"Tayfun Timoçin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Tayfun Timoçin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Tayfun Timoçin

Hüznün çiçekleri

Kandamlası çiçeği adını nereden alır? Gülün kırmızısı nereden gelir? Ah işte, bunlar hep hüzünlü öyküler!

Hüznün çiçekleri

Mardin'den Adonis çiçekleri

Daha önce çeşitli vesilelerle üzerinde konuştuğumuz ve benim için de büyük öneme sahip kültürel alışverişin en eski kalemlerinden biri hiç kuşkusuz halk söylenceleri ve onların da bağlı olduğu mitolojik öyküler. Biz bugün mitoloji deyip birbirimize masallar anlatıyoruz belki ama unutmayalım ki bugün mitoloji olan şey, bir zamanlar dindi. Binlerce yıl öncesinin insanları o öyküleri masal diye değil, inanç diye birbirlerine anlatıyorlardı. Ve inanç, kuvvetli savunucuların eli ve diliyle, geniş coğrafyalara kolay dağıldı. Yayılma hızları ve etkinlikleri bu nedenle büyük. Sıradan halk öyküleri ya da dedikodu değildi onlar, inanç sisteminin unsurlarıydı. Bunun altını çizdikten sonra, yolumuza devam edelim.

Hüznün çiçekleri

Aphrodite'nin bütün gülleri. Foto Jessica Lewis.

SÖZLÜ GELENEK ÇOK HIZLIDIR

Yine çeşitli vesilelerle konuştuğumuz, yarın da konuşmaya devam edeceğimiz gibi, bu kavimler ve uluslararası kültürel alışverişin en yoğun yaşandığı yer, kuşkusuz Akdeniz. Bugün bütün dünyada üzerine ciltlerle kitap yazılan, film üstüne film çekilen Yunan mitolojisi denen şey, neredeyse tamamen Doğu’dan ödünç alınmış anlatıların üzerine kurulu. Ve Doğu dediğimiz sistemin ise üç ana kaynağı var: Mısır, Hindistan ve en önemlisi Sümer. Yazının da ortaya çıktığı yer olduğu için Sümer’in önemi bir başka büyük. Onlar sadece anlatmakla kalmamış aynı zamanda inandıklarını, yazıya da geçirmişler çünkü. Ancak konu inanç ve ona bağlı anlatılar olduğunda, sözlü gelenek her zaman yazılı geleneğin önünde gider. Kulaktan kulağa anlatılanların hızına hiçbir şey erişemez. Okuyanı yazanı azdır bu işlerin ama anlatanı çoktur. Bugün bile öyle değil mi? Siz de duyuyorsunuzdur mutlaka, birileri bir şeyi anlatır anlatır, “nereden biliyorsun?” diye sorunca da,. “Kuran’da yazıyormuş!” deyiverir. Bu mışlı muşlu anlatımlardır işte doğru-yanlış demeden anlatıları, öyküleri yayan. Bu durum, binlerce yıl önce de böyleydi, şimdi de böyle. Keşke herkes, en azından bu çağda, elindeki telefonla dünyanın en büyük kütüphanelerine bile erişme olanağı varken bulup doğru kaynakları okumaya vakit ayırabilse. Neyse, biz hüznün çiçeklerini koklamaya başlayalım yavaştan.

İTİCİ BİR BAŞLANGIÇ

Sümer’de doğan, Filistin ve Fenike’de neredeyse günümüze dek yaşayan, Yunan’da ise Batı’ya çok çeşitli öyküler kurduran bir öykü bu. Dünkü öykümüz gibi aşk dolu ama bir o kadar da hüzünlü bir öykü. Zaten her şey yolunda gitse neden öyküsü olsun ki? Güzel başlayıp güzel devam eden öyküleri kim neden anlatsın ki? Çatışma olmazsa öykü olur mu ki? Burada da bolca çatışma var elbette. Günümüz ahlak anlayışına ters gelen bir başlangıcı olsa da, bu konuya kafa yoracaklar için şimdiden söyleyelim, o günlerin ahlak anlayışına da tersmiş zaten ki çatışma da oradan çıkmaya başlamış. Efendim, Doğu Akdeniz’e gidiyoruz, Kıbrıs’a. Kıbrıs deyince aklımıza ilk gelen isim, hiç kuşku yok ki Aphrodite, çünkü Aphrodite’nin doğum yeri orası. (Aphrodite’nin Mezopotamya’nın İnanna’sı, İştar’ı; Fenike’nin Astarte’si; asırlar sonra da Roma’nın Venüs’ü olduğunu da hatırlayalım bu arada.)

İKİ TANRIÇA ÂŞIK OLUNCA…

Kıbrıs Kralı Kinyras’ın Myrrha adında çok güzel bir kızı var. Aphrodite bu kızın güzelliğini öyle kıskanır öyle kıskanır ki, onu lanetler. Bu lanet nedeniyle kız babasına âşık olur ama âşık olduğu kişinin babası olduğunun farkına varmaz ve onun yatağına girer. Babası ise yatağındaki kadının kendi kızı olduğunu ancak 12 gece sonra fark eder ve çıldırır. Bu korkunç günahı temizlemek için eline kılıcını alır ve Myrrha’nın üzerine yürür. Tam öldürecekken tanrılar Myrrha’nın durumuna acırlar ve Aphrodite’nin hışmına uğramış kızcağızı mersin ağacına çevirirler. Vakit gelince ağacın kabuğu çatlar ve içinden çok güzel bir erkek çocuk dünyaya gelir. Yunan mitolojisinde çocuğun doğduğu ağaç sakız ağacıdır ama mersin ağacının Latincesinin “myrtus” olması, en azından genel kabul gören düşüncenin de mersinden yana olduğunu söyler. Oğlan o kadar güzeldir ki, Aphrodite görür görmez, daha bebekken âşık olur -zaten bu mitolojik tanrılar dünyasında herkes birbirini görür örmez âşık olur- ve onu alıp titizlikle büyütsün diye dünkü yazıdan kısmen tanıdığımız Yeraltı Tanrıçası Persephone’ye emanet eder. Gel gelelim gönül bu, Persephone’nin yüreği de çocuğa düşer! Çocuğun adı Adonis’tir. Hem Aphrodite hem de Persephone tarafından büyük aşkla sevilen zavallı Adonis’in henüz hiçbir şeyden haberi yoktur.

Hüznün çiçekleri

Kırmızı gözlü bir keklik, Adonis'in çiçeğine isim vermiş dilimizde.

KANDAMLASI ÇİÇEĞİ

Vakti gelince Aphrodite Adonis’i almak ister ama Persephone delikanlıyı vermez. (Bebek, çok hızlı büyümüştür. Tanrıçalar, güzel bebek bir an evvel büyüyüp yakışıklı bir oğlana dönüşsün ve onların âşığı olsun diye sihir yapmış olabilirler.) Aphrorite ve Persephone birbirlerine girerler, sonunda büyük Zeus konuya hakem olur ve Adonis’in yılın dört ayını Aphrodite’nin, dört ayını Persephone’nin, kalan dört ayı da nerede isterse onun yanında geçirmesine karar verir. Adonis’in gönlü Aphrodite’den yanadır, kendisine kalan dört ayı da onunla birlikte, yani sekiz ay Aphrodite ile, dört ay da yerin altında Persephone ile olmak istediğini beyan edince, oluşan dengesizlik kimilerinin kıskanmasına yol açar. Bu sefer Aphorite’ye âşık olan erkek tanrılardan bazıları, Adonis’e kim gütmeye başlarlar. Üzerine bir yabandomuzu saldıkları yakışıklı delikanlı, domuzun iri dişiyle kasığından yaralanır ve kan kaybından ölür. Kanıyla suladığı toprakta Adonis çiçekleri çıkar. Bu çiçek kimilerine göre Manise lalesidir ama bana göre de daha doğrusu taç çiçeği, cin lalesi veya keklikgözü denen çiçektir. Çünkü Türkçemizde de bu çiçeğin dördüncü adı “kandamlası”dır. Üstelik çiçeğin Latince ismi de “adonis flammea”.
Söylenen o ki, o güne kadar bütün güller de beyazmış. Fakat sevgilisinin yardımına koşmaya çalışan Aphrodite’nin ayağına diken batmış ve onun kanından, Aphrodite’nin kendi çiçeği olan beyaz gül, kırmızı olmuş! Bütün güller de kırmızı açmış sonra.

Hüznün çiçekleri

Sakız ağacı

NEVRUZDAN TEMMUZA

Bu öyküde adı geçen Adonis, Sümer’deki Dumuzi’dir. Aslında bu figür, doğrudan tarımla ilgilidir; farkına varmışsınızdır, yılın dört ayı toprağın altında, sekiz ayı da üzerinde geçirmek oldukça “doğaya ilişkin” bir süreç. Hele Adonia denen Adonis bayramlarının hem Yunanistan’da, hem İskenderiye’de, hem de bütün Filistin/Suriye bölgesinde kutlandığını duyduğumuzda, bu düşüncemiz daha da pekişir çünkü baharın gelişi olarak düzenlenen bu törenlerde kadınlar -ki sonradan bu bayrama nevruz denmiştir- küçük saksı ve sepetlere tohumlar ekerler, onları sıcak suyla sularlar ve bu tohumlar büyük hızla büyüyüp çiçek verir, sonra da yazın gelmesiyle birlikte bir daha dirilmemek üzere kurur giderler! Biz bugün bu tip çiçeklere “mevsimlik” diyoruz ve çoğumuzun evinde, balkonunda da var, pazarlarda satılıyor, sadece bir bahar çiçek açıp yok oluyorlar. İşte o çiçeklerin kuruyup gitme zamanları da, yazın en sıcak dönemine denk gelir. Çünkü Adonis’in, yani Dumuzi’nin, yani Asur’dan aldığı ve bizim takvimimize giren ismiyle Tammuz’un zamanı gelmiştir, yani Temmuz! (Bu konuda size daha ayrıntılı öyküleri gerçekten de temmuz ayında yazmayı planlıyorum.) Bu kuruyup gitme zamanında kadınlar, “Adonis! Adonis!” diye ağlaşıp dururlar(mış). Hatta bu, Eski Ahit’in Hezekiel kitabında da vardır: “Ve Rab evinin şimale doğru olan kapısının girilecek yerine beni getirdi; ve işte Tammuz için ağlayan kadınlar orada oturmakta idiler. Ve bana dedi: Gördün mü Âdemoğlu? Yine bunlardan büyük mekruh şeyler daha göreceksin.” (Hezekiel, 8/14)

ETİMOLOJİ DEMEK KÖKEN DEMEK

MS. 2. yüzyılda Byblos’u (Lübnan) ziyaret eden Yunan şair Lukianos, her evin dışına küçük saksılara çeşitli çiçekler ekildiğini ve bu bitkilerin kısa sürede kuruduğunu, bu yolla bölge halkının Adonis’i andıklarını yazmaktadır. Bu arada efsanenin kökeni için her zaman olduğu gibi dilin verdiği eşsiz ipuçlarını değerlendirmek gerek. Fenike dilinde “adon” “efendi” hatta “tanrı” anlamına geliyor. Bunun İbranî karşılığı “adonai”. Sözcüğün, Amori dilinin nesli tükenmiş bir lehçesi olan Ugarit dilinde “baba” anlamına gelen “ad” sözcüğünden türediği de söylenenler arasında.

KASLI HATIRALAR

Efendim, işte bizim kırmızı gül ile kandamlası çiçeğimizin öyküsü de böyle. Hep hüzün, hep hüzün. Ama Adonis bugün o kadar hüzünle anılmıyor. Çoğunlukla genç erkekler ama artık genç kadınlar da, baklavalı karın kaslarının peşindeler. Baklavaların hemen altında, kasığa, yani Adonis’in yaralandığı yere doğru yol alan kasların adı da adonismiş, ben yeni öğrendim. Eminim aynanın karşısına geçip, “Vay be, süper Adonis kası yaptım” dediklerinde, bundan böyle bu öyküyü anımsayacaklar. Ama ben kendi adıma kandamlasını, zavallı Adonis’i ve sevdiğine koşarken beyaz gülleri kızıla döndüren Aphrodite’yi anmaktan daha çok hoşlanıyorum.

X