GeriTayfun TİMOÇİN Can boğazdan…
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Can boğazdan…

Biz düşünceden ibaretiz. Düşünce sözdür, söz ağızdan çıkar, ağızdan çıkan her şey hayatı belirler.

Can boğazdan…

Tamam can boğazdan gelir de, dikkat etmezsek gidebilir de. Foto Gor Davtyan - Unsplash

Değerli dostlar, iki haftadır yazamadım, hatta sizlere neden yazamadığımı sosyal medyadan duyurmaya bile vaktim olmadı. Zira taşındım. Benimki gibi bir çalışma odanız varsa, normal bir ev taşınmasının çok ötesinde işiniz var demektir. Binlerce kitap ve onları taşıyan kitaplıkların yer değiştirmesi, Osmanlı’nın sefere çıkışını andırıyor diyebiliriz. Lakin emrimde çalışan binlerce kapıkulum olmadığı için işlerin çoğunu hünkâr başıma kendim yaptım! Şaka bir yana, sahiden şu anda güneşte kalmış denizanası gibi hissediyorum kendimi. Havanın sıcaklığı bir yandan, yorgunluğu bir yandan, korkunç sorumsuz taşıma şirketinin verdiği zararlar bir yandan derken, başka türlü hissetmek mümkün değil. Fakat klavyenin başına geçip tuşlara yeniden basmaya başlayınca, bir dost tesellisi bulmuş gibi oldum. Bir çeşit rehabilitasyon denebilir. Ama şimdi sizi daha fazla kendi sorunlarımla meşgul etmeyeyim de, işimize bakalım. Sözün özü, iki hafta ortalardan kayboldum, af ola.

BİRAZ YEMEK GEREK

Taşınma sürecimde kafamın meşguliyeti ve havanın sıcaklığının etkisiyle sonradan fark ettim ki çok az yemek yemişim. (Yine de kilo vermekten uzak bir durdum tabii.) Bu sırada aklıma bir atasözümüz geldi: Can boğazdan gelir. “Yaşamak için beslenmek gerekir” anlamında bir söz bu, hepimiz biliriz. Fakat “boğaz” üzerinde biraz durmak gerektiğini hissettim. Zira bu söz, sandığımızdan çok daha eskilere, farklı alışkanlıklara dayanıyor olsa gerek.

HAPŞUU! ÇOK YAŞA!

Daha önce çeşitli yazılarda üzerinde durmuştuk. İlkel insanın ölümle tanışması epey ürkütücü bir deneyimdi. İlkel insan için ölmüş biri ile yaşayan biri arasında, en azından ölüm anının hemen sonrasında, tek fark vardı: Nefes! Yaşayan nefes alıyordu, ölen ise almıyordu. O nedenle hayat ile nefes arasında doğrudan bağlantı kurduk ve tam da aynı nedenle, binlerce yıldır, hapşıran kişinin nefesinin ağzından hızla çıkması nedeniyle ölebileceği ilkel inancı ile hâlâ “çok yaşa” diyoruz! Ne olur ne olmaz değil mi? Belki de o hapşırıkla çıkıp giden, son nefestir! Acaba “can boğazdan gelir” derken, “can boğazdan çıkar gider” demek istiyor olabilir miyiz?

SÖZCÜKLERİN ANLAMLARI

Can boğazdan…

Güzel düşün, güzel konuş, güzel yaşa. Amsterdam'dan bir kare. Foto Giulia May - Unsplash

Boğaz, çok anlamı olan bir sözcük. Türk Dil Kurumu Sözlüğüne göre “Boynun ön bölümü ve bu bölümü oluşturan organlar”, “Şişe, güğüm vb. kaplarda ağza yakın dar bölüm”, “İki dağ arasında dar geçit”, “Yedirip içirme yükümü, iaşe”, “Yiyeceği, içeceği sağlanan kimse”, “Yeme içme”, “İki kara arasındaki dar deniz” gibi anlamları var.
“Can”a gelince… Onun anlamları daha da fazla. Fazla olması bir şey değil, çok daha derin anlamları var. Her şeyden önce Farsçadan geldiğini söyleyelim. Doğrudan “hayat” demek. Daha da doğrusu, “dirilik veren güç” anlamına geliyor. TDK sözlüğündeki ilk karşılık, bana göre tartışmaya açık: “İnsan ve hayvanlarda yaşamayı sağlayan ve ölümle vücuttan ayrılan madde dışı varlık.” Varlık mıdır değil midir, bilmiyoruz. Bilsek, zaten evrenin sırrını çözmüş olurduk. Cana “varlık” demek bence “bilgi” değil “inanç”tır. Bu açıklama, en başta konuştuğumuz gibi ilkel insanın da açıklamasıydı: Nefesle vücuttan ayrılan şey”di yaşam onun için. Nefes gidince, yaşam da giderdi. Bu da bir bilgi değil, inançtı. Olguları bilgiyle açıklamak gerekir, inançla açıklayamayız. Aksi halde dünyada birçok inanca göre birçok farklı “sözüm ona bilgi” de ortaya çıkar ve hangisinin gerçek olacağını, bilgi ve güçle değil, inancın dürtüleriyle açıklamaya çalışırız. İnternette görüyoruz şu sıralar, Evliya Çelebi’yi, “evliya” olduğu için aynı anda birçok yerde olabilen kişi olarak anlatan, Çelebi’mizin kim olduğundan zerre habersiz öğretmenler türedi. Çok tehlikeli bu durum geleceğimizin temellerine atılan birçok dinamitten biri.

TDK’nın diğer karşılıklarına bakalım. “Yaşama, hayat”, “Güç, dirilik”, “Kişi, birey”, “İnsanın kendi varlığı, özü”, “Gönül”, “Bektaşilik ve Mevlevilikte tarikat kardeşliği”, “Çok içten, sevimli, sevilen, şirin”.

BİRAZ DÜŞÜNELİM

Şimdi gelin bunların tümünü bir yana bırakalım. Eğer kendi ruhunuzla, ruhsal dünyanızla, belki felsefeyle bir nebze olsun ilgilendiyseniz, mutlaka rastlamışsınızdır: “Ağzımızdan çıkan her sözcük, hayatımızı şekillendirmekte büyük etkiye sahiptir.” Ağızdan çıkan sözlerle ilgili olarak “can boğazdan gelir” diyen atalar, şunu da söylemişler: “Boğaz, dokuz boğumdur.” Yani bir lafı etmeden önce iyice düşün taşın! Dikkat ettiyseniz, çevremizde de iyiyi, güzeli zikreden insanların hayatları çoğunlukla iyi ve güzeldir, kötülük ve zehir saçan ağızların hayatları da o sözcüklere benzerdir. Eğer konuyla hiç ilgilenmediyseniz bile, bu son söylediğimi gözlemlemişsinizdir bence.
Tüm anlamları eşleştirdiğimizde, boğaz ve ağızın çok da farklı tutulmadığını, düşünülmediğini, hatta aynı şey olarak düşünülerek fikir üretildiğini görürüz. Can yerine anlamı olan “hayat” sözcüğün kullandığımızda da “can boğazdan gelir” sözünü, “hayat ağızdan gelir” diye söyleyebiliriz. Başka deyişle, hayatı, ağız, yani söz belirler!

NASIL GÜZEL BİR AÇIKLAMA

İnanç yerine bilgi diyen biri için çelişiyor görünebilirim, farkındayım, ama inanın bizzat deneyimlemeseydim, size de aktarmazdım. Uzatmayayım. Pek çok inanç sistemi bize bunu açıklar. “Onu mu yesek, bunu mu yesek?” “Bizi kirleten yiyecekler nelerdir”, “Yemek nasıl yenmelidir” gibi Yahudi cemaat tartışmaları üzerine Hz. İsa, çok güzel bir laf eder: “İnsanı kirleten ağzına giren değildir. Ağzından çıkandır insanı kirleten.” (Matta 15) Havari Petrus, “Bize bunu açıkla” dedikten sonra da açıklar İsa: “Ağıza giren her şeyin mideye indiğini, oradan da ayakyoluna atıldığını bilmiyor musunuz? Ne var ki ağızdan çıkan, yürekten kaynaklanır. İnsanı kirleten de budur. Çünkü kötü düşünceler, cinayet, zina, cinsel ahlaksızlık, hırsızlık, yalan tanıklık ve iftira hep yürekten kaynaklanır. İnsanı kirleten bunlardır. Yıkanmamış ellerle yemek yemek insanı kirletmez.”

İNANÇLAR UYARIYOR ZATEN

Ne kadar güzel bir açıklamadır bu. Her türlü yalanı, iftirayı, ahlaksızlığı düşün ve zikret, sona ufak tefek teknik detaylarla insanları yargıla! Var mı böyle bolluk? Varsa nerede?
Kuran’da da pek çok yerde güzel söz söylemek gerektiği üzerinde durulur. Sadece bir örnek: “Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler. Sonra şeytan aralarını bozar.” (İsra, 53)
Buraya kadar konuştuklarımızı bence en güzel toparlayan ise Mevlânâ olmuş:
“Kardeşim sen düşünceden ibaretsin,
Geriye kalan et ve kemiksin,
Gül düşünür gülistan olursun,
Diken düşünür dikenlik olursun.”

İlk tek tanrılı dinin kurucusu kabul edilen Zerdüşt’e atfedilen şu söz de bugün farklı inançlara sahip milyarlarca insanın bildiği (ama keşke uygulayabildiği olsa) bir yaşam ilkesidir: “Güzel düşün, güzel konuş, güzel yaşa!”

ŞU BİZİM BOĞAZLAR VE MARMARA

Can boğazdan…

Dünyanın en güzel ama sahiden de en güzel noktalarından biridir İstanbul Boğazı'nın bu noktası. Foto Sertaç Serdar.

Boğaz sözcüğünün bir diğer anlamı da iki kara arasındaki dar denizdi malum ve biz Türkiye’de bunu çok iyi biliriz. İstanbul ve Çanakkale boğazları ile Karadeniz’i Ege ve Akdeniz’e bağlayan Marmara’nın kıyılarında yaşayan, uygarlığını Anadolu’da ilk bu topraklarda, bu kıyılarda kuran bizler, boğazlardan gelen hayatı, nasıl da elbirliğiyle yok ettiğimizi gördük. Dünyanın tüm kıyıları tek devlete ait yegane içdenizi olan, bereketiyle herkese parmak ısırtan, çeşitliliği ve ürünlerinin lezzetiyle gıpta ettiren Marmara Denizi’ni öldürdük, bitirdik, topuğuna değil kafasına sıktık, müsilaja teslim ettik. Marmara’nın çevresi, çok gurur duyduğumuz Osmanlı kentleri ile dolu. Bursa, Edirne, İznik ve tabii ki İstanbul. Gurur duyduğumuz bir geçmişimiz var da bugünü ne yapacağız? Gelecek kuşaklar bugüne dönüp baktıklarında ne düşünecekler? Bu kirliliğin önünü kesmezsek, birkaç yıl aralıksız bir temizlik seferberliği ilan etmezsek Marmara, sadece kötü koku üreten bir lağım çukuru haline dönecek. Dönecek demeyelim, çoktan döndü de, belki kurtarılabilir. Yani can boğazdan gelebilir. Ama unutmayalım ki, gidebilir de!

YEMEK GÜZEL DE…

Evet dostlar, yaşamak için beslenmek gerek ama bence “can boğazdan gelir” sözü çok daha derin, çok daha fazla boyuta sahip. Bu arada, beslenmenin dozunu kaçırmak da ayrı dert, o durumda can boğazdan gidebilir de! Hele bu yaz sıcaklarında… Beslenmenin de, düşünce ve sözün de dengelisi, iyisi, güzeli bizlerle olsun.

BU HAFTA SONU HAVA VE DENİZ

EH, SICAK!
Yılın sıcak zamanlarındayız. Haliyle epey sıcak. Ama bence bugün Güney Marmara’da esen poyrazın tadını çıkartmalı. Yarın hafifleyecek ama yine de biraz yardımı dokunacak fakat pazar günü lodosa dönünce hepimize kök söktürecek bir hava beklemek sürpriz olmaz. Sanırım bunaltıcı olacak. Neyse ki sulu sulu karpuzlar var yardıma koşan. Sağlıcakla kalın.

X

Yeni felaket kapıda!

Müsilaj içinde yaşayan Marmara balıkları yeni bir tip salgını dünyaya taşırken, kirliliğin zirvesi Ergene Çayı, Marmara ile birlikte Karadeniz’i yok etmek ve Ege’yi de mahvetmek üzere! Korona salgınında Çin’i gösteren yargılayıcı parmaklar, bu kez Türkiye’ye yönelecek gibi. Yani, biz kendi denizimizi hasta ettik, şimdi o bütün dünyayı hasta edecek!

Ergene, Marmara'ya kapkara ve korkunç zehirlerle dökülüyor.

Koronavirüs ortaya çıktığında hepimiz Çin’de yarasa yenmesine kızdık! Çinlilerin yaşantısına, gıda temin prosedürlerine, sıkıntılarına, ekonomilerine dair hiçbir şey bilmediğimiz halde onları yargıladık, hatta bazı yerlerde parmağımızla işaret ederek itip kaktık. “Yarasa yersen böyle hastalık olur işte!” gibi bilgiyle ilgisi olmayan cümleler havalarda uçuşuyordu, hatırlayınız. Çok haksız sayılmazdık belki, çünkü bütün dünyanın hayatı bir anda değişmişti ve bir daha eskisi gibi olamayacağımızdan endişe ediyorduk. Evlere kapandık, işimizden gücümüzden olduk, dezenfekte olmaktan fenalık geldi, bir yere gidemedik, kimseyle görüşemedik, sevdiklerimizi yitirdik, korktuk… Ama bütün bunlardan Çin mutfağını sorumlu tuttuk. Neyin nerede ve hangi koşullarda ortaya çıktığını bilemeyiz her zaman. Tıpkı şu anda, tamamen bizim, yani Türkiye’nin eliyle hazırlanan yeni bir salgının kapıda olması gibi! Başka deyişle, korona için Çin’i işaret eden parmaklar, bu kez bizi işaret etmeye hazırlanıyor. Eğer biz, öyle önlem alarak falan değil, bir şeyleri şu anda durdurmazsak…

BAKALIM MÜSİLAJ MARMARA’YA NELER YAPMIŞ!


İstavrite bayılırım. Çıtır çıtır olur tavası. Ama artık paydos. Çünkü Marmara'nın istavriti artık enfekte.

Sayfamı takip edenlerin yakından tanıdığı, Marmara’daki müsilaj felaketiyle ilgilenenlerin de bu sene içinde medyada bolca rastladığı, Sevinç-Erdal İnönü Vakfı’nın çatısı altında faaliyetlerini sürdüren ve kısa adı MAREM olan Marmara İzleme Projesi’nin lideri Hidrobiyolog Sayın Levent Artüz’den yeni bir bilgi ulaştı. MAREM, adının hakkını verip Marmara’yı sürekli kontrol ediyor.

Yazının Devamını Oku

Kitaplar, kitapsızlar!

Kitaplar, kitapsızlar!Kitap nereden gelir? Gelir de nerede var olur?


Kitap dendiğinde ne anlarız? Kendi dünya görüşümüze göre değişir algı kuşkusuz. Ama eğer kitap sözcüğünü, birdenbire, “Kitap’ta diyor ki…” diye kullanacak olursak, biliriz ki o, kutsal kitaptır. Artık hangi dinsel topluluğun içindeysek, onun kutsal kitabıdır “kitap”. Zaten “kitapsız” dediğimizde de genellikle vicdansızlık yapan, karşısındakilere zulmeden, kötü kalpli, kendisinden başkasını düşünmeyen insanları kastediyor olmamızın altında da bu vardır. Bu durumda, “kitaplı” deseydik eğer vicdanlı, kimseye zulmetmeyen, iyi kalpli, kendisinden başkalarını da düşünen insanları anlıyor olurduk. Ama demiyoruz. “Kitaplı” diye bir sözcük yok. Çünkü varsayıyoruz ki “kitapsız” olanların dışındaki herkes kitaplıdır. Yani vicdanlıdır, kötülük etmez, zulmetmez, iyi kalplidir vs. Peki gerçek öyle mi? Yanıtı, kendi vicdanınızla baş başa veriniz. Çünkü bizim konumuz başka. Konumuz kitap. Kitap dendiğinde kutsal kitap algılanmasının tarihsel kökenine birazdan değineceğiz. Elbette İslâmiyet’e özgün değildir bu algı. İnsanlık, ortak kültür havuzundan beslenir çünkü ve o havuzun ortaya çıkışı onbinlerce yıl önce başlayan bir maceradır. Adalarda veya Amazon havzasında dış dünya ile irtibatsız halde yaşayan kabilelerin haricinde, birbiriyle ilişkili dünya, her zaman bu ortak kültür havuzunu kullanmıştır. 

YAZAN KAZANIR

Buradaki yazılarda hep Sümer’e gider bir bakarız, “Bakalım bu konuda Sümerler ne yapmış” diye. Bu çok normaldir çünkü yazıyı onlar icat etti ve o vakte kadar insanlığın kültür havuzunda ne varsa, bilebildikleri kadarıyla, onlar yazıya geçirdi. Büyük olasılıkla yazıya döktükleri şeyler çok daha eskiydi, yani Sümer icadı değildi örneğin o efsaneler, mitler. Ama her şeyi Sümer’de “ilk” yapan, onların bize ilk kez yazıyor olmalarından kaynaklanıyordu. Daha eskisini bilemediğimiz için de yazılanı “ilk” kabul ettik, ediyoruz.Sümerler yazıyı kil tabletlere yazıyorlardı. Öyle koca koca tabletler değildi bunlar. Çoğunlukla avuç kadar şeylerdi. Nemli kile kamışla yazılır, sonra da kurutulurlardı. Kurutulmuş kil haliyle çok dayanıklı bir malzeme olmadığından, pek çok tablet elimize ulaşamadı ama ulaşanlar, tarihe ışık tutmayı başaracak kadar çoktular. Kamış kalemlerle yazıyordu Sümerler, çiviyle değil. Kullandıkları sembollerin her bir karakteri çiviye benzediği için sonradan “çivi yazısı” dendi o yazıya. Yoksa, hırdavatla ilgisi yok yazının. 

KÜLTÜR İHRACATI BÖYLE BAŞLAR


Fenikeli denizciler, daha ziyade Kenan diyarının insanları, ki zaten kendilerine Kenanlılar diyorlardı Fenikeli değil, Sümer’den aldıkları yazıya önemli bir katkıda bulundular: Alfabe! (Bakınız: https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tayfun-timocin/her-sey-yazidir-41862379) O vakte kadar Sümer yazısı hecelerden ve anlamlı simgelerden ibaretti. Her sese bir şekil tayin eden Fenikeliler oldu bildiğimiz kadarıyla, ki o şekillere biz bugün “harf” diyoruz. Neyse efendim, geçelim; bu Fenikeli denizciler bütün Akdeniz’de dolaştılar, koloniler kurdular, Mezopotamya’da başlamış uygarlığı Akdeniz çanağına yaydılar. Tabii Fenike’ye, yani bugünkü Gazze’den yukarı Lazkiye’ye kadar olan kıyı bölgesine en yakın olan topraklarda Helenler, bizim bugün Pers ağzıyla “İyonan = Yunan” dediğimiz halklar yaşıyordu. O nedenledir Girit’te yazının ortaya çıkışı Yunan anakarasından öncedir. Eh, Fenike’ye daha yakın da ondan! Sonra da Yunanlar, Sümer çivi yazısı ve Fenike alfabesini aldılar, tam olarak Fenike alfabesini kendi dillerine uyarladılar ve neredeyse birebir alfabeyi kopyaladılar. Bugünkü Yunan alfabesi, elbette aradan geçen dört bin kadar yılın düzeltme ve değişiklikleri ile, o Fenike alfabesinin üzerinde oturmaktadır.

KAÇ PAPEL?

Yazının Devamını Oku

Tahir ile zührevi hastalıklar 

Erkeklerin yazdığı tarihin sonu çoktan geldi. Çırpınmamız boşuna!

Tahir olmak da ayıp değil,

Zühre olmak da

hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,

bütün iş

Tahirle Zühre olabilmekte

yani yürekte.

Nâzım Hikmet’in bu harika şiiri, bir halk öyküsüne dayanır. Tahir ile Zühre’nin acıklı aşk hikâyesine. Zaten, sonu tatlı biten hiçbir öyküyü bilmeyiz. Mutlu sonlar, masallarda olur, onlar erer muradına, biz çıkarız kerevetine. Ve daha çok “batılı” masallardır onlar. Sonsuza dek mutlu yaşanması hedefi -ki sonradan bu hale getirilmiştir masallar, başta hiç de o kadar mutlu değillerdir- dinleyen halka moral vermek için tasarlanmıştır. Doğu’nun öyküleri, halkın morali pek önemsenmediğinden midir nedir, acıklı gelmiştir, acıklı gider. Sonlarında çoğunlukla ölüm vardır. Tıpkı Tahir ile Zühre’nin öyküsünde olduğu gibi. 

Yazının Devamını Oku

Maşrapamızın aldığı kadar

Şarap mı içmeli, şurup mu, yoksa şerbet mi?Yoksa yok mu bunların birbirinden hiç farkı

 

Marmara’dan (hatta Bursa yöresinden) çıkıp ülkenin başka bir tarafına gittiğinizde, gündüz vakti girdiğiniz bir lokantada “şıra” isterseniz garsonlar “hı?” diyorlar. Şaşkınlıkla anlamama arası bir ses ya da alışkın olunmayan bir sözcük karşısındaki irkilme hecesi bu “hı?” (Gündüz vaktini özellikle belirtiyorum. Akşam akşam şıra soracak değiliz efendim. Belki şıranın biraz durup beklemişi olabilir. O konuya birazdan değineceğiz.)
Aslında “şıra” sormak yanlış. Bilenler, “şıra” dendiğinde neyin kast edildiğini anlarlar ama gerçekte “şıra” zaten “meyve suyu” demek. Yani hangi meyvenin suyu olduğunu belirtmek lazım. “Üzüm şırası” demek herhalde en doğrusu.

SÜTLE GELEN HEMŞİRELİK

Ama şıra sadece meyve suyu demek değil. Farsça (ve onun çok yakın akrabası Hintçe) şıra, “şîr” kökünden geliyor ve “öz, öz suyu ve süt” anlamında bir sözcük. Burada “süt”ü vurgulamak gerekiyor çünkü yine Farsçada “aynı sütü emmiş” insanlara “hemşîra” deniyor. Yani dilimizdeki hemşire, süt kardeş demek. Çoğunlukla da kız kardeş için kullanılsa da, sondaki “-e”, sözcüğü feminen yapan Arapça bir ek değil. Sözcük Farsça. Başka deyişle, “hemşir” diye bir şey yok. Kimi kaynaklar ne yazık ki böyle tuhaf varsayımlarda bulunup “erkek olursa hemşir, kadın olursa hemşire” gibi abuk sabuk, mesnetsiz, kaynaksız iddialarda bulunuyor. Arapçada var onlar, nedim-nedime gibi ayrımlar.

ALIRIM İZNİMİ, SIKARIM ÜZÜMÜMÜ

Biz yine üzüme dönelim. Doğrusunu söylemek gerekirse şıranın tam olarak tanınmaması biraz üzücü. Zira “Bozacının şahidi şıracı” veya “şıracının şahidi bozacı” diye bir halk deyişimiz varken, “şıra” lafını duyan bir garsonun, “hı?” diye şaşırması tuhaf. Şıra, sözcük anlamının da dikte ettiği gibi, üzümün sıkılıp hiçbir işleme uğramadan tüketilen suyudur. Ama en başta dediğimiz gibi, “üzüm şırası” demek daha doğru olur. Şıra, biraz bekletilince alkollenmeye başlar ve şaraba dönüşür. Bu nedenle Osmanlı’da üzümün suyunu sıkmak, subaşıdan alınan izinle mümkündü.

Yazının Devamını Oku

Başımıza gelenler

Hep kötü şey mi gelir başa? Ne münasebet?

Neyleyim başsız heykeli. Foto Mika - Unsplash

BAŞ çok önemlidir. Dik tutarsan onuru ve zaferi, eğersen onursuzluğu veya yenilgiyi sembolize edersin. Bir yana yatırırsan uysallığı ve itaatkârlığı, öbür yana yatırırsan alçak gönüllüğü... Dik tutmanın da ölçüsü vardır. Abartırsan kibir olur. Tıpkı eğmenin, abartıldığında dalkavukluğa dönüşmesi gibi. Yukarıdan aşağıya salladığında onayı, iki yana salladığında reddedişi temsil eder. O kadar önemlidir ki, vücudun geri kalanı, sanki sadece baş yaşasın diye vardır.
Heykelleri düşünün mesela. Başı olmayanların kime ait oldukları arkeologlar arasında tartışılsa da çok güzel veya tuhaf olmadıkça beden bedendir. Ama baş öyle mi? Kişi, baştır. Bedeninin ne önemi vardır ki? Göbekli, göbeksiz, sarkık veya dik memeli, uzun bacaklı, kısa bacaklı, çıkık kalçalı, dar popolu, koca popolu... Ne önemi var ki bunların? Ölüp de heykelin dikilecek olursa, başındır seni kitlelere tanıtacak olan. Beden, başı taşımak içindir adeta. Bütün bedeni organize eden baştır. Baş yoksa beden ne yapacağını bilemez. Baş bozuksa, hasar görmüşse, beden de bozuk davranır, hasarlıdır veya hasar verir.

BAŞÖĞRETMENİM ATATÜRK

Başın toplumsal önemi de çok yüksektir elbette. Baş, liderdir, önderdir. Nasıl ki beden, başı dinler, toplum da lideriyle birlikte hareket eder. Bu nedenle bizim başöğretmenimiz de Mustafa Kemal Atatürk’tür, başkomutanımız da. Çünkü bitmiş bir toplumu, yepyeni bir çağdaş devlet “başlatmaya” o muktedir olmuştur. Laik ve çağdaş Cumhuriyet’in ilk cumhurbaşkanı odur. Baş ne kadar iyiyse, toplum da o kadar iyi olur ve her şeye rağmen iyi kalır. Bakın Afganistan’a mesela. Bugün kendileri yüksek sesle söylüyorlar, “Keşke ‘başımızda’ bir Atatürk olsaydı!” diye. Keşke olsaymış.

Başı önemli kılan içindeki tabii. Kurukafa değildir baş. Beyindir. Foto Fakurian Design - Unsplash

Yazının Devamını Oku

Çıkarttık çiviyi sonunda

Galiba sahiden çivisini çıkarttık dünyanın. Her yerde ayrı bir tuhaflık!

ORMAN yangınları bir başladı, bitmek bilmiyor. Hiç bu kadar büyük ve çok sayıda orman yangını ile aynı anda mücadele etmek zorunda kalmamıştı Türkiye. Komplo teorileri de bitmek bilmiyor bu konuda. Yakıldı mı, uzaydan mı müdahale edildi, iç terör mü, dış terör mü, sadece doğanın marifeti mi... Bilmiyoruz, bildiğimiz tek şey varsa canımız çok yandı. (Bakınız geçen haftaki yazı.)
Orman yangınlarının acısı bitmeden Karadeniz’i sel aldı. Hem de ne sel. Orada da yangınlarda olduğu gibi can kaybı var. Korkunç bir yağış, ki bunlara “hazırlıklı” yakalanmak mümkün değil, önüne ne katarsa alıp götürdü.
Belki görmüşsünüzdür Ayvalık’ta, orada burada hortumlar ortaya çıkıp zarar veriyor. Türkiye, bu kadar çok hortumun oluştuğu bir ülke değildi.
Marmara’nın müsilajını bu sayfada bolca dile getirdik, tüm medya diye getirdi. (Türkiye’de müsilajla ilgili ilk ciddi gazete yazısı bu köşede yayımlandı. Gurur mu duyayım, yoksa üzüleyim mi, bilemiyorum.) Marmara artık kendisini temizleyemeyecek durumda. İnsan yardımı şart. Ama biz yardım etmek yerine yangınla körükle gitmeyi sürdürüyoruz.

AL SANA ÇİVİ!

Tabii tanık olduğumuz gariplikler ve aşırılıklar, bize has değil. Dünyanın her yerinde aşırılıklar meydana geliyor artık. Çünkü, söylene söylene anlamını yitiren, umursanmaya umursanmaya “marjinal grup söylemi” haline getirilen “küresel ısınma” diye bir şey var! Bilim insanları onlarca yıldır yırtınıyor küresel ısınmaya dikkat çekebilmek için. Ama sonunda dikkati çeken bilim değil “acı” oldu. Can acısı, yürek acısı, adına ne derseniz deyin, acı çekiyoruz insan ırkı olarak. Alışık olmadığımız şeyler oluyor dünyada. Bu iklim olayları, doğanın ta kendisi. Doğa, “Al sana kanalizasyon!”, “Al sana fabrika bacası!”, “Al sana toplu taşıma bilincinden uzak bireysel kara taşımacılığı!”, “Al sana zehirli atıklar!” diyor.
Sanırım dünyanın çivisi gerçekten çıktı. Aşağı yukarı hepimiz bu deyimin anlamını biliyoruz. “Çivisi çıkmak”. Düzenin tamamen bozulduğunu, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını, bütün tadın tuzun kaçıp gittiğini anlatan bir deyimdir. Türk Dil Kurumu, “Kargaşa içinde bulunmak” diye açıklar. Ülkemiz ve dünyamız mı kargaşa içinde, kargaşa mı bizim içimizde, bilemiyoruz.

Yazının Devamını Oku

Ağaç candır, yanar!

Kültür tarihinin en eski sembollerindendir ağaç. Her ağaç candır. Ağaç yanar, can yanar!

 


Bu acıya yürek dayanaz. Marmaris 29 Temmuz 2021. Foto Mahmut Serdar Alakuş. AA-Getty. Kaynak The Atlantic.

Hepimizin içini acıtan, kiminin hayatını, kiminin ruhunu karartan bir dönemde başka ne yazabilirdim ki? Hayat öyle bir hale geldi ki, gündemin büyük büyük olayları, normal hayata dönüp normal yazmayı, okumayı, gündem dışında konuşmayı neredeyse olanaksız hale getirdi. İnsanın içinden gelmiyor zaten başka türlüsü. Bu gezegeni paylaştığımız binlerce tür canlı var. Bu gezegen hepimizin ortak mekânı. Daha önce de yazmıştım, biz insanlar, bu dünyanın sahibi ya da patronu değiliz. Bizden önce var olmuş, Dünya’da bizden önce yaşamaya başlamış pek çok canlı var. Bunlardan biri hiç kuşku yok ki ağaçlar. İnsan soyu yeryüzünde yokken ağaç nesli buradaydı.

GÖK TENGRİ

Sayfayı takip eden veya konuya ilgili dostların çok iyi bildiği gibi insanın “kutsiyet” anlayışı korkuyla başladı. Doğanın, kontrol edemediği pek çok gücüne tanrısallık yükledi, onları kutsal saydı ve onlardan korktuğu için tapınmaya başladı. Gökyüzü, Türklerin de tarihlerinde olduğu gibi kutsal sayılabilecek çok şeyi barındırıyordu ve bu nedenle en kutsaldı. Bu nedenle Türk’ün Orta Asya’daki en yüce inancı, “Gök Tengri (Gök Tanrı)” idi.
Kontrol edilemeyen doğa güçleri, yeryüzünün her yerindeki insanları korkuttuğu içindir ki her yerde tapıldılar. Yıldırımlar, şimşekler, depremler, seller, yağmurlar, kar, fırtına, korkunç rüzgâr ve soğuk, korkunç sıcaklar ve kavurucu Güneş… Hepsi ya gökteydi ya gökte bulunan bir şey ile ilgili olduğu varsayılıyordu. Ancak insanın, “korku olmaksızın”, sadece sevgiye dayalı olarak taptığı ya da kutsal kabul ettiği şeyler de vardı. Bunların başında geliyordu ağaç.

Yazının Devamını Oku

Her şey yazıdır

Görüp duyduğumuz her şey bir şekilde yazılmıştır.Peki yazının kendisi nasıl yazılmıştır?

Bir yazan olmasa, nereden bileceğiz bilinmesi gerekenleri. Foto Aaron Burden - Uunsplash

Bilmem benim internet sitemi bugüne kadar ziyaret etme şansınız oldu mu? (Gerçi halen sakallı eski resimlerim duruyor ama olsun, içerik idare eder.) Orada altını çizdiğim husustur ve aynı başlıkla geçer: Her şey yazıdır! E öyledir çünkü.

Radyoyu veya televizyonu açıp haberleri mi dinliyorsunuz? Dinledikleriniz önce yazıya geçirilmiştir bir süre önce. Dinlediğiniz haberleri bir veya birden çok yazara borçlusunuz.
Reklamları mı dinliyor veya izliyorsunuz? Duyduğunuz her reklam, önce yazıya dökülür. Reklam metni diye bir şey vardır. Başarılı bir metinse herkesin aklında kalır. Bir yazı kadrosu yatar ardında. Yani, onu da yazarlara borçluyuz.
Bir margarin mi satın aldınız? Üzerinde bir sürü yazı vardır, her üründe olduğu gibi. İçindekiler, üretim yeri ve adresi, gerekli bazı bilgiler, iletişim, biraz reklam, hafif bir propaganda, bir iki slogan… Hepsini yazan biri vardır. En az bir yazar yatar satın aldığınız her ürünün ardında.
Sinemayı, tiyatroyu söylemeye gerek var mı? Ne büyük emektir onlar. Aylar, hatta yıllar sürer. İzlediğiniz her film veya tiyatro eseri, hayata bir yazarın fikri olarak başlar. Bir yazarın emeği olarak gelişir ve sonunda yazan kişinin adının bile hatırlanmadığı, sadece oyuncuların ve belki de yönetmenin adının bilindiği bir yapıta dönüşür. Ama yazarlara haksızlıktır bu. Eğer Nuri Bilge Ceylan ve Ebru Ceylan’ın birlikte kotardıkları gibi bir ortak çalışma değilse, ki çoğunlukla değildir, yazarların adı da en az yönetmen kadar anılmalıdır.

Yazının Devamını Oku

Bir magazin olayı: Mağaza!

Mağazalardan alışveriş ederken aklımıza magazin olayları gelir de, depolar, hazineler gelmez!

Mağazalar, mağazalar... Foto Mostafa Meraji - Unsplash

Tirilye’de denizci dost bir aile vardır. İzin almadığım için isimlerini veremem. Baba ve iki erkek evlat denizden geçimlerini sağlarlar. Balıkçılık, kaptanlık yaparlar. Diğer akrabaları da denizcidir. Güzel insanlardır. Barınakta, bir binaları vardır depo gibi, ambar gibi kullanılan. Bir şey lazım olduğunda onlara sorardık, onlar da “Mağazaya bir bakayım, olacaktı bir tane” gibi bir yanıt verirlerdi. “Mağaza” mı? Bu laf hep tuhaf gelmişti bana. Ivır zıvır bir sürü düzensiz malzeme yığınının tutulduğu, vitrini bile olmayan bir yapıya ne diye mağaza diyorlardı ki? Yıllar geçti. İşin doğrusunu öğrendim. Utandım. Kullandıkları “mağaza” sözcüğü, denizciliklerinin net bir kanıtıymış meğer. Siz de ister denizci olun ister olmayın, hayatınızda mutlaka mağaza sözcüğünü kullanıyorsunuz. Mağazalardan alışveriş yapıyoruz. Yapmayanımız yok. Peki mağazanın ne olduğunu kaçımız biliyoruz? 

REİS’İMİZİN MAĞAZASI!

Pîrî Reis’imiz de kullanmış bu sözcüğü Kitab-ı Bahriye’sinde birkaç yerde. Pulya yakınlarındaki Santa Meriye Tiremite (Adriyatik’te, beş küçük adacıktan oluşan Tremiti Adaları) adalarını anlatan bölüm, bunlardan biridir. “Mezkûr kal’eye Fortu dirler. Ve anun mukabelesinde deniz kenarında mezkûr Fortu’nun bir karkadoru vardur. Karkadoru Fortu dirler. Mağazalardur. Hem bir birgosdur, beklenür.” Hemen söyleyelim, “karkador”, donanımı zayıf yanaşma yeri demektir; bir çeşit gemi barınağı yani. “Birgos” ise kuledir. “Mağazalar” sözcüğü dikkatinizi çekti mutlaka. Geliyoruz. 

DEFİNE Mİ HAZİNE Mİ? E: HİÇBİRİ!

Bankanın hazinesi çok iyi kilitmenmezse insanlar nasıl güvenir değil mi. Foto Brock Wegner - Unsplash

Yazının Devamını Oku

Kendine iyi bak

Çok genç işi gibi görünen bu lafın aslında iki bin dört yüz yıldır var olduğunu biliyor muyuz?

Ceza almayacağını bilen biri suç işlemekten çekinmiyorsa, ahlak sahibi midir. Foto Maxim Hopman - Unsplash

Kimi laflar var ki, anlamını kavrayabilmek için üzerinde durmak gerek. Durulmadığında saçma da geliyor. Bugünün günlük konuşma dili, aldığı ilavelerle giderek tuhaflaşmaya başladı. Komedilere de konu olan kısır dil, aslında hem bir cehalet hem de hımbıllık göstergesi olarak algılanabilir. Örneğin, içinde “yani” ve “aynen” sözcükleri geçmeyen, normal cümlelerle konuşmaya çalışın bir gün boyunca, ne kadar zorlandığınızı göreceksiniz. Aslında, Türkçe’nin güzellikleri arasındadır bu sözcükler, çok şey anlatabilirler duruma göre. Hatta uzun uzun paragrafların yerine de geçebilirler. Ama bu güzellik, ancak nadiren kullanıldıklarında ortaya çıkar. Sohbet sırasında birisi konuşuyor, karşısındaki ha bire “aynen” diyor mesela… Böyle sohbet mi olur? Karşıma papağan alsam da bunu yapabilir hatta papağan araya iki farklı şey de katabilir. Zaten sınırlı sayıda sözcüğün kullanıldığı günlük konuşmalarımız, bu iki kelime sayesinde iyice kısırlaştı. Ama itiraf edeyim, öyle bir kulak dolgunluğu ve ağız alışkanlığı haline geliyor ki, bu sözcükler benim de arada ağzımdan kaçıyorlar!

O KADAR DA YENİ DEĞİLMİŞ

Üzerinde durmadan kullanıp, ardına veya anlamına pek bakmadan sarf ettiğimiz sözlerden biri de “kendine iyi bak” olsa gerek. Yeni bir laf değil tabii, hanidir var hayatımızda. Aslında tahminimizden çok daha fazla zamandır var hem de. Tam olarak 2420 (yazıyla: iki bin dört yüz yirmi) yıldır var.
Desem ki felsefe tarihinin, yani aslında yazılı insanlık tarihinin en eski sözlerinden biri bu, inanınız lütfen. Şimdi, “felsefe” deyince, pek çok okurun, “Amaan, kafa ütüleyecek şimdi” demese bile buna benzer bir hisse kapıldığını biliyorum, çünkü bir zamanlar ben de öyleydim. Fakat zaman bana gösterdi ki felsefe, ne yazık ki, bizim eski zaman çevirmenlerimizin kullandığı tuhaf ve ağdalı dil yüzünden yanlış anlaşılmış bir “şey”. Felsefeyi şu kadar basit ilan edebiliriz aslında: Hani, belirli bir yaşa gelince çoğu insan, “Yahu ben ne yapıyorum? Burada ne işim var? Ne yapıyorum ben? Ben dünyaya niye geldim ülen, bunun için mi?” gibi hafif isyan barındıran, biraz da doğumumuzdan beri hayatımızı farkında olmadan otomatik yaşamamıza neden olan şartlanmışlıklarımızın farkına varma anının şaşkınlığını içeren o anlar vardır ya, işte söz ediyorum. (Çok fazla sayıda insan ne yazık ki bu farkına varmayı hiç yaşamadan ölüp gider.)

DİYELİM, AHLAK…

Ahlak nedir mesela. Günümüzün “din” ile sıkı sıkıya ilişkilendirilmeye çalışılan ama yaşanan örneklerden hiç de ilgisinin olmadığını anladığımız bir kavramdır. Ahlak, aslında tek tanrılı dinlerden çağlar önce yeryüzünde tartışılıyordu. Belirli bir peygamberi veya kitabı olmayan toplumlar ahlaksızlık mıdır mesela? Elbette hayır. Depremden sonra Japonya’daki yardım kuyruklarının videolarını izlediniz mi hiç? Bir de bizdeki “bedava herhangi bir şey dağıtım” videolarını izleyiniz. Ahlak başka bir şey. Vicdanla ilişkili. Vicdanın, insanın içindeki tanrı olduğunu söyleyen varsayım pek hoştur bana göre. Kimse seni görmüyorken de suç işlememek mesela. Ceza olasılığı yokken bile kimseye zarar vermemek, kimsenin malını çalmamak, kimsenin namusuna göz dikmemek mesela. Gecenin ıssızlığında, kimse görmüyor diye, yavrularını emziren bir kediye tekme atmamak mesela. Kimseye görünmeden denize, ovaya, ağacın dibine zehirli atıklar boşaltmamak mesela. Güzel olanı yapmak ahlak. İyiyi kötüden, güzeli çirkinden ayıramayacaksak, insan olmak nedir ki?

Yazının Devamını Oku

Ey Homo Sapiens!

İbn Sina’yı yetiştiren kültürle Takiyüddin’in rasathanesini yıkan kültür aynı mı şimdi?

Beytülhikme'nin kurulduğu Bağdat. Doğrusu Atlantis'e benzetmede edemiyorum da.

“Abdala malum olur” deriz. Bir şeyin olacağını önceden bilenler için söylenir. Abdallık burada gezgin derviş anlamındadır ve bilge derviş, ermişliğe varmıştır aslında; o kadar ki olacakları önceden bilebiliyordur. Tabii şaka yönlü bir sözdür bu. Malum olmak, bilmek anlamına gelir. Ayrıca özellikle belirtelim çünkü halen farklı kullananlar olabiliyor: Aptal değildir o, “abdal”dır.
Malum ve çoğulu olan malumât, “ilim” diye okuduğumuz Arapça ilm’den gelir. İlm, biliş, bilme, bir şeyin doğrusunu bilmek, okuyarak öğrenilen bilgi anlamlarına gelir. Malumât da bu bilinmiş, öğrenilmiş şeylerdir doğal olarak. Bunlar Arapça kökenli sözcüklerimiz. Türkçesi bilgi. Öz Türkçe. Kutadgu Bilig’de olduğu gibi. (Kutadgu Bilig, mutluluk veren, kutlu eden bilgi demektir.) Kutadgu Bilig’e döneceğiz.

İSTEMEZSEK OLUR MU?

Bilgi nedir, nerededir? Her yerdedir diyebiliriz. Öğrenmek isteyene tüm kapılar açıktır. Mesela türküden öğreniriz ayva ağacının çiçekleri açtığında yaz mevsiminin gelmekte olduğunu. Sahilde gezerken öğrenebiliriz, rüzgâra asılı kalan bir martının kıpırdamadan duruyormuş gibi dakikalarca havada kalabildiğini. Günümüz teknolojisi müthiş; telefona baktığımızda dünyanın öbür ucunda yaşayan tanıdıklarımızın bulunduğu yerdeki hava durumu bize “malum” olur. Say sayabildiğin kadar. Başka deyişle insan, öğrenmeyi istiyorsa, öğrenemeyeceği şey yoktur. Evrenin sırları dâhil!
Buradaki anahtar sözcük “istemek” olsa gerek. Öğrenmeyi istemek. İstiyor musun, istemiyor musun? Çünkü istiyorsan öğreneceksin, istemiyorsan öğrenemeyeceksin. Öğrenmeyi istiyorsan, o konudaki (belki başka pek çok konudaki) cehaletin sona erecek, öğrenmeyi istemiyorsan, cehaletin sürecek. Ve eğer, cahil kalmayı bilerek, bilinçli olarak tercih ediyorsan, çevrendekilerin de öyle olmasını istiyor olabilirsin zira genel olarak çevremizde bize bilgiçlik taslayacak kimseler bulunmasını istemeyiz.

Yazının Devamını Oku

Allah sahibine bağışlasın mı?

Bu cümleyi duyduğumuzda ne anladığımız, tamamen bizim tercihimizdir.

“Çok güzel kız vallahi! Allah sahibine bağışlasın.” Lütfen bu cümleyi hiç duymadığınızı söylemeyin. Duymak bir yana, bunu ya da benzerini, herhangi bir kötü niyet olmaksızın bizzat kurmuş bile olabilirsiniz. Suçlamıyorum, haşa; yaygın bir laftır ve hemen hepimiz, lafları, sözleri, gerçek anlamlarını merak bile etmeden kullanıp dururuz. Öyle ki, pek çok yanlış da böyle büyür gider. Geçenlerde, betonu delenin, azimli bir fare olduğunu, lafın, defi hacetle ilgisinin olmadığını açıklamıştık. Bu sefer de yaygınlaşan yanlış kullanım örneği olarak hoşafı verelim. “Eşek hoşaftan ne anlar!” diye bir laf var ya... Lütfen söyler misiniz, eşekle hoşaf nasıl, nerede, hangi ortamda bir araya gelebilir? Elbette mümkün değil. Lafın doğrusu, “Eşek hoş laftan ne anlar”dır. Yani eşeğe, “Sevgili eşek, rica etsem durur musunuz acaba” gibi hoş bir ricada bulunulamaz çünkü eşek bundan anlamaz, onun yerine “çüüş!” gibi hoş olmayan, kaba bir emir verilir. Başa dönelim.

SAHİP OLMAK DA NE?

Sahibine bağışlama kalıbı, elbette erkekler için de söylenir. Ama doğrusunu isterseniz bu lafta, ciddi ve hatta korkunç bir toplumsal yanlışın kanıtı yatar. Hepimiz biliriz ki bu sözün arka planı, evlenecek (veya zaten evli) olan bir güzel insana -erkek veya kadın- bakıp, eşiyle birlikte mutlu olmaları gibi bir dilek barındırır masum tarafıyla. İşte tam da bu masum sanılan taraf, aslında en sorunlu kısımdır. Çünkü evlenen insanların birbirlerinin sahibi olmaları inancını dile getirir! “Allah sahibine bağışlasın!” Sahip? Yani eşi! Son zamanlarda giderek artan aile içi şiddet ve aslında tüm toplumsal davranış kalıplarımız bize göstermektedir ki, bu “sahiplik” durumu, aslında karşılıklı bir hâl değil, daha çok erkeğin borusunun öttüğü bir hâldir. Başka deyişle, evet, erkekler kendilerini, evlendikleri kadının (hatta kimi durumlarda sokakta gördükleri her kadının) sahibi zannetmektedirler!

HANGİ HAKLA?

Erkek, kendisini kadının sahibi zannetmese, “Onu giyemezsin”, “Böyle davranamazsın”, “Şöyle kahkaha atamazsın”, “Şu saatte evde olacaksın!” diye emirler verebilir mi? Erkeklerin kendilerini neden kadının sahibi zannettiklerini, bu hakkı nereden aldıklarını (biraz reklam gibi olacak ama gerektiğinde her kitaba atıfta bulunuyoruz kuşkusuz) Erkek Denizinde Kadın Gemiler kitabımda uzun uzun anlatmıştım. Özetlemek gerekirse, tamamen mesnetsiz, tamamen asılsız, erkeklerin kendi yarattıkları dünya ve uydurdukları kurallar silsilesinin bir sonucu bu. Dünya nüfusunun bir yarısı, öbür yarısının sahibi olabilir mi? Olabilir mi böyle bir şey?

KADININ SİLAHI KISKANÇLIK

Genelde erkekler tarafında çalışan bu sahiplik düşüncesi, karşı tarafta, yani kadınlar tarafında da başka bir çaresizlik alameti olarak karşımıza çıkıyor. Durmadan emirler yağdıran bir adama karşı kadının elinden gelen tek şey ve en güçlü silahı belki de: Kıskançlık! Nasıl ki erkekler, kadına sahibiymiş gibi davranmayı baba dâhil çevrelerinden öğreniyorlar, tıpkı onun gibi çapkınlığı ve yapılan çapkınlık sonucu yakalanma durumunda takınılacak tavırları da aynı şekilde çevreden öğreniyorlar. İnanın neredeyse tüm davranışlarımız, birkaç aklı başında olanımız hariç, kopyala-yapıştır yöntemiyle “bizim davranışımız” oluyor. İtirafı da hazırdır: “Biz böyle gördük!” Gördün diye yapman gerekmiyor. Kendini geliştirebilirsin, daha iyi bir insan, daha iyi bir koca, daha iyi bir baba olabilirsin! Kadın soruyu yapıştırıyor: “O kadın kim?” Işık tutulmuş tavşan gibi kalıyor erkek: “Hangi kadın ya?” Yakalanan erkek çarezsizliği de kopyala-yapıştır, yakalama refleksine doğuştan sahip kadının davranışı da. Bunun dışında kadının “sahip” olma hali ile ilgili yapabileceği pek bir şey ne yazık ki yok. En azından bizim toplumumuzda. Yavaş yavaş değişiyor bunlar tabii, gençler dönüştürüyorlar kendilerini. Onlar anlıyorlar kimsenin kimseye sahip olamayacağını.

Yazının Devamını Oku

Sakal ve değişim üzerine

Yirmi küsur yıllık sakalımı kesip atınca, hem sakalın etimolojisine, hem tarihimizdeki özel bir sakal vakasına yakından bakmak istedim.

Yazarınızın son halidir.

Sizi bilmem ama ülke gündemi benim içimi hiç açmıyor. Gözümüzün önünde yok olup giden Marmara Denizi’ne baktıkça da içim acıyor. Biraz bunlardan uzaklaşalım bu hafta istiyorum. Daha doğru söyleşiyle, sayfanın sürekli okuyucularının çok yakından bildiği özümüze dönelim istiyorum. 

Yirmi küsur yıllık sakalımı bıyığımı kestim. Doğrusunu söylemek gerekirse sakal, çok da sevdiğim bir şey değildi ama nedense “Artık benim tipim bu” diyerek direniyordum kesmeye. Fakat bir an geldi ve çok ama çok rahatsız oldum. Pek hijyenik bir şey değil doğrusu. Evet günde kim bilir kaç kez yıkanıp temizleniyordum ama ben kendimi temiz hissetmiyordum. Sigarayı bırakmış biri olarak sakallı olma halini bırakamaması çok saçma geldi ve kestim. En büyük endişem, “İnsanlar beni tanıyacak mı acaba?” idi. Hiç de korktuğum gibi olmadı. Taksici esnaf bile aynadan tanıyıp, “Abi hayırlı olsun, kesmişsin sakalı-bıyığı” dedi. Bunları anlatıyorum ki benim gibi endişeleri olanlar varsa rahatlasın, hayat hiç de kendimize eziyet çektirmeye değecek kadar katı ve keskin değil. Öneririm. Nasıl ferahladığımı anlatamam. 

BİR KIZIL GONCA…

Bırakalım herkes herkesi her şeyden bağımsız olarak sevebilsin. Ne mutlu Türküm diyenenin anlamını düşünelim sadece. Foto Ahmet Demiroglu - Unsplash

Barbaros Hayreddin gibi ömrüm boyunca sakalımla anılmak istemedim diyelim. İsmi Barbaros olan dostlar, denizcilik tarihimizin en şanlı reislerinden birinin ismini taşıdıklarını düşünüyorlar haklı olarak. Öyle de zaten. Ama bunun aslında, “Ahmet, Mehmet, İsmail…” gibi bir özel isim değil, bir lakap olduğunu çok kişi bilmez belki. Barbaros, Latince “barba” ve “rosa” sözcüklerinin birleşiminden gelir. Barba, “sakal” demektir, rosa da “kırmızı”. Gül de adını buradan alır, dudak boyası olan ruj da. Birleşince kırmızı değil de “kızıl sakal” anlamına gelir. Yani bizim Hayreddin Reis, “Kızılsakal” lakabına sahiptir. Hatıratında kendisi “Barbaros” lakabını “barbaroşo” olarak telaffuz eder. Ya da en azından kayda öyle yazılarak geçmiştir. İstanbul’daki Kızılsakal Bulvarı’nı bilirsiniz. Hani Beşiktaş’ta denizden başlayıp ta Zincirlikuyu’ya uzanan, İstanbul’un en eski ve ünlü bulvarlarından olan bulvardan söz ediyorum. Tabii biz onu Barbaros Bulvarı olarak biliriz. 

Yazının Devamını Oku

Çelişkiler ülkesi

Dünyanın en güzel denizini lağım çukuru olarak kullanalım, sonra da kendimizle kasıla kasıla gurur duyalım. Bunu açıklayabilecek bir filozof var mı bilmiyorum.

İnsan, hata yapmaya çok teşne. (Teşne, “çok istekli” demektir.) “Hata yapmaya uygun” veya “hata yapmaya eğilimli” de diyebilirdim, teşne sözcüğünü özellikle seçtim. Çünkü insana rahat batar. (Bu rahat batma mevzuunu çeşitli toplumsal olaylar değerlendirmesinde birkaç kez kullanmıştım. En son örneği için bakınız https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tayfun-timocin/soykırım-olsaydi-aglayabilir-miydik-halimize-41805619) Yani, mis gibi oturup hayatın tadını çıkartacağı yerde, lüzumsuz maceralar arar ve burnunu pislikten kurtaramaz. İnsan, bunu “isteyerek, bilerek” yapar. Bu nedenle teşnedir. Yaptığı saçma şeylerin hemen hiçbiri kazayla olmaz. Kendisi yapmıştır, yapmayı seçmiştir. Ama istemediği (aslında baştan düşünüp öngöremediği ama gerçekte kaçınılmaz olan) sonuçlarla karşılaşınca kendisinden başka herkesi suçlar! Hata yapmaya teşne olan insan, hatasına başka suçlu aramak için de yanıp tutuşur! İşte şikâyet, bu noktada devreye girer.

ŞİKÂYET ETMEK ÇÖZÜM ÜRETMEKTEN DAHA KOLAY VE ZEVKLİDİR

İnsan şikâyet etmeye de teşnedir çünkü. Şikâyet etmek, mazeret arayıp bulmak zevklidir. Kendi sorumluluklarını üstlenemeyen insanın bir anlamda tatmin yoludur. Her şeyden şikâyet edenlerin, çözüm üretmek bir yana, hatalarını kabul edip özür dilemekten bile aciz olması bundandır. Şikâyet etme zevkinden mahrum kalmak istemeyiz. Çözüm üretmek, çözüm için kafa patlatmak, yapılmış yanlışları geri çevirip onları kötüden iyiye dönüştürmek hep daha zordur çünkü. Oysa insan yattığı yerden şikâyet edebilir. Sadece çenesi işler, beyine veya çabaya gerek yoktur.
Bir de, konuyla hiçbir ilgisi yokmuş gibi duranlar vardır. Onlar, seyircidirler. Olanı biteni izlerler. Hem hatayı yapanlardan şikâyet ederler hem de kimsenin, yapılan yanlışı düzeltmemesinden. Sanki kendisi her konunun etkisiz elemanıymış, çarpım işlemindeki “bir”miş, elinden hiçbir şey gelemezmiş gibi öylece uzaktan izlerler olayları. Diyelim, ağacın dalına yuva yapmış, bir kuş… Birkaç insan ellerinde baltayla ağacı kesmeye başladıklarında hem baltayla gelenlerden hem de ağaçta yuvası olan kuşlardan hiçbirinin baltayla gelenleri durdurmamasından şikâyet edip duruyor, onları gagalayarak kaçırmaya bile çalışmadan, sadece söylenerek yuvasının yıkılmasını seyrediyorsa, o kuşa ne demeli?

LAFI DİNLEYEN KİM?

Geçen hafta bu sayfada Marmara Denizi’nin son 30 yıldır yapılan yanlışlarla nasıl nefes alamaz bir lağım çukuruna döndüğünü gördük. Hidrobiyolog Levent Artüz’ün bilimsel değerlendirmelerini ve en küçük bir detayı atlamadan bizlere aktardığı kirlenmenin tarihçesini ibretle (bilemiyorum aldık mı) ve üzüntüyle okuduk. (https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tayfun-timocin/denizde-boguluyor-baliklar-41810186)

Yazının Devamını Oku

Denizde boğuluyor balıklar!

Müsilaj denen çirkinliğe isimsiz uzmanlar doğa olayı demişler. Ama ismi belli gerçek uzmanlara göre durum hiç de doğal değil! Gelin şuna yanıt arayalım: Denizde hiç boğulur mu balıklar?

Tirilye limanının maskotu, sevimli susamuru da bu cinayetin kurbanlarından. Foto Nihat Erdin.

Bugünlerde Marmara kıyılarında yaşayan herkes “müsilaj” ya da “salya” uzmanı kesildi. Kimi haber sitelerinden konuyu taradım. “Uzmanlar diyor ki…” gibi laflar bolca var ama kimdir o uzmanlar, ne isim var, ne bir başka kimlik bilgisi. “İsimsiz uzmanlar” demiş birşeyler. En çok dedikleri şey ise müsilaj denen hadisenin “doğa olayı” olduğu. Öyle mi, değil mi? Ben meraklı ve şüpheci adamım, öyle her lafa inanmam. Güdümlü malumata (malumat bilgi değildir, başka yazıda konuşacağız) hiç itibar etmem.

Güzelyalı limanından başka bir üzüntü. Balık boğulmuş. Foto Emre ÖzgenY

Konu deniz ve biyolojik bir “şey” olduğu ve bu iki unsuru (deniz ve biyoloji) bir araya getiren uzmanlığa hidrobiyoloji dendiği için konuyu bir hidrobiyologa sormak gerekir. Olay Marmara’da cereyan ettiği için Marmara’yı yakından tanıyan, konunun geçmişini çok iyi bilen bir hidrobiyolog en iyisi olacaktır. Bu kişi de elbette, Sevinç-Erdal İnönü Vakfı Marmara Environmental Monitoring Project, Türkçesiyle Marmara Denizi’nin Değişen Oşinografik Şartlarının İzlenmesi Projesi, kısa haliyle de MAREM Lideri Hidrobiyolog Levent Artüz idi.

KİRLİLİK GÖSTERGESİ

Yazının Devamını Oku

Soykırım olsaydı ağlayabilir miydik halimize?

“Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben halime” diyen şarkıyı hangimiz bilmeyiz? Bestecisi Ermeni Serkis Efendi’dir. Nasıl bir soykırım uygulanmıştır ki, bugün biz birçok Ermeni bestecinin muhteşem şarkılarıyla mest olmayı sürdürüyoruz?

Şu İstanbul resminde her milletin ve dinin insanı var. Bu, güzellikten başka ne olabilir ki.

Paskalya çöreği

İnsanlara rahat batar! Bildiğiniz batar. O yüzden rahat durmak zordur. Huzurla yaşa, yediğin önünde yemediğin ardında, karnın tok, sırtın pek, uyan şükret, yaşa, insanlarla neşelen, şarkı söyle, doğayı hisset, dans et, sanatla ilgilen, bilime kulak ver, oku, yaz, nefes al… Yok! İlle de batacak o rahat. Harika bir evlilik yapar, gider başkasının peşine düşer; borcunu harcını öder, gider beterine saplanır; önümde yemeğim var diye sevineceğine neden bunun tuzu eksik diye celallenir; sahip oldukları her şeye yeter iken başkasınınkine göz diker vs. Bunlar bireysel davranışlar gibi gelebilir ama ne yazık ki toplumlar da aşağı yukarı böyle. Fark ettiyseniz, bu davranışlar çoğunlukla erkeklere özgüdür ve toplumların/milletlerin de bireylerle hemen hemen aynı olmasının ardında, çoğunlukla erkekler tarafından yönetiliyor olmaları yatar! Konumuz kadın-erkek değil ama yeri gelmişken kendi öngörümü altını çize çize söyleyeyim: Eğer ülkeleri kadınlar yönetiyor olsaydı, bu kadar acı, bu kadar saçmalık, bu kadar rezalet yaşanmazdı dünyada. Bana göre iki kere ikidir bu. Geçelim…

MİLLET-İ SÂDIKA

İnsanlara rahat batar evet. Toplumlara da batıyor işte. Nedir bu “Ermeni meselesi” adı verilen tuhaflık öyle? Üzerinden 106 yıl geçmiş, hâlâ 1915 olaylarının ne olduğunu anlayamamış olan ya da anlamıyormuş numarası yapanlara gülmek gerek. Belli ki rahat (barış, ittifak vs.) batmış. Tıpkı bundan 1,5 asır önce olduğu gibi. Çünkü her şey, bütün dünyada milliyetçilik akımlarının başladığı 19. yüzyılda başladı.

Yazının Devamını Oku

Çocuklar hep gülsün

Tarih boyunca çocuklar çok çekti. Hatta kurban bile edildiler. Fedakâr koç, çocuklar ölmesin diye ortaya çıktı. Ne mutlu ki Türkiye, çocuklarına gülümseme hediye eden bir ülke oldu.


Geçtiğimiz hafta Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’mızın “ulus” faslıyla ilgilenmiştik, dileyenler için linkini buraya alalım. (https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tayfun-timocin/en-buyuk-bayram-41794664) Bu hafta ise “çocuk” kısmına yakından bakacağız. Dünü hatırlamak, bugünü aydınlatır derler; kim der bilmiyorum, belki de şu an ben demişimdir.
İnsanın, insan olma tarihinde “inanç” en önemli unsur. İnancı önemli yapan, o dönemin inanç sisteminin insanlara söylediği “kutlu” şeyler değil. İnanç önemli, çünkü insan, gerçekten merak ettiği her şeye yanıt arayan bir varlık ama yanıt bulabilmek için gereken bilgiden uzak ve bilginin “b”sinin olmadığı dönemlerde inanarak her şeyi çözdüklerini sanmışlar. Ya da şöyle diyelim: Her şeyi çözdüklerine “inanmışlar”.
“Neden deprem oldu?” “Tanrılar bizi cezalandırdı! Kesin bir suç işledik.” “Gökyüzünden inip şu ağaçları yakan büyük ışık da neyin nesi?”, “Bize kızan tanrıların attığı mızrak olmalı. Işıklı tabii, tanrıların mızrağı tahtadan olacak değil ya!” gibi gibi… İnsanı korkutan ne varsa, hiçbirinin nedeni henüz bilinmediği için yanıt bilerek değil inanarak verilebiliyordu ancak. İnanmakla bilmek bu yüzden çok farklıdır. Hepsinde yanıt vardır ama bilginin yanıtı ile inancın yanıtı farklıdır.

BİLMEK İLE İNANMAK

Basit bir örnek… Dünyanın çekirdeğinde Güneş’ten parça olduğunu biliyoruz. Milyarlarca yıl kendi kendine dönüp dışı soğuyan Dünya’nın içi soğumadı. Güneş’ten gelen “özü” orada duruyor ve Güneş’in dışı ile hemen hemen aynı sıcaklıkta. Ve tabii katı değil. Sıvı gibi. Jel gibi. Akışkan. Lavlar fışkırıyor ya yeryüzüne. Onlar işte. Akışkandır yani Dünya’nın içi. Akışkan bir merkezin etrafındaki soğumuş, katılaşmış yerkabuğu, sabit bir yerde kazık çakıp durmadığı için, hareket halindedir. Tabakaların hareket ediyor olması da doğal olarak üzerinde yaşayan bizleri tedirgin ediyor. Çünkü harekete deprem deniyor ve biz ona tam uyumlu olamadığımız için korkuyoruz. Şimdi… Buraya kadar olan şey bilgi. Deprem olduğunda, “Allah insanları günahları yüzünden cezalandırdı” diyenlerin dile getirdiği şey ise inanç. Böyle düşünenlerin hâlâ var olmasına şaşırıyor olabiliriz ama varlar. Ne yazık ki on binlerce yıllık inançların koşullanmışlığı ile konuşuyorlar.

KURBAN VE KEÇİLER

Peki binlerce yıl öncenin bilgisiz insanları onca korkuyla nasıl başa çıkabiliyorlardı? Elbette onları cezalandırıp duran tanrıları sakinleştirmeye çalışarak. Yani kurban vererek! Kurban, insanın bildiği ve uyguladığı en eski kefaret yöntemidir. Bugün dilimizde halen var olan “günah keçisi” lafı şaka değil gerçektir mesela ve neredeyse dünyanın birbirinden çok uzak tüm kültürlerinde vardır. Bir köyün, bir topluluğun, her neyse onun, bütün günahlarını bir kişiye, bir canlıya (keçiye mesela ya da bir ağaca) yüklerlerdi ve onu insansa “törenle” öldürürler, hayvansa keser ya da kovarlar, ağaçsa keserlerdi! Pek çok kaynakta bunları bulabilirsiniz ama önerim, antropolojinin babalarından James George Frazer’in Günah Keçisi adlı kitabıdır. (Pinhan Y. 2019) Okuduğunuzda gözlerinize inanamayacak, insanlığın geride bıraktığı süreçlere dehşetle hayret edeceksiniz. Günah keçisi konusuna başka bir yazıda döneceğim.

Yazının Devamını Oku

En büyük bayram

Çocuk tarafından değil ulusal egemenlik tarafından en büyük bayramdır 23 Nisan. Çünkü binlerce yıllık gidişata dur denilmiştir.

Salgın nedeniyle bu yıl böyle olamayacak belki ama bu millet, her fırsatta sevgisini gösterir. Ulus, egemenliğinin kıymetini bilir. Foto Ahmet Demiroglu - Unsplash

Bayram yazısının tam da bayram gününe denk gelmesi ne büyük mutluluk benim için. Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, “en büyük bayram” olarak geçiyor literatürümüzde çünkü öyle. Neden “en büyük bayram” olduğunu, kendimce anlatmaya çalışayım.
Bunu yapabilmek için “ulus” nedir, nasıl ortaya çıkmıştır, ona bir bakmamız gerek. Yaklaşık 2 milyon yıldır yeryüzünde “var” olan insanın hayatında “ulus” denen kavram, son birkaç yüzyıldır bir şey ifade ediyor. Ondan önce ulus diye bir şey yoktu. İnsanlar kendilerini, sondan başa giderek, dinleriyle, Krallıklarıyla, kabileleriyle ve köyleriyle ifade ediyorlardı. Ondan öncesindeyse muhtemelen kimse bir şey ifade etmeye çalışmıyor, karşısındakini döven, onun sahip olduklarına konuyordu. (Bu taş devri yöntemi hâlâ kısmen geçerli denebilir.)

TOPLARKEN BAŞIMIZA GELENLER

Efendim, insan, küt diye şehirlerde yaşamaya başlamadı tabii. Tarım bile yokken, atalarımız doğanın verdiklerini topluyor ve avlanıyorlardı. İnsanın bu durumuna avcı-toplayıcı dedik ama onların bundan haberi yoktu tabii. Avlanmak ve doğanın verdiklerini yemek dışında bir seçenekleri yoktu zira. Bazen bulduklarından zehirlenip ölüyorlar, bunu görenler de o öldüren şeyi bir daha yememeye dikkat ediyorlardı. Muhtemelen “cıss!” anlayışı da o sıralarda gelişti!

KEŞİF VE İCAT

Yazının Devamını Oku

Folklor halkın aynasıdır

Halkımız kadın-erkek el ele verip dans eder. Halk budur. Ama bu folklor değildir çünkü folklor, halk bilimine denir, dansa değil.

 

ESKİDEN TV’lerde arada sırada da olsa halk oyunları ekiplerini görürdük. Epeydir göremiyoruz ya da ben denk gelmedim. O ekipler ekranda belirince birbirimize, “Folklorcular çıktı” derdik. Yanlış söylerdik. Onlar folklorcu değildi, dansçıydı! Nereye gitti onlar?
Siz hiç oynadınız mı halk oyunları? Ben oynadım. Gaziantep, Silifke, Elazığ, Adana oynadığımı hatırlıyorum. Çocukluğum Adana gibi muhteşem bir yerde geçti; doğal olarak oynadıklarımız da komşu yörelerin oyunlarıydı. Davul-zurnacılarımızı hatırlıyorum ama isimlerini hatırlamıyorum ne yazık ki. Bahsettiğim 82-85 arası, hatırlaması kolay değil. Fakat esmerlerdi, onu hatırlıyorum. Çok hoşsohbet insanlardı, gösteri için gittiğimiz her yerde bize büyük yardımları olurdu. Zurnacımızın yanaklarını unutmam mümkün değil, nasıl şişerdi, öyle bir yanak formu nasıl mümkündü, çok şaşırırdım. Bir yandan oynar, bir yandan da onu izlerdim. Yanaklarını, tıpkı tulum ya da gayda gibi havayla doldurduktan sonra zurnayı çalmaya devam ederken bir taraftan da burnundan yeni nefes aldığına hayranlıkla tanık olurdum. Güzel zamanlardı.

HAYDİ ANTROPOLOJİ OYNAYALIM!

Biz de kendimiz için aynı hayatı yapar, “folklor oynadığımızı” söylerdik. Ama sonraları bu sözcüğü tartıştığımızı da hatırlıyorum. Oysa folklor oynanabilen bir şey değildir. “Folklor oynamak” demekle “antropoloji oynamak” veya “tarih oynamak” demek arasında hiçbir fark yok aslında. Anlatayım.
Bu sayfayı bilimsel bir makale kıvamına getirmemek, pek çok cümlenin nereden alıntı olduğunu dipnotlarla, parantezlerle belirtip ortalığı kalabalıklaştırmamak için en baştan söyleyeyim ki çalışmalarından yararlandığım dev isimler var. Bu işlere ömür vermiş Metin And, Tahir Alangu, Cemil Demirsipahi, konuya ilişkin en önemli rehberlerimdir. Elbette daha onlarca yazar ve eser var ama buraya sığdırmak olası değil. Saydığım isimleri tanımayanlar, internette küçük bir gezinti ile onların büyüklüklerine tanık olacaklardır, anlatıp yerimizi doldurmayalım.

Yazının Devamını Oku