GeriTayfun TİMOÇİN Doğa Ana’yı utanmadan kirletiyoruz
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Doğa Ana’yı utanmadan kirletiyoruz

Doğa bizim anamız. İnsan anasına bunları yapar mı?

Doğa Ana’yı utanmadan kirletiyoruz

Bu hızla yok etmeye devam edersek yakında aynen böyle tane tane satın almak zorunda kalabiliriz. Altın fiyatına. Foto Nikola Jovanovic - Unsplash

Tarıma ne kadar bağlı ve mecbur olduğumuzun ne kadar farkındayız dersiniz? Mesela, “Amaaan, ekip biçmekle uğraşacağımıza şuranın üstüne toplu konut yapalım” diyerek değersizleştirdiğimiz ve geçim derdimiz nedeniyle belki de zorunlu olarak imara açmak için yanıp tutuştuğumuz tarla var ya, hah, işte o olmazsa açız aç!
Diyelim tarlaların hepsinin üzerine ev yaptık, tarla bitti. Denize mi gideceğiz karnımızı doyurmak için? Denizi de bitiriyoruz! Çöpümüzü, lağımımızı, sanayi atıklarımızı doğrudan ya da dereler yoluyla denize boşaltıyoruz. Balığı bitmez mi zannediyoruz? 1970’li yıllarda 150’ye yakın balık türünün bulunduğu Marmara’da artık 5-6 tür var!

DOĞA HER ŞEY

Doğa Ana’yı utanmadan kirletiyoruz

Şu güzellikleri koruyabilsek ya. Yani dereler kurumasa, doğa çölleşmese. Foto Blake Richard Verdoorn - Unsplash

Tarla veya deniz yerine doğa diyebiliriz. Doğa, yani hayat. Doğa da tanımlanması zor kavramlardan biri. TDK Sözlüğü canlı ve cansız varlıkların bütünü demiş. Taş, cansızdır ama birinin kafasına atmadığın sürece kimseye zarar vermez, doğaldır. Pet şişe mesela, cansızdır, kimseye atmana gerek yok, çöp yerine doğaya attığın zaman zarar vermeye başlar ve bu nedenle hiç doğal değildir. Bizim anlamadığımız şu: Doğa, insana sunulmuş bir market değil! “Git istediğini al, etrafı da kirletip bırak, nasıl olsa biri gelir temizler!” Yok böyle bir şey. Yok çünkü biz de onun bir parçasıyız, biz de doğanın unsurlarından biriyiz. Biz doğanın sahibi, egemeni, müdürü falan değiliz yani. Bize doğayı “al bunu tepe tepe kullan” diye teslim etmedi kimse. Biz onun içinden çıktık. O yüzden doğa ana, toprak ana gibi tanımlamalar kullanırız. Gerçekten anamız o bizim ve biz kendi anamızı kirletiyoruz!

NE ZAMAN DOĞDUN NİNE?

Hayatımızın her anında vardır doğa. Nasıl olmasın ki, biz oyuz zaten. Bakın mesela eskilerin çok kullandığı tabirleri duymuşsunuzdur; yakın zamanlara kadar doğum günü diye bir şey yoktu. Ninenize sorardınız “Ne zaman doğdun?” diye, cevap verirdi cılız sesiyle, “Tütün zamanı doğmuşum ben” gibi bir yanıt alırdınız. Biz bilmiyoruz tütün vaktini artık şehirlerde. Eskiden bütün ülke bilirdi. Mine Kılıç, Takvim Kitabı’nda ne güzel toplamış “Doğum İle İlgili Takvim İfadeleri”ni. “Ne zaman doğdun nine?” sorusuna verilebilecek yanıtlara bakın:
“Kırk ikindi soğukları başladığında”, “kocakarı soğukları başladığında”, “leylekler geldiğinde”, “zemheride”, “üçüncü cemrede”, “buğdaylar firikken”, “zeytin zamanı”, “dutlar sıçan kulağı kadar olduğunda”, “pancar kazılırken”, “erik vakti”, “tütün zamanı”, “pekmez zamanı”… gidiyor liste. (Takvim Kitabı, Editörler: Emine Gürsoy Naskali, Burcu Yanıklar, Kitabevi, 1. Baskı, 2017, Mine Kılıç makalesi, s.201 vd.)

NEYİ BİLECEĞİMİZİ BİZ BELİRLERİZ

Doğa Ana’yı utanmadan kirletiyoruz

İnsanın, kendisini var edene saygısı bu olamaz. Foto Bram Wouters - Unsplash

Hayatımız doğa. Toprak, ekin, tarla, yağmur. Şimdi plazalarda çalışıyoruz (gerçi bir süredir evdeyiz ama olsun), her türlü teknolojik olanağa sahibiz ama doğadan, yani var oluş zeminimizden giderek kopuyor, kendimizi onun dışında ve onun sahibi zannediyoruz. Her şeyi her zaman istiyoruz. Domates mesela. Eskiden kışın domates olmazdı. Çok lazım olursa Antalya bölgesinde seralarda üretilen domatesler “turfanda” olarak imdada yetişirdi. Şimdi her tür ve boy domates yılın her mevsimi var. Oynadık hepsinin geniyle, yapısıyla da ondan. Soğukta yetişsin domatesler diye, Kuzey Atlantik somonundan gen nakledildi biliyor muyuz? Bilen azdır. Bilmeyi tercih ettiğimiz şeyler arasında, herhangi bir akşamki TV dizisinin karakterlerinin, birkaç bölüm önce kime ne dediği, daha çok yer alır.
Yukarıda gördüğümüz gibi doğum günlerimizi bile doğal olaylarla hatırlayan bir türüz. Tabii bu işi yapan bir tek biz Türkler değildik, dünyanın hemen her yerinde böyle idi, halen de böyle. Onun için “tür” dedim.

KİRAZ DİYARI

Doğa Ana’yı utanmadan kirletiyoruz

Burası, her 60 saniyede bir, bir buçuk futbol sahası kadar ormanın insan eliyle yok edildiği Amazon. Nam-ı diğer, dünyanın akciğeri.
Foto Sebastien Goldberg - nsplash (1)

Her şeyi mevsime, takvime bağlardık, çünkü öyleydi ve aslında hâlâ öyle. Her şey hâlâ takvime bağlı. Bakınız mesela şu anda şubat ayının sonundayız. Şubat hep eksiktir ya, halk arasında ona “gücük” derler birçok yörede.
Karadeniz bölgemizde mesela, haziran ayına gerektiğinde haziran, halk arasındaki kendi konuşmalarında ise kiraz derler. Kiraz ayıdır haziran çünkü. Bilir misiniz, kiraz, ismini Giresun’dan almıştır? Giresun, Helen dilinde “Kerasion”dur ve anlamı “Kirazlar Şehri”dir. Kirazın anavatanı tam olarak burasıdır çünkü. Helence kerasi elbette kirazdır ama bunun Yunanca kökenli değil de belki Luwice gibi eski bir Anadolu dilinden geldiği tahmin edilmektedir. Yunanca kerasi, Fransızcaya cerise (söriz okunur ama bunun önemi yok, yazılışı önemli), İngilizceye de cherry (çeri) olarak geçmiştir. Bugün biz, bizim vatanımızda doğmuş bir meyvenin, bizim vatanımızda doğmuş ismini ödünç verip, sonra onun ödünç alınmış haliyle kullandığımızı bilmiyoruz. Çeri domates ne ki? Kiraz kadar domates demek işte. Bergamota benziyor bu. Bizim “bey armudu”nu biz beg armut diye söylemişiz, nakletmişiz, ta İngiltere’ye kadar gitmiş begarmut, dilleri dönmemiş bergamot olmuş, bugün biz de bergamot diye kullanıyoruz. Kötü bir şey diye söylemiyorum, kültürler etkileşirler ve bu etkileşim bitmez. Hayatımızdaki “doğa”yı anlamak için yazıyorum bunları. (Giresun’da kirazı salamura bile yaparlarmış, yukarıda adı geçen kitaptan öğrendim.) Bu arada Karadeniz bölgemizde birçok yerde ocak ayı için kalandar veya galandar sözcüğünün kullanıldığını da söyleyelim ama Latince takvim anlamına gelen kalender sözcüğüne başka bir yazıda değineceğim.

SEZON DEDİĞİMİZ…

Doğa Ana’yı utanmadan kirletiyoruz

Sırlarla dolu doğa, bizim sırrımızı da saklar. Onu korumamız şart. Foto Aaron Burden - Unsplash

Konunun bir başka boyutuna dokunalım biraz. Her şeyin bir mevsimi vardır ya hani… Yukarıda değindik biraz, domatesin mevsimi, kiraz mevsimi, ceviz mevsimi, kestane mevsimi… Bunun batı dillerindeki karşılığı olan sezon, elbette Latinceden. Latince sationem sözcüğünden gelmiş. Mevsim anlamında. (Sonradan Latinler tempus sözcüğünü kullanmışlar mevsim için.) Fakat satio sözcüğü de aslında kök değil. Asıl kök, sat. Latince sat veya satis, yeterli anlamına geliyor. Bakın bundan türeyen sözcüklere: Satias: yeterlilik, bereket; satur: dolu. (Satürasyon yani doymuş çözelti anlamında kimyada kullanılır); Saturnus: tarımla ilişkili tanrı ve o dönemde bilinen en uzak gezegen.
Peki neden tarımla/mevsimle ilgili bu sözcük? Çünkü sat kökünden gelen satisfaction, yani doyum, tatmin de bu sözcüktendir ve toprağın tatmin edilmesi anlamına kavuşmuştur zamanla. Toprağa tohum ekilmez mi? Eh, biz insanlar çocuk yaparken aynı benzetmeyi kullanmıyor muyuz, yani tohumu? (Dedim ya, her şeyimiz doğa.)

MUSON RÜZGÂRLARI

Doğa Ana’yı utanmadan kirletiyoruz

Hint Okyanusu,sessizce musonlarını bekler. Foto Roberto Nickson - Unsplash

Ama bizim dilimizdeki mevsim Arapçadan gelir. Arapça “mawsim”dir o, hem panayır/bayram/festival anlamına gelir, hem yolculuk/hac vakti anlamına. Bunun da kökünün, hayvanlara vurulan damga anlamına gelen wasm olduğu ileri sürülür. Yani mawsim, hayvanlara damga vurma vakti! Elbette böyle olmak zorunda değil çünkü dilin yolculuğunu kanıtlamak çok zordur. Fakat, dünyanın doğu kısmında bu sözcük çok kullanılmakta. Hintçesi mausam, Cava dilinde mangsane, Endonezcesi Musim, Nepalcesi mausama, Özbekçesi mavsum… Bu lafların söylendiği doğu topraklarının altında hangi deniz var? Hint Okyanusu. Peki bu okyanusta “mevsiminde esen rüzgâr” (ve onun getirdiği çok şiddetli yağışlar) anlamında kullanılan sözcük hangisi? Muson! İşte Batı onu almış olduğu gibi ama orada da olmuş monsoon. Hepsi aynı sözcük aslında. Muson mevsimi denir ama şimdi ortaya çıkıyor ki, biraz tuhaf bir laf! Mevsim mevsimi…

HEMEN BUGÜN DURMALI

İster içinde olduğumuzu bilelim, ister dışında olduğumuzu sanalım. Hayatımızı doğa şekillendirir. Hele kültürümüzü tam olarak o şekillendirmiştir. Bizi var eden doğayı pamuklar içinde saklayacağımız yerde ona etmediğimiz zulüm yok. Ciddi ciddi onu yok etmeye uğraşıyoruz. Eğer hemen şimdi durmazsak, torunlarımız aç kalacak. (Bakın bu laf mecazi falan değil, hakikî!) Bunu bir düşünsek ya. Bu yazının sonuna bir Âşık Veysel deyişi gider bence.

KARA TOPRAK 

Dost dost diye nicesine sarıldım
Benim sadık yârim kara topraktır
Beyhude dolandım boşa yoruldum
Benim sadık yârim kara topraktır

Nice güzellere bağlandım kaldım
Ne bir vefa gördüm ne fayda buldum
Her türlü isteğim topraktan aldım
Benim sadık yârim kara topraktır

Koyun verdi kuzu verdi süt verdi
Yemek verdi ekmek verdi et verdi
Kazma ile döğmeyince kıt verdi
Benim sadık yârim kara topraktır

Âdem ‘den bu deme neslim getirdi
Bana türlü türlü meyva yedirdi
Her gün beni tepesinde götürdü
Benim sadık yârim kara topraktır

Karnın yardım kazmayınan belinen
Yüzün yırttım tırnağınan elinen
Yine beni karşıladı gülünen
Benim sadık yârim kara topraktır

İşkence yaptıkça bana gülerdi
Bunda yalan yoktur herkes de gördü
Bir çekirdek verdim dört bostan verdi
Benim sadık yârim kara topraktır

Havaya bakarsam hava alırım
Toprağa bakarsam dua alırım
Topraktan ayrılsam nerde kalırım
Benim sadık yârim kara topraktır

Dileğin varsa iste Allah’tan
Almak için uzak gitme topraktan
Cömertlik toprağa verilmiş Hak’tan
Benim sadık yârim kara topraktır

Hakikat ararsan açık bir nokta
Allah kula yakın kul da Allah’a
Hakkın gizli hazinesi toprakta
Benim sadık yârim kara topraktır

Bütün kusurumuzu toprak gizliyor
Merhem çalıp yaralarımı düzlüyor
Kolun açmış yollarımı gözlüyor
Benim sadık yârim kara topraktır

Her kim ki olursa bu sırra mazhar
Dünyaya bırakır ölmez bir eser
Gün gelir Veysel’i bağrına basar
Benim sadık yârim kara topraktır

AŞIK VEYSEL ŞATIROĞLU (1894-1973)

BU HAFTA SONU HAVA VE DENİZ

SOĞUK PEK UZAKLAŞMAMIŞ

Geçen haftadan görülen, bu hafta sonunda havanın ısınacağı idi. Aslında güneyli rüzgarlarla ısınma eğilimi de sürüyor ama pazar günü kuzeye dönecek ve biraz sertçe esecek rüzgâr, havayı yeniden soğutacak ve aynı gün yağış alacağız. Yani pazara kadar ılıklıkla idare ederiz ama pazar günü soğuk ve yağışlı hava bizi yeniden kazaklarımızla buluşturacak. Ufak tefek kar görünebilir ama yoğun bir yağış beklenmiyor. Bununla birlikte önümüzdeki hafta da soğuk görünüyor şu an. Sağlıcakla kalın.

X

Lavaboya tuvalet yapılmaz!

İnsan “tuvalet” demekten neden utanır ki?

Bunu görünce hepimiz ne olduğunu anlarız. Utanacak bir şey yok yani. Foto Tim Mossholder -Unsplash

Bir süredir dilimiz tuhaflaştı. Kimi nesnelerin veya tanımların adını söyleyemiyoruz! Bir acayip utanma duygusu sardı ki anlaşılması güç. Kadın diyemiyoruz mesela! Onun yerine “bayan” veya “hanım” gibi hitap sözcüklerini kullanıyoruz yanlış olarak. Erkek derken hissetmediğimiz şeyleri neden kadın dediğimizde hissediyoruz, ilginç! (Bunun nedenini Erkek Denizinde Kadın Gemiler kitabımda anlattım uzun uzadıya.) Kısaca söylemek gerekirse “kadın korkusu” diyebiliriz! Kadın şeytandır, kadın günahtır veya günahkârdır, kadın insanı baştan çıkarır, kadın şudur, kadın budur!.. Uydur uydur söyle! “Peki neden öyledir kadın?” diye sorsak, ortada elle tutulur gözle görülür tek neden bulamıyoruz. Bazen birileri, Tevrat’ın öyküsüne başvurup, Cennet’ten kovulma öyküsüne sığınır ve kadını günahla ilişkilendirir. İşin kolayına kaçmaktır bu. Erkeklerin kadın korkusu, öyle bir işledi ki içimize, kadınlar bile kendilerine kadın diyemez hale geldi. Bu konuyu çok uzatmayacağım şimdilik ama şunu ısrarla tekrarlayayım: Erkek diyebiliyorsak, ki diyebiliriz tabii neden demeyelim, kadın da deriz. Kadına kadın denir çünkü. Bayan ve hanım, hitap sözcükleridir. “Adamın biri…” diye başlayan cümlenin diğer cinsiyet için karşılığı “Bayanın biri” veya “Hanımın biri” değildir, “Kadının biri”dir. Kendilerine kadın diyen diyemeyen tüm kadınların, şöyle bir oturup, neden siyasi partilerde, iş yerlerinde vs. bir “kadın kotası” olduğunu da derin derin düşünmelerini rica ederim. O zaman bu lüzumsuz utancın ve saçma dilin nedeni daha iyi anlaşılacaktır. Erk meselesi. Geçtik.

UTANÇ VERİCİ TUVALET! ŞAKA ŞAKA.

Bir diğer yok yere utanç duyduğumuz laf da “tuvalet”. Onun yerine lavabo denir oldu. Ve aslında bu yaptığımız son derece iğrenç bir şey. Anlatayım. Ama önce tuvaleti bir açalım.
Küçükken çok uçuklardım. Benim uçuk ilacım da annemdeydi tabii. Bazen mutfakta meşgulken, “İlaç tuvalet masasının üzerinde, getir de sürelim” dediğini hatırlıyorum. O lafı başka bir sürü vesileyle de duydum elbette. “Tuvalet masası!” Çocuk aklımla düşündüklerimi hatırlıyorum: “Çişimizi, kakamızı yaptığımız yerin adı da tuvalet, annemle babamın yatak odasında, üzerinde krem, makyaj malzemeleri, saç fırçası gibi şeylerin durduğu, kocaman aynası olan masanın adı da tuvalet. Neden, nasıl, niye?” Bugünkü yaşımın diliyle, “Makyaj masası ile hela, nasıl aynı isme sahip olur kardeşim?” diye de sorabiliriz bu soruyu.

MAKYAJ YAPACAKSAK EĞER

Efendim, tuvalet, Fransızcadan geçmiş dilimize. Ve evet, “makyaj masası” veya “makyaj odası” anlamına geliyor. Onun da kökü, üzerine resim yapılan kumaş veya bez anlamındaki “tuval”. Bu sözcüğün türetildiği zamanlarda makyaj bugünkü gibi değildi. Hem erkekler hem kadınlar, yüzlerini önce bembeyaz bir fonla (pudra – tene sürülen fon:fon-dö-ten) kaplar, ardından kırmızılıklar verilirdi ki kırmızının Fransızcasıdır “ruj”. Makyajın “tuval” ile ilişkisi buradan geliyor. Beyaz bir zemin üzerine renk çalışması. Pekâlâ.

Yazının Devamını Oku

Çile bülbülüm çile

Bülbülün haberi bile yok olanlardan. Ama zaten o çile çekmek yerine keyif çatmakta!

Bir bülbül. Bir nachtigall. Bilimsel adı Rossignol Philomele. Philomele'yi biliyoruz artık.

Artık pek kullanıyor olmasak da geleneksel takvimlerimiz halen çok işe yarar. Nisan ayının başında, hatta doğrudan ayın üçü için Anadolu takvimleri şunları yazar: “Çiçeklerin açması, bülbüllerin ötmesi.” Elbette bülbüller takvime bakarak, “Hadi bakalııım, ötme zamanımız da geldi, dalın bağa bahçeye, başlayın ötmeye yiğitler!” diye başlamazlar bu işe. Yiğitler derken seçici davrandım, zira o sesine hayran olduğumuz muhteşem ötüşler, erkek bülbüle aittir. Fakat bu durum, erkekleri hemen sevindirmesin. Çünkü erkek bülbül, bu güzel ötüşleri hem dişileri cezbetmek hem de alanlarını belli etmek için kullanırlar. Çiftleşmek için dişi bülbül, ötüşüne göre erkekler arasından seçim yapar. Yani seçme hakkı dişidedir, erkek, önüne gelen tüm dişilere şarkı söyler. (“Erkek değil mi, hepsi aynı bunların!” demiştir birileri, eminim.)

ERKEK BOZUKLUKLARI KÜLLİYATI

Erkeklerle ilgili doğru tespitler yapmış tüm kadınların biraz daha canını sıkayım o zaman. Yunan mitolojisi dediğimiz şey, birkaç istisna hariç neredeyse bütünüyle erkeklerin olumsuz davranışları, haydi daha açık olalım, kadın peşinde koşmaları üzerinedir. Yunan mitolojisinin baş tanrısı Zeus efendi uçkuruna sahip çıkabilseydi, mitolojik öykülerin büyük kısmı olmayacaktı bugün! Sadece Zeus mu? İmam kötü bir şey yaparsa cemaat daha beterini yapar misali, yarı gerçek yarı masalsı öykülerin büyük kısmında erkekler tam bir çirkinlik abidesidir! Mesela Argonotların öyküsünü daha önce anlatmıştım size (ilgilenenler, “Kadınların Baş Belası Pabucumun Kahramanları” başlıklı yazıyı şu linkten okuyabilirler: https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tayfun-timocin/kadinlarin-bas-belasi-pabucumun-kahramanlari-41462546)

KORKUNÇ BİR İNTİKAM ÖYKÜSÜ

Tereus, Philomela'ya tecavüz ettikten sonra dilini kesmeye çalışıyor. Ovidius'un Dönüşümler'inin 1562 yılına ait baskısında Virgil Solis tarafından yapılan bir kabartma. (Wikipedia)

Yazının Devamını Oku

Tiyatro, insandır

Yarın Dünya Tiyatrolar Günü. Ama dünyanın en güzel tiyatro binaları boş bugün. Çünkü tiyatro, insanla vardır; çünkü tiyatro, insan için vardır.

İçinde insan yoksa, kumaş, tahta ve taştır tiyatro. Foto Paolo Chiabrando - Unsplash

Yarın Dünya Tiyatrolar Günü. Uzun süredir perdesine, sahnesine, koltuğuna, kokusuna, bilet gişesine, vestiyerine, antraktına, oyun sonunda alkışlamasına hasret kaldığımız tiyatroların günü. Işığıyla, akustiğiyle, rahat koltuğuyla, sahne zeminindeki ahşabın gıcırtısıya bambaşka olsa da, tiyatrolar, oyuncular olmadan ne işe yarar ki? Oyuncular, bir tiyatro binası olmadan da oyunlarını sahneleyebilir, izleyicileri büyüleyebilirler. Yani bir başka deyişle tiyatro denen şey, oynayanla izleyen arasındaki bağ değil midir? Dünyanın en güzel tiyatro binasını yapsanız, oyuncusu ve izleyicisi olmadan taş, tahta ve kumaştır o sadece. Tiyatro, insanla vardır, çünkü tiyatro, insan için vardır.

HER SANAT VARDIR ONDA

Ama çok özledik sahiden. Foto Fatih Kilic - Unsplash

Bütün sanatlarla iç içedir tiyatro. Dans vardır, müzik vardır, resim vardır, heykel vardır, elbette yazı vardır, hitabet vardır, şan vardır. Örnek mi? Tamam. Mesela bir resme bakarken uzun uzun düşünürüz değil mi? Gördüklerimizi anlamlandırmaya çalışırız. Resmedilmiş bir insan, bir vazo dolusu çiçek, bir sepet meyve, kumsala çekilmiş kayıklar, yıldızlarla dolu bir gece… Her ne ise, gördüklerimiz bize bir şey (bazen çok şey) anlatır. Herkes kendi anlayacağını anlar elbet ama kuşkusuz sanatçı, resmederken duygularını açık veya örtülü şekilde yansıtmıştır mutlaka. İşte biz resmi izlerken, sanatçının düşündüklerini veya yansıtmaya gayret ettiklerini dillendiririz. “Ressam, burada diyor ki…” diye konuşmaya başladığımızda, gördüğümüz şeyi seslendiririz. İşte o an ne olur biliyor musunuz? Tiyatro!

BİR AN VE HER AN

Yazının Devamını Oku

Ve doğum zamanı

Doğanın yeniden doğuşu değil midir nevruz?

Yazısız şiir olur insan bu zamanlarda. Foto Arno Smit - Unsplash

Ölüm hakkında hepimizin bir fikri, tüm kültürlerde onun için geliştirilmiş bir bakış açısı, bir düşünce sistemi var. Çünkü öleceğimizi bile bile yaşıyoruz ve aslında herkes için kabul edilmesi çok da kolay olan bir şey değil. Yardım gerek ve bu yardım da kültürel gelenekten geliyor. Kimine göre aslında bitiş değil bir başlangıç, kimine göre bu hayat aslında rüya, gerçeği ölünce başlayacak, kiminde dertlerin sonu, kiminde mutluluğun başı… Gidiyor böyle. Hangi anlatımın gerçek, hangisinin uydurma olduğunu bilemiyoruz çünkü gidip dönen ve bunu kanıtlayan hiç olmadı bugüne kadar. Tahminlere göre bugüne kadar 110 milyar insan yaşayıp öldü ama bir teki bile dönüp “öbür tarafı” anlatmadı. Ki zaten, bu nedenle o düşünce sistemlerine “inanç” diyoruz, bilmeyiz ama inanırız. Huzuru kim, hangi inançta bulursa bulur, olay tamamen kişiseldir, tamamı saygıdeğerdir. 

ÖLÜM YAS, YAŞAM BAYRAM

Sevinç, sevinç, sevinç... Foto Ash From Modern Afflatus - Unsplash

Ölümün karşısındaki şeyse, en sevdiğimiz: Yaşam. Ölüm zihnimizde ne kadar karanlık, ne kadar kederli, ne kadar üzüntü verici ise yaşam da tam tersine o kadar renkli, o kadar sevinçli, o kadar mutluluk verici bir şey. Ölümden sonrasını bilmiyoruz ama doğumdan sonrasına bolca tanığız. Bir bebeğin hepimizde, tüm canlı türlerinde yarattığı güzel duygular, yaşama saygı duruşundan başka nedir ki? Bir çiçek açmaya başladığında, bir tohum yeşerdiğinde, susuz kalmış toprağa yağmur damlası düştüğünde hissettiklerimiz, yaşamın bizde yarattığı coşku değil midir?O yüzden yaşam karşısındaki anlatılarımız çok daha net, çok daha bilinçli, çok daha güzeldir. Ölüm ve sonrasıyla ilgili tonla mitoloji varken, kültürel geleneklerimizin yaşamla ilgili her sayfası gerçeklerle, gerçeği algılayışımızın izleriyle doludur. Ölüm yassa, yaşam bayramdır. 

KORONA DA DOĞADAN ELBETTE

Yazının Devamını Oku

Feriştah Leydiler

Dünya Kadınlar Günü yaklaşıyor ama anlamını ne kadar biliyoruz acaba?

Demet Akbağ'ın hafızalara kazınan karakteri Feriştah

Usta oyuncu, yazar, şair ve yapımcı Yılmaz Erdoğan’ın yaptığı işleri yıllardır beğeni ile takip ederim. Ülkemizin saygın, üretken değerlerindendir. Özel hayatı ile ilgilenmedim hiç, tüm diğer sevdiğim sanatçıları olduğu gibi onu da ürettikleri ile değerlendiriyorum. Herkes gibi ben de onu 1993’te hayatımıza giren Bir Demet Tiyatro ile tanıdım. Ülkemizin en önemli oyuncularından Demet Akbağ ve daha pek çok değerli oyuncuyla bize çok güzel bir gösteri sunmuşlardı uzun süre. Demet Akbağ, bence gerçekten en önemli oyunculardan biridir, laf olsun diye söylemiyorum, gerçek bir yıldızdır ve bana sorarsanız “diva” sıfatını çoktan hak etmiştir. Akbağ’ın Bir Demet Tiyatro’da canlandırdığı karakterlerden biri de “Feriştah” idi, hatırlayanlarınız vardır. Bu sözcüğün anlamını bilmiyordum o yıllarda ama sokak argosunda, “Feriştahınız gelse bana bunu söyleyemez” gibi kullanılan bir laf olduğu için, az çok bir anlam sezinlemesi oluyordu. Başka pek çok önceliklerim nedeniyle, yıllar sonra aklıma geldi “feriştah”ın ne demek olduğunu öğrenmek.

ÖNCE HATIRLANMASI GEREKENLER

8 Mart Dünya Kadınlar Günü yaklaşıyor. Yine pek çok yerde kadınlara çiçek dağıtılacak, gül pahalı olduğu ve olayın ideolojik kökenine daha yakıştığı için karanfil tercih edilecek muhtemelen. Çiçek vermenin kötü bir tarafı yok elbette ancak çiçeğe sarılınca, olayın özü kaçıyor, belki de kadınlar gününün anlamı buhar olup uçuyor. Bu nedenle, pek çoğumuzca bilinse de, kadınlar gününün nasıl ortaya çıktığını bir hatırlamakta yarar var. Feriştaha döneceğiz sonra.

ERKEKLERİN EGEMENLİĞİ

Erkek işi diye bir şey yok. Herkes her işi yapıyor. Foto Kate Ferguson - Unsplash

Yazının Devamını Oku

Boğanın çilesi

Hayvancıklar yükümüzü de çekti, dinsel kaprislerimizi de. Ne çektiler ama!

Geçmiş zaman kahramanlıkları bunlar. Düşün artık şu hayvancıkların yakasından. - AFP - Getty.

Neler çekti şu hayvancıklar! Yük çektiler, tarla sürdüler, gücü temsil ettiler, cesaretin ve yiğitliğin sembolü oldular, kutsal kabul edildiler, kavga ettirildiler ve ne hizmet vermiş olurlarsa olsunlar, mutlaka öldürüldüler! Hep öldürüldüler. İlla ki öldürüldüler. Hiçbir canlı sonsuza dek yaşayacak değil elbet ama garibim boğalar, güçlü olmalarının, kendilerine göre karizmatik ve yakışıklı olmalarının bedelini hep ağır ödediler be arkadaş!

BOĞA GÜREŞLERİ

Amerikan rodeoları, boğalar için daha iç açıcı görünüyor. Foto Ken Okum - Unsplash

Günümüzde, İspanya’daki boğa güreşlerine bakıp bakıp sinirleniyoruz ama aslında konu İspanyollarla çok da ilgili değil. Ne demek istediğim birazdan netliğe kavuşmuş olacak ama yeri gelmişken hemen söyleyelim, İspanya’da bölgesel yasaklamalar epeydir başladı, İspanya da artık bu geçmişte kalması gereken, artık eğlence değil vahşet olarak nitelenen etkinliği silmeye çalışıyor. Tabii, toplumların kültürel alışkanlıklarını hop diye değiştirmek kolay değil. (Bakın mesela biz hâlâ kulak mememizi çekerken havaya öpücük atıp ardından tahtaya iki kere vuruyoruz! En az 5 bin yıllık bir davranış bu!)

GÜZELİM DAĞLAR

Yazının Devamını Oku

Cayır cayır bir yazı

Tanımlaması çok zor olan ateşin bizim için değeri anlatmakla bitmiyor. Bitmedi nitekim.

 
Ateş nedir? Nedir ateş? Nasıl tanımlarsınız ateşi? Mesela suyu bir kaba koyabilirsiniz. Durur orada. Havayı soluruz, örneğin bir balonun içine koyar tutarız, iyi bağlarsak kaçmaz, kalır. Toprağı konuşmayalım bile, üzerinde yürürüz, bize besin verir vs. Bunların hepsinin bir hacmi, kapladığı bir alan var. Ateş başka bir şey. Hapsedemezsiniz söner. Kaba koyamazsın. Üzerine bastığınızı sansanız da bastığınız şey ateş değil, onu var eden kömür, odun filandır. Tutamazsınız ateşi. Ele gelmez ama göze görünür! Evet ateş başka şeydir ama nedir?

TANIMLAMASI BİLE ZOR


Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde ateş, “Yanıcı cisimlerin tutuşmasıyla beliren ısı ve ışık” olarak tanımlanıyor. Yanmak ne peki? “Ateş durumuna geçmek, tutuşmak.” Ateşi yanmakla, yanmayı ateşle açıklıyoruz, pek güzel ama ateşin ne olduğunu henüz açıklayabilmiş değiliz.
Sözlük bir yere kadar. Ansiklopediye bakalım. Ana Britannica da şöyle tanımlamış ateşi: “Bir maddenin çevreye ısı yayarak ve genellikle alev çıkararak hızla yanması.” Karşımıza yine “yanmak” çıktı, buyurun buradan “yakın”. Latince “ignotum per ignotius” diye bir laf vardır. “Bilinmeyeni, daha da bilinmeyenle açıklamak.” Ona döndük! Gerçi sık yaptığımız şeydir bu topraklarda ama konumuz somut bir şey oluca, biraz daha net açıklamalara ihtiyaç duyuyoruz.
Ateş nedir? Bir kimyasal tepkime, bir fenomen… Her ne ise, sanırım asıl önemli olan, bizim için ifade ettikleri. Üstelik bu dosya, yani ateşin insan için ifade ettiklerinin listesi, öylesine kalabalık, öylesine uzun ki, bir tek yazıya sığması mümkün değil. Buna karşın oturup ateşle ilgili her şeyi burada anlatmaya da gerek yok. Bu nedenle, birkaç ateşli maddeyle yetinmeye çalışacağız. Yetinemezsek, ileriki zamanlarda yeniden yakarız fırın.

HEP VARDI

Yazının Devamını Oku

Booooza bozaaaaaa….

Bozanın aslında göründüğü kadar masum bir geçmişi olmadığını ve ta İngiltere’ye kadar adının bilindiğini biliyor musunuz?

Doğrusu benim bakarken bile canım çekiyor. Kıvamının sihiri olsa gerek.

“Murad Han kimi zaman elbise değiştirerek yaya olup dünyanın hâlini öğrenmek için Melek Ahmed Ağa ve bostancıbaşı ile yoldaş olup köşe köşe bazı eşkıyayı yakalayıp kellelerini kopardıktan sonra vücutlarını toprağa salıp ruhlarını gönderir ve başlarını sırıklar üzerine dikerdi. Bu padişahın ettiği kan dökücülüğü bir padişah etmemiştir. Kahvehaneleri, meyhaneleri, bozahaneleri ve tütünü yasak edip yüz binlerce insanı o bahane ile her gün yüzer, ikişer yüzer adamı öldürürdü.” (Günümüz Türkçesiyle Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi, YKY, 3. Baskı, 2004, I-1, s.187)

SULTAN MURAD’LA EMPATİ

Böyle diyor tatlı dilli Evliyâ Çelebi’miz. Ki, “tatlı dilli” Çelebi’mizin kaleminden bile kan döküldüyse, varın siz düşünün devrin şiddetini! Sözü geçen padişah, elbette IV. Murad. Sultan, aslında önce meyhaneleri ve kahvehaneleri yasaklamış. Evet IV. Murad biraz fazla sertmiş ama onu da biraz anlamaya çalışmak gerek. Çünkü Murad 1623’te tahta çıktığında Kanuni Sultan Süleyman öleli (1566) henüz 60 yıl bile geçmemesine rağmen devlet neredeyse tamamen çürümüş! Kapı kullarının isyanları, her dakika ayrı cülus bahşişi talepleri, kazan kaldırmalar, şehir içinde sivil vatandaşa karşı estirilen terör ve elbette Genç Osman’ın kapı kulları elindeki katli (1622). Hiç kuşkusuz tüm bu bozulmanın, Halil İnalcık’ın bize öğrettiği haliyle “tagayyür ve fesâd”ın başlıca nedeni, devlet yönetemeyen, sefahate dalan sultanlar. Murad, özellikle ağabeyi Genç Osman’ın katlini hiç unutamamış ve yüreğinde bu öfkeyle büyümüş. Halka yasakladığı şeyleri de kendisi bol bol tüketince, bünyesi de, sinirleri de, sağlığı da harap olmuş. Oysa Osmanlı’nın, Kanuni sonrası en önemli atılım zamanıdır ve düzen sağlanması için sert olmak şarttır. Ama bozulan sağlığı daha iyi şeylere izin vermemiş ve 11 yaşında çıktığı tahtta 17 yıl kalıp 28 yaşında, gencecik hayatını kaybetmiş.  Bugün, geçmişteki olayları incelerken, mesela IV. Murad’ı, aklı başında, durmuş oturmuş, olgunlaşmış bir adam gibi düşünerek yargılıyoruz ve yanlış yapıyoruz. Ağabeyi kapı kulları elinde katledildiğinde intikam yemini etmiş bir genç şehzade, dünyanın en büyük devletinin tahtına çıkar çıkmaz da annesi Kösem Sultan’ın ağır vesayeti altında kaldıktan kısa süre sonra bütün ipleri eline alınca, öfke, delikanlılık, ırsî gut hastalığı ve her şeyi daha da kötü hale getiren kötü alışkanlıklar, elbette çok mülayim bir insan çıkartmayacaktı ortaya. 

ÖYLESİNE BİR YAKLAŞIM

Eskinin bozacılarından

Yazının Devamını Oku

Biz Galyalılar

Bazılarımız, Asterix’le doğrudan akraba ve bunu bilmek çok güzel.

Öğrencilik yıllarımda okuduğum Bursa’dan, ailemin yaşadığı sılam Adana’ya giderken otobüs, Eskişehir Sivrihisar dolaylarında mola verirdi. Sivrihisar’da antik kent kalıntıları olduğunu duymuştum ama kimin kenti olduğunu bilmiyordum. Çok sonradan öğrendim. Meğer ne öyküler varmış ardında.

SAYGIN BÜYÜCÜ ŞAMANLAR: DRUİDLER

18'inci yüzyılda İngiltere kırlarında dolaşan iki druid. Zamanın büyücüleri.

Efendim, Batı edebiyatının tipik erkek büyücüleri vardır ya hani… Canlandırmaya yardımcı olmak için örneklendireyim, Hobbit’te büyücü Gandalf, Harry Potter dizisinde Dumbledore, eski İngiliz sözlü geleneğinin beyazperdeye de aktarılan ünlü Kral Arthur’un çevresinden büyücü Merlin… İşte öyle bir tip düşünelim lütfen. Yardımcı olması için sayfadaki “kırlarda dolaşan iki büyücü” resmine bakabilirsiniz. Yazımızın konusu olan toplulukta, bu büyücülere “druid” deniyordu. Druidler, Türklerin Orta Asya’daki şamanlarından pek de farklı değillerdi, aşağı yukarı aynı işleve sahiptiler.

SÜT YOLUNA BAKARAK…

Galiçya'da Kelt izi.

Yazının Devamını Oku

Biraz roman havası

Çingeneler, bin yılın ve çok sayıda kültürün izini taşıyor. Onlardan öğrenecek çok şey var.

Kendilerine has yaşam biçimleri eğlenceli ve barışçıldır Romanların.

Ayı oynatıcıları vardı eskiden. Burnundan zincirlenmiş bir ayı ve elinde tef ile baston taşıyan bir ayıcı, sokak sokak dolaşır, birlikte gösteri yaparlar, bahşiş toplarlardı. Ayılar, bayağı dans eder, göbek atarlardı. Ayı ile ayıcı, birlikte bir şey ifade ederlerdi. İkisinin birleşimiydi gösteri, hiçbiri tek başına anlam taşımazdı. Ne ayının performansı ayıcıya ne ayıcınınki ayıya üstündü. Ekipti onlar. Mevsimlerle birlikte ayılar da değişirdi, ayıcılar da. Ancak bir ortak yanları vardı, ince uzun yüzlü ve fazlaca esmerdi ayıcılar ve farklı insanlar olsalar bile ayılara söyledikleri şarkıları neredeyse aynıydı. Küçükken, onların bir tek Türkiye’de olduklarını zannederdim.Gün boyu sokaktan, seyyar arabalarda birşeyler satanlar geçerdi, her yerde olduğu gibi. Kulağımda hâlâ, “Seleee vaaar, sepeet vaaar” diyen kadın sesini. Nerede duysam tanırım. İşte o sele-sepet satan kadınlarla ayıcılar bir şekilde birbirlerine benzerlerdi. İnce, esmer… Kilolu olsalar bile bakışlarında bir incelik her zaman vardı. Farklılardı diğer satıcılardan. Mesela yoğurtçudan, dondurmacıdan, bicibiciciden…  Kimdi onlar?

AYILAR İYİLEŞTİ. YA AYICILAR?

1970'lerde Bulgaristan'da çekilmiş bir ayı ve oynatıcısı.

Büyümeye başlayınca onların kim olduklarını öğrendim. Meğer ayıcılar ve dans eden ayılar Avrupa’nın tamamında ve Asya’da da varmış. Ama sonra ayılar toplandı, rehabilitasyon merkezlerine kondu, esaret ve hunhar eğitim sürecinde gördükleri zulmü unutsunlar diye tedavi edilip ardından doğaya salındılar. Ayıcılık yasaklanınca, tek bildiği iş ayıcılık olanlara ne oldu, onları da rehabilite ettiler mi, bilmiyorum. Ama bazen, onlara benzeyen birilerine rastlıyorum. Sele-sepet falan da eskisi kadar kullanılmıyor artık. Plastik teknolojisindeki gelişmeler, hatta akışı değişen ev hayatımız, seleleri, sepetleri pek de gerekli kılmıyor. En azından şehirlerde böyle. Sepetçi de görmüyorum artık pek. Ama onlara benzeyenlere rastlıyorum bazen. Sahi… Kim bu Çingeneler?

ÇİNGENE DE OLUR, ROMAN DA

Yazının Devamını Oku

Kafayı afiyetle yiyoruz

En sevdiğimiz kış yemeklerinden biri değil midir kapuska? Ve ne ilgisi vardır lahananın, kabotajla?

Çok derde deva lahana. Foto C Drying - Unsplash

Geçenlerde sosyal medyada dâhil olduğum bir mezunlar grubunda bir arkadaşım sormuş, “Kışın en sevdiğiniz yemek hangisidir?” diye. Hiç düşünmeden “kapuska” diye yanıt verdim. Bayılırım kapuskaya. Lahananın en güzel ikinci halidir bence. Birincisi turşusu tabii ama o da ana kahraman değil, yan karakter. Harikadır kapuska bence. Üzerine de bol pul biber… De, ne biçim bir isimdir bu? Ne demek ki kapuska? Neden içinde “lahana” geçen bir isim koyulmamış?

HANGİ BİLGİ!

Tuğrul Şavkay’ın Osmanlı Mutfağı adlı eserinden anlıyoruz ki kapuska, Osmanlı’dan bu yana mutfağımızda. Ama 6 asırlık Osmanlı’nın hangi döneminde girdiğini bulamadım. (Sözcüklerin izini sürerek belki bazı ipuçları elde edebiliriz.) Basılı kaynaklar zaten sınırlı. İnternet ise sınırsız gibi görünse de, bizim kültürümüze ışık tutacak bilgiler açısından tam bir çöl! “Bilgi çağı” diyoruz ya, hikâye -bu konuyu başka bir yazıda detaylıca ele alacağız- kimsenin bilgi peşinde olduğu yok. Talep edilen bir şey olsa, arzı da olurdu. Çok fazla yemek tarifi var mesela nette. Ama yemeğin tarihi yok! Yok, çünkü kimse bunu bilmek de istemiyor, önemsemiyor da. Kimsenin umurunda değil. “Kapuska yerken, kaç yüz yıl önce Türk mutfağına girdiğini bilmek, yemeğin tadını mı güzelleştirecek kardeşim?” diye soran olursa, bunun sadece sığlık olduğunu, bu durumda yediği ottan en büyük zevki ineklerin alacağını söylemem de kabalık olmaz sanırım. Onlar da sadece otu talep eder, ot hakkında bilgiyi değil. Ama arkadaşımızın sorusuna da cevap vereyim: Evet yemeğin tadı daha güzel gelir, tarihini bilince.

NEDEN KAPUSKA?

Mis gibi bir kapuska.

Yazının Devamını Oku

Dikkat mutasyon geçebilir!

Hayatımıza yeni girmiş gibi dursa da aslında bugünkü canlılar dünyasının varlık sebebi o. Mutasyon. Türkçesiyle, değişinim.

Uzağı görebilmek için ayağa kalkmadık, ayağa kalkabildiğimiz için uzağı gördük. Foto Bram Naus - Unsplash

Coronavirus mutasyon geçirdi, bütün dünya bir an panikledi. (Yeri gelmişken: Panik “yapılmaz”! Paniklenir veya paniğe kapılırız. Yapmayız ama.) Mutasyon geçirince ne olur? Ne demek mutasyon geçirmek (pek üzerinde durmasak da…) Ne olur mutasyon geçirince?
Huu, duydun mu? Korona mutasyon geçirmiş!
Ne geçirmiş, ne geçirmiş?
Mutasyon.
Eyvah! O ne be?

Yazının Devamını Oku

İnsanın yolculuğuna dair...

Bugüne kadar gördüğüm 52 yılın ilk 5-6’sını doğal olarak çok net hatırlamıyorum. Ama gerisi net.

Hiç bu kadar çabuk, hem de abuk sabuk geçen bir yıl görmemiştim. Ve acı. Yirmi birinci yüzyılda olacak iş değil derken bütün dünya bir anda Ortaçağ’a döndü ve bir virüs hepimizin üzerinden silindir gibi geçti. Meğer ne kadar hazırlıksızmışız! Hayatımız değişti. Her anlamda. Kiminin hayatı ise sona erdi. Durup dururken en sevdiklerini toprağa verdi insanlar, hem de veda bile edemeden. Çok acılar yaşandı.
Ben de yaşadım. Babamı kaybettim 2020’de. Lanetler okuduğumuz 2020’de. Koronadan değil babamın gidişi ama korona yüzünden diyebilirim sanırım. Kanser tedavisi korona yüzünden aksadı. Tüm sağlık kurumları, tüm sağlık çalışanları koronaya angaje olunca, bir de üstüne sokağa çıkma yasakları vs. derken…

*

Tüm yaşadıklarımı sizlerle paylaştım ama. Ölüm, hayat denen şeyin parçası. Doğmak gibi… Ölümün de öyküsü var, olmaz mı? Ölüm üzerine de söylenecek, anlatacak şey çok. Hepimiz korkuyoruz ondan, o yüzden de tarihimiz ve edebiyatımız dolu ölümsüzlüğün peşinde koşanlarla, iksirlerle, sihirli otlarla…
Öyle korkuyoruz ki şifa arıyoruz her yerde. Yılanı sonsuz yaşamın ve şifanın simgesi yapıyoruz ama yılandan da korkmaya devam ediyoruz.

*

Gökkuşağının ötesinde sevdiklerimizi gönderdiğimiz güzeller güzeli bir dünya hayal ediyoruz ama yaşadığımız tarafı çirkinleştirmek için de her şeyi yapıyoruz.

Yazının Devamını Oku

İnsanı uzaylıya anlatabilmek

Umut etmek için değişmemiz, dönüşmemiz gerek. Kötüden iyiye. Yılın ilk dileği bu olsun.

Çıkıp gelse bir uzaylı, anlatabilecek miyiz kendimizi acaba. Foto Brian McMahon - Unsplash

Yeni yılın ilk günü, ilk yazısı… Ne yazmalı? Önemli bir kısmımız zaten geç vakitlere kadar oturduk, bir kısmımız akşamdan kalmayız, bir kısmımız ise normal bir tatil gününe başladı çoktan. Yeni yılın ilk günü ne yazmalı?
Her şeyden önce kimse kimseyi kandırmasın, ben bu yazıyı yazarken henüz 2020’ydi. Siz okuduğunuzda 2021 olmuş olacak ama belki de siz okurken henüz 2021’e girmemiş veya o an girmekte olan birileri olacak yeryüzünde. Dünya sürekli dönüyor ve aslına bakarsanız ne Dünya’nın, ne Güneş’in, ne güneş sisteminin ya da Samanyolu’nun umurunda, takvimin değişiyor olması. Farkında bile değiller bizim yeni bir yıla girdiğimizin. Evren, ne takvim bilir, ne yılbaşı, ne Ramazan Bayramı, ne Paskalya Yortusu, ne Pesah ya da Roş Aşana. Evren, kendi bildiğince devinip durur. Her şey döner evrende zaten. Kaç kere döndü, kaç kere dönecek, bir turun bitmesine kaç vakit kaldı… Kimse saymaz bunları. İnsandan başka.

BİZDE OLANLAR ORADA YOK

Sonsuz uzayda kendimizi ne kadar da önemsiyoruz. Foto Guillermo Ferla - Unsplash

Evrende güneş doğmaz mesela. Güneş orada duran bir yıldızdır sadece. Hatta evrendeki diğer yıldızlarla karşılaştırdığımızda küçük bir yıldızdır, bize can veren Güneş. Evren için hiçbir şey ifade etmez, bir tek insana eder. Bir tek “insan” için “doğar” güneş!

Yazının Devamını Oku

Özlediğimiz misafirlik

Misafir olmayı da ağırlamayı da özledik. Eh, madem daha biraz zaman var o işler için, hiç olmazsa anlamlara biraz daha hâkim olalım.

Elbet bir gün yeniden dolacak bu sandalyeler.

Hayatımızı alt üst eden taçlı bela (bkz. https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tayfun-timocin/korona-saltanati-41507170) geldi geleli, en çok sevdiğimiz bazı şeylerden mahrum kaldık. Biz sıcak insanlarız, sevdiklerimize sarılmayı severiz mesela. Özlediğine sarılırsın mesela. Sarılmak sihir gibi bir şey sahiden de. Geçenlerde internette dolaşan bir video, “Tekrar sarılacağımız günler gelecek” diye moral veriyordu. Gelsin tabii. Hasreti güzel kılan kavuşmaktır değil mi? Kavuşulmayınca, özlem de acı verici hale geliyor. Yani, doğru düzgün özlemeyi bile özledik!
Bir diğer özlediğimiz şey de misafirlik. Koronayı umursamadan bunu yaşayanlar oldu tabii ama sanırım önemli bir kısmı şimdi pişmandır. Ben özledim, yalan yok. Birileri gelsin, sohbet edelim, yiyip içelim ya da biz gidelim dostlara… Ev ziyaretleri işte, bizim kültürümüzün önemli unsurlarından biri. “Müsaitseniz akşam annemler size oturmaya gelecekmiş” diye çocuklarla haber gönderen bir millettik biz. Teknoloji gelişip yaygınlaştıkça çocukların görevleri de azalarak bitti ama misafirlik bitmedi. Lakin korona onu da bozdu. Bitti demeyelim de askıya aldık misafirlikleri. Zaten misafirlik için artık HES kodu gerekiyor! Şaka değil, gerçek. Anlatayım.

SEN HANCI BEN YOLCU

Seferi olmanın en eski tanıklarından deve. Foto Francois le Nguyen - Uunsplash

Örneğin, şehirlerarası yolculuk yapmak için, otobüse, feribota, uçağa binmek için, kısacası seyahat etmek için HES kodu gerekmiyor mu? Gerekiyor. İşte misafir olmak için de gerekiyor demek ki. Çünkü “misafir”, Arapça “musafir”den gelir ve anlamı da “sefer eden, seyahat eden, yolcu”dur. “Konuk” anlamı, işlevselliğiyle oluşmuş gibi görünüyor. Yani, bir yerden bir yere yolculuk eden birileri, yol üzerinde dinlenmek için durmuş, durdukları yerde yaşayan birileri de onları ağırlamış, bunun üzerine yolcular, konuk olmuş. Sefer ettikleri için “konmak”, “konaklamak” yani “konuk olmak” zorunda kalmışlar.

Yazının Devamını Oku

Sırlar sandığı kestane

Kestane yerken insanın aklına tulumbacılar, Yahudilik, korsanlar, çeyiz, seçimler ve Ziver Bey’in yardakçısı Hurşit gelir mi? Bakalım gelir miymiş…

Kendin pişir, kendin fotoğrafla. İşte benim ilk kestane kebabım.

Malum, kışın aklımıza gelen şeylerin belki de başındadır kestane. Biz de ailecek çok severiz. Yanlış bir şey yapıp ziyan etmekten çekindiğimiz için hep haşlayarak yapardık evde, oysa biz de çok iyi biliyoruz ki yanlış yaparak doğrusu öğrenilir her şeyin. Yanlış yapmaktan korkarsan, hiçbir şey yapamazsın. İşin kolayına kaçıp bugüne kadar asıl en çok sevdiğimizi, kebabını yapmamıştık. Geçenlerde bu işi üstlendim, şeytanın bacağını çatırt diye kırdım ve hayatımın ilk kestane kebabı denemesine giriştim. Pek güzel oldu, ikincisi daha güzel olacak.
Kestane öyle bir şey ki, birkaç anahtar sözcüğü biliyorsak, onu yerken aklımıza Yahudiliğin, İstanbul’un tulumbacılarının, seçimlerin ve hatta 40 yıllık keyifli bir Türk filminin gelmesi an meselesi. Bir tek kestaneyi çiğnerken bunların hepsini düşünüp mutlu olmak mümkün. Bu yazı, yaptığım ilk kestane kebabının ilk lokmasını yerken aklımdan geçenlerin, sözcüklere dökülmüş halidir.

SANDIKTAKİ YEMİŞ

Klasik ev tipi sandık. Tarihe karışıyorlar artık.

Bütün düşünceler, kestanenin İngilizcesini bildiğim için üşüştü zihnime: “Chestnut” Bizim kestanenin “kest” kısmı ile chestnut’un “chest” kısmı, ne kadar da benziyordu değil mi? Evet evet, hatta benzemiyor, tamamen aynı. Hatta hemen ardından rahmetli anneannemin sandığı geldi aklıma. Çünkü chestnut’un “chest”i, aynı zamanda İngilizcede “sandık” demek. Anneannemin sandığı ceviz ağacındandı. Ceviz de malum, sandığın âlâsıdır hani, açmak için kırman gerekir. Kestane, yemişler diyarının sandığıysa, ceviz de kasası olmalı. (Nut ise kabuklu yemişlerin genel adıdır. Fındık, fıstık vs.)

Yazının Devamını Oku

Kültürler sofrasının güzelliği

Anadolu, her tabağı farklı bir kültüre ait onlarca lezzetli yemeğin oluşturduğu dev bir sofra gibidir.

Dev bir sofrayız biz, farklılıkları ve çeşitlilikleriyle zenginliğin zirvesini oluşturan.

Kültür, bizi biz yapan şeylerin tümü olduğu için çok önemli bir kavramdır. Gelin görün ki kavramları sıkça karıştırdığımız için, önümüze gelen şeye kültür demekten de kendimizi alamıyoruz. Bu da üzüntü verici elbette. Temmuz 2019’da bu konuda yazmıştım bu köşede. “Deniz Kültürü ya da Kültür Mantarı” başlıklı yazının linkini, ilgilenenler için buraya alayım. (https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tayfun-timocin/deniz-kulturu-ya-da-kultur-mantari-41271572) Fakat buna vakti olmayanlar için bazı hatırlatmalar yapmak gerek. Hiç doğru olmayan şekilde, “deniz kültürü” lafını, ne yazık ki anlı şanlı birçok insan kullanıyor. O yazı da, bu noktadan hareketle kültür kavramını ele alıyor, hangi kavramlarla karıştırılmakta olduğunu belirtmeye çalışıyordu.

BİRKAÇ ALINTI İYİ OLUR

Örneğin o yazıda, etimolojisini açıklamışız kültürün. Bakalım hemen: “Kültür sözcüğü, karmaşık bir Latince sözcükler kaynaşmasından gelir. Koloni sözcüğü de aynı köklerden doğar. Mesela ‘colonus’, aslında çiftçi, ekip biçen kişi demektir. Bunun nedeni de ‘kültür’ün, “ekip biçme” anlamındaki bir köke sahip olmasıdır. İngilizce ‘tarım’ sözcüğü ‘agriculture’ tam da bu noktada karşımıza çıkar. Bunun içinde agri ve kultur olmak üzere iki sözcük vardır. Agri, yine Latince ‘ager’ yani toprak anlamındadır. Ager+kultur da toprağın ekilip biçilmesi yani tarım demektir.”
Birazdan daha derin inceleyeceğimiz gibi, kültür, “toplum” gerektirir. Bunu şöyle yazmışız 2019 Temmuz’unda: “Zaman içinde (ve muazzam bir yolculuklar zincirinden sonra) kültür sözcüğü, toplumsal bir içerik de kazanır, bir arada yaşayan insanların bilgi/görgü birikimi gibi bir anlama bürünür. Aynı zamanda ‘uygarlık’ anlamına da gelir. Bakınız Türk Kültürü dediğimiz zaman, binlerce yıldır Türklerin geliştirdikleri davranış biçimleri, elbette dilleri, müzikleri, sanatları, mutfakları vs. anlaşılır. Çin Kültürü, İngiliz Kültürü, Amerikan Kültürü, Fransız Kültürü, Arap Kültürü gibi tanımlamaların hepsi, toplumsal nitelikleri barındırır. Bir milletin bütün bilgi/görgü birikimini ifade eder.”
Ancak kültür kavramını tuvalete kadar götürdüğümüz de kesin olduğu için, son alıntımızda olduğu gibi, işin cılkını çıkartmışız: “Böyle derin ve kesinlikle ‘toplumsal’ bir anlama sahip sözcüğün ‘sofra kültürü’, ‘tuvalet kültürü’ gibi abuk sabuk ve daracık anlamlara indirgendiğini görmenin üzücü olduğunu sanırım hepimiz fark ederiz. Burada haşmetli kültür sözcüğü, ‘adap’ anlamına indirgenip zavallı bir hale sokulmamıştır da ne olmuştur?”

KARMAŞIK BİR BÜTÜN

Yazının Devamını Oku

Yedi kat gök

Eskiden görebildiğimiz kadarıyla şekillendirmişiz koca evreni ve ona göre uydurmuşuz her şeyi.

Hubble Uzay Teleskobu tarafından çekilmiş gerçek bir fotoğraf. NGC1032 isimli galaksi, Balina (Cetus) takımyıldızına 100 milyon ışıkyılı uzakta. Fonda başka galaksiler de var. Yani, çok büyük bu evren.

Geçmişten günümüze ne çok şey değişti değil mi? Aslında, değil! Değişen şeyler var elbette ama değişmeyen şeyler de çok sanki. Her şey, nereden baktığımıza bağlı. Mesela milyonlarca, hatta milyarlarca yıldır Güneş, Dünya’yı ve içindeki hayatı ısıtıyor. Bu gerçek hiç değişmedi. Ama Dünya’da yeni kıtalar oluştu, oluşanların yeri değişti, dinozorlar vardı mesela, hepsinin soyu tükendi, insan çıktı ortaya, o başladı diğer canlıların soyunu tüketmeğe, ne güzel sularımız vardı, giderek tükeniyor temiz sular çünkü biz sürekli kirletiyoruz vs. Değişim çok. Ama içtiğimiz suyu kirletsek, bindiğimiz dalı kessek de suya olan ihtiyacımız değişmedi mesela. Yaşamak için ona çok ama çok ihtiyacımız var. Göllerin bazılarının şekli değişti, bazıları haritadan silindi, kıyı şeritlerine dolgu yapıp duruyoruz, haritalar değişti, tarım alanları yok oluyor birer birer ama mesela yemek yeme ihtiyacımız değişmedi. Tarım yapacak alan kalmayacak yakında ama bizim tarım ürünlerine ihtiyacımız sabit!
Güneş hep orada, Ay, ilk gününden beri Dünya’nın çevresinde dönüp duruyor, bizim gibi diğer gezegenler de Güneş’in çevresinde kendilerine has eliptik yörüngelerinde dönmekteler ama gelin görün ki insanın, bu gökyüzü cisimlerini algılaması değişti. Şunun şurasında ne kadar zaman oldu ki Dünya düz mü değil mi diye tartışmayı keseli? Şimdi uzay mekiğine atlayıp, “Dur sana fotoğrafını çekip göndereyim” diyenlerin sayısı artıyor. Yakında ticari uzay gezileri başlıyor. Bugün selfie çekiyorlar yuvarlak Dünya ile, yarın yörüngede, “Kanalıma hoş geldiniz” diyenler artacak!

HER ŞEYİ KENDİMİZ YAPTIK

Güneş ile gezegenlerin boyutsal karşılaştırması

Biz bugün biliyoruz Güneş Sistemi’nin ne olduğunu, tabii ki bilim sayesinde. Eskiden farklı bakıyorduk evrene ve her şeye. Merak ediyorduk ama merakımızı gidermek, doğru bilgiye ulaşmak için gerekenler yoktu. Gerekli ne varsa kendimiz yaptık. Akıl sayesinde. İnsan aynı insandı, malzemeler de aynıydı. Ne bileyim, ağaç, toprak, su, madenler… Üzerinde sadece çiçeklerin, ağaçların yeşerdiği, hayvanların uçuşup kaçıştığı dünyada, hiçbir şeyi olmayan çıplak insan, bugün, dünyanın öbür ucundaki bir başka insanla konuşmak için telefonuna sesle kumanda ediyor. Gece yapacak başka şey olmadığı için çayıra uzanıp yıldızlara bakarak oralarda inek, tavşan, yılan, aslan falan gören insan, bugün o yıldızların ötesine bakıp, aralarına uzay aracı gönderiyor.

Yazının Devamını Oku

Gökkuşağının ötesinde bir yerde…

Sonsuzluğa uğurladığımız sevdiklerimiz orada bir yerde. Bu düşünce bizi rahatlatıyor.

Babamı son yolculuğuna uğurladığımız gün gördüğümüz üç gökkuşağından biri. Resme yansıması zor ama öyle güzeldi ki.
Foto Ece Kavaklı Timoçin

Geçen hafta babamı toprağa verdim. Bu yazıyı kaleme aldığım sırada daha bir hafta olmamıştı bile. (O nedenle kafam biraz dağınık, hatalarım, eksikliklerim için en baştan af dilerim.) O gün, İstanbul’da, aile kabristanından çıkar çıkmaz ilk gökkuşağını gördük. Dünyalar güzeli, erdemli, iyiler iyisi, nazik, kibar, doğa âşığı babamı, çok güzel bir gökkuşağı ile gökyüzündeki son yolculuğuna uğurladığımızı düşündük. Birkaç dakika sonra ikinci gökkuşağı belirdi gökyüzünde. Kısa süre sonra da üçüncü! Üçü de tam gökkuşaklarıydı. Pırıl pırıl ve net üstelik. Zor beliren morları bile son derece belirgindi. Feriköy’den Dolmabahçe’ye inene kadar beliren üç ayrı gökkuşağının, babama eşlik ettiğine inanıyorum. Ya da buna inanmayı seçiyorum. Göğe uzanan yol değilse nedir ki gökkuşağı? Şaman atalarımız da buna inanırdı. Gökyüzüne uzanan rengarenk bir yol… İyi yolculuklar canım babam.  Yo, amacım sizi de kendi derdimle dertlendirmek değil elbette. Amacım, gökkuşağına yakından bakmak. En kederli anımda içimi ferahlatmayı başaran gökkuşağına bir saygı duruşu, bir güzelleme. 

FERAHLATAN FENOMEN

Gökkuşağı gördüğünde içinde güzel duygular uyanmayan var mı ki? Hiç sanmıyorum. O kadar güzel bir şeyi görüp güzellik dışında başka şeyler düşünecek biri yoktur herhalde. Olmasın zaten. Onu neden o kadar güzel olarak algıladığımız ayrı bir araştırma konusudur sanırım ve muhtemelen psikolojinin uzmanlık alanına giriyordur. Benimki ölümle ilişkili olsa da bu, gökkuşağını kötü yapmaz. Ölüm, hayatımızın kaçınılmaz parçası. Davul zurna çalacak halimiz yok tabii ama sevdiklerimizi güzel bir yere uğurluyor olmanın inancı, içimizi serinletmiyor mu? Eh, işte o serinliği bir gökkuşağından daha fazla güzelleştiren ne olabilir? 

HEM TANRI HEM GÖKYÜZÜ

Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI