GeriTayfun TİMOÇİN Hepimiz cinsiz
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Hepimiz cinsiz

Cins olmak ne demek? Kötü bir şey mi? Değil tabii. Çünkü hepimiz cinsiz.

Hepimiz cinsiz

Her birimiz çok özeliz. Cinsiz. Foto Levi van Leeuwen - Unsplash

Sık duyduğum laflardan biridir: “Ne cins adamsın” der kimileri bana. Cins, argoda “garip, tuhaf” anlamlarına geliyor Türk Dil Kurumu’na göre. Eh, yanlış da sayılmaz. Yazmak biraz garip veya tuhaf olmayı gerektiriyor. Her yazar, iğneyle kuyu kazıp ortaya atar. Yazdığımız okunacak mı, beğenilecek mi, sessiz de olsa alkış alacak mı? “Ben kendim için yazıyorum, kimse okumasa da olur” diyenlere inanmıyorum. Bir eser ortaya koyan herkes, eserinin beğenilmesini ister çünkü. Şişirilmiş ya da şişirilmesi istenen ego falan değildir bu. Çocukken, yaptığı yemeğin ne kadar lezzetli olduğunu, ne kadar çok beğendiğinizi söylediğinizde annenizin gözündeki pırıltıyı hatırlayınız. Beğenilmek, takdir görmek, her canlının vazgeçilmezidir. Hırçınlığın bir nedenidir takdir görmemek. Aylarını, yıllarını bir heykel, bir resim, bir konçerto, bir kitap, mimari bir kompozisyon, bir bina vs. ortaya koymak için harcayan kişiler, doğal olarak “cins”tirler. Zira fark edilen eserler, hiç fark edilmeyenlerin yanında devede kulak kalır.

SIRADAN DİYE BİR ŞEY VAR MI SAHİDEN?

Hepimiz cinsiz

Her canlı gibi her kedi de cinstir. Foto Mikhail Vasilyev - Unsplash

Bir de “cins” kediler, köpekler, güvercinler, atlar vs. var. Buradaki cins ise, “diğerlerine göre üstün nitelikleri olan” demek. Ama elbette sözcük anlamını, tam karşılığından alıyor: “Tür, çeşit, soy, ırk.” Cins olmayana bayağı ya da sıradan diyorlar. Onların, diğerlerine göre üstün nitelikleri olmadığı varsayılıyor anlaşılan. Oysa öyle bir şey yok. Sıradan bir sokak köpeğinin yeri geldiğinde ne kadar sadık, ne kadar kahraman, ne kadar fedakâr olabildiğini artık çok iyi biliyoruz. Kapalı bir ömür sürdükten sonra özgürlüğüne kavuşan ineklerin videosunu izlediniz mi hiç? Sıradan inekler, özgürlüğün ne olduğunun nasıl da farkındalar! Lafa dalıp yine başka âlemlere gittik. Toparlayalım.

ONLAR SOYLU DA BİZ NEYİZ?

Hepimiz cinsiz

Dedem Korkut geldi boy boyladı, soy soyladı.

Uzaktan bakınca pek öyle görünmese de aslında hepimiz cinsiz! Bütün insanlar. Ve elbette tüm diğer canlılar. Hepimiz. Cins, dilimize Arapçadan gelmiş. Çoğulu “ecnâs” ama onu kullanmıyoruz. Tür, nevi, çeşit, ırk, soy anlamlarına geliyor. Hazır lafı geçmişken, şu “soy”a değinelim kısaca. Eğer Dede Korkut öykülerini okuduysanız, ki ilkokulda ve ortaokulda okunurdu eskiden, bilmiyorum şimdilerde durumu, mutlaka hatırlarsınız: “Dedem Korkut geldi, boy boyladı, soy soyladı” diye bir kalıp vardır. Burada geçen soy, ata/cet anlamına geldiği gibi destan/menkıbe anlamlarına da geliyor. Ne ilgisi var diyebiliriz. Dede Korkut’un kalıbı, aradaki ilgiyi bulmak için bize yol gösteriyor aslında. Türk/Moğol geleneğinde destan anlatılırken, destanın kahramanının atası, ceddi, soyu sopu, makamla, yüksek sesle, bir anlamda müzikal sayılıp dökülürmüş. Oğuz dillerinden gelen bu sözcük, bu nedenle hem destan hem de ata anlamına geliyor. Ama tabii bir kahramanın soyunu, atalarını sayarken, sıradanlıktan uzak durulurmuş. Demek istiyorum ki, “sıradan” insanlara dayalı bir soy kimseye bir şey ifade etmezmiş. (Belki hâlâ öyledir.) Bu nedenle falanca büyük başarıyı elde etmiş kişinin torununun torunu olmak lazımmış kahraman olarak övülmek için. Tıpkı Dede Korkut’un yaptığı gibi soy soylamak için, ne yazık ki ceddimizin büyük bir şeyler başarmış olması gerekiyormuş. İşte bu nedenle birileri tarih boyunca “soylu” olarak geçmiş. Bizim günlük hayatımızda pek duyduğumuz bir şey değildir ama örneğin filmleri izlerken sık sık karşımıza çıkar. “Soylular” vardır. Çocukluğumda merak ederdim, “bunlar soylu da biz soysuz muyuz?” gibi. Soysuz, malum, hakaret amacıyla kullanılıyor. Kimse soysuz da değil zaten, herkesin bir soyu var ama burada adı geçen soylu, yukarıda da bahsettiğimiz gibi “atalarında önemli, kayda değer işler yapmış birileri olan” kişi anlamına geliyor.

ASLOLAN BİZİZ

Batı dillerinde soylunun karşılığı “noble” sözcüğüdür ve Latince “nobilis”ten türemiştir. “Tanınmış, bilinir” anlamına geliyor. Bu da zaten çok açık. Çoğumuz dedemizin dedesi hakkında pek bir şey bilmeyiz. İsim, memleket gibi bilgiler dışında. Ama dedemizin dedesi büyük, önemli, kayda değer bir iş yapmış olsaydı bilirdik. Soylu sözcüğünün bir karşılığı da “asil” biliyorsunuz. Asalet de soyluluk. Arapça “asıl”dan türemiş. Tabii Arapça yazımı “asl” diye okunuyor. Bu da aynı: Temel, esas, kök, öz, soy anlamlarına geliyor. Yani asalet dediğimizde, biz bugün tavırlardan, davranışlardan, tutumlardan söz ederiz ama aslında “soyu sopu belli, tanınmış bir köke sahip” gibi bir anlamı var. Buradan şunu çıkartabilir miyiz acaba: Ataları kayda değer işler başarmış birinin, bu soya layık olabilmek amacıyla, sıradan insanlar gibi değil de, iyi anılan atalarına yakışır, onları utandırmayacak şekilde davranış biçimine asil davranış diyoruzdur belki. Bence mantıklı. Yoksa, kasıla kasıla yürümek değil asalet.

CİNS BİR BİLİM

Hepimiz cinsiz

Genetik çalışmaları insanlığın geleceğini belirleyecek. Foto National Cancer Institute - Unsplash

Artık “cins”e dönebiliriz. Cinsin de dilimize Arapçadan girdiğini söylemiştik. Fakat sadece Arapçada değil, pek çok Ortadoğu/Yakındoğu dilinde de benzer seslerle anılıyor bu sözcük. Aramî dilinde (Hz. İsa’nın konuştuğu dil) “gensa” diye geçer. Bu sayfada sıkça konuştuğumuz için, insanlığa dair pek çok şey şeyin, Yakındoğu’dan Akdeniz yoluyla dünyanın kalanına dağıldığının tanığıyız. Dil de bunlardan biri. Soyun Akadcası ise “zerum”. Bu “z” ile “g” harflerinin sıkça birbirine dönüştüğünü biliyoruz. Sözcükler ve sesler bölgede her daim birbirine çok benziyor. Malum, Akadca, Sümerceden sonra bölgeye hâkim olan dil. G harfinin, batı dillerinde de bizim “c” sesi ile anıldığı da malum. Aramî dilindeki gensa, Yunancaya “genos” olarak geçmiş. Yani bizim bildiğimiz “gen”, tam olarak buradan geliyor. Hani genlerimizde taşıdığımız bazı davranışlar var ya, işte onlar aslında atalarımızın davranışları. Bu nedenle günümüzün en önemli bilim dallarından olan genetik, ismini işte en baştan beri konuştuğumuz “cins”ten almış.

TÜRLERİN KÖKENİ

Cins sözcüğünün bir anlamı da “tür” demiştik. Türün İngilizcesi “species”. Onun nereden geldiğini uzun uzadıya konuşmaya gerek yok ama tabii Latinceye dayanıyor. Gelin görün ki, İngilizcedeki “special” sözcüğü, bu “tür”den “türemiş”. Anlamı ise özel. Yani “şefin spesiyal yemeğini” sipariş ettiğimizde özel bir şey sipariş etmiş oluyoruz. Demem o ki, cins dediğimizde de aslında özel demiş oluyoruz.

NEYİN PEŞİNDEYİZ Kİ?

Şimdi… Hem genetik, hem atalar, hem özel olma hali… Hepsi “cins”in içinde var. Bu yüzden en başta “hepimiz cinsiz” demiştim. Çünkü hepimiz özeliz. Birbirimize benzeyen çok şeyimiz olabilir ama özeliz. Her birimiz, parmak izlerimiz gibi özeliz. Kayda değer bir iş yapmış olsun olmasın, hepimizin atası da özel. Hepimiz bu nedenle soyluyuz. Belki atalarımızı kimse makamla ve yüksek sesle listelememiştir tarihte ama hepsine şükran ve minnet borçluyuz. Farklı coğrafyalardan gelip bu topraklara yerleşen atalarımız çok özel. Yapılan gen incelemelerinde örneğin İskandinavya’da yaşayan birinin, Uzakdoğu’dan, Batı Avrupa’da yaşayan birinin Hindistan’dan, Anadolu’da yaşayan birinin Normandiya’dan genlere sahip olduğu artık biliniyor. Tek bir gen, tek bir soy, tek bir cet yok. Eğer Ortaasya’dan geldiğimiz gibi kimseyle karışmadan çoğalsaydık, hepimiz bugün orada yaşayan Türklere benziyor olurduk. Oysa ne kadar farklı tiplere, ne farklı renklere sahibiz. Bu çok güzel bir şey. Ne büyük zenginlik. Demem o ki sevgili dostlar, soy, sop, ırk peşinde koşup birbirimizi ötekileştireceğimize neden bu zengin ortam içinde, bir arada, farklılıklarımızdan keyif alarak yaşamayalım? Neden “cinsliğimizin” tadına birlikte varmayalım? Sonuçta, hepimiz cinsiz işte!

BU HAFTA SONU HAVA VE DENİZ

SERİN BİR HAVA
Bugün(Cuma) etkili olan poyraz, cumartesi ve pazar günleri etkisini yitiriyor. 13-15 derece dolayında olan hava, pazar günü biraz daha ılınabilir ama öyle ısınma beklentimiz yok. Hafta sonu boyunca yağmur bulutları Marmara’nın üzerinde dolaşıyor olacak ama Güney Marmara tarafına pek yağış bırakacak gibi görünmüyorlar. Sağlıcakla kalınız.

X

Adem’in kaburgası

Havva’nın, Âdem’in kaburgasından yaratıldığı anlatısı Kuran’da geçmez ama hepimiz biliriz. Çünkü anlatı eskidir. Çok eski.

 

En önemli şifa ve lezzet kaynaklarımızdan biri olan elmayı, kim ne diye yasak meyve diye uydurdu, bilemiyoruz. Foto Marek Sstudzinski - Unsplash

BU hafta için yazmayı uzun süredir planladığım konu, bir anda gündem olunca şaşırdım doğrusu. İnancın (adı üzerinde inanılan şey) toplumsal huzuru bozacak, birbirimize saldırmaya yarayacak bir şey olmadığı açık. Çünkü inanç tam tersini, huzuru ve barışı hedefler. Birbirimize “selam” veririz binlerce yıldır. “Selamet” dileriz. Selam, bize Arapça “salâm”dan gelmiştir ama Akadca “şalamu”, o dilden türemiş İbranice “şalom” ile aynı şeydir. “Sağ salim olma, güvende olma, barış içinde olma” anlamlarını taşır. İslamî selamlaşmada söylenen “selamünaleyküm” sözcüğü, kimilerinin sandığı gibi “Allah’ın selamı üzerine olsun” değil, “barış ve huzur üzerinize olsun” demektir. Birbirine barış ve huzur dileyen bir toplumun nasıl olur da bir kaşık suda fırtınalar kopartarak birilerini linç etmeye çalıştığını anlamak gerçekten güç. Biz bu değiliz. Sanırım sinirlerimiz epey bozuk.
Haklı olarak ecdadı ile gurur duyan bu toplum, asırlarca, -bakın “asırlarca” yani yüzlerce yıl boyunca- Yahudisi, Ermenisi, Katoliği, Ortodoksu ile kapı komşusu idi. Birbirimizden yemek tarifleri aldık, birbirimizle halleştik, dertleştik, dert ortağı olduk; memleketin önemli makamlarında her inançtan insan oldu, daha önce yazmıştı; en güzel bestelerimizin, efkâr bastığında dinlediğimiz birbirinden güzel şarkılarımızın çoğu bu güzel komşularımızdan geldi. Mutfağımızı şenlendiren, damak çatlatan yemeklerin önemli kısmı komşu mutfaklarından. Asırlar boyu çan sesi ile ezan sesi birbirine karışırken, o güzel insanların torunları nasıl olur da birbirinin kuyusunu kazmaya yeltenir bu kadar hevesle? Eğer gurur duyulan ceddimiz gibi hoşgörülü olamayacaksak, hiç olmazsa onlara layık olmaya çalışmak gerekmez mi?

ÖRNEĞİN TÜRK KÜLTÜRÜ

Sümerce Enki, Akkadca Ea isimli tanrı.

Yazının Devamını Oku

Antika şey şu demokrasi

Demokrasinin ortaya çıkış adresini Yunan’a gösterenler hata ederler. Çünkü kayıtlı demokrasi, Yunan uygarlığından neredeyse iki kat eskidir!

Günümüz parlamentolarının temeli, 5 bin yıl önce Sümer'de atıldı. Foto Hansjorg Keller - Unsplash

Demokrasiyi, yani halkın kendi temsilcileri tarafından yönetilmesi sistemini Batı, uzun zamandır Antik Yunan’a dayandırırdı. Tıpkı kendi kültürünü dayandırdığı gibi. Düşünsel sistemlerinin hepsinin Yunan uygarlığıyla başladığını zanneder, öyle yazarlardı tarihlerini. Artık onlar da bu eski ve boş iddiayı terk ediyorlar, hatta çoktan ettiler. Çünkü demokrasi denen şey, insan eseri uygarlıkla birlikte, Antik Yunan’dan çok gerilere, henüz ortada bir Helen kavramının, olgusunun, varlığının olmadığı zamanlara dayanıyor. Bu sayfayı takip edenler, nereye dayandığını çoktan tahmin ettiler bile.

Parlamenter demokrasi, Yunan veya Roma kökenli değil, Sümer kökenlidir. Ama Yunan ve Roma'ya bağlamak, Batı'nın çok hoşlandığı bir tavırdır.

BİZE YİNE MEZOPOTAMYA’NIN YOLLARI…

Çok ama çok önemli olduğu kadar meşhur da olan Gılgamış Destanı’nı duymayan yoktur. Önemi, hem bize uygarlığın doğum yeri Sümer’deki günlük hayata dair bilgiler vermesinden, ama çok daha ötesinde, hepimizin ortak hafızasında yer alan dehşetli Nuh Tufanı’nın kayıtlı/yazılı ilk anlatısının içinde yer almasından gelir.

Yazının Devamını Oku

Kaybetmek

Bir eşyamızı kaybettiğimizde arar buluruz muhtemelen. Ama bir sevdiğimizi kaybetmek, büyük acıdır.

Anadolu'daki Bergama'nın Berlin'deki Müzesi'nde yer alan bir rölyef. Sağ alttan yani topraktan yükselen figür Gaia.

Bir yakınını kaybetmeyenimiz yoktur. Olamaz zaten. Bu dünyadan kimse sağ kurtulamıyor. Bunu bilsek de sevdiğimiz birini bir daha görememenin acısı içimize çöker her zaman ve hiç kuşku yok ki her kayıp, erkendir. Zaten, insanı hem çileden çıkartan hem romantizme sürükleyen hem de delirmemesi için başka işlerle uğraşmaya yönelten ana motivasyon değil midir, hepimizin kısacık bir ömrün sonunda hayata veda edeceği gerçeği? “Kısacık”lığı göreceli tabii. Evrenin yaklaşık 14 milyar, Dünyamızın ise 4,5 milyar yaşında olduğunu düşünecek olursak, ortalama 80-90 yıllık ömürlerin ne önemi var? Oysa hiç de az sayılmaz bize göre 80-90 yıl. Dünya tarihinin en önemli sanatsal figürlerinden Mozart, 35 yaşında veda etmişti yaşama. Bize birkaç satırla dev öyküler, tarif edilemez duygular anlatan en sevdiğim şair Orhan Veli Kanık ise sadece 36’sındaydı öldüğünde. Hz. İsa çarmıha gerildiğinde ise 33 yaşındaydı. Bilgelerin hep söylediği gibi: “Ne kadar yaşadığın değil, yaşarken ne yaptığındır hayatın.”

CAN VERİR Mİ DERSİNİZ?

Sevdiklerimizi kaybedeceğimizi bilmek endişe, kaybetmekse büyük acıdır her zaman. Sadece bizim değil, pek çok dünya kültürünün geleneğidir aramızdan ayrılanları “toprağa vermek”. Çünkü toprak, binlerce yıldır yeniden dirilişin sembolüdür ve sevdiklerimizin bir gün aramıza dönmesi ya da bir gün onlarla, bilmediğimiz bir şekilde, bilmediğimiz bir zamanda ve bilmediğimiz bir yerde yeniden görüşecek olma umudu gizlidir bu eylemin altında. Madem ki hepimiz gireceğiz toprağın altına, ve (işte o motivasyona geldik) hayat bu kadar anlamsız olacak değil ya, yaşa, çalış, çabala, öğren, olgunlaş, sonra pat diye öl, eh mutlaka nereye gidiyorsak orada görüşeceğiz o zaman. Buna, elimizde bir tane bile somut kanıt olmamasına rağmen binlerce yıldır inanıyoruz. İnanmaya ihtiyacımız var. Değil mi ki kışa girerken doğa ölüyor ve sonra yeniden diriliyor; değil mi ki kara kuru bir tohumu toprağa bırakıyorsun ve kısa süre sonra oradan yemyeşil bir hayat beliriveriyor ve bize sulu, tatlı, enfes meyveler, mis kokulu çiçekler veriyor; başka deyişle değil mi ki toprak can veriyor, o halde neden bize de vermesin?

TOPRAK ANA

Tarihimizin en başından bu yana, hangi coğrafyada yaşarsak yaşayalım, binlerce yıldır toprağı “kadın” olarak tasvir etmişiz. Hayat vericilikten, doğurganlıktan dolayı. Ve o yüzden deriz ona “Toprak Ana”. (Daha önce toprağın analığı ve babalığı üzerine sohbet etmiştik: https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tayfun-timocin/hem-anadir-hem-babadir-toprak-41942383 )

Yazının Devamını Oku

2021’İ sepetleyelim mi?

Hepimizi üzen 2021’i sepetliyoruz bu yazıyla. Ona güzel bir sepet havasıyla veda edelim derim.

Eminim hepimize tanıdık gelecektir. Bir kral, kendi iktidarını korumak için kâhinlere başvurur. Öğrendiği kehanete göre o sırada doğacak bir erkek çocuğu, tahtını ele geçirecek veya onu tahtından edecektir. Hangi kral tahtından inmek ister ki? O da emir verir: “Yeni doğmuş bütün erkek çocukları öldürülsün!” Öldürülürler de. Daha gözü açılmamış bebekler, analarının koynundan alınıp tüm masumiyetleriyle meleklere karışırlar. Fakat bir anne (veya ana-baba), bu katliamı haber alıp bebeklerini kurtarmak için, kendi hayatlarını tehlikeye atarak yavrularını bir sepete koyarlar ve bir daha onu görmemek üzere yakındaki nehre bırakırlar. Nehir, kaderdir, bebeği meçhul bir geleceğe taşır ama en azından hayatta kalma şansı yükselmiştir. (Tabii şelaleler, büyük akıntılar, timsahlar vs. yoksa ve elbette sepet su almıyorsa.) O çocuk kurtulur ve bir kahraman, bir lider, bir önemli kişi olur. 

4 BİN 5 YÜZ YILLIK BİR HİKÂYE

Bilenleriniz vardır ama ben yeni öğrendim. Bu sepetleri sahiden de 'Bebek Musa' diye satıyorlarmış. Foto Christian Bowen - Unsplash

Bu öykü, belli ki binlerce yıldır hoşumuza gidiyor. Çünkü pek çok yerde tekrarlanmış. Yeşilçam’ın eski “zengin kız-fakir oğlan” motifi gibi bir anlatı motifi bu da. Bilinen en eski yazılı “sepetteki bebek” öyküsü, (hayır, Hz. Musa değil) büyük Akkad imparatorluğunun kurucusu Kral Sargon’a dair. Akkadca, bir Sami diliydi. Yani Aramcanın, İbrancanın, Arapçanın atası sayılabilir. Akkadlar da Sümerlerin ülkesine gelip MÖ 2400’lerden itibaren Sami olmayan Sümer uygarlığına yavaş yavaş egemen olan ve dilleriyle Sümercenin hakimiyetini kendi dilleri lehine çeviren Sami kavim. Başka deyişle, Hz. Musa’nın da ataları sayılabilecek topluluk. 

Kral Sargon, bir kronolojiye göre MÖ 2296-2240 arasında hüküm sürmüş. Bir imparatorluğun kurucusu olduğu için de doğuşu ile ilgili bir söylence yaratma ihtiyacı hissedilmiş. Tabii, bugünkü anlamda bir “Akkad Ulusal Söylence Uydurma Kurumu” falan yok ortada, o zamanın dinsel bir eylemi olarak yapılıyor tüm uydurmalar. Bakınız bir Ninova metninde nasıl anlatılıyor öykü, Sargon’un ağzından:“Sargon, kudretli kral, Akkad kralı, bu benim;Annem bir entum idi (bir çeşit dinsel görevli), babamı tanımadım;Babamın kardeşlerinin mekânı dağlarda;Kentim Azupiranu, Fırat’ın kıyılarında;Annem, entum, bana gebe kalmış, beni gizlice doğurmuş;Beni kamış bir sepete koymuş, kapağımı ziftle yapıştırmış;Suları yükselmeyen ırmağa bırakmış;Irmak yardım etti bana, su çekici Akki’ye götürdü.Su çekici Akki ibriğini daldırırken çıkardı beni sudan;….. oğlu bildi beni, büyüttü;.…. bahçesine bahçıvan yaptı beni.Bahçıvanken İştar bana âşık oldu (İştar: Yunan’da Afrodit’e dönüşecek aşk ve savaş tanrıçası);56 yıl krallık yaptım.” (Alıntı: Eski Çağ’da Yakındoğu, Amelie Kuhrt, T. İş Bank. Kültür Yay., 6. Baskı, Cilt 1, s. 62 vd.) Küçük bir not: Suları yükselmeyen ırmak Fırat’tır. Dicle deli akar, taşar. Bu nedenle tarihin en büyük kentleri hep Fırat kıyısındadır. 

BİR ÇEŞİT KENDİNİ BULMA YOLCULUĞU

Yazının Devamını Oku

Kuşsuz kültür de olmaz sanatsız toplum da

Her kültürün kutsal bir kuşu vardır. Zaman içinde bunlar birleşmişlerdir kuşkusuz. Kültürün bu binlerce yıllık ürünlerini bize ulaştıran da sanattır, toplumları ayakta tutan da. Bilim, yaşamak için vardır, sanat, yaşadığımız için.

Hz. Hamza, Simurg üzerinde Kaf Dağı'na gidiyor. (Topkapı Sarayı Müzesi)

Her toplumun öyküleri vardır. Hiçbir toplum, salt kurallarla yaşayamaz. Toplumun yönetimi değişebilir, toplumun dili değişebilir, toplumun dini değişebilir ama toplumun öyküleri kalır. (Örneğin Türkler Müslüman olmadan önce anlattıkları öyküleri, Müslüman olduktan sonra da anlattılar. Ufak tefek değişikliklerle öyküler kaldı. Dede Korkut en belirgin örneklerdendir.) Mekanik yaşam, robotiktir, insanî değil. Her toplum, öyküler üretir. Doğaüstü güçler, insanın en eski hayal ürünlerinden biridir. Canavarlar, hayaller, ejderhalar, göklerin üzerinde dolaşan varlıklar, konuşan hayvanlar, ölmeyen ve zaman zaman ortaya çıkan özel insanlar… Hepsi, yeryüzünde var olduğumuzdan bu yana hayal gücümüzle ürettiklerimizdir. Hiç kimsenin görmediği ama hemen herkesin bildiği şeylerdir onlar. Bu nedenle sanat vardır. Öykü ürettiğimiz için vardır edebiyat; öyküleri dinlemeyi sevdiğimiz için vardır tiyatro; öyküleri görmeyi sevdiğimiz için resim ve heykel vardır; her öykü bizde farklı duyguları canlandırdığı, ruhumuza iyi geldiği için vardır müzik. Sanatsız toplum olmaz. Sanat yoksa, orada toplum olmaz. Kuşkusuz bilim de vazgeçilmezdir ama bilim, yaşamak için vardır, sanat, yaşadığımız için. (Yazın bunu lütfen bir kenara, iyi laf oldu.) Sanat yoksa orada olan şeye yaşamak değil, hayatta kalmak denir. Örnekleri yeryüzünde maalesef hâlâ var. 

KEŞKE BİRAZ…

Simurg yesin diye Rüstem'e vahşi hayvanlar getiriyor.

Hep derim ya, hiçbir kültür saf ve katışıksız değildir. (Birkaç Amazon yerli kabilesi hariç olabilir.) Eğer savaşıldıysa, ticaret yapıldıysa, göç edildiyse ve daha başka pek çok şey yaşandıysa, her toplum/topluluk/kültür, çevresinde bulunanlarla iletişim içinde kalır ve kültürel alışveriş kaçınılmazdır. Komşunuzda veya bir arkadaşınızda yediğiniz ve beğendiğiniz bir yemeğin tarifini alır, evde dener ve yersiniz. Artık o yemek, sizin de evinizin parçasıdır. Size tarifi veren kim bilir kimden öğrenmiştir onu ve kim bilir hangi ülkenin, hangi yöresinin mutfağının, hangi zaman dilimine tarifidir o? Eh içine de kendi yorumlarını kattıysa aradakiler, ortaya tam olarak özgün olmayan ama yemeğin yolunun geçtiği her mahallenin bildiği ve farklı yorumlarla orijinalini andıran pek çok tarif çıkmıştır, Ama uzman bir yemek tarihçisi, o yemeğin ilk halini de bilir. Siz inatla “Bu benim tarifim” deseniz de, uzman, arkeolojik kanıtlardan edinilmiş bilgilerine dayanarak yemeğin, bundan iki bin beş yüz yıl önce -mesela- Şanlıurfa dolaylarında ortaya çıktığı bilir. İşte kültür ve toplumsal her şey böyledir. Sen sadece senin sanırsın ama değildir. Keşke biraz okusak!

MEKÂNIMIZ UÇMAK OLSUN

Yazının Devamını Oku

Hayat Ağacı modası

Yeni gibi gelebilir ama bu moda binlerce yıllık. İnsanlık kadar eski.

Hayat Ağacı

Son zamanlarda giderek popülerleşen bir sembol hayat ağacı. Ev dekorasyonundan takılara, mistik öğretilerden öz kültürümüze her yerde karşımıza çıkabiliyor. Son zamanlarda giderek popülerleştiğini söylesek de, aslında insanlık tarihinin gelmiş geçmiş en popüler sembollerinden biri olduğunu belirtmek daha doğru olacak. Bugün değil, binlerce yıl önce başlamış bir popülerlik bu. Evinizin duvarında, kolyenizde, okuduğunuz kitabın kapağında, bir kuruluşun logosunda veya herhangi başka bir yerde karşınıza çıktığında, “Aa, bu da yeni moda! Her yerde karşıma çıkıyor. Ne ağaç merakıymış arkadaş!” derseniz yanılırsınız. Çünkü hayat ağacı, barındırdığı anlam ve üzerine yüklenen kavramlar ile binlerce yılın en iyi tanınan görüntülerinden biri. Üstelik, dünyanın her yerinde tanınıyor olmasının yanında, Türklerin en kadim ve en kutsal nesnelerinden de.
Efendim, ağaçla ilgili daha önce birkaç kez konuşmuştuk, hatırlarsınız. Dünya üzerinde yaşayıp da ağaca özel bir anlam vermeyen, onu kutsal, kutsal olmasa bile çok değerli kabul etmeyen bir kültür neredeyse yok. Eski Türklerde kutsaldı, yeni Türkler onları kesip yerine beton dökmeyi pek seviyorlar. Demek artık beton kutsal. Bir ağaca kıymamak için evin yerini değiştirten bir liderin ülkesi, sanırım O gittikten sonra epey farklı tutum sergiledi, artarak da devam ediyor o betonize tutum. Neyse biz konumuza dönelim.

ANNE-BABA GİBİ BİR ŞEY

Atalarımızın kutsal kabul ettiği kayın ağacı.

Hayat ağacı sembolü, hiç kuşku yok ki tüm inanç ve kültürlerde ortak olan ağacın koruyuculuğu, kol kanat gericiliği, anne gibi ya da baba gibi hissettirmesi üzerine inşa edilmiş bir kutsiyetten geliyor. Bir bakıyorsunuz Tevrat’ta hayat ve bilgi ağacı olarak iki farklı ağaçla karşılaşıyoruz, bir bakıyorsunuz Gılgamış Destanı’nda gençlik veren bitkiye dönüşüyor, bir bakıyorsunuz ağaç çocuk doğuruyor. Lütfen kendinizden pay biçiniz: Şöyle irice, dalları uzamış, yemyeşil yapraklarıyla güneşin kavurucu ışığı altında serin gölgesiyle size can veren, rüzgârla hışırdayarak size ninniler söyleyen, dalları kadar koca kökleriyle dünyayı sıkı sıkı tutan bir ağaç gördüğünüzde (ağaca baktığınızda değil, gördüğünüzde diyorum çünkü o kadar çok bakıp görmediğimiz oluyor ki) sizin de içinizde o anne-babasını görmüş ufaklık duyguları uyanmıyor mu? (Hayır hayır, ben deli değilim. Bu konuda yalnız olmadığımı da biliyorum.) İşte o ağaç, hayat ağacı. Koca dalları, koca kökleri ile hayatı sembolize eden, gök ile yeri bir arada tutan, neredeyse tüm evreni kucaklayan hayat ağacı. Ağaçla ilgili inançları, yerimiz yettiğince ele alalım haydi.

Yazının Devamını Oku

Dünyanın direkleri

Samson’un yıktığı direkler, yani kapı, bugün de varlığını aynen sürdürüyor. Bütün insanların öyle ortak noktaları var ki, insan “ötekileştirmeyi” anlayamıyor!

Bir Ortodoks kilisesi. İki sütunlu mihrap, sadece bir dekorasyon veya mimari unsur değil, derin anlamları var.

Herkül (Herakles) Sütunları dendiğinde Cebelitarık Boğazı’nın anlaşılmasının yanlış olduğunu, doğrusunun Cebelitarık’tan çıkıp kuzeye dönünce karşımıza çıkan Cadiz (Kadiz) kenti olduğunu Haziran 2020’de yazmıştım. Cadiz’de Tartessos adında antik kent var. Bugünkü Suriye bölgesinde 3500 yıl kadar önce yaşamış olan Fenikeliler, Akdeniz’in her yerinde koloniler kurarken, Boğaz’dan çıkıp oraya da gitmişler. Hiç kuşku yok ki inançlarıyla birlikte kurmuşlar bütün kolonileri ve tanrılarını da taşımışlar yanlarında. Fenike’de Melkart veya Baal adıyla bilinen büyük tanrının adına küçük bir tapınak yapmışlar Tartessos’ta. Tüm Fenike tapınaklarında evreni ve ona bağlı yaratılışı simgeleyen, çoğunluğu ahşaptan yapılma iki sütun bulunur. İşte Herkül Sütunları, Cadiz’de bir zamanlar var olan Fenike tapınağındaki o sütunlardır. Konunun diğer detayları için sözünü ettiğim yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz: https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tayfun-timocin/herkul-sutunlari-gercegi-41550928
Bugün ele alacağımız konunun Herkül’le pek ilgisi yok. Sadece sütunları hatırlamak gerektiği için üzerinden şöyle bir geçtik. Lütfen o iki sütunu, yazının sonuna kadar aklımızda tutalım.

ARÎLER - SAMİLER

Tarihin en önemli gelişim bölgesi olan Yakındoğu ve Orta Asya, iki temel ırkın faaliyetleri üzerine şekillendi. Bunlardan biri “Arî”lerdi, diğeri “Sami”ler. Her ikisi de elbette yayıldılar. Türklerin de aralarında bulunduğu Ari ırkı, Mezopotamya’ya inip Sümer medeniyetini kurdu. “Haydi bakalım, medeniyetimiz hayırlı uğurlu olsun, keselim kurdelemizi” diye kurulmuyor tabii uygarlıklar. Binlerce yılın hareketleri ve gelişimleri sonucu oluyor bütün her şey ve zamanla, iğneyle kuyu kazarcasına gelişiyor toplumlar. Sümerler daha bilgili, daha organize oldukları için, bölgede var olan ama dağınık durumda ve organize olmaktan uzak Sami kavimlerinin üzerinde bir uygarlık ortaya çıkardılar. Nuh’un büyük oğlu Sam’ın soyundan gelenlerden oluşan Samiler, aslında ayrı bir ırk olmaktan ziyade, Sami dillerini konuşan ve bir çatı altında toplanmamış, dağınık toplulukların adıdır. Assurlular, Babilliler, Fenikeliler, Filistinliler, İsrailliler, Araplar ve Habeşler bu topluluktandırlar. (Birazdan ele alacağımız İsrail-Filistin çatışması, aslında bir anlamda aynı kavmin farklı gruplarının birbirine ettiği zulümden başka bir şey değil bu açıdan bakınca.) Kavmin dilleri ise birbirlerine çok benzeyen Akadca, Kenanca (Fenike dili), Saba dili, Aramca, İbranca ve Arapça.

AKRABANIN AKRABAYA ETTİĞİNİ…

Amacım, “ırk” tartışması yaratmak değil, aslında hepimizin ne kadar da girift bir akrabalık içinde olduğumuz. Arîler ise, dediğim gibi Türklerin de aralarında bulunduğu geniş bir topluluklar bütünüdür. Arîlerin diyarı anlamındaki ari+an, bugün dünyada İran olarak varlığını korumakta. Ve bu yüzden bir İranlı, bir Anadolu Türkü, bir Azerbaycan Türkü, bir Ermeni, bir Kürt yan yana geldiklerinde hangisi hangi millettendir, ağzını açıp konuşana kadar anlayamayız. Bunlar, genetik çalışmalarla desteklenen ama genetik bilimi alıp başını gidene kadar da dille, yani filolojiyle ortaya çıkıp neredeyse tamamen netlik kazanmış konular. Akrabalık dedik ya hani, işte insanın ister istemez aklına geliyor, “Akrabanın akrabaya ettiğini, akrep etmez” sözü!

Yazının Devamını Oku

Yahudi mi, Musevî mi?

Netflix’in yeni dizisi Kulüp ile yeni bir tartışma başladı. Yahudi mi demeli yoksa Musevî mi? 

Netflix'in Kulüp dizisi yeni bir tartışma başlattı. Aslında çok da tartışacak bir şey yok.

Tarihsel bazı konuları televizyon dizileri vasıtasıyla öğrenmeye çalışmamız ilginç. Yine bir TV dizisiyle hayatımızda yeni bir tartışma başladı. Netflix’in dizisi Kulüp, toplumsal çalkalanmalar arasında Musevî vatandaşlarımızın geçmişte yaşadığı sıkıntıları anlatıyor. Dizinin yayımlanmasının ardından ortaya çıkan yeni tartışma ise “Hz. Musa’nın dininden olanlara Yahudi mi demeli, yoksa Musevî mi?” Aslında çok basit bir yanıtı var bu sorunun ama doğruya ulaşabilmek için biraz tarihte geriye gidip, Yahudiler kimdir, nasıl ortaya çıkmışlardır, bunlara bakmak gerek. Göreceksiniz ki bakınca, her şeyi göreceğiz. Ama önce söylememiz gereken şu ki, konu çok detaylı. Bu sınırlı alanda konuyu anlaşılabilir kılabilmek için özen göstereceğim ama bunu yaparken de esası bozmamak kaydıyla pek çok detayı göz ardı etmek zorundayım. Burada İslamî kaynaklara da değinmeyecek, sadece Yahudi kaynaklarını ele alacağız.  Detayları, sizler için hazırlamakta olduğum yeni kitapta bulabileceksiniz. Gelin başlayalım.

KAVİM KAVİM ÜSTÜNE…

Okurlarımın çok iyi bildiği gibi burada sık sık Mezopotamya’dan söz ederiz. Bunu yapmamızın nedeni takıntı değil kuşkusuz. Tarih boyu insanı insan yapan unsurların hemen hepsi orada ortaya çıktı da ondan öyle yapıyoruz. Muazzam bir sahne Mezopotamya. Hakikî bir tiyatro sahnesi. İnsanlığın fikir âlemi için tiyatro dekorları hep Mezopotamya’da imal edilmiştir. Tiyatro dekorunu bilirsiniz: Önden bakınca gerçek gibidir ama arkası boştur, hayal gücümüzle tamamlarız resmi. Mezopotamya… Fırat’la Dicle’nin arasındaki verimli arazi ve o hattın çevresi… Bu bölge, verimliliği ve insan hareketliliği ile öylesine canlı ki, tarihe beşik olmasından başka bir şey beklemek zaten çok olası değil. Türklerin de aralarında bulunduğu Asya halklarının yüzbinlerce yıl önce geniş coğrafi alana yayılması ve ardından kendi kendilerine kabileler halinde yaşamayı sürdürmeleri, ırksal ve kavimsel çeşitliliği de hayli körükledi. Genetik bilimi, kimsenin kimseden çok farklı ya da üstün ya da aşağı ya da muhteşem olmadığını, hepimizin aşağı yukarı aynı olduğumuzu ortaya koydu çoktan. Ama tarih ne yazık ki “şu kavim şundan üstündür, bu kavim şöyledir, öbür kavim böyledir” gibi aslı astarı olmayan ve tiyatro dekoru misali önü gerçek ama arkası bomboş düşünceler ve bunlara bağlı oldukça kanlı eylemlerle dolu. 

YÜCE BABA ABRAM

Mezopotamya da yüzlerce farklı kavmin hareketine tanıklık etti, etmekte. Kimileri silindi gitti, kimileri imparatorluklar kurdu, kimileri bugün başka kavimlerle birleşmiş olarak hayatını sürdürüyor. İşte böylesi bir sahnede, şu kavim bunu, o kavim öbürünü rahatsız edip dururken, Anadolu’da Hititler, Mezopotamya’da Akkadlardan sonra Assurlular egemenken, Fırat’ın güney kıyılarında kurulu, Keldanilerin sahibi olduğu Ur kenti, gücünün zirvesindeydi. Bölge halkları, binlerce yıldır kendi inançları ile mutlu mesut yaşar, savaşlarda birbirlerini gırtlarlarken, MÖ 2. binyılın başlarında (tam ne zaman olduğunu bilemiyoruz) Ur’da İbrahim adında önemli biri dünyaya gelir. İbrahim, isminin Arapça söylenişidir, hazretin asıl adı doğduğunda “Abram”dır. Abram’ın anlamı, Yüce Baba’dır. Abram büyür ve Sarai (Saray) isimli bir kadınla evlenir. Tevrat’a göre Abram, babası Terah, karısı Sarai ve bütün kardeşleri ve eşleri, sebepsiz yere Ur’dan kalkıp bizim Harran’a taşınırlar. Ama tarihsel olarak o kadar da sebepsiz değildir bu hareket çünkü Ur, Fırat kıyısında ticareti elinde tuttuğu için epey paylaşılamayan bir şehirdir ve haliyle “dış güçler” tarafından sürekli rahatsız edilmektedir. 

VAAT EDİLMİŞ TOPRAKLAR

Yazının Devamını Oku

Hem anadır hem babadır toprak

Can verir toprak ana gibi, canını emanet edersin baba gibi. Nesi varsa verir bize, bize rağmen.

Toprak olmasaydı nasıl doyardık. Foto Ddylan de Jonge - Unsplash

Toprak... Hemen tüm inançlarda insanın hammaddesi. Bilim için de aslında aşağı yukarı öyle. Doğrudan toprak olmasa da, toprak, su, ateş, hava, çeşitli mineraller, vitaminler vs. bir araya gelip, olağanüstü koşullarda “hayatı” başlattıysa yeryüzünde, işte bu durumda her kültürün ortak elementi toprak. Onsuz yaşayamayız. Tıpkı susuz ve havasız yaşayamayacağımız gibi. Milyarlarca insanın karnını, pamukta fasulye filizlendirerek doyuramayız. Kaldı ki pamuğu yetiştirmek için de toprak gerek. Toprak, sadece insanlar için değil, tüm canlılar âlemi için vazgeçilmez.Toprak... Hemen tüm inançlarda insanın hammaddesi. Bilim için de aslında aşağı yukarı öyle. Doğrudan toprak olmasa da, toprak, su, ateş, hava, çeşitli mineraller, vitaminler vs. bir araya gelip, olağanüstü koşullarda “hayatı” başlattıysa yeryüzünde, işte bu durumda her kültürün ortak elementi toprak. Onsuz yaşayamayız. Tıpkı susuz ve havasız yaşayamayacağımız gibi. Milyarlarca insanın karnını, pamukta fasulye filizlendirerek doyuramayız. Kaldı ki pamuğu yetiştirmek için de toprak gerek. Toprak, sadece insanlar için değil, tüm canlılar âlemi için vazgeçilmez.

O BİZDEN, BİZ ONDAN

İnsanın en ilkel inancından bu yana kutsal kabul edilir toprak. Çünkü hayat verendir. Bu nedenle de kadındır. Toprak Ana’dır. (Kadının hayat verici olmasını, Erkek Denizinde Kadın Gemiler kitabımda detaylarıyla anlatmıştım.) Her doğa olayına bir tanrı atayarak oluşturduğumuz o ilkel inanç sistemlerinde gökyüzü erkek (tanrı), yer ise kadın (tanrıça) olarak tasvir edilmiştir hep. Zira gökten yağmur düşer, toprak döllenir ve yeni hayatlar filizlenir. Her şeyimizin, tüm anlatı yöntemlerimiz ve hayal gücümüzün doğaya bağlı/doğayla ilgili olması hiç şaşırtıcı değil. Yüzbinlerce yılımız, doğanın parçası olduğumuzu bilerek geçti çünkü. Karnımızı doyurmak için ava gider, bazen av olurduk. Ne zaman teknoloji aracılığıyla her şeyi kendi yararımıza geliştirdik ve ava gidenler artık av olmamaya başladı (yani bir anlamda tüfek icat oldu, mertlik bozuldu) işte o zaman doğanın parçası değil efendisi olduğumuz kibrine kapıldık, hâlâ da öyle gidiyoruz. 

O kadar bonkör ki toprak, bize düşen sadece biraz emek vermek. Foto Arka Roy - Unsplash

HER ŞEYDE TOPRAK

Yazının Devamını Oku

Ne zamandır dua ediyoruz?

El açıp yakarmak, neredeyse insanlık kadar eski. İyi ama ne kadar?

Farklı kültürlerde eller farklı kullanılır dua ederken. Ama illa ki kullanılır. Foto Aaron Burden - Unsplash

İnsanın “insan” olma yolculuğunda herhalde inanç kadar büyük yer kaplayan başka bir şey yoktur. Binlerce yıldır inanıyoruz. Fakat insanın “kötü” tarafı şu ki, her inanan, kendi inandığını en doğru, en kusursuz, en mükemmel, en gerçek olarak kabul ediyor. Bu yüzden inandığımız şeyler uğruna binlerce yıl boyunca da kan akıtmışız. Hâlâ bazı radikal gruplar bunun peşinde.  İster insanlık, ister uygarlık, isterse düşünce tarihi okuyun, mutlaka görürsünüz ki tarihin bu son iki bin yılı içinde gelişen olayların çok öncesine dayanır bu macera. Nasıl başladığını tam olarak asla bilemeyeceğiz ama başladıktan bir süre sonra kayda geçen inanç sistemleri ve onlara bağlı ritüellerden bazı ipuçları edinmemiz mümkün. 

DOĞADAN İNANCA…

Her dönemde ellerimizi açtık ve dua ettik. Foto Joshua Earle - Unsplash

Her şeyden önce bu sayfada sık tekrarladığımız bir konuyu kısaca hatırlayarak başlayalım. İnsan, ilkel bir canlı iken doğanın tüm güçlerinden korkuyordu çünkü hiçbir şeyi açıklayabilecek, olanlara mantıklı ve tatmin edici bir yanıt verebilecek durumda değildi. Korktuğu, çekindiği ya da ona zarar verdiği için “korkunç”; işine yaradığı ya da sadece güzel olduğu için “iyi” kabul ettiği hemen her olayın kaynağını “gökyüzü” olarak algıladı. (Hatırlarsanız., daha önce gök kavramı ve hatta bunun Türklerin Orta Asya’daki yaşayışlarına yansımalarını ele almıştık yakınlarda.) Şimşek, yıldırım, gök gürültüsü en korkunçlarıydı. Fakat Güneş gökteydi ve hatta yağmur da gökten gelerek önceleri mis gibi çiçeklerine açmasını, tarımın başlamasının ardından da ekinlerin büyümesini sağlıyordu. Kısaca gök, belki de her şeyin kaynağıydı. Bu nedenle insanlar gökyüzünden medet ummaya başladılar. 

FAZLASIYLA ESKİ BİR GELENEK

Yazının Devamını Oku

Yığından Efendiye

Atatürk, Cumhuriyet’le “yığın” olarak kabul edilen halkı “efendi” yaptı. Çünkü Cumhuriyet, halkın gücüdür.

Vatandaş olarak haklara sahip olmak ne güzel. Foto Faruk Melik Çevik - Unsplash

Bugün Cumhuriyet Bayramımız. “Ne anlamlı, ne önemli bir bayram değil mi?” diye sorunca herkes “Evet evet, tabii, kuşkusuz öyle” diye yanıt veriyor ama sahiden, “cumhuriyet ne anlama geliyor?” diye sorunca, ortaokul kitaplarımızdan öğrendiğimiz kalıpların dışına pek çıkabilen yanıtlar gelmiyor. Elbette verilen yanıtlar yanlış değil ama “cumhuriyet”in anlamını ve önemini kavramış olmaya ne kadar yakınız acaba? Evet, sizin de anladığınız gibi vakit, kavram deşme vakti. Haydi o zaman, kolları sıvayalım.

CUMHUR, CUMHURİYET

Cumhuriyet… Aslında Arapça “cumhur”dan geliyor biliyorsunuz. Cumhur, “kalabalık, çoğunluk, çokluk, birikme, halk topluluğu” anlamlarına geliyor. Bir anlam daha var, onu sonra söyleyeceğim. “Yönetim biçimi” ismi haline gelişi, kuşkusuz halka işaret ediyor. Halkla, yani bizimle ilgili bir şey. Yönetim biçimi “halk”a dayandığında, halkın üzerinde bir kuvvet, halktan daha büyük bir yönetici güç olmaması gerekiyor.
Türk Dil Kurumu’nun Büyük Sözlük’ü Cumhuriyet tanımını, “Milletin, egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunun belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kullandığı yönetim biçimi” diye yapıyor. Bunun anlamı şu: Millet, vekillerini belirli bir süre için seçer, onlar da “millet adına” sistemi, devleti yönetir. Süre bitince millet, yeni vekiller seçer.
Ana Britannica’nın yaptığı tanım, biraz daha açıklayıcı: “Egemenliğin bir tek kişinin elinde olmadığı ve oy hakkına sahip yurttaşlarca seçilen temsilciler eliyle yasalara uygun biçimde kullandığı yönetim biçimi.” Neden böyle bir tanım var? Çünkü hem bizim ülkemizde hem de diğer ülkelerde “halkın egemenliği” kavramı ortaya çıkıp gelişmeden önce, neredeyse bütün dünyada çok ama çok uzun bir süre boyunca egemenlikler bir tek kişinin elindeydi. Krallar, sultanlar, çarlar, padişahlar, imparatorlar, hanlar… Bunların hepsi tek kişinin bütün güce sahip olduğu sistemlerin baş aktörleri idi.

VATANDAŞLARIN HAKLARI!

Yazının Devamını Oku

Ayakkabılarını çıkart, sempozyuma gir

Sempozyum, bilgi alışverişinin zirvede olduğu bir etkinlik türü. Geçmişi köklü. Hem de hiç tahmin edilemeyecek bir yerden geliyor.

Bu da günümüzün sempozyumlarından birinden.

İnsanların geçmişte nasıl yaşadığını merak etmek konusunda yalnız olmadığımı biliyorum. Bir antik kentte gezerken çok heyecanlanırım mesela. Binlerce yıl önce aynı sokakta yürümüş insanların ayak izlerine bastığımı, onların dokunduğu basamaklara, sütunlara dokunduğumu düşündükçe heyecanım katlanır. En çok da, o insanların günlük yaşantısını merak ederim, gözümde canlandırmaya çalışırım. Tabii bununla yetinmem, okuyup öğrenmeye de çalışırım.

HEYECAN VEREN DÜN

Örneğin yaşadığımız bu cennet vatanın binlerce yıl önceki sakinleri, Helen dili konuşan Anadolulular, Halikarnassos’ta, Knidos’ta, Amos’ta, Bergama’da, Smyrna’da, Kyzikos’ta nasıl yaşıyorlardı? Her dönemin kendine has yaşam biçimleri var. Nasıl bizim bugünkü günlük hayatımız bundan iki asır öncekiyle farklıysa, her kentin her dönemindeki yaşam da üç aşağı beş yukarı öyle farklara sahip.
Yemek alışkanlıkları önemli örneğin. Tabii dünyada yiyecek şeyler, son yüzyılın yapay tatlarını dışarıda bırakacak olursak, pek de değişmedi. Yine et, süt, balık, yumurta, buğday, hububat, meyve, sebze başroldeyse o gün de farklı değil. Aynı şeyler. Yunanlar dinozor buğulama veya uzaylı kulakmemesi yatağında göktaşı loru falan yapmıyorlarmış mesela. Önemli olan yenen şeyler değil zaten. Nasıl yendiği.

ET DE ATEŞ PAHASI KARDEŞ!

İnanmayacaksınız ama örneğin Atina’da, bundan iki bin beş yüz (rakamla 2.500) yıl önce de et pahalıymış. Yoksul halk eti sadece bayramlarda yermiş. Onun yerine bolca ekmek yenirmiş. Ama yer gök zeytin ağacı olduğu için zeytin, zeytinyağı, ekmeğin en güzel katıkları olarak varlığını o zamanlar da koruyormuş. Bugün, tarımın giderek zorlaşan koşulları, rant açgözlülüğüne kurban giderek imara açılan ve her gün biraz daha fazla yok olan zeytinliklerin azlığı nedeniyle astronomik fiyatlara ulaşan zeytinyağı, o günlerde daha alınabilir bir şeymiş tabii. O zamanlar toplu konut diye bir şey yoktu kuşkusuz!

Yazının Devamını Oku

'Osmanlı' ne demek? 'Osmanlıca' ne?

Osmanlı torunu muyuz? Ne demek istediğimiz belli de, doğru mu acaba? Peki Osmanlıca kursu açanlar, hangi dili öğretiyorlar? Osmanlıca diye bir dil var mı gerçekten?

Hayır devlet tarihinden söz edecek değiliz. Kavram karmaşasının içinden sıyrılmak için bazı noktalara dikkat çekip yakından bakacağız, hepsi bu. Sağda solda karşımıza çıkıyor: “Osmanlıca kursu kayıtlarımız başlamıştır.” Osmanlıca derken?..  O kadar yaygın bir sözcük ki bu, kimse doğruluğunu yanlışlığını irdelemiyor. Oysa çok eskilere uzanmıyor. Zaten uzayamaz. Çünkü “Osmanlıca” dediğimizde, bir dilden söz ediyoruzdur ama öyle bir dil yok. Hiçbir zaman olmadı. Bahsedilen dil, kuşkusuz Türkçe’dir ama dilden ziyade dili konuşanların coğrafî hareketi nedeniyle (yani göçler ve seferler) Arapça ve Farsça sözcüklerle fazlaca beslenmişti. (Bu şu demek: Orta Asya’daki Türkler, o Arapça ve Farsça sözcükleri genel olarak bilmezlerdi. Onlar katıksız Türkçe konuşurlardı.)

ÇORBANIN VAZGEÇİLMEZ GÜCÜ

Anadolu Türkleri, Orta Asya’dan kalkıp gelirken ‘ki aslında bir yere varmak gibi bir amaç da yoktu ortada’ yolda İran yaylasında İslâmiyet’le tanıştı. İlk karşılaştığımız insanlar İranlılardı. Yani Farsça konuşan insanlar. Birlikte uzun zaman geçirdik, dini onlardan öğrendik. Kuşkusuz Alevîliğin Anadolu’da yaygın olmasında bunun rolü büyüktür. Din dışında İranlılarla günlük yaşam üzerine de bolca paylaşımımız oldu. Örneğin çorba. Çorba, Farsça “şor” +”bâ”dır aslında. Tuz + su. Yani tuzlu su. Bugün bunun nereden geldiğini bile bilmiyoruz ama hayatımızdaki yeri muazzam. Çorba yerine başka bir sözcük kullanmaya kalksak dilimiz tutulur, laf bulamayız. Türk milleti olarak çorbasız zaten yaşayamayız. Daha sonraki hayatımızda Arapça konuşan insanlarla da vakit geçirmeye başlayıp onlardan da bolca sözcük aldık. Zaten Türkçe, her kavramı karşılayan bir sözcük dağarına sahip değildi, gerektiği durumlarda her toplum başka dillerde sözcük ödünç alır. Bugün de devam eder bu gidişat. Örneğin televizyonu öz Türkçe yapmaya çalışmanın anlamı yok, zira sözcük çoktan ödünç alınmış ve hayatımıza girmiş. Türkçe değil. Arapça veya Farsça da değil. Batılı. Arapçanın hayatımıza çok dâhil olmasında, hiç şüphe yok ki İslâmiyet’in etkisi ve Hacca gidip gelmelerin etkisi büyüktür. 

TÜRKÇE TÜRKÇEDİR

Bir sürü Arapça ve Farsça sözcükle dolan Türkçe, yine Türkçe’dir. Başka bir dil değil. Peki bunca yaygın yapılan hatada adı geçen Osmanlıca denen nedir? Osmanlıca diye ayrı isimle anılan bir dil zannedilmesi veya farklı bir dil yerine konması, aslında, Arapça ve Farsça sözcüklerle dolu olan Türkçe’nin Arap alfabesi ile yazılan halidir. Ortada başka bir dil yoktur, sadece başka bir alfabe vardır. Alfabe, dilin yazıya dökülmesi için kullanılan araçtır. Okuma yazma bilmeyenler de o dili konuşurlar. Yazmak istediklerinde ise hangi alfabeyi öğrenmişlerse onunla yazarlar. Bugün de başka dillerden ödünç alıp kullandığımız çok sayıda sözcüğe rağmen dilimiz halen Türkçe’dir. 

Yazının Devamını Oku

Poğaçaya odaklanmak

En sevdiğimiz yiyeceklerden biri olan poğaça ile odaklanmanın ne ilgisi var dersiniz?

 

Cazip, değil mi. Foto Hayden Scott - Unsplash

O an için en önemli şey neyse, onunla ilgilenmek, sadece onu düşünmek... Biz buna kısaca “odaklanmak” diyoruz değil mi? (Bu tanım bana ait, herhangi bir sözlükten almadım.) Üniversite sınavındaki bir öğrencinin sorulara odaklanması, yarış arabası sürücüsünün (sanırım çok hızlı gittikleri için pilot diyorlar onlara) yola ve hıza odaklanması, bir müzisyenin notalara odaklanması, bebeğin annesinin memesine odaklanması, karıncanın kendisinden kat kat ağır bir yiyecek parçasını yuvasına taşımaya odaklanması...
En önemli şey neyse, tüm dikkatini ona vermek. Odaklanmak. Yabancı dillerdeki haliyle, “fokus”lanmak. Lüzumsuzca bu sözcüğü de kullanıyoruz. Yanlış değil. Ama odak ile fokus aynı şey zaten. Odak, has Türkçe. Fokus ise has Latince. İkisi de aynı şeyi ifade eder. İkisi de “ateş yanan yer” anlamına gelir.

KORKU VE BÜYÜ

Ateş ne özel bir şey değil mi? Ne olduğunu üzerinde duracak değiliz, nitekim durduk daha önce. (bkz. 12 Şubat 2021 tarih ve “Cayır Cayır Bir Yazı” başlıklı yazı. https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tayfun-timocin/cayir-cayir-bir-yazi-41738474) Fakat özel oluşu hepimizin malumu. Bir yerde ateş yanıyorsa (mutfak hariç) hepimiz o ateşe bakarız. Mangal, şömine, kamp ateşi, her ne ise... Ona yakın bulunan herkes, ateşe bakmaya başlar. Kendimden pay biçmek gerekirse, gözlerimi ateşten almak için çaba harcarım. Zordur yani ateşe bakmamak. Bakmak ise büyü. Dalar gidersin içine. Nedendir bilinmez ama ateş sahiden büyülüdür. (Ormanlarımızın bu büyüden uzak kalmasını gönülden dilerim.) O zaman şöyle diyelim. Yangın değil de, kontrollü ateş büyüdür. Kontrolden çıkınca afet, önüne çıkanı yok eden bir canavar, felaket... Cehenneme yakıştırılması bu yüzden. En korkulan şeylerden biri olması tesadüf değil tabii. Ama bu arada, en büyük korkulardan birinin, kontrol altındayken en büyük yardımcılarımızdan biri olması da ne ilginç! Hele hele kutsal bir niteliğe sahip olması daha da ilginç.

Yazının Devamını Oku

İnsan gibi yaşamaktır Laiklik

Anti-laik düşünce binlerce yıl boyunca test edilmiş ama onaylanmamıştır. Çünkü insan, özgürdür. Havadan gelen otoriteyi reddeder. Laiklik, insanlığımızın garantisidir.

Babil'in İştar Kapısı. Nebukadnezar zamanında güzelleştirildi. Berlin Müzesi.

Zaman zaman nahoş şekilde gündeme gelen/getirilen, oysa medenî bir yaşamın olmazsa olmazı olan laiklik, tarif edilmesi gereken veya anlaşılması zor bir şey değil. Hiç değil. Sadece birkaç satır okumak gerek. Laiklik neden “din” ile ilgilidir ve neden dinle ilgili olmasına rağmen din düşmanı veya din dostu değildir, onu kısaca anlatmak isterim.

Birkaç kez yazıldı bu sayfada ama lazım olduğunda tekrarlamak ve hatırlamak yararlı bir tutum. Yeryüzünde inanç denen şey, insanın en ilkel zamanlarında ortaya çıktı. Parçası olduğu doğanın başının altından çıkan hiçbir şeye anlam veremiyor, her şeyden çok korkuyordu. Güneş batar, hava kararır, insan korkar; yağmur yağar şimşek çakar, korkar; yıldırım düşer, çok korkar; gök gürülder, o da ne, muazzam korkar; deprem olur, feci korkar; sel alır, boğularak ölmezse korkudan ölür; göktaşı düşer, korkar; yapraklar sararır, korkar; kar yağar, korkudan daha çok üşür… Doğanın her şeyinden korkar, çünkü neyin neden olduğunu bilmez. Nereden bilsin? Bizim evdeki kedi de hayatının ilk depreminde feci korkmuştu, gök gürültüsünden ve şimşekten halen korkmakta. İnsan ve hatta tüm canlılar, bilmediklerinden korkar. (Yedi kat ellerin bile kendisinden daha güzel bir hayat sürmesinden dahi korkup, uzak diyarları bombalayan terörist örgütlerinki de aynı korkudur. Bilmediği güzellikten bile korkar insan. Her şiddet, her zorbalık, her despotizm korku kaynaklıdır.)

“TANRI” HOLİVUT DEĞİL TÜRK SÖZCÜĞÜDÜR

Ne tapınaklar yaptı insan ve halen yapmakta. Foto Sk - Unsplash

Sonra insan neden aramaya başladı. Nedendi o şimşek, nedendi, gök gürültüsü, nedendi deprem? Düşünmeye başladı. Madem gökteki gürlemeler, ışık ve ateş patlamaları kendisinden kaynaklanmıyordu, o halde başka bir güç onları yapıyor olmalıydı. Doğaüstü güçlere böyle inanmaya başladı insan. Gökyüzünde olan bitene bir isim verdi, yerde olanlara başka, denizde olanlara başka, rüzgârda hışırdayan ağaçlara başka… En korktuğu hep gökyüzü oldu. Bu güçlere, her kültür kendine göre bir isim verdi ama kavramsal olarak “tanrı” idi bunlar. “Tanrı” sözcüğünü Türklere yakıştıramayanlar, bu sözcüğün kökeni olan “tengri”nin, Türkçe-Moğolcanın en eski ortak sözcüklerinden biri olduğunu bilmiyorlar muhtemelen. Türklerin en büyük tapınçlarının “gök tengri”ye olması tesadüf değil.

Yazının Devamını Oku

İnsanlığın lokomotifi: Merak

İnsanlar bana göre ikiye ayrılır: Merak edenler, merak etmeyenler!

Merak edenler çare arar, etmeyenler o çareyi satın alır. Foto ThisisEngineering - RAEng - Unsplash

Nasıl ortaya çıktığımızı tam olarak bilmiyoruz. Evet mutasyonlar, evet kromozom farklılıkları… Ama öykünün tam ve net hali, halen elle tutulacak kadar somut değil. Olacaktır. Fakat her nasılsa ortaya çıktığımızdan bu yana olan öyküyü, aşağı yukarı net biliyoruz artık. Dünyada (bu da başka bir bakış açısı) iki tip insan var:Merak edenlerMerak etmeyenlerMerak edenler, önünde sonunda öğrenmeye çalışırlar, verilenle yetinmezler. Merak etmeyenlerse öğrenmeye çalışmazlar ve onlara söylenenle idare ederler. Kimse bir şey söylemezse ziyan yok, merak etmemeye devam ederler. İnsanlığın bugün geldiği noktayı daha önce ele almıştık ama zaman zaman tekrarlamak gerekiyor anlaşılan. Mağara duvarlarına resimler çizmeye başlayan büyük büyük atalarımızın o gün dahi sanatsal kaygı güttüklerini artık biliyoruz. (Öneri: Mağaradaki Zihin, James David Lewis-Williams, Ç.: Tolga Esmer, YKY, 1. Baskı 2019) Bu şu demek: İnsan, bundan örneğin 100 bin yıl önce “insanca” kaygılar taşıyormuş. Mağara duvarına 100.000 yıl önce avlanma sahnesi çizen bir “mağara insanının” sanatsal kaygısı varken, bugün Taliban’ın akademiye girip enstrümanları parçalamasının, gördüğü her resmi yakmasının, bütün heykelleri balyozla kırmasının altında yatan dürtünün nasıl bir açıklaması olabilir? Başka deyişle insanlık, geçen 100 bin yılda nasıl bir yol aldı ki tam tersi bir noktada duranlar hâlâ var?

MERAKLA İLGİLİ 

İşte benim bu soruya kişisel yanıtım, yukarıda anlattığım “merak”ı barındırıyor. Bugün dünyanın “gelişmiş” ve “gelişmemiş” yerlerine bakınız mesela. Gelişmiş kabul ettiğimiz bölgelerinde insanların genellikle meraklı olduklarını, merakın en azından toplumsal bir yapıya dönüşüp merak edenler kulüplerinin oluştuğunu, (Coğrafya dernekleri, jeoloji birlikleri, gözlem kulüpleri vs.)  bunun da o toplumun tarihsel gelişiminde önemli rol oynadığını görürüz. Keşfederler mesela. Ya da icat ederler birşeyleri. Keşfeden ve icat eden milletlerin hep aynı olması dikkat çekicidir.

ÇIK BAKALIM O KATLARI

Merak edenler, uzayın derinliklerine bakıyor. Etmeyenler de tatlı rüyalar görüyor. Foto Leonardo Corral - Unsplash

Yazının Devamını Oku

Yeni felaket kapıda!

Müsilaj içinde yaşayan Marmara balıkları yeni bir tip salgını dünyaya taşırken, kirliliğin zirvesi Ergene Çayı, Marmara ile birlikte Karadeniz’i yok etmek ve Ege’yi de mahvetmek üzere! Korona salgınında Çin’i gösteren yargılayıcı parmaklar, bu kez Türkiye’ye yönelecek gibi. Yani, biz kendi denizimizi hasta ettik, şimdi o bütün dünyayı hasta edecek!

Ergene, Marmara'ya kapkara ve korkunç zehirlerle dökülüyor.

Koronavirüs ortaya çıktığında hepimiz Çin’de yarasa yenmesine kızdık! Çinlilerin yaşantısına, gıda temin prosedürlerine, sıkıntılarına, ekonomilerine dair hiçbir şey bilmediğimiz halde onları yargıladık, hatta bazı yerlerde parmağımızla işaret ederek itip kaktık. “Yarasa yersen böyle hastalık olur işte!” gibi bilgiyle ilgisi olmayan cümleler havalarda uçuşuyordu, hatırlayınız. Çok haksız sayılmazdık belki, çünkü bütün dünyanın hayatı bir anda değişmişti ve bir daha eskisi gibi olamayacağımızdan endişe ediyorduk. Evlere kapandık, işimizden gücümüzden olduk, dezenfekte olmaktan fenalık geldi, bir yere gidemedik, kimseyle görüşemedik, sevdiklerimizi yitirdik, korktuk… Ama bütün bunlardan Çin mutfağını sorumlu tuttuk. Neyin nerede ve hangi koşullarda ortaya çıktığını bilemeyiz her zaman. Tıpkı şu anda, tamamen bizim, yani Türkiye’nin eliyle hazırlanan yeni bir salgının kapıda olması gibi! Başka deyişle, korona için Çin’i işaret eden parmaklar, bu kez bizi işaret etmeye hazırlanıyor. Eğer biz, öyle önlem alarak falan değil, bir şeyleri şu anda durdurmazsak…

BAKALIM MÜSİLAJ MARMARA’YA NELER YAPMIŞ!


İstavrite bayılırım. Çıtır çıtır olur tavası. Ama artık paydos. Çünkü Marmara'nın istavriti artık enfekte.

Sayfamı takip edenlerin yakından tanıdığı, Marmara’daki müsilaj felaketiyle ilgilenenlerin de bu sene içinde medyada bolca rastladığı, Sevinç-Erdal İnönü Vakfı’nın çatısı altında faaliyetlerini sürdüren ve kısa adı MAREM olan Marmara İzleme Projesi’nin lideri Hidrobiyolog Sayın Levent Artüz’den yeni bir bilgi ulaştı. MAREM, adının hakkını verip Marmara’yı sürekli kontrol ediyor.

Yazının Devamını Oku

Kitaplar, kitapsızlar!

Kitaplar, kitapsızlar!Kitap nereden gelir? Gelir de nerede var olur?


Kitap dendiğinde ne anlarız? Kendi dünya görüşümüze göre değişir algı kuşkusuz. Ama eğer kitap sözcüğünü, birdenbire, “Kitap’ta diyor ki…” diye kullanacak olursak, biliriz ki o, kutsal kitaptır. Artık hangi dinsel topluluğun içindeysek, onun kutsal kitabıdır “kitap”. Zaten “kitapsız” dediğimizde de genellikle vicdansızlık yapan, karşısındakilere zulmeden, kötü kalpli, kendisinden başkasını düşünmeyen insanları kastediyor olmamızın altında da bu vardır. Bu durumda, “kitaplı” deseydik eğer vicdanlı, kimseye zulmetmeyen, iyi kalpli, kendisinden başkalarını da düşünen insanları anlıyor olurduk. Ama demiyoruz. “Kitaplı” diye bir sözcük yok. Çünkü varsayıyoruz ki “kitapsız” olanların dışındaki herkes kitaplıdır. Yani vicdanlıdır, kötülük etmez, zulmetmez, iyi kalplidir vs. Peki gerçek öyle mi? Yanıtı, kendi vicdanınızla baş başa veriniz. Çünkü bizim konumuz başka. Konumuz kitap. Kitap dendiğinde kutsal kitap algılanmasının tarihsel kökenine birazdan değineceğiz. Elbette İslâmiyet’e özgün değildir bu algı. İnsanlık, ortak kültür havuzundan beslenir çünkü ve o havuzun ortaya çıkışı onbinlerce yıl önce başlayan bir maceradır. Adalarda veya Amazon havzasında dış dünya ile irtibatsız halde yaşayan kabilelerin haricinde, birbiriyle ilişkili dünya, her zaman bu ortak kültür havuzunu kullanmıştır. 

YAZAN KAZANIR

Buradaki yazılarda hep Sümer’e gider bir bakarız, “Bakalım bu konuda Sümerler ne yapmış” diye. Bu çok normaldir çünkü yazıyı onlar icat etti ve o vakte kadar insanlığın kültür havuzunda ne varsa, bilebildikleri kadarıyla, onlar yazıya geçirdi. Büyük olasılıkla yazıya döktükleri şeyler çok daha eskiydi, yani Sümer icadı değildi örneğin o efsaneler, mitler. Ama her şeyi Sümer’de “ilk” yapan, onların bize ilk kez yazıyor olmalarından kaynaklanıyordu. Daha eskisini bilemediğimiz için de yazılanı “ilk” kabul ettik, ediyoruz.Sümerler yazıyı kil tabletlere yazıyorlardı. Öyle koca koca tabletler değildi bunlar. Çoğunlukla avuç kadar şeylerdi. Nemli kile kamışla yazılır, sonra da kurutulurlardı. Kurutulmuş kil haliyle çok dayanıklı bir malzeme olmadığından, pek çok tablet elimize ulaşamadı ama ulaşanlar, tarihe ışık tutmayı başaracak kadar çoktular. Kamış kalemlerle yazıyordu Sümerler, çiviyle değil. Kullandıkları sembollerin her bir karakteri çiviye benzediği için sonradan “çivi yazısı” dendi o yazıya. Yoksa, hırdavatla ilgisi yok yazının. 

KÜLTÜR İHRACATI BÖYLE BAŞLAR


Fenikeli denizciler, daha ziyade Kenan diyarının insanları, ki zaten kendilerine Kenanlılar diyorlardı Fenikeli değil, Sümer’den aldıkları yazıya önemli bir katkıda bulundular: Alfabe! (Bakınız: https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tayfun-timocin/her-sey-yazidir-41862379) O vakte kadar Sümer yazısı hecelerden ve anlamlı simgelerden ibaretti. Her sese bir şekil tayin eden Fenikeliler oldu bildiğimiz kadarıyla, ki o şekillere biz bugün “harf” diyoruz. Neyse efendim, geçelim; bu Fenikeli denizciler bütün Akdeniz’de dolaştılar, koloniler kurdular, Mezopotamya’da başlamış uygarlığı Akdeniz çanağına yaydılar. Tabii Fenike’ye, yani bugünkü Gazze’den yukarı Lazkiye’ye kadar olan kıyı bölgesine en yakın olan topraklarda Helenler, bizim bugün Pers ağzıyla “İyonan = Yunan” dediğimiz halklar yaşıyordu. O nedenledir Girit’te yazının ortaya çıkışı Yunan anakarasından öncedir. Eh, Fenike’ye daha yakın da ondan! Sonra da Yunanlar, Sümer çivi yazısı ve Fenike alfabesini aldılar, tam olarak Fenike alfabesini kendi dillerine uyarladılar ve neredeyse birebir alfabeyi kopyaladılar. Bugünkü Yunan alfabesi, elbette aradan geçen dört bin kadar yılın düzeltme ve değişiklikleri ile, o Fenike alfabesinin üzerinde oturmaktadır.

KAÇ PAPEL?

Yazının Devamını Oku

Tahir ile zührevi hastalıklar 

Erkeklerin yazdığı tarihin sonu çoktan geldi. Çırpınmamız boşuna!

Tahir olmak da ayıp değil,

Zühre olmak da

hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,

bütün iş

Tahirle Zühre olabilmekte

yani yürekte.

Nâzım Hikmet’in bu harika şiiri, bir halk öyküsüne dayanır. Tahir ile Zühre’nin acıklı aşk hikâyesine. Zaten, sonu tatlı biten hiçbir öyküyü bilmeyiz. Mutlu sonlar, masallarda olur, onlar erer muradına, biz çıkarız kerevetine. Ve daha çok “batılı” masallardır onlar. Sonsuza dek mutlu yaşanması hedefi -ki sonradan bu hale getirilmiştir masallar, başta hiç de o kadar mutlu değillerdir- dinleyen halka moral vermek için tasarlanmıştır. Doğu’nun öyküleri, halkın morali pek önemsenmediğinden midir nedir, acıklı gelmiştir, acıklı gider. Sonlarında çoğunlukla ölüm vardır. Tıpkı Tahir ile Zühre’nin öyküsünde olduğu gibi. 

Yazının Devamını Oku