"Tayfun Timoçin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Tayfun Timoçin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Tayfun Timoçin

Burnumuzun dibindeki servet

Roma’daki ünlü Kolezyum, her yıl tek başına 4 milyon turisti ağırlıyor. Peki o Kolezyum’un neredeyse aynısının bizim burnumuzun dibinde olduğunu kaçımız biliyoruz?

Burnumuzun dibindeki servet

Kyzikos amfiteatrının bugün ayakta kalan duvar kalıntıları.

Günümüz teknolojisi ile gerçek olmayan şeyleri gerçekmiş gibi beyaz perdeye aktarabiliyorlar. Örneğin dinozorlar insanları kovalayıp yiyor, türlü yaratıkların kumanda ettiği uzay gemileri birbirleriyle savaşabiliyorlar. Bu açıdan teknolojiyi sevmemek zor. Hayal gücümüzün bile ötesine geçip hayatımıza renk katıyor. 

Teknoloji, sahne sanatlarında da artık önemli bir role sahip. Işık oyunları, yansıtmalar ve daha kim bilir nelerle sahnelerde çok farklı etkiler yaratılabiliyor. Örneğin bir gemiyi sahnede yüzdürmek, onun fırtınalara tutulmasını, koltuğunda oturan tiyatro izleyicisine hissettirerek göstermek mümkün. (Elbette maliyetler konumuz değil.)

Burnumuzun dibindeki servet

Kolezyumda temsili deniz savaşları.

İKİ BİN YIL ÖNCE?

Peki ya bu cicili biçili teknolojik olanakların olmadığı, olmak bir yana hayal bile edilmediği bir zamanda, günümüzden iki bin yıl önce sahnede gemilerin savaştığını, izleyicilerin rahat ve kuru koltuklarında oturup sahnede bir deniz muharebesini canlandıran gemileri heyecanla seyrettiklerini söylersem inanır mısınız? İnanın lütfen. Aynen oldu bu. Peki neredeydi bu büyülü temsil? Gelmiş geçmiş en büyük imparatorluklardan birinin kalbinde, yani Roma’da, ünlü Kolezyum’da. (Bir başka yerde daha aynı şey oldu, ona birazdan değineceğiz.)

Burnumuzun dibindeki servet

Kolezyum’un tabanı açılıp kapanırdı. Su doldurmaya alt katmandan başlanır. Su boşaltılınca da kaplamalar zemini örter, üstü de kumla kaplanırdı.

KISMEN TANIDIK BİR YAPI

Gidip görmeyenler, Russell Crowe’un Oscar kazandığı Gladyatör filminden hatırlayacaklardır. Tabii filmdeki Kolezyum, var olduğu dönemin tüm şaşaasını yansıtan, bilgisayar destekli bir bütün bina idi. Bugün gidenler, orada öyle bir şey değil, kalıntılarını görürler ama kalıntısı da az buz değildir hani. Sayfadaki fotoğraflarda belli zaten.
Kolezyum’un inşasına MS 70 yılında, İmparator Titus Flavius Vespasianus zamanında başlanmış. Flavian Hanedanı’nın kurucusu kabul edilen bu imparator, bu dev yapıya aslında Flavian Amfiteatrı adını vermiş ama yapının görkemi, başka deyişle “devasa” oluşu nedeniyle, bu anlama gelen Latince “colossal” sözcüğünden “colosseum” adı kullanılır olmuş. Bu arada, antik dünyanın yedi harikasından biri olan Rodos Heykeli’nin diğer adı da Colossus’tur. Rodos limanının girişinde yer alan dev Apollo heykeli de bu kökteş isimle anılmış. (Orijinali “colosseum” olan sözcük dilimize ne diye “kolozyum” yerine “kolezyum” olarak geçmiş, anlamış değilim ama öyle.)

ELİPTİK BİR ŞAHESER

Her ne ise... Kolezyum MS 80’de, İmparator Titus tarafından 100 Gün Oyunları gibi fazlasıyla coşkulu ve 3 aydan fazla süren bir “eğlence” serisi ile hizmete sokulmuş. Fakat yapının son halini, en üst katı MS 82’de çıkan Titus’un oğlu Domitianus vermiş. (O zamanlar demir filizleri de yokmuş ama yapı 2 bin yıldır ayakta. Helal olsun.)
Kolezyum, yuvarlak görünür ama eliptik bir şekli vardır. En uzun yeri 189, genişliği de 156 metredir. Dış duvar yüksekliği ise 48 metre! Günümüzün 16 katlı binaları kadar yani. (Acaba günümüzün binaları 2 bin sene sonra var olurlar mı?)

MUHTEŞEM BİR SİSTEM

Kolezyum’un oyunların oynandığı zemini, kalın ahşap kaplamalardan oluşuyor ve oyunlar oynanacağı zaman bu kaplamalar kumla kaplanıyormuş. Fakat kaplamaların altında, çeşitli oyunlara teknik olanaklar sağlayan, mesela vahşi hayvanların (aslanlar, kaplanlar vs.) kimseye zarar vermeden arenaya çıkabilmelerini sağlayan hareketli kafes/tünel sistemlerinin işleyebildiği, kaldıraçlar vasıtasıyla bazı taban platformlarının inip kalkmasını sağlayan asansörlerin çalışabildiği bir sürü odacık var. Romalılar, gösterinin tadını sonuna kadar çıkartmayı sevdikleri için (ve bunu becerebildikleri için de) aynı sahne “deniz haline” de getiriliyormuş. Kaplamalar çıkartılıyor, alt kattaki odacıklar boşaltılıyor ve özel bir sistem sayesinde zemine su dolduruluyormuş. Su iyice yükselince, tabii en büyüklerinden olmasa da büyüklerin yüzebilen modelleri olan, fazla su çekmeyen (fazla derinliği olmayan) gemiler sahneye alıyormuş. Böylelikle deniz muharebeleri canlandırılıyor, kimi deniz canavarları sahneye taşınıyor ve 50 binden fazla seyirci, oturdukları kuru koltuklardan, sahnedeki dehşetli deniz savaşlarını izleyebiliyormuş.

Burnumuzun dibindeki servetKONU KONUYU AÇAR

Deniz savaşı oyunu bittikten sonra su, yine özel bir sistemle tahliye ediliyor, arena ve alt kat kurumaya bırakılıyor, tam bir kuruma sağlandıktan sonra da kaplamalar yine yerlerine yerleştirilip üzerleri kumla örtülüyormuş.
Evet bugün biz bu işleri teknolojiyi kullanarak çok daha kolay hallediyoruz ama 2 bin yıl öncenin teknolojisini de yadırgamayalım; o günü, ancak o günün şartları altında değerlendirelim lütfen. Ben böyle durumlarda ister istemez şöyle düşünürüm: İki bin yıl önce Roma’da bunlar olurken, dünyanın geri kalanı ne yapıyordu acaba? Zaten böyle tali (yan) sorulara yanıt ararken buluyorum size bu sayfada yazacağım konuları.

BİR ANDA BURADAYIZ

Fakat lütfen aceleci davranmayınız. Çünkü bu yazının asıl çarpıcı yerine henüz gelmedik. Roma’daki Kolezyum’u bu sayfaya konuk etmeme neden olan şey, hiç şüphesiz, denizden uzak Roma’nın orta yerinde, yedi tepeli ilk şehir Roma’nın o tepelerinden biri olan Palatino Tepesi’nde bir amfiteatrda yapay deniz oluşturulup içine gemiler konarak deniz savaşlarının canlandırılmasıdır. Hatta oturup bu temsillerin detaylarına da girebiliriz. Ama, size şimdi söyleyeceklerim, konuyu bambaşka bir yere taşıyor. Nereye biliyor musunuz? Bizim burnumuzun dibine! Marmara Denizi’ne!

BERZAHTAN YUKARI

Yılda 4 milyon turisti tek başına çeken Roma’daki Kolezyum’un, “hemen hemen aynısı” bizim topraklarımızda da var! Kapıdağı Yarımadası’nı bilirsiniz. Güneyden kuzeye, Marmara’nın (antik adıyla Propontis’in) içine doğru genişleyen iri yarımadayı anakaraya bir berzah (kıstak) bağlar. Bu kıstağın bir tarafı Erdek, diğer tarafı Bandırma’dır. Bildiniz değil mi? Hah, işte o kıstaktan kuzeye doğru biraz çıkınca, Belkıs diye bir köye gelinir. Tam da o bölgede, yolda giderken birçok harabe, eski taş bina kalıntıları vs. görülür. İşte o kalıntılar, Kyzikos antik kentine aittir.

Burnumuzun dibindeki servet

Kyzikos’un dijital bir rekonstrüksiyonu.

KORSAN YATAĞI DEĞİL, KOCA BİR KENT

Kyzikos’un tarihi aslında çok daha eskiye dayanıyor ama bu yazıyı daha karmaşık hale getirmemek için kabaca değinip geçeceğiz. Bir Miletos kolonisi olan kentin MÖ 8. yüzyılda kurulduğu biliniyor. (Öncesinde de başka insanlar yaşıyordu muhtemelen.) Daha sonra Roma kenti haline geliyor. Bölgenin verimi kentin ticaretine de yansıyor, hem de öyle bir yansıyor ki, Kyzikos’un para birimi stater, “uluslararası değere sahip” paralardan biri oluyor. Yani bugünün doları, Euro’su gibi... Şehir, zirveye Roma İmparatoru Hadrianus zamanında ulaşıyor. Bir bayındırlık, bir zenginlik ki sormayın. Bizim “kulaktandolmacılar” bölge hakkında atıp tutarken “İşte buralar eskiden hep korsan yatağıymış” deyip dururlar! Ne korsan yatağı?! Dünyanın en gelişmiş, en güzel ve en büyük şehirlerinden biri imiş Kyzikos. (Asırlar sonra korsan yatağı olmuş, o ayrı. Çünkü denizcilik açısından o kadar elverişli bir yer ki, daha iyisi bu bölgede yok.) Öyle ki, halkın toplandığı, alışveriş yaptığı yer olan agoraların biri yetmemiş, ikincisini yapmak zorunda kalmışlar. İki tane agorası olan kaç antik kent var bilmiyorum. İki agoralı, iki tiyatrolu, üç limanlı, binlerce insanın refah içinde yaşadığı, uluslararası ticaret gözbebeği koca bir kent.
Nadir uygulanan bir Roma geleneğine uyarak imparatorun kendisine tanrısallık atfetmesine uyum sağlamış ve kenti çok bayındır hale getiren imparatorlarına âşık olan Kyzikosluların inşa ettiği Hadrianus Tapınağı var burada mesela. (Daha önce Zeus Tapınağı imiş adı.) Ki, yeryüzünde herhangi bir imparatora adanmış pek az tapınak vardır.

Burnumuzun dibindeki servet

Kyzikos’taki amfiteatr ayakta olsaydı böyle görünecekti.

GELDİK AMFİTEATRA

Roma’daki Kolezyum’un “hemen hemen” aynısı olan amfiteatr da işte burada! Aslında, Roma’dakinden 100 yıl kadar sonra inşa edilmiş olmasına rağmen ne yazık ki çok daha harap durumda. Savaşlar ve bölgenin depremselliği neden olmuş bu yıkıma. Tabii son asırda bütün tarihî yerleri fare gibi kemiren hazine-gömü avcılarını da unutmamak lazım.
Hemen hemen aynısı derken belirtelim, günümüzün moda deyişiyle belki “bir tık” küçüğüdür. Roma’dakinin 189 x 156 m. olan ölçülerine karşılık Erdek Kyzikos’taki 180 x 155 metre ölçülerine sahip. Sahiden de bir tık değil mi? Ancak tahmin ve rekonstrüksiyon çalışmaları, Roma’daki kadar yüksek olmadığını gösteriyor. Bu durumda 50 bin kişiden daha az bir seyirci kapasitesine sahip olmalı. (10 bin diyen kaynaklar da var.)

Burnumuzun dibindeki servet

Kyzikos amfiteatrının uydu görüntüsü. Altından geçen derenin yatağı ve bitki örtüsüyle kaplanmış yuvarlak bina yapısı görülebiliyor.

ALTINDAN DERE AKAN TİYATRO

Fakat asıl hikâye bu değil. Esas konu, bu amfiteatrın, dere üzerine yapılmış olması! Kleite Deresi denen, bugün kuru olmasına karşın bir zamanlar gürül gürül aktığı bilinen derenin üzerine oturtulmuş bu yapı, dere yatağına yapılmış özel bir mekanizma ile istendiğinde suyla dolduruluyor, istendiğinde boşaltılıyormuş. Dere yatağını değiştirip suyu istendiğinde sahneye dolduruyorlar ve böylelikle Roma’daki gibi gemilerle deniz savaşı gösterileri düzenleniyor, istendiğinde yine dere yatağını değiştirerek suyu boşaltıp sahneyi kurutuyorlarmış! Kyzikos’ta! Erdek’te! Burnumuzun dibinde!

TURİSTİ NEYLE ÇAĞIRACAĞIZ?

Bu zavallı amfiteatr bugün çalılarla ve ağaçlarla kaplı olduğu için, birkaç duvar parçasından başka bir şeyi göremiyoruz. Halk da duvar parçaları gördüğü için oraya “kaleler mevkii” diyor. Sıkı bir çalışma yapılırsa belki ortaya daha fazla şey çıkar. Korunuyor mu? Sanmıyorum. Yılda 4 milyon turist çeken Roma Kolezyumu’na neredeyse tıpatıp benzeyen bir amfiteatrımız var ama bırakın turisti, daha bizim haberimiz yok. Hem tarihsel hem de maddi açıdan bir ulusal servet orada öylece yatıyor çalıların içinde. Lütfen söyler misiniz, daha önce kaçımız biliyorduk böyle bir şeyin var olduğunu? Şu haliyle 4 milyon değil, yılda 40 turist çekiyorsa sevinmek gerek. Turizm lafı herkesin ağzında ama içi boş. Turizm, çay bahçesiyle, tost büfesiyle, balık-ekmekle olmaz.
Erdek Belediyesi, bu yılın başında güzel bir video yayımladı. Sanırım ve umarım konunun üzerine gidecekler. Birilerinin ciddiye aldığını görmek güzel. Bu videoyu izlemek isteyenler için linkini yazayım: https://youtu.be/7lBxInGy3HI (6 dakika 54 saniye.)

ARİHE SAHİP ÇIKMAK

İşte böyle efendim. Roma’dan Erdek’e uzanan güzel bir yolculuk bu ama şimdilik yolun sonu çok parlak değil. “Tarihimize sahip çıkmak”, yaşadığımız toprağın da tarihine sahip çıkabilmek olmalı. Pek güzel çalışmalar yapılıyor, doğru. Bütün bu arkeolojik çalışmalar da yüksek maliyetli işler, o da doğru. Ama konu turizm, yani ülke menfaati olunca, kaz gelecek yerden tavuğun esirgenmemesi gerektiğine inanıyorum. Kalın sağlıcakla.

BU HAFTA SONU HAVA VE DENİZ

KEYİFLİ BİR HAFTA SONU

Rüzgâr poyrazdan canlı, hatta yer yer sert. Marmara’nın poyrazı binlerce yıldır böyle esiyor. Bu nedenle bu sayfada anlatılan Kyzikos bölgesi, denizcilik için mükemmel bir yer. Poyraz patlasa da, kudursa da bölge, tekneler için muhteşem bir korunma sağlıyor. Tam bir liman yani. Hava sıcaklıklarında ciddi bir değişim yok, halen sıcakça günler yaşıyoruz, deniz suyu da gayet güzel, 23-24 derece civarında. Yani yüzmek isteyenler tadını çıkartabilirler. Yağış beklenmiyor ama cuma ve cumartesi Marmara’nın doğusunda küçük bir bulutlanma var, pek bir şey bırakacaklarını sanmıyorum lakin değişen şartlarda çok da iddialı konuşmamak lazım. Herkese keyifli bir hafta sonu dilerim.

X