını biliyorum, çünkü bir zamanlar ben de öyleydim. Fakat zaman bana gösterdi ki felsefe, ne yazık ki, bizim eski zaman çevirmenlerimizin kullandığı tuhaf ve ağdalı dil yüzünden yanlış anlaşılmış bir “şey”. Felsefeyi şu kadar basit ilan edebiliriz aslında: Hani, belirli bir yaşa gelince çoğu insan, “Yahu ben ne yapıyorum? Burada ne işim var? Ne yapıyorum ben? Ben dünyaya niye geldim ülen, bunun için mi?” gibi hafif isyan barındıran, biraz da doğumumuzdan beri hayatımızı farkında olmadan otomatik yaşamamıza neden olan şartlanmışlıklarımızın farkına varma anının şaşkınlığını içeren o anlar vardır ya, işte söz ediyorum. (Çok fazla sayıda insan ne yazık ki bu farkına varmayı hiç yaşamadan ölüp gider.)

DİYELİM, AHLAK…

Ahlak nedir mesela. Günümüzün “din” ile sıkı sıkıya ilişkilendirilmeye çalışılan ama yaşanan örneklerden hiç de ilgisinin olmadığını anladığımız bir kavramdır. Ahlak, aslında tek tanrılı dinlerden çağlar önce yeryüzünde tartışılıyordu. Belirli bir peygamberi veya kitabı olmayan toplumlar ahlaksızlık mıdır mesela? Elbette hayır. Depremden sonra Japonya’daki yardım kuyruklarının videolarını izlediniz mi hiç? Bir de bizdeki “bedava herhangi bir şey dağıtım” videolarını izleyiniz. Ahlak başka bir şey. Vicdanla ilişkili. Vicdanın, insanın içindeki tanrı olduğunu söyleyen varsayım pek hoştur bana göre. Kimse seni görmüyorken de suç işlememek mesela. Ceza olasılığı yokken bile kimseye zarar vermemek, kimsenin malını çalmamak, kimsenin namusuna göz dikmemek mesela. Gecenin ıssızlığında, kimse görmüyor diye, yavrularını emziren bir kediye tekme atmamak mesela. Kimseye görünmeden denize, ovaya, ağacın dibine zehirli atıklar boşaltmamak mesela. Güzel olanı yapmak ahlak. İyiyi kötüden, güzeli çirkinden ayıramayacaksak, insan olmak nedir ki?
Bakınız, yukarıdaki paragraf bütünüyle felsefe mesela. Ne oldu şimdi? Uçmaya mı başladık? Elbette hayır. İnsana dair ne varsa felsefeye konudur zaten. İşte kara cehalet, kendisini akılla, bilgiyle ikna etmeye çalışan herkese ve her şeye tavırlıdır ve tavrını şöyle dile getirir: “Felsefe yapma lan!” Bunu demezse “Caz yapma lan!” der, yine olan güzel bir şeye olur tabii.

ÖLDÜRMEK, İNTİKAM ALMAKTIR

Kendine iyi bak

Socrates'in Ölümü. 1787, Jacques-Louis David tablosu.

Dönelim “kendine iyi bak” lafına… Düşünce tarihinin en tipi bozuk ama matrak ve önemli adamlarından biri olan Sokrates, MÖ 399’da, yok yere ölüme mahkum edilir. Tabii “yok yere” derken, bugünkü değer yargılarımızla söylüyoruz bunu, yoksa, o dönemin, o kentin (Atina) geçerli sistemi, o kadar da yok yere bulmamış ki cezayı uygulamış. Kuşkusuz, ölüm cezası, genel olarak karşı durulan, zira ceza kavramına uymayan, cezanın uygulandığı kişiyle pişman olup düzelme fırsatı vermeyen bir çeşit resmî intikam metodudur. Konu Sokrates gibi bir büyük düşünür olunca saçmalığı iyice anlaşılır. Çünkü Sokrates, ne kimseyi öldürmüştür ne de kimseye kast etmiştir. Ne yapmıştır peki?

HEP AYNI BAHANELER

Atina, tarihin en iyi demokratik yapılarından birine MÖ 5’inci yüzyılda sahipti. Atina halkı, sırayla meclise girerdi. Fakat Sokrates, güçlülerin değil, en akıllı olanların kenti yönetmesini istediği için, her yerde, sağda solda genç yaşlı demeden herkesle konuşur, fikirlerini açıklardı. Liyakata önem verirdi yani. Bu haliyle zaten yöneticilere rahatsızlık veriyordu ama bir de demokratik yönetime karşı girişilen başarısız bir komplonun içinden, Sokrates’in amcalarından biri çıkınca zavallı Sokrates, “kentin inandığı tanrılara inanmadığı, yeni tanrılar icat ettiği ve gençleri yoldan çıkardığı” gerekçesiyle ölüme mahkûm edildi! Yani din, o zamanlarda da siyasetin bir parçası idi. (Sonradan Atina bu konudaki pişmanlığını epey dile getirip durumu telafi etmeye çalıştı ama olan Sokrates’e olmuştu çoktan.)

DEV BİR MİRAS ASLINDA

Efendim, Sokrates, uzunca bir süre zindanda kalır. Bugün Atina’da Akropolis’in ardındaki parkta, tutulduğu ileri sürülen zindan durmaktadır, görülebilir. İnfaz günü arkadaşları, dostları, ailesi gelir vedalaşmak için yanına. Gözetim kaydıyla herkesle görüşür, zaten 70 yaşında olan filozof. Ceza, baldıran zehri içirilerek uygulanacaktır. Sokrates, kendisinden beklendiği gibi son derece vakurdur, çevresindeki herkes gözyaşları dökerken herkese moral verir. Ölüm saati iyice yaklaştığında da yakınlarından Kriton isimli biri sorar:
“Peki Sokrates, buradaki arkadaşlarından ve benden bir isteğin var mı?”
Sokrates şöyle yanıt verir: “Ne mi istiyorum? Her zaman ne istedimse onu. Kendinize iyi bakın, böylece hem benim için, hem benimle ilgili her şey için hem de kendiniz için gereğinde yapılacak olanı seve seve yaparsınız; şimdiden söz vermeseniz bile. Ama kendinize iyi bakmaz, eskiden beri konuştuklarımıza uygun davranmazsanız, ne kadar söz verseniz de boştur.”

HOROZLU VEDA

Kendine iyi bak

Ahlak, yanlış bir şey yapmaya engel olmuyorsa, yoktur. Foto Stefano Pollio - Unsplash

Daha sonra gider yıkanır, temizlenip hazırlanır. Zehri hazırlamakla yükümlü görevli gelir, hazırlığını yapar. O bile ağlamaktadır bu üzüntü verici idam karşısında. Sokrates zehri içir, en küçük bir ifade değişikliği göstermez. Uzanır. Bedeni yavaş yavaş hissizleşmeye başlar. Son sözü, “Asklepyos’a horoz borçluyuz Kriton. Parasını ödeyin” olur. Ve ardından ruhunu teslim eder. Bireysel borcu horozu saymazsak, Sokrates’in insanlığa son sözüdür “kendimize iyi bakmamız”. Ahlaka, mantığa, insanlığa uygun davranmanın yoludur bu çünkü. İşte böyle dostlar. Felsefe biraz da böyle bir şey demek ki. Hiç ummadığımız bir yerden bize selam verebilir, hiç ummadığımız anda günlük dilimize girebilirmiş meğer. Biz en iyisi bu büyük filozofun son isteğini yerine getirelim, kendimize iyi bakalım.

BU HAFTA SONU HAVA VE DENİZ

BUNALABİLİRİZ

Güneyli havalar, zaten sıcak olan havayı iyice sıcak kılabilir ve bize katlanması zor bir hafta sonu hediye edebilir. Zira normal şartlar altında bile 40 dereceleri göreceğimiz bir hafta sonu bizi bekliyor. Yağış beklenmiyor ve rüzgâr çok ama çok zayıf. Eh, bu durumda iyice sıcak olacak gibi.
Ama bu hafta sonunda hava soğuk bile olsa terleyecek bir kitle var: Üniversite sınavına girecek gençlerimiz. İki gün boyunca iyi bir gelecek şansı elde etmek için üniversite sınavında ter dökecekler. Bütün gençlerimize zihin açıklığı ve bol şans dilerim.

X

Her şey yazıdır

Görüp duyduğumuz her şey bir şekilde yazılmıştır.Peki yazının kendisi nasıl yazılmıştır?

Bir yazan olmasa, nereden bileceğiz bilinmesi gerekenleri. Foto Aaron Burden - Uunsplash

Bilmem benim internet sitemi bugüne kadar ziyaret etme şansınız oldu mu? (Gerçi halen sakallı eski resimlerim duruyor ama olsun, içerik idare eder.) Orada altını çizdiğim husustur ve aynı başlıkla geçer: Her şey yazıdır! E öyledir çünkü.

Radyoyu veya televizyonu açıp haberleri mi dinliyorsunuz? Dinledikleriniz önce yazıya geçirilmiştir bir süre önce. Dinlediğiniz haberleri bir veya birden çok yazara borçlusunuz.
Reklamları mı dinliyor veya izliyorsunuz? Duyduğunuz her reklam, önce yazıya dökülür. Reklam metni diye bir şey vardır. Başarılı bir metinse herkesin aklında kalır. Bir yazı kadrosu yatar ardında. Yani, onu da yazarlara borçluyuz.
Bir margarin mi satın aldınız? Üzerinde bir sürü yazı vardır, her üründe olduğu gibi. İçindekiler, üretim yeri ve adresi, gerekli bazı bilgiler, iletişim, biraz reklam, hafif bir propaganda, bir iki slogan… Hepsini yazan biri vardır. En az bir yazar yatar satın aldığınız her ürünün ardında.
Sinemayı, tiyatroyu söylemeye gerek var mı? Ne büyük emektir onlar. Aylar, hatta yıllar sürer. İzlediğiniz her film veya tiyatro eseri, hayata bir yazarın fikri olarak başlar. Bir yazarın emeği olarak gelişir ve sonunda yazan kişinin adının bile hatırlanmadığı, sadece oyuncuların ve belki de yönetmenin adının bilindiği bir yapıta dönüşür. Ama yazarlara haksızlıktır bu. Eğer Nuri Bilge Ceylan ve Ebru Ceylan’ın birlikte kotardıkları gibi bir ortak çalışma değilse, ki çoğunlukla değildir, yazarların adı da en az yönetmen kadar anılmalıdır.

Yazının Devamını Oku

Bir magazin olayı: Mağaza!

Mağazalardan alışveriş ederken aklımıza magazin olayları gelir de, depolar, hazineler gelmez!

Mağazalar, mağazalar... Foto Mostafa Meraji - Unsplash

Tirilye’de denizci dost bir aile vardır. İzin almadığım için isimlerini veremem. Baba ve iki erkek evlat denizden geçimlerini sağlarlar. Balıkçılık, kaptanlık yaparlar. Diğer akrabaları da denizcidir. Güzel insanlardır. Barınakta, bir binaları vardır depo gibi, ambar gibi kullanılan. Bir şey lazım olduğunda onlara sorardık, onlar da “Mağazaya bir bakayım, olacaktı bir tane” gibi bir yanıt verirlerdi. “Mağaza” mı? Bu laf hep tuhaf gelmişti bana. Ivır zıvır bir sürü düzensiz malzeme yığınının tutulduğu, vitrini bile olmayan bir yapıya ne diye mağaza diyorlardı ki? Yıllar geçti. İşin doğrusunu öğrendim. Utandım. Kullandıkları “mağaza” sözcüğü, denizciliklerinin net bir kanıtıymış meğer. Siz de ister denizci olun ister olmayın, hayatınızda mutlaka mağaza sözcüğünü kullanıyorsunuz. Mağazalardan alışveriş yapıyoruz. Yapmayanımız yok. Peki mağazanın ne olduğunu kaçımız biliyoruz? 

REİS’İMİZİN MAĞAZASI!

Pîrî Reis’imiz de kullanmış bu sözcüğü Kitab-ı Bahriye’sinde birkaç yerde. Pulya yakınlarındaki Santa Meriye Tiremite (Adriyatik’te, beş küçük adacıktan oluşan Tremiti Adaları) adalarını anlatan bölüm, bunlardan biridir. “Mezkûr kal’eye Fortu dirler. Ve anun mukabelesinde deniz kenarında mezkûr Fortu’nun bir karkadoru vardur. Karkadoru Fortu dirler. Mağazalardur. Hem bir birgosdur, beklenür.” Hemen söyleyelim, “karkador”, donanımı zayıf yanaşma yeri demektir; bir çeşit gemi barınağı yani. “Birgos” ise kuledir. “Mağazalar” sözcüğü dikkatinizi çekti mutlaka. Geliyoruz. 

DEFİNE Mİ HAZİNE Mİ? E: HİÇBİRİ!

Bankanın hazinesi çok iyi kilitmenmezse insanlar nasıl güvenir değil mi. Foto Brock Wegner - Unsplash

Yazının Devamını Oku

Can boğazdan…

Biz düşünceden ibaretiz. Düşünce sözdür, söz ağızdan çıkar, ağızdan çıkan her şey hayatı belirler.

Tamam can boğazdan gelir de, dikkat etmezsek gidebilir de. Foto Gor Davtyan - Unsplash

Değerli dostlar, iki haftadır yazamadım, hatta sizlere neden yazamadığımı sosyal medyadan duyurmaya bile vaktim olmadı. Zira taşındım. Benimki gibi bir çalışma odanız varsa, normal bir ev taşınmasının çok ötesinde işiniz var demektir. Binlerce kitap ve onları taşıyan kitaplıkların yer değiştirmesi, Osmanlı’nın sefere çıkışını andırıyor diyebiliriz. Lakin emrimde çalışan binlerce kapıkulum olmadığı için işlerin çoğunu hünkâr başıma kendim yaptım! Şaka bir yana, sahiden şu anda güneşte kalmış denizanası gibi hissediyorum kendimi. Havanın sıcaklığı bir yandan, yorgunluğu bir yandan, korkunç sorumsuz taşıma şirketinin verdiği zararlar bir yandan derken, başka türlü hissetmek mümkün değil. Fakat klavyenin başına geçip tuşlara yeniden basmaya başlayınca, bir dost tesellisi bulmuş gibi oldum. Bir çeşit rehabilitasyon denebilir. Ama şimdi sizi daha fazla kendi sorunlarımla meşgul etmeyeyim de, işimize bakalım. Sözün özü, iki hafta ortalardan kayboldum, af ola.

BİRAZ YEMEK GEREK

Taşınma sürecimde kafamın meşguliyeti ve havanın sıcaklığının etkisiyle sonradan fark ettim ki çok az yemek yemişim. (Yine de kilo vermekten uzak bir durdum tabii.) Bu sırada aklıma bir atasözümüz geldi: Can boğazdan gelir. “Yaşamak için beslenmek gerekir” anlamında bir söz bu, hepimiz biliriz. Fakat “boğaz” üzerinde biraz durmak gerektiğini hissettim. Zira bu söz, sandığımızdan çok daha eskilere, farklı alışkanlıklara dayanıyor olsa gerek.

HAPŞUU! ÇOK YAŞA!

Daha önce çeşitli yazılarda üzerinde durmuştuk. İlkel insanın ölümle tanışması epey ürkütücü bir deneyimdi. İlkel insan için ölmüş biri ile yaşayan biri arasında, en azından ölüm anının hemen sonrasında, tek fark vardı: Nefes! Yaşayan nefes alıyordu, ölen ise almıyordu. O nedenle hayat ile nefes arasında doğrudan bağlantı kurduk ve tam da aynı nedenle, binlerce yıldır, hapşıran kişinin nefesinin ağzından hızla çıkması nedeniyle ölebileceği ilkel inancı ile hâlâ “çok yaşa” diyoruz! Ne olur ne olmaz değil mi? Belki de o hapşırıkla çıkıp giden, son nefestir! Acaba “can boğazdan gelir” derken, “can boğazdan çıkar gider” demek istiyor olabilir miyiz?

SÖZCÜKLERİN ANLAMLARI

Yazının Devamını Oku

Ey Homo Sapiens!

İbn Sina’yı yetiştiren kültürle Takiyüddin’in rasathanesini yıkan kültür aynı mı şimdi?

Beytülhikme'nin kurulduğu Bağdat. Doğrusu Atlantis'e benzetmede edemiyorum da.

“Abdala malum olur” deriz. Bir şeyin olacağını önceden bilenler için söylenir. Abdallık burada gezgin derviş anlamındadır ve bilge derviş, ermişliğe varmıştır aslında; o kadar ki olacakları önceden bilebiliyordur. Tabii şaka yönlü bir sözdür bu. Malum olmak, bilmek anlamına gelir. Ayrıca özellikle belirtelim çünkü halen farklı kullananlar olabiliyor: Aptal değildir o, “abdal”dır.
Malum ve çoğulu olan malumât, “ilim” diye okuduğumuz Arapça ilm’den gelir. İlm, biliş, bilme, bir şeyin doğrusunu bilmek, okuyarak öğrenilen bilgi anlamlarına gelir. Malumât da bu bilinmiş, öğrenilmiş şeylerdir doğal olarak. Bunlar Arapça kökenli sözcüklerimiz. Türkçesi bilgi. Öz Türkçe. Kutadgu Bilig’de olduğu gibi. (Kutadgu Bilig, mutluluk veren, kutlu eden bilgi demektir.) Kutadgu Bilig’e döneceğiz.

İSTEMEZSEK OLUR MU?

Bilgi nedir, nerededir? Her yerdedir diyebiliriz. Öğrenmek isteyene tüm kapılar açıktır. Mesela türküden öğreniriz ayva ağacının çiçekleri açtığında yaz mevsiminin gelmekte olduğunu. Sahilde gezerken öğrenebiliriz, rüzgâra asılı kalan bir martının kıpırdamadan duruyormuş gibi dakikalarca havada kalabildiğini. Günümüz teknolojisi müthiş; telefona baktığımızda dünyanın öbür ucunda yaşayan tanıdıklarımızın bulunduğu yerdeki hava durumu bize “malum” olur. Say sayabildiğin kadar. Başka deyişle insan, öğrenmeyi istiyorsa, öğrenemeyeceği şey yoktur. Evrenin sırları dâhil!
Buradaki anahtar sözcük “istemek” olsa gerek. Öğrenmeyi istemek. İstiyor musun, istemiyor musun? Çünkü istiyorsan öğreneceksin, istemiyorsan öğrenemeyeceksin. Öğrenmeyi istiyorsan, o konudaki (belki başka pek çok konudaki) cehaletin sona erecek, öğrenmeyi istemiyorsan, cehaletin sürecek. Ve eğer, cahil kalmayı bilerek, bilinçli olarak tercih ediyorsan, çevrendekilerin de öyle olmasını istiyor olabilirsin zira genel olarak çevremizde bize bilgiçlik taslayacak kimseler bulunmasını istemeyiz.

Yazının Devamını Oku

Allah sahibine bağışlasın mı?

Bu cümleyi duyduğumuzda ne anladığımız, tamamen bizim tercihimizdir.

“Çok güzel kız vallahi! Allah sahibine bağışlasın.” Lütfen bu cümleyi hiç duymadığınızı söylemeyin. Duymak bir yana, bunu ya da benzerini, herhangi bir kötü niyet olmaksızın bizzat kurmuş bile olabilirsiniz. Suçlamıyorum, haşa; yaygın bir laftır ve hemen hepimiz, lafları, sözleri, gerçek anlamlarını merak bile etmeden kullanıp dururuz. Öyle ki, pek çok yanlış da böyle büyür gider. Geçenlerde, betonu delenin, azimli bir fare olduğunu, lafın, defi hacetle ilgisinin olmadığını açıklamıştık. Bu sefer de yaygınlaşan yanlış kullanım örneği olarak hoşafı verelim. “Eşek hoşaftan ne anlar!” diye bir laf var ya... Lütfen söyler misiniz, eşekle hoşaf nasıl, nerede, hangi ortamda bir araya gelebilir? Elbette mümkün değil. Lafın doğrusu, “Eşek hoş laftan ne anlar”dır. Yani eşeğe, “Sevgili eşek, rica etsem durur musunuz acaba” gibi hoş bir ricada bulunulamaz çünkü eşek bundan anlamaz, onun yerine “çüüş!” gibi hoş olmayan, kaba bir emir verilir. Başa dönelim.

SAHİP OLMAK DA NE?

Sahibine bağışlama kalıbı, elbette erkekler için de söylenir. Ama doğrusunu isterseniz bu lafta, ciddi ve hatta korkunç bir toplumsal yanlışın kanıtı yatar. Hepimiz biliriz ki bu sözün arka planı, evlenecek (veya zaten evli) olan bir güzel insana -erkek veya kadın- bakıp, eşiyle birlikte mutlu olmaları gibi bir dilek barındırır masum tarafıyla. İşte tam da bu masum sanılan taraf, aslında en sorunlu kısımdır. Çünkü evlenen insanların birbirlerinin sahibi olmaları inancını dile getirir! “Allah sahibine bağışlasın!” Sahip? Yani eşi! Son zamanlarda giderek artan aile içi şiddet ve aslında tüm toplumsal davranış kalıplarımız bize göstermektedir ki, bu “sahiplik” durumu, aslında karşılıklı bir hâl değil, daha çok erkeğin borusunun öttüğü bir hâldir. Başka deyişle, evet, erkekler kendilerini, evlendikleri kadının (hatta kimi durumlarda sokakta gördükleri her kadının) sahibi zannetmektedirler!

HANGİ HAKLA?

Erkek, kendisini kadının sahibi zannetmese, “Onu giyemezsin”, “Böyle davranamazsın”, “Şöyle kahkaha atamazsın”, “Şu saatte evde olacaksın!” diye emirler verebilir mi? Erkeklerin kendilerini neden kadının sahibi zannettiklerini, bu hakkı nereden aldıklarını (biraz reklam gibi olacak ama gerektiğinde her kitaba atıfta bulunuyoruz kuşkusuz) Erkek Denizinde Kadın Gemiler kitabımda uzun uzun anlatmıştım. Özetlemek gerekirse, tamamen mesnetsiz, tamamen asılsız, erkeklerin kendi yarattıkları dünya ve uydurdukları kurallar silsilesinin bir sonucu bu. Dünya nüfusunun bir yarısı, öbür yarısının sahibi olabilir mi? Olabilir mi böyle bir şey?

KADININ SİLAHI KISKANÇLIK

Genelde erkekler tarafında çalışan bu sahiplik düşüncesi, karşı tarafta, yani kadınlar tarafında da başka bir çaresizlik alameti olarak karşımıza çıkıyor. Durmadan emirler yağdıran bir adama karşı kadının elinden gelen tek şey ve en güçlü silahı belki de: Kıskançlık! Nasıl ki erkekler, kadına sahibiymiş gibi davranmayı baba dâhil çevrelerinden öğreniyorlar, tıpkı onun gibi çapkınlığı ve yapılan çapkınlık sonucu yakalanma durumunda takınılacak tavırları da aynı şekilde çevreden öğreniyorlar. İnanın neredeyse tüm davranışlarımız, birkaç aklı başında olanımız hariç, kopyala-yapıştır yöntemiyle “bizim davranışımız” oluyor. İtirafı da hazırdır: “Biz böyle gördük!” Gördün diye yapman gerekmiyor. Kendini geliştirebilirsin, daha iyi bir insan, daha iyi bir koca, daha iyi bir baba olabilirsin! Kadın soruyu yapıştırıyor: “O kadın kim?” Işık tutulmuş tavşan gibi kalıyor erkek: “Hangi kadın ya?” Yakalanan erkek çarezsizliği de kopyala-yapıştır, yakalama refleksine doğuştan sahip kadının davranışı da. Bunun dışında kadının “sahip” olma hali ile ilgili yapabileceği pek bir şey ne yazık ki yok. En azından bizim toplumumuzda. Yavaş yavaş değişiyor bunlar tabii, gençler dönüştürüyorlar kendilerini. Onlar anlıyorlar kimsenin kimseye sahip olamayacağını.

Yazının Devamını Oku

Sakal ve değişim üzerine

Yirmi küsur yıllık sakalımı kesip atınca, hem sakalın etimolojisine, hem tarihimizdeki özel bir sakal vakasına yakından bakmak istedim.

Yazarınızın son halidir.

Sizi bilmem ama ülke gündemi benim içimi hiç açmıyor. Gözümüzün önünde yok olup giden Marmara Denizi’ne baktıkça da içim acıyor. Biraz bunlardan uzaklaşalım bu hafta istiyorum. Daha doğru söyleşiyle, sayfanın sürekli okuyucularının çok yakından bildiği özümüze dönelim istiyorum. 

Yirmi küsur yıllık sakalımı bıyığımı kestim. Doğrusunu söylemek gerekirse sakal, çok da sevdiğim bir şey değildi ama nedense “Artık benim tipim bu” diyerek direniyordum kesmeye. Fakat bir an geldi ve çok ama çok rahatsız oldum. Pek hijyenik bir şey değil doğrusu. Evet günde kim bilir kaç kez yıkanıp temizleniyordum ama ben kendimi temiz hissetmiyordum. Sigarayı bırakmış biri olarak sakallı olma halini bırakamaması çok saçma geldi ve kestim. En büyük endişem, “İnsanlar beni tanıyacak mı acaba?” idi. Hiç de korktuğum gibi olmadı. Taksici esnaf bile aynadan tanıyıp, “Abi hayırlı olsun, kesmişsin sakalı-bıyığı” dedi. Bunları anlatıyorum ki benim gibi endişeleri olanlar varsa rahatlasın, hayat hiç de kendimize eziyet çektirmeye değecek kadar katı ve keskin değil. Öneririm. Nasıl ferahladığımı anlatamam. 

BİR KIZIL GONCA…

Bırakalım herkes herkesi her şeyden bağımsız olarak sevebilsin. Ne mutlu Türküm diyenenin anlamını düşünelim sadece. Foto Ahmet Demiroglu - Unsplash

Barbaros Hayreddin gibi ömrüm boyunca sakalımla anılmak istemedim diyelim. İsmi Barbaros olan dostlar, denizcilik tarihimizin en şanlı reislerinden birinin ismini taşıdıklarını düşünüyorlar haklı olarak. Öyle de zaten. Ama bunun aslında, “Ahmet, Mehmet, İsmail…” gibi bir özel isim değil, bir lakap olduğunu çok kişi bilmez belki. Barbaros, Latince “barba” ve “rosa” sözcüklerinin birleşiminden gelir. Barba, “sakal” demektir, rosa da “kırmızı”. Gül de adını buradan alır, dudak boyası olan ruj da. Birleşince kırmızı değil de “kızıl sakal” anlamına gelir. Yani bizim Hayreddin Reis, “Kızılsakal” lakabına sahiptir. Hatıratında kendisi “Barbaros” lakabını “barbaroşo” olarak telaffuz eder. Ya da en azından kayda öyle yazılarak geçmiştir. İstanbul’daki Kızılsakal Bulvarı’nı bilirsiniz. Hani Beşiktaş’ta denizden başlayıp ta Zincirlikuyu’ya uzanan, İstanbul’un en eski ve ünlü bulvarlarından olan bulvardan söz ediyorum. Tabii biz onu Barbaros Bulvarı olarak biliriz. 

Yazının Devamını Oku

Çelişkiler ülkesi

Dünyanın en güzel denizini lağım çukuru olarak kullanalım, sonra da kendimizle kasıla kasıla gurur duyalım. Bunu açıklayabilecek bir filozof var mı bilmiyorum.

İnsan, hata yapmaya çok teşne. (Teşne, “çok istekli” demektir.) “Hata yapmaya uygun” veya “hata yapmaya eğilimli” de diyebilirdim, teşne sözcüğünü özellikle seçtim. Çünkü insana rahat batar. (Bu rahat batma mevzuunu çeşitli toplumsal olaylar değerlendirmesinde birkaç kez kullanmıştım. En son örneği için bakınız https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tayfun-timocin/soykırım-olsaydi-aglayabilir-miydik-halimize-41805619) Yani, mis gibi oturup hayatın tadını çıkartacağı yerde, lüzumsuz maceralar arar ve burnunu pislikten kurtaramaz. İnsan, bunu “isteyerek, bilerek” yapar. Bu nedenle teşnedir. Yaptığı saçma şeylerin hemen hiçbiri kazayla olmaz. Kendisi yapmıştır, yapmayı seçmiştir. Ama istemediği (aslında baştan düşünüp öngöremediği ama gerçekte kaçınılmaz olan) sonuçlarla karşılaşınca kendisinden başka herkesi suçlar! Hata yapmaya teşne olan insan, hatasına başka suçlu aramak için de yanıp tutuşur! İşte şikâyet, bu noktada devreye girer.

ŞİKÂYET ETMEK ÇÖZÜM ÜRETMEKTEN DAHA KOLAY VE ZEVKLİDİR

İnsan şikâyet etmeye de teşnedir çünkü. Şikâyet etmek, mazeret arayıp bulmak zevklidir. Kendi sorumluluklarını üstlenemeyen insanın bir anlamda tatmin yoludur. Her şeyden şikâyet edenlerin, çözüm üretmek bir yana, hatalarını kabul edip özür dilemekten bile aciz olması bundandır. Şikâyet etme zevkinden mahrum kalmak istemeyiz. Çözüm üretmek, çözüm için kafa patlatmak, yapılmış yanlışları geri çevirip onları kötüden iyiye dönüştürmek hep daha zordur çünkü. Oysa insan yattığı yerden şikâyet edebilir. Sadece çenesi işler, beyine veya çabaya gerek yoktur.
Bir de, konuyla hiçbir ilgisi yokmuş gibi duranlar vardır. Onlar, seyircidirler. Olanı biteni izlerler. Hem hatayı yapanlardan şikâyet ederler hem de kimsenin, yapılan yanlışı düzeltmemesinden. Sanki kendisi her konunun etkisiz elemanıymış, çarpım işlemindeki “bir”miş, elinden hiçbir şey gelemezmiş gibi öylece uzaktan izlerler olayları. Diyelim, ağacın dalına yuva yapmış, bir kuş… Birkaç insan ellerinde baltayla ağacı kesmeye başladıklarında hem baltayla gelenlerden hem de ağaçta yuvası olan kuşlardan hiçbirinin baltayla gelenleri durdurmamasından şikâyet edip duruyor, onları gagalayarak kaçırmaya bile çalışmadan, sadece söylenerek yuvasının yıkılmasını seyrediyorsa, o kuşa ne demeli?

LAFI DİNLEYEN KİM?

Geçen hafta bu sayfada Marmara Denizi’nin son 30 yıldır yapılan yanlışlarla nasıl nefes alamaz bir lağım çukuruna döndüğünü gördük. Hidrobiyolog Levent Artüz’ün bilimsel değerlendirmelerini ve en küçük bir detayı atlamadan bizlere aktardığı kirlenmenin tarihçesini ibretle (bilemiyorum aldık mı) ve üzüntüyle okuduk. (https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tayfun-timocin/denizde-boguluyor-baliklar-41810186)

Yazının Devamını Oku

Denizde boğuluyor balıklar!

Müsilaj denen çirkinliğe isimsiz uzmanlar doğa olayı demişler. Ama ismi belli gerçek uzmanlara göre durum hiç de doğal değil! Gelin şuna yanıt arayalım: Denizde hiç boğulur mu balıklar?

Tirilye limanının maskotu, sevimli susamuru da bu cinayetin kurbanlarından. Foto Nihat Erdin.

Bugünlerde Marmara kıyılarında yaşayan herkes “müsilaj” ya da “salya” uzmanı kesildi. Kimi haber sitelerinden konuyu taradım. “Uzmanlar diyor ki…” gibi laflar bolca var ama kimdir o uzmanlar, ne isim var, ne bir başka kimlik bilgisi. “İsimsiz uzmanlar” demiş birşeyler. En çok dedikleri şey ise müsilaj denen hadisenin “doğa olayı” olduğu. Öyle mi, değil mi? Ben meraklı ve şüpheci adamım, öyle her lafa inanmam. Güdümlü malumata (malumat bilgi değildir, başka yazıda konuşacağız) hiç itibar etmem.

Güzelyalı limanından başka bir üzüntü. Balık boğulmuş. Foto Emre ÖzgenY

Konu deniz ve biyolojik bir “şey” olduğu ve bu iki unsuru (deniz ve biyoloji) bir araya getiren uzmanlığa hidrobiyoloji dendiği için konuyu bir hidrobiyologa sormak gerekir. Olay Marmara’da cereyan ettiği için Marmara’yı yakından tanıyan, konunun geçmişini çok iyi bilen bir hidrobiyolog en iyisi olacaktır. Bu kişi de elbette, Sevinç-Erdal İnönü Vakfı Marmara Environmental Monitoring Project, Türkçesiyle Marmara Denizi’nin Değişen Oşinografik Şartlarının İzlenmesi Projesi, kısa haliyle de MAREM Lideri Hidrobiyolog Levent Artüz idi.

KİRLİLİK GÖSTERGESİ

Yazının Devamını Oku

Soykırım olsaydı ağlayabilir miydik halimize?

“Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben halime” diyen şarkıyı hangimiz bilmeyiz? Bestecisi Ermeni Serkis Efendi’dir. Nasıl bir soykırım uygulanmıştır ki, bugün biz birçok Ermeni bestecinin muhteşem şarkılarıyla mest olmayı sürdürüyoruz?

Şu İstanbul resminde her milletin ve dinin insanı var. Bu, güzellikten başka ne olabilir ki.

Paskalya çöreği

İnsanlara rahat batar! Bildiğiniz batar. O yüzden rahat durmak zordur. Huzurla yaşa, yediğin önünde yemediğin ardında, karnın tok, sırtın pek, uyan şükret, yaşa, insanlarla neşelen, şarkı söyle, doğayı hisset, dans et, sanatla ilgilen, bilime kulak ver, oku, yaz, nefes al… Yok! İlle de batacak o rahat. Harika bir evlilik yapar, gider başkasının peşine düşer; borcunu harcını öder, gider beterine saplanır; önümde yemeğim var diye sevineceğine neden bunun tuzu eksik diye celallenir; sahip oldukları her şeye yeter iken başkasınınkine göz diker vs. Bunlar bireysel davranışlar gibi gelebilir ama ne yazık ki toplumlar da aşağı yukarı böyle. Fark ettiyseniz, bu davranışlar çoğunlukla erkeklere özgüdür ve toplumların/milletlerin de bireylerle hemen hemen aynı olmasının ardında, çoğunlukla erkekler tarafından yönetiliyor olmaları yatar! Konumuz kadın-erkek değil ama yeri gelmişken kendi öngörümü altını çize çize söyleyeyim: Eğer ülkeleri kadınlar yönetiyor olsaydı, bu kadar acı, bu kadar saçmalık, bu kadar rezalet yaşanmazdı dünyada. Bana göre iki kere ikidir bu. Geçelim…

MİLLET-İ SÂDIKA

İnsanlara rahat batar evet. Toplumlara da batıyor işte. Nedir bu “Ermeni meselesi” adı verilen tuhaflık öyle? Üzerinden 106 yıl geçmiş, hâlâ 1915 olaylarının ne olduğunu anlayamamış olan ya da anlamıyormuş numarası yapanlara gülmek gerek. Belli ki rahat (barış, ittifak vs.) batmış. Tıpkı bundan 1,5 asır önce olduğu gibi. Çünkü her şey, bütün dünyada milliyetçilik akımlarının başladığı 19. yüzyılda başladı.

Yazının Devamını Oku

Çocuklar hep gülsün

Tarih boyunca çocuklar çok çekti. Hatta kurban bile edildiler. Fedakâr koç, çocuklar ölmesin diye ortaya çıktı. Ne mutlu ki Türkiye, çocuklarına gülümseme hediye eden bir ülke oldu.


Geçtiğimiz hafta Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’mızın “ulus” faslıyla ilgilenmiştik, dileyenler için linkini buraya alalım. (https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tayfun-timocin/en-buyuk-bayram-41794664) Bu hafta ise “çocuk” kısmına yakından bakacağız. Dünü hatırlamak, bugünü aydınlatır derler; kim der bilmiyorum, belki de şu an ben demişimdir.
İnsanın, insan olma tarihinde “inanç” en önemli unsur. İnancı önemli yapan, o dönemin inanç sisteminin insanlara söylediği “kutlu” şeyler değil. İnanç önemli, çünkü insan, gerçekten merak ettiği her şeye yanıt arayan bir varlık ama yanıt bulabilmek için gereken bilgiden uzak ve bilginin “b”sinin olmadığı dönemlerde inanarak her şeyi çözdüklerini sanmışlar. Ya da şöyle diyelim: Her şeyi çözdüklerine “inanmışlar”.
“Neden deprem oldu?” “Tanrılar bizi cezalandırdı! Kesin bir suç işledik.” “Gökyüzünden inip şu ağaçları yakan büyük ışık da neyin nesi?”, “Bize kızan tanrıların attığı mızrak olmalı. Işıklı tabii, tanrıların mızrağı tahtadan olacak değil ya!” gibi gibi… İnsanı korkutan ne varsa, hiçbirinin nedeni henüz bilinmediği için yanıt bilerek değil inanarak verilebiliyordu ancak. İnanmakla bilmek bu yüzden çok farklıdır. Hepsinde yanıt vardır ama bilginin yanıtı ile inancın yanıtı farklıdır.

BİLMEK İLE İNANMAK

Basit bir örnek… Dünyanın çekirdeğinde Güneş’ten parça olduğunu biliyoruz. Milyarlarca yıl kendi kendine dönüp dışı soğuyan Dünya’nın içi soğumadı. Güneş’ten gelen “özü” orada duruyor ve Güneş’in dışı ile hemen hemen aynı sıcaklıkta. Ve tabii katı değil. Sıvı gibi. Jel gibi. Akışkan. Lavlar fışkırıyor ya yeryüzüne. Onlar işte. Akışkandır yani Dünya’nın içi. Akışkan bir merkezin etrafındaki soğumuş, katılaşmış yerkabuğu, sabit bir yerde kazık çakıp durmadığı için, hareket halindedir. Tabakaların hareket ediyor olması da doğal olarak üzerinde yaşayan bizleri tedirgin ediyor. Çünkü harekete deprem deniyor ve biz ona tam uyumlu olamadığımız için korkuyoruz. Şimdi… Buraya kadar olan şey bilgi. Deprem olduğunda, “Allah insanları günahları yüzünden cezalandırdı” diyenlerin dile getirdiği şey ise inanç. Böyle düşünenlerin hâlâ var olmasına şaşırıyor olabiliriz ama varlar. Ne yazık ki on binlerce yıllık inançların koşullanmışlığı ile konuşuyorlar.

KURBAN VE KEÇİLER

Peki binlerce yıl öncenin bilgisiz insanları onca korkuyla nasıl başa çıkabiliyorlardı? Elbette onları cezalandırıp duran tanrıları sakinleştirmeye çalışarak. Yani kurban vererek! Kurban, insanın bildiği ve uyguladığı en eski kefaret yöntemidir. Bugün dilimizde halen var olan “günah keçisi” lafı şaka değil gerçektir mesela ve neredeyse dünyanın birbirinden çok uzak tüm kültürlerinde vardır. Bir köyün, bir topluluğun, her neyse onun, bütün günahlarını bir kişiye, bir canlıya (keçiye mesela ya da bir ağaca) yüklerlerdi ve onu insansa “törenle” öldürürler, hayvansa keser ya da kovarlar, ağaçsa keserlerdi! Pek çok kaynakta bunları bulabilirsiniz ama önerim, antropolojinin babalarından James George Frazer’in Günah Keçisi adlı kitabıdır. (Pinhan Y. 2019) Okuduğunuzda gözlerinize inanamayacak, insanlığın geride bıraktığı süreçlere dehşetle hayret edeceksiniz. Günah keçisi konusuna başka bir yazıda döneceğim.

Yazının Devamını Oku

En büyük bayram

Çocuk tarafından değil ulusal egemenlik tarafından en büyük bayramdır 23 Nisan. Çünkü binlerce yıllık gidişata dur denilmiştir.

Salgın nedeniyle bu yıl böyle olamayacak belki ama bu millet, her fırsatta sevgisini gösterir. Ulus, egemenliğinin kıymetini bilir. Foto Ahmet Demiroglu - Unsplash

Bayram yazısının tam da bayram gününe denk gelmesi ne büyük mutluluk benim için. Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, “en büyük bayram” olarak geçiyor literatürümüzde çünkü öyle. Neden “en büyük bayram” olduğunu, kendimce anlatmaya çalışayım.
Bunu yapabilmek için “ulus” nedir, nasıl ortaya çıkmıştır, ona bir bakmamız gerek. Yaklaşık 2 milyon yıldır yeryüzünde “var” olan insanın hayatında “ulus” denen kavram, son birkaç yüzyıldır bir şey ifade ediyor. Ondan önce ulus diye bir şey yoktu. İnsanlar kendilerini, sondan başa giderek, dinleriyle, Krallıklarıyla, kabileleriyle ve köyleriyle ifade ediyorlardı. Ondan öncesindeyse muhtemelen kimse bir şey ifade etmeye çalışmıyor, karşısındakini döven, onun sahip olduklarına konuyordu. (Bu taş devri yöntemi hâlâ kısmen geçerli denebilir.)

TOPLARKEN BAŞIMIZA GELENLER

Efendim, insan, küt diye şehirlerde yaşamaya başlamadı tabii. Tarım bile yokken, atalarımız doğanın verdiklerini topluyor ve avlanıyorlardı. İnsanın bu durumuna avcı-toplayıcı dedik ama onların bundan haberi yoktu tabii. Avlanmak ve doğanın verdiklerini yemek dışında bir seçenekleri yoktu zira. Bazen bulduklarından zehirlenip ölüyorlar, bunu görenler de o öldüren şeyi bir daha yememeye dikkat ediyorlardı. Muhtemelen “cıss!” anlayışı da o sıralarda gelişti!

KEŞİF VE İCAT

Yazının Devamını Oku

Folklor halkın aynasıdır

Halkımız kadın-erkek el ele verip dans eder. Halk budur. Ama bu folklor değildir çünkü folklor, halk bilimine denir, dansa değil.

 

ESKİDEN TV’lerde arada sırada da olsa halk oyunları ekiplerini görürdük. Epeydir göremiyoruz ya da ben denk gelmedim. O ekipler ekranda belirince birbirimize, “Folklorcular çıktı” derdik. Yanlış söylerdik. Onlar folklorcu değildi, dansçıydı! Nereye gitti onlar?
Siz hiç oynadınız mı halk oyunları? Ben oynadım. Gaziantep, Silifke, Elazığ, Adana oynadığımı hatırlıyorum. Çocukluğum Adana gibi muhteşem bir yerde geçti; doğal olarak oynadıklarımız da komşu yörelerin oyunlarıydı. Davul-zurnacılarımızı hatırlıyorum ama isimlerini hatırlamıyorum ne yazık ki. Bahsettiğim 82-85 arası, hatırlaması kolay değil. Fakat esmerlerdi, onu hatırlıyorum. Çok hoşsohbet insanlardı, gösteri için gittiğimiz her yerde bize büyük yardımları olurdu. Zurnacımızın yanaklarını unutmam mümkün değil, nasıl şişerdi, öyle bir yanak formu nasıl mümkündü, çok şaşırırdım. Bir yandan oynar, bir yandan da onu izlerdim. Yanaklarını, tıpkı tulum ya da gayda gibi havayla doldurduktan sonra zurnayı çalmaya devam ederken bir taraftan da burnundan yeni nefes aldığına hayranlıkla tanık olurdum. Güzel zamanlardı.

HAYDİ ANTROPOLOJİ OYNAYALIM!

Biz de kendimiz için aynı hayatı yapar, “folklor oynadığımızı” söylerdik. Ama sonraları bu sözcüğü tartıştığımızı da hatırlıyorum. Oysa folklor oynanabilen bir şey değildir. “Folklor oynamak” demekle “antropoloji oynamak” veya “tarih oynamak” demek arasında hiçbir fark yok aslında. Anlatayım.
Bu sayfayı bilimsel bir makale kıvamına getirmemek, pek çok cümlenin nereden alıntı olduğunu dipnotlarla, parantezlerle belirtip ortalığı kalabalıklaştırmamak için en baştan söyleyeyim ki çalışmalarından yararlandığım dev isimler var. Bu işlere ömür vermiş Metin And, Tahir Alangu, Cemil Demirsipahi, konuya ilişkin en önemli rehberlerimdir. Elbette daha onlarca yazar ve eser var ama buraya sığdırmak olası değil. Saydığım isimleri tanımayanlar, internette küçük bir gezinti ile onların büyüklüklerine tanık olacaklardır, anlatıp yerimizi doldurmayalım.

Yazının Devamını Oku

Lavaboya tuvalet yapılmaz!

İnsan “tuvalet” demekten neden utanır ki?

Bunu görünce hepimiz ne olduğunu anlarız. Utanacak bir şey yok yani. Foto Tim Mossholder -Unsplash

Bir süredir dilimiz tuhaflaştı. Kimi nesnelerin veya tanımların adını söyleyemiyoruz! Bir acayip utanma duygusu sardı ki anlaşılması güç. Kadın diyemiyoruz mesela! Onun yerine “bayan” veya “hanım” gibi hitap sözcüklerini kullanıyoruz yanlış olarak. Erkek derken hissetmediğimiz şeyleri neden kadın dediğimizde hissediyoruz, ilginç! (Bunun nedenini Erkek Denizinde Kadın Gemiler kitabımda anlattım uzun uzadıya.) Kısaca söylemek gerekirse “kadın korkusu” diyebiliriz! Kadın şeytandır, kadın günahtır veya günahkârdır, kadın insanı baştan çıkarır, kadın şudur, kadın budur!.. Uydur uydur söyle! “Peki neden öyledir kadın?” diye sorsak, ortada elle tutulur gözle görülür tek neden bulamıyoruz. Bazen birileri, Tevrat’ın öyküsüne başvurup, Cennet’ten kovulma öyküsüne sığınır ve kadını günahla ilişkilendirir. İşin kolayına kaçmaktır bu. Erkeklerin kadın korkusu, öyle bir işledi ki içimize, kadınlar bile kendilerine kadın diyemez hale geldi. Bu konuyu çok uzatmayacağım şimdilik ama şunu ısrarla tekrarlayayım: Erkek diyebiliyorsak, ki diyebiliriz tabii neden demeyelim, kadın da deriz. Kadına kadın denir çünkü. Bayan ve hanım, hitap sözcükleridir. “Adamın biri…” diye başlayan cümlenin diğer cinsiyet için karşılığı “Bayanın biri” veya “Hanımın biri” değildir, “Kadının biri”dir. Kendilerine kadın diyen diyemeyen tüm kadınların, şöyle bir oturup, neden siyasi partilerde, iş yerlerinde vs. bir “kadın kotası” olduğunu da derin derin düşünmelerini rica ederim. O zaman bu lüzumsuz utancın ve saçma dilin nedeni daha iyi anlaşılacaktır. Erk meselesi. Geçtik.

UTANÇ VERİCİ TUVALET! ŞAKA ŞAKA.

Bir diğer yok yere utanç duyduğumuz laf da “tuvalet”. Onun yerine lavabo denir oldu. Ve aslında bu yaptığımız son derece iğrenç bir şey. Anlatayım. Ama önce tuvaleti bir açalım.
Küçükken çok uçuklardım. Benim uçuk ilacım da annemdeydi tabii. Bazen mutfakta meşgulken, “İlaç tuvalet masasının üzerinde, getir de sürelim” dediğini hatırlıyorum. O lafı başka bir sürü vesileyle de duydum elbette. “Tuvalet masası!” Çocuk aklımla düşündüklerimi hatırlıyorum: “Çişimizi, kakamızı yaptığımız yerin adı da tuvalet, annemle babamın yatak odasında, üzerinde krem, makyaj malzemeleri, saç fırçası gibi şeylerin durduğu, kocaman aynası olan masanın adı da tuvalet. Neden, nasıl, niye?” Bugünkü yaşımın diliyle, “Makyaj masası ile hela, nasıl aynı isme sahip olur kardeşim?” diye de sorabiliriz bu soruyu.

MAKYAJ YAPACAKSAK EĞER

Efendim, tuvalet, Fransızcadan geçmiş dilimize. Ve evet, “makyaj masası” veya “makyaj odası” anlamına geliyor. Onun da kökü, üzerine resim yapılan kumaş veya bez anlamındaki “tuval”. Bu sözcüğün türetildiği zamanlarda makyaj bugünkü gibi değildi. Hem erkekler hem kadınlar, yüzlerini önce bembeyaz bir fonla (pudra – tene sürülen fon:fon-dö-ten) kaplar, ardından kırmızılıklar verilirdi ki kırmızının Fransızcasıdır “ruj”. Makyajın “tuval” ile ilişkisi buradan geliyor. Beyaz bir zemin üzerine renk çalışması. Pekâlâ.

Yazının Devamını Oku

Çile bülbülüm çile

Bülbülün haberi bile yok olanlardan. Ama zaten o çile çekmek yerine keyif çatmakta!

Bir bülbül. Bir nachtigall. Bilimsel adı Rossignol Philomele. Philomele'yi biliyoruz artık.

Artık pek kullanıyor olmasak da geleneksel takvimlerimiz halen çok işe yarar. Nisan ayının başında, hatta doğrudan ayın üçü için Anadolu takvimleri şunları yazar: “Çiçeklerin açması, bülbüllerin ötmesi.” Elbette bülbüller takvime bakarak, “Hadi bakalııım, ötme zamanımız da geldi, dalın bağa bahçeye, başlayın ötmeye yiğitler!” diye başlamazlar bu işe. Yiğitler derken seçici davrandım, zira o sesine hayran olduğumuz muhteşem ötüşler, erkek bülbüle aittir. Fakat bu durum, erkekleri hemen sevindirmesin. Çünkü erkek bülbül, bu güzel ötüşleri hem dişileri cezbetmek hem de alanlarını belli etmek için kullanırlar. Çiftleşmek için dişi bülbül, ötüşüne göre erkekler arasından seçim yapar. Yani seçme hakkı dişidedir, erkek, önüne gelen tüm dişilere şarkı söyler. (“Erkek değil mi, hepsi aynı bunların!” demiştir birileri, eminim.)

ERKEK BOZUKLUKLARI KÜLLİYATI

Erkeklerle ilgili doğru tespitler yapmış tüm kadınların biraz daha canını sıkayım o zaman. Yunan mitolojisi dediğimiz şey, birkaç istisna hariç neredeyse bütünüyle erkeklerin olumsuz davranışları, haydi daha açık olalım, kadın peşinde koşmaları üzerinedir. Yunan mitolojisinin baş tanrısı Zeus efendi uçkuruna sahip çıkabilseydi, mitolojik öykülerin büyük kısmı olmayacaktı bugün! Sadece Zeus mu? İmam kötü bir şey yaparsa cemaat daha beterini yapar misali, yarı gerçek yarı masalsı öykülerin büyük kısmında erkekler tam bir çirkinlik abidesidir! Mesela Argonotların öyküsünü daha önce anlatmıştım size (ilgilenenler, “Kadınların Baş Belası Pabucumun Kahramanları” başlıklı yazıyı şu linkten okuyabilirler: https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tayfun-timocin/kadinlarin-bas-belasi-pabucumun-kahramanlari-41462546)

KORKUNÇ BİR İNTİKAM ÖYKÜSÜ

Tereus, Philomela'ya tecavüz ettikten sonra dilini kesmeye çalışıyor. Ovidius'un Dönüşümler'inin 1562 yılına ait baskısında Virgil Solis tarafından yapılan bir kabartma. (Wikipedia)

Yazının Devamını Oku

Tiyatro, insandır

Yarın Dünya Tiyatrolar Günü. Ama dünyanın en güzel tiyatro binaları boş bugün. Çünkü tiyatro, insanla vardır; çünkü tiyatro, insan için vardır.

İçinde insan yoksa, kumaş, tahta ve taştır tiyatro. Foto Paolo Chiabrando - Unsplash

Yarın Dünya Tiyatrolar Günü. Uzun süredir perdesine, sahnesine, koltuğuna, kokusuna, bilet gişesine, vestiyerine, antraktına, oyun sonunda alkışlamasına hasret kaldığımız tiyatroların günü. Işığıyla, akustiğiyle, rahat koltuğuyla, sahne zeminindeki ahşabın gıcırtısıya bambaşka olsa da, tiyatrolar, oyuncular olmadan ne işe yarar ki? Oyuncular, bir tiyatro binası olmadan da oyunlarını sahneleyebilir, izleyicileri büyüleyebilirler. Yani bir başka deyişle tiyatro denen şey, oynayanla izleyen arasındaki bağ değil midir? Dünyanın en güzel tiyatro binasını yapsanız, oyuncusu ve izleyicisi olmadan taş, tahta ve kumaştır o sadece. Tiyatro, insanla vardır, çünkü tiyatro, insan için vardır.

HER SANAT VARDIR ONDA

Ama çok özledik sahiden. Foto Fatih Kilic - Unsplash

Bütün sanatlarla iç içedir tiyatro. Dans vardır, müzik vardır, resim vardır, heykel vardır, elbette yazı vardır, hitabet vardır, şan vardır. Örnek mi? Tamam. Mesela bir resme bakarken uzun uzun düşünürüz değil mi? Gördüklerimizi anlamlandırmaya çalışırız. Resmedilmiş bir insan, bir vazo dolusu çiçek, bir sepet meyve, kumsala çekilmiş kayıklar, yıldızlarla dolu bir gece… Her ne ise, gördüklerimiz bize bir şey (bazen çok şey) anlatır. Herkes kendi anlayacağını anlar elbet ama kuşkusuz sanatçı, resmederken duygularını açık veya örtülü şekilde yansıtmıştır mutlaka. İşte biz resmi izlerken, sanatçının düşündüklerini veya yansıtmaya gayret ettiklerini dillendiririz. “Ressam, burada diyor ki…” diye konuşmaya başladığımızda, gördüğümüz şeyi seslendiririz. İşte o an ne olur biliyor musunuz? Tiyatro!

BİR AN VE HER AN

Yazının Devamını Oku

Ve doğum zamanı

Doğanın yeniden doğuşu değil midir nevruz?

Yazısız şiir olur insan bu zamanlarda. Foto Arno Smit - Unsplash

Ölüm hakkında hepimizin bir fikri, tüm kültürlerde onun için geliştirilmiş bir bakış açısı, bir düşünce sistemi var. Çünkü öleceğimizi bile bile yaşıyoruz ve aslında herkes için kabul edilmesi çok da kolay olan bir şey değil. Yardım gerek ve bu yardım da kültürel gelenekten geliyor. Kimine göre aslında bitiş değil bir başlangıç, kimine göre bu hayat aslında rüya, gerçeği ölünce başlayacak, kiminde dertlerin sonu, kiminde mutluluğun başı… Gidiyor böyle. Hangi anlatımın gerçek, hangisinin uydurma olduğunu bilemiyoruz çünkü gidip dönen ve bunu kanıtlayan hiç olmadı bugüne kadar. Tahminlere göre bugüne kadar 110 milyar insan yaşayıp öldü ama bir teki bile dönüp “öbür tarafı” anlatmadı. Ki zaten, bu nedenle o düşünce sistemlerine “inanç” diyoruz, bilmeyiz ama inanırız. Huzuru kim, hangi inançta bulursa bulur, olay tamamen kişiseldir, tamamı saygıdeğerdir. 

ÖLÜM YAS, YAŞAM BAYRAM

Sevinç, sevinç, sevinç... Foto Ash From Modern Afflatus - Unsplash

Ölümün karşısındaki şeyse, en sevdiğimiz: Yaşam. Ölüm zihnimizde ne kadar karanlık, ne kadar kederli, ne kadar üzüntü verici ise yaşam da tam tersine o kadar renkli, o kadar sevinçli, o kadar mutluluk verici bir şey. Ölümden sonrasını bilmiyoruz ama doğumdan sonrasına bolca tanığız. Bir bebeğin hepimizde, tüm canlı türlerinde yarattığı güzel duygular, yaşama saygı duruşundan başka nedir ki? Bir çiçek açmaya başladığında, bir tohum yeşerdiğinde, susuz kalmış toprağa yağmur damlası düştüğünde hissettiklerimiz, yaşamın bizde yarattığı coşku değil midir?O yüzden yaşam karşısındaki anlatılarımız çok daha net, çok daha bilinçli, çok daha güzeldir. Ölüm ve sonrasıyla ilgili tonla mitoloji varken, kültürel geleneklerimizin yaşamla ilgili her sayfası gerçeklerle, gerçeği algılayışımızın izleriyle doludur. Ölüm yassa, yaşam bayramdır. 

KORONA DA DOĞADAN ELBETTE

Yazının Devamını Oku

Feriştah Leydiler

Dünya Kadınlar Günü yaklaşıyor ama anlamını ne kadar biliyoruz acaba?

Demet Akbağ'ın hafızalara kazınan karakteri Feriştah

Usta oyuncu, yazar, şair ve yapımcı Yılmaz Erdoğan’ın yaptığı işleri yıllardır beğeni ile takip ederim. Ülkemizin saygın, üretken değerlerindendir. Özel hayatı ile ilgilenmedim hiç, tüm diğer sevdiğim sanatçıları olduğu gibi onu da ürettikleri ile değerlendiriyorum. Herkes gibi ben de onu 1993’te hayatımıza giren Bir Demet Tiyatro ile tanıdım. Ülkemizin en önemli oyuncularından Demet Akbağ ve daha pek çok değerli oyuncuyla bize çok güzel bir gösteri sunmuşlardı uzun süre. Demet Akbağ, bence gerçekten en önemli oyunculardan biridir, laf olsun diye söylemiyorum, gerçek bir yıldızdır ve bana sorarsanız “diva” sıfatını çoktan hak etmiştir. Akbağ’ın Bir Demet Tiyatro’da canlandırdığı karakterlerden biri de “Feriştah” idi, hatırlayanlarınız vardır. Bu sözcüğün anlamını bilmiyordum o yıllarda ama sokak argosunda, “Feriştahınız gelse bana bunu söyleyemez” gibi kullanılan bir laf olduğu için, az çok bir anlam sezinlemesi oluyordu. Başka pek çok önceliklerim nedeniyle, yıllar sonra aklıma geldi “feriştah”ın ne demek olduğunu öğrenmek.

ÖNCE HATIRLANMASI GEREKENLER

8 Mart Dünya Kadınlar Günü yaklaşıyor. Yine pek çok yerde kadınlara çiçek dağıtılacak, gül pahalı olduğu ve olayın ideolojik kökenine daha yakıştığı için karanfil tercih edilecek muhtemelen. Çiçek vermenin kötü bir tarafı yok elbette ancak çiçeğe sarılınca, olayın özü kaçıyor, belki de kadınlar gününün anlamı buhar olup uçuyor. Bu nedenle, pek çoğumuzca bilinse de, kadınlar gününün nasıl ortaya çıktığını bir hatırlamakta yarar var. Feriştaha döneceğiz sonra.

ERKEKLERİN EGEMENLİĞİ

Erkek işi diye bir şey yok. Herkes her işi yapıyor. Foto Kate Ferguson - Unsplash

Yazının Devamını Oku

Doğa Ana’yı utanmadan kirletiyoruz

Doğa bizim anamız. İnsan anasına bunları yapar mı?

Bu hızla yok etmeye devam edersek yakında aynen böyle tane tane satın almak zorunda kalabiliriz. Altın fiyatına. Foto Nikola Jovanovic - Unsplash

Tarıma ne kadar bağlı ve mecbur olduğumuzun ne kadar farkındayız dersiniz? Mesela, “Amaaan, ekip biçmekle uğraşacağımıza şuranın üstüne toplu konut yapalım” diyerek değersizleştirdiğimiz ve geçim derdimiz nedeniyle belki de zorunlu olarak imara açmak için yanıp tutuştuğumuz tarla var ya, hah, işte o olmazsa açız aç!
Diyelim tarlaların hepsinin üzerine ev yaptık, tarla bitti. Denize mi gideceğiz karnımızı doyurmak için? Denizi de bitiriyoruz! Çöpümüzü, lağımımızı, sanayi atıklarımızı doğrudan ya da dereler yoluyla denize boşaltıyoruz. Balığı bitmez mi zannediyoruz? 1970’li yıllarda 150’ye yakın balık türünün bulunduğu Marmara’da artık 5-6 tür var!

DOĞA HER ŞEY

Şu güzellikleri koruyabilsek ya. Yani dereler kurumasa, doğa çölleşmese. Foto Blake Richard Verdoorn - Unsplash

Tarla veya deniz yerine doğa diyebiliriz. Doğa, yani hayat. Doğa da tanımlanması zor kavramlardan biri. TDK Sözlüğü canlı ve cansız varlıkların bütünü demiş. Taş, cansızdır ama birinin kafasına atmadığın sürece kimseye zarar vermez, doğaldır. Pet şişe mesela, cansızdır, kimseye atmana gerek yok, çöp yerine doğaya attığın zaman zarar vermeye başlar ve bu nedenle hiç doğal değildir. Bizim anlamadığımız şu: Doğa, insana sunulmuş bir market değil! “Git istediğini al, etrafı da kirletip bırak, nasıl olsa biri gelir temizler!” Yok böyle bir şey. Yok çünkü biz de onun bir parçasıyız, biz de doğanın unsurlarından biriyiz. Biz doğanın sahibi, egemeni, müdürü falan değiliz yani. Bize doğayı “al bunu tepe tepe kullan” diye teslim etmedi kimse. Biz onun içinden çıktık. O yüzden doğa ana, toprak ana gibi tanımlamalar kullanırız. Gerçekten anamız o bizim ve biz kendi anamızı kirletiyoruz!

Yazının Devamını Oku

Boğanın çilesi

Hayvancıklar yükümüzü de çekti, dinsel kaprislerimizi de. Ne çektiler ama!

Geçmiş zaman kahramanlıkları bunlar. Düşün artık şu hayvancıkların yakasından. - AFP - Getty.

Neler çekti şu hayvancıklar! Yük çektiler, tarla sürdüler, gücü temsil ettiler, cesaretin ve yiğitliğin sembolü oldular, kutsal kabul edildiler, kavga ettirildiler ve ne hizmet vermiş olurlarsa olsunlar, mutlaka öldürüldüler! Hep öldürüldüler. İlla ki öldürüldüler. Hiçbir canlı sonsuza dek yaşayacak değil elbet ama garibim boğalar, güçlü olmalarının, kendilerine göre karizmatik ve yakışıklı olmalarının bedelini hep ağır ödediler be arkadaş!

BOĞA GÜREŞLERİ

Amerikan rodeoları, boğalar için daha iç açıcı görünüyor. Foto Ken Okum - Unsplash

Günümüzde, İspanya’daki boğa güreşlerine bakıp bakıp sinirleniyoruz ama aslında konu İspanyollarla çok da ilgili değil. Ne demek istediğim birazdan netliğe kavuşmuş olacak ama yeri gelmişken hemen söyleyelim, İspanya’da bölgesel yasaklamalar epeydir başladı, İspanya da artık bu geçmişte kalması gereken, artık eğlence değil vahşet olarak nitelenen etkinliği silmeye çalışıyor. Tabii, toplumların kültürel alışkanlıklarını hop diye değiştirmek kolay değil. (Bakın mesela biz hâlâ kulak mememizi çekerken havaya öpücük atıp ardından tahtaya iki kere vuruyoruz! En az 5 bin yıllık bir davranış bu!)

GÜZELİM DAĞLAR

Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI