Çocuklar hep gülsün

Tarih boyunca çocuklar çok çekti. Hatta kurban bile edildiler. Fedakâr koç, çocuklar ölmesin diye ortaya çıktı. Ne mutlu ki Türkiye, çocuklarına gülümseme hediye eden bir ülke oldu.

Haberin Devamı

Çocuklar hep gülsün
Geçtiğimiz hafta Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’mızın “ulus” faslıyla ilgilenmiştik, dileyenler için linkini buraya alalım. (https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tayfun-timocin/en-buyuk-bayram-41794664) Bu hafta ise “çocuk” kısmına yakından bakacağız. Dünü hatırlamak, bugünü aydınlatır derler; kim der bilmiyorum, belki de şu an ben demişimdir.
İnsanın, insan olma tarihinde “inanç” en önemli unsur. İnancı önemli yapan, o dönemin inanç sisteminin insanlara söylediği “kutlu” şeyler değil. İnanç önemli, çünkü insan, gerçekten merak ettiği her şeye yanıt arayan bir varlık ama yanıt bulabilmek için gereken bilgiden uzak ve bilginin “b”sinin olmadığı dönemlerde inanarak her şeyi çözdüklerini sanmışlar. Ya da şöyle diyelim: Her şeyi çözdüklerine “inanmışlar”.
“Neden deprem oldu?” “Tanrılar bizi cezalandırdı! Kesin bir suç işledik.” “Gökyüzünden inip şu ağaçları yakan büyük ışık da neyin nesi?”, “Bize kızan tanrıların attığı mızrak olmalı. Işıklı tabii, tanrıların mızrağı tahtadan olacak değil ya!” gibi gibi… İnsanı korkutan ne varsa, hiçbirinin nedeni henüz bilinmediği için yanıt bilerek değil inanarak verilebiliyordu ancak. İnanmakla bilmek bu yüzden çok farklıdır. Hepsinde yanıt vardır ama bilginin yanıtı ile inancın yanıtı farklıdır.

Haberin Devamı

BİLMEK İLE İNANMAK

Basit bir örnek… Dünyanın çekirdeğinde Güneş’ten parça olduğunu biliyoruz. Milyarlarca yıl kendi kendine dönüp dışı soğuyan Dünya’nın içi soğumadı. Güneş’ten gelen “özü” orada duruyor ve Güneş’in dışı ile hemen hemen aynı sıcaklıkta. Ve tabii katı değil. Sıvı gibi. Jel gibi. Akışkan. Lavlar fışkırıyor ya yeryüzüne. Onlar işte. Akışkandır yani Dünya’nın içi. Akışkan bir merkezin etrafındaki soğumuş, katılaşmış yerkabuğu, sabit bir yerde kazık çakıp durmadığı için, hareket halindedir. Tabakaların hareket ediyor olması da doğal olarak üzerinde yaşayan bizleri tedirgin ediyor. Çünkü harekete deprem deniyor ve biz ona tam uyumlu olamadığımız için korkuyoruz. Şimdi… Buraya kadar olan şey bilgi. Deprem olduğunda, “Allah insanları günahları yüzünden cezalandırdı” diyenlerin dile getirdiği şey ise inanç. Böyle düşünenlerin hâlâ var olmasına şaşırıyor olabiliriz ama varlar. Ne yazık ki on binlerce yıllık inançların koşullanmışlığı ile konuşuyorlar.

Haberin Devamı

KURBAN VE KEÇİLER

Peki binlerce yıl öncenin bilgisiz insanları onca korkuyla nasıl başa çıkabiliyorlardı? Elbette onları cezalandırıp duran tanrıları sakinleştirmeye çalışarak. Yani kurban vererek! Kurban, insanın bildiği ve uyguladığı en eski kefaret yöntemidir. Bugün dilimizde halen var olan “günah keçisi” lafı şaka değil gerçektir mesela ve neredeyse dünyanın birbirinden çok uzak tüm kültürlerinde vardır. Bir köyün, bir topluluğun, her neyse onun, bütün günahlarını bir kişiye, bir canlıya (keçiye mesela ya da bir ağaca) yüklerlerdi ve onu insansa “törenle” öldürürler, hayvansa keser ya da kovarlar, ağaçsa keserlerdi! Pek çok kaynakta bunları bulabilirsiniz ama önerim, antropolojinin babalarından James George Frazer’in Günah Keçisi adlı kitabıdır. (Pinhan Y. 2019) Okuduğunuzda gözlerinize inanamayacak, insanlığın geride bıraktığı süreçlere dehşetle hayret edeceksiniz. Günah keçisi konusuna başka bir yazıda döneceğim.

Haberin Devamı

RÜŞVETLE KEHANET

Ancak bizim burada üzerinde duracağımız konu çocuklar. Diyebilirsiniz ki, “Çocuklarla kurbanın ne ilgisi var?” Kurban edilen, çocuklarsa, çok ilgisi var!
Daha önce anlatmıştım aslında ama konu, yani dikkati çeken tema farklıydı, o nedenle akılda kalmamış olabilir. Argonotlar efsanesinin başlangıcında, çok tanıdık bir anlatı vardır:
Yunanistan’da, Korint Körfezi’nin kuzeyinde Orkhomenos kentinin kralı Athamas ile güzeller güzeli eşi Nephele’nin iki çocukları olur. Oğlanın adı Phroiksos, kızın adı Helle’dir. Athamas, Nephele’yi bırakıp İno isimli daha genç bir kadınla evlenir. Ama Ino, masallardaki kötü üvey ana tipinin atası sayılır, kral kocasının ilk karısından olan çocuklarını ok etmek ister. (Bu durumun sık görülen yan etkilerinden biri de bize, Osmanlı’nın haremiyle ilgili TV dizilerini hatırlatmasıdır.) Yeni kraliçe sinsi Ino, fena bir plan yapar. Ekilecek tohumları yaktırır, bunun sonucu olarak ülkede büyük bir kıtlık baş gösterir, halk kralından çözüm bekler. Kral Athamas, o zamanların en önemli “ilahî danışma merkezi” Delphoi Tapınağı’na bir heyet gönderir. Bu tapınaklarda ünlü kâhinler vardır, tanrılar adına insanlara yanıtlar verirler. Tabii, kafa kıyak olduğu için genelde kimsenin anlamadığı şeyler söylerler ve bir olay gerçekleştiğinde, o abuk sabuk lafları, kehanete bağlanır ve bir şekilde “bilmiş” olurlar!

KANATLI KOÇ

Haberin Devamı

Çocuklar hep gülsün

Helle Çanakkale'de denize düşer ama erkek kardeşi kaçmayı başarır.

Her neyse… Tabii Ino, tapınağa giden heyeti fırsat bilir, heyeti rüşvetle ele geçirir (tarih rüşvet ve kanla yazılmış diyebiliriz) ve onlara, yurda döndüklerinde istediği şeyleri söyletir. Heyet Delphoi’den döndükten sonra, kralın karşısına geçip tam da Ino’nun istediği gibi konuşur: “Kıtlıktan kurtulmanın tek yolu, senin çocukların olan Phroiksos ve Helle’nin kurban edilmesi gerekiyor!” Athamas bunu duyunca çok üzülür ama ülkesinin ve halkının selameti için çaresiz kabul eder. “Manyak mısınız kardeşim, kıtlıkla benim çocuklarımın ne ilgisi var?” demez! Çocuklar kurban edilmeye götürülürken, gökten kanatlı bir koç gelir, postu altındandır (ünlü Altın Post masalının kahramanıdır bu koç), çocukları sırtına alır ve kaçırır. Çocukları, kimsenin ve hiçbir kötülüğün ulaşamayacağı uzak bir yere götürmeye niyetlidir. Bizim Trabzon’dan başlayıp bugünkü Gürcistan’ı içine alan Kolkhis ülkesi vardır o zamanlar. Uçarak onları oraya doğru götürürken, yolda bir yerde Helle denize düşer ve boğulur. Onun denizse düştüğü yere Hellespontos, yani Helle’nin denizi denir ki bizim Çanakkale Boğazı’mızdır. Öykünün gerisini öğrenmek ya da hatırlamak isteyenler şu linki ziyaret edebilir: “https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tayfun-timocin/kadinlarin-bas-belasi-pabucumun-kahramanlari-41462546)

Haberin Devamı

KURBAN OLURUM BEN SANA

Çocuklar hep gülsün

Phroiksos koç sayesinde kurtulur.

Bu, çok katmanlı bir öykü. Birçok efsane, anlatı ve “gerçek” iç içe geçmiş durumda. Zaten bütün öyküler, biraz da yaşanan gerçeklerden yola çıkar. Bu öykünün MÖ 2. binyıldan miras kaldığını ve MÖ 3. yüzyılda yaşamış biri tarafından yazıya aktarıldığını da hatırlatalım. Yani geçen zamanda çok sayıda katman yeniden eklenmiş olabilir. Bizim ilgilendiğimiz kısım, çocuk kurban edilmesi ve yerine gelen koç.
Burada ele aldığımız, bir Yunan mitolojik anlatısıydı. Bu köşeyi takip edenler çok iyi hatırlayacaklardır ki, ortada Yunan uygarlığı falan yokken, Yakındoğu’dan, yani bizim Ortadoğu’nun Akdeniz’e bakan kısmından Akdeniz’e saçılmış bir uygarlık enerjisi vardı. Bugün bizim Fenikeliler dediğimiz ama kendilerine Kenanlılar diyen, hiçbir zaman bir devlet oluşturmamış, Filistin yöresinin denizci insanları eliyle yayıldı Akdeniz’e bu enerji. Tabii yayılırken, ticaret, alfabe (ki Yunan alfabesi Fenike alfabesinin dönüştürülmüş halidir), tarım teknikleri, denizcilik teknikleri ne varsa onları da yaydılar. Kuşkusuz en başta da öyküler! Bütün kültürler birbirlerine öykülerini alıp verdi tarih boyu. Ve ne yazık ki Kenan diyarında (bugünkü Ortadoğu Akdeniz kıyısı ve onun hinterlandı (arka bölgeleri) çocuklar kurban edilirdi! Yunan mitolojisine, Fenikeli denizciler eliyle girdi bu çocuk kurbanı öyküsü de. Fenike kolonileri, toplu çocuk mezarları ile doludur! Ama bir tek Kenan diyarında değil, sonradan anlaşıldı ki pek çok yerde zavallı çocuklar kurban edilmiş. Peru’da, yaşları 5-14 arasında değişen 269 bedenlik toplu çocuk mezarı, daha 2019’da bulundu!

TEVRAT KANITI

Elde çok sayıda kanıt var. Fenikeliler’in büyük bir tanrısı vardı: Melkart! Melkart’a tapımda çocuk kurban törenlerinin büyük önemi olduğunu artık biliyoruz. Hele, garibim ilk erkek çocukların bundan kurtulmaları zor görünüyor. Krallar bile bundan kaçamıyordu. İşte aynı coğrafyanın insanlarına ait Tevrat’ın II.Krallar kitabı, 3. Bap, 27: “Ve kendi yerine krallığa geçecek olan ilk oğlunu aldı ve onu duvarın üzerinde yakılan takdime olarak arz etti.” İnsanın tüyleri diken diken olmuyor, kanı donmuyor mu? Oğlunu yakılan bir takdime/kurban/sunu olarak arz etmek! Bu ve daha pek çok örnek, Yakındoğu’da çocuk kurban geleneğine işaret eder.

HZ. İBRAHİM’E İNEN KOÇ

Çocuklar hep gülsün

Hz. İbrahim'in arkasında, çalılara takılı olarak beliren koç.

İşte aynı Tevrat’ın başında, Tekvin (Yaratılış) bölümünde anlatılan ve İslâm’da da sürdürülen Hz. İbrahim’e inen koç geleneği (ki aslında Tevrat’ta koç “inmez”, orada çalılara takılmış olarak duruyordur) Ortadoğu’nun bu korkunç çocuk kurban etme geleneğini durdurmak için ortaya çıkmıştır. Yani tek tanrılar dinler, çok tanrılı ve binlerce yılın geleneğinden gelen toplumlara devrim niteliğinde bir eylemle demişler ki, “Bırakın çocukları ilkel mahluklar, ille de kurban sunmak istiyorsanız, koçları falan kurban edin!”

TÜRKİYE’NİN GÜLEN ÇOCUKLARI

Çocuklarla ilgili anlatacak yığınla şey var ama yerim bu kadarına izin verdi. Çocuklar tarih boyunca hor görüldü, yok sayıldı, itildi, kakıldı ve nihayet tanrılara kurban olarak sunuldu. Mesela “kimsesiz çocuk” kavramı, tarihin en büyük sorunlarından biridir. Belki başka zamana… ama söylemeliyim ki, dünyada çocukların yüzünün güldüğü, en azından gülmesinin gönülden istendiği ülkedir Türkiye. 23 Nisan, bunun en güzel ifadelerinden biridir. Ne mutlu bize.

BU HAFTA SONU HAVA VE DENİZ

KAPANMAK İÇİN ÇOK SICAK
Evet, bütün nisan ayı boyunca kombileri, sobaları yaktık, tam hava ısınıyor, biz yine eve giriyoruz! Hem de önümüzdeki birkaç gün içinde hava sıcaklığı 40’ları bile zorlayacak şekilde yükseliyorken! Ne yapalım, sağlık için katlanılmayacak bir şey yok. Sabır. Umarım işe yarar ve konu aşıyla pekişir. Yağış ve rüzgâr beklenmiyor. Rüzgâr beklememek demek, çok zayıf demek tabii. Sağlıkla kalınız.

Yazarın Tüm Yazıları