"Tayfun Timoçin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Tayfun Timoçin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Tayfun Timoçin

Bırak bu ayakları yılan kardeş

Tanrı yılanı sürünmekle cezalandırdı. Peki ya ondan önce yılan sürünmüyor muydu?

Bırak bu ayakları yılan kardeş

‘Su içerken yılan bile dokunmaz’ diye saçma bir söz var ya, bence onun doğrusu ‘su içerken yılana bile dokunulmaz’ olmalı. Zaten gelenek de bunu doğruluyor.

Yılanları gösteren belgesellerde görmüşsünüzdür ve görmediyseniz, küçük bir internet taramasından sonra bol bol görebilirsiniz ki, beslenen yılan, pek hoş bir görüntü sergilemez. Hele, aslında biz insanlara bilmeden yaptıkları iyilik gereği fare yiyorlarsa, görüntü daha da hoşnutsuzluk yaratıcıdır, zira yılanın ağzından sallanan ölü fare kuyruğu kötü görünür! İçinizden bazılarının midesi kalkmıştır şimdi, değil mi? Ama bunu özellikle yaptım. Çünkü bu hayvancağızın başka çaresi yok. Yılandan söz ediyorum. Nasıl yesin? Eli yok, ayağı yok, pençesi, patisi yok. Hatta kurbağanınki gibi bir böceği yakalayıp tutsak eden bir dili bile yok. Markete gidip makarna veya bir büfeye gidip hamburger alacak hali zaten doğuştan yok. Gitse de kimse beslemez onu, beslemek bir tarafa, kafasını ezmek için uğraşırlar! (Çok meşhur atasözüdür ya bizde, “Yılanın başını küçükken ezeceksin”…) Halbuki bir yılan, -hele bu mevsimde karşılaşmalar çok olabilir- insandan kaçar. Tehdit edilmezse, üzerine basılacağını zannetmezse, kimseye zarar vermeden kendi yoluna gider. Sıcak havalarda o da bizim gibi serinlik arar, kuytularda serinlemeye çalışır, susar (yani susuzluk çeker). Bir zamanlar insan da, henüz ev inşa etmiyorken, mağaraları, kovukları vs. kullanıyorken, yılanla çok karşı karşıya gelmiş, çok çatışmış anlaşılan ki, ortak anılarımızda yılanın kötü bir ünü kalmış. Bazıları zehirli, bazıları zehirsiz olan bu hayvanları kimse sevmek zorunda değil ama peşinden gidip öldürmeye de gerek yok değil mi? Onların da aileleri, yavruları, yuvaları var. Bize bir zararı yok. Evet, kimseye dokunmayan yılan bin yaşasın. Bu lafta yılana “kötü” bir anlam yükleyen biz insanlarız ve kendi içimizdeki kötülükle paralellik kuruyoruz, yoksa yılanın tek başına kimseye bir kötülük ettiği yok.

NEDEN KÖTÜ Kİ?

Yılanlara “sürüngen” deriz. Çünkü sürünerek yol alırlar. Pek hoş bir durum olmasa gerek. Sürünmek, nedense özellikle vurguladığımız bir durum. Yürüyen, koşan, zıplayan hayvanlara farklı sıfatlar vermemişiz de sürünenlere sürüngen deme ihtiyacı hissetmişiz. Hayvana yüklemediğimiz şey kalmamış. “Seni yılan” diye hakaret eder, birinin kötü, sinsi, zalim olduğunu falan ima ederiz. Çünkü yılan “sessizce yaklaşır ve insanı sokar!” arkadaş, yılanın sesi yok ki, nasıl yaklaşması lazımdı? “Bak geliyorum ha!” diye diye mi?
İşin böyle bir tarafı olsa da, temmuz ayı başından bu yana gördüğümüz gibi, sadece kötülük değil yılanla özdeşleşen. Şifa, sağlık, uzun yaşam ve hatta sonsuzluk gibi kavramları da yüklemişiz hayvancağıza. Doğrusunu söylemek gerekirse, genel olarak da iyi-kötü vs. demeden değerlendirdiğimiz de olmuş. (Aklı başında birileri vardı her devirde demek.)

İSLÂM ÖNCESİ ARAP ÖYKÜLERİNDE…

İslâm öncesi Arap mitolojisinin içinde de böyle durumla var. Örneğin, Ubeyd bin el-Ebras isimli (TDV İslâm Ansiklopedisi’ne göre ölümü 605’tir) yarı tarihsel yarı kurgu kişiliğe atfedilen rivayetlerden birinde şöyle anlatılır: “Ubeyd Şam’a gitmek üzere bir grupla birlikte yola çıkar. Bir süre sonra susuzluktan dilini çıkarmış ve ardında kendisini kovalayan siyah bir yılanın bulunduğu başka bir yılana rastlar. Ubeyd atından inip kovalayan siyah yılanı öldürür ve kırbasından, kaçan yılanın üzerine biraz su serper. Kurtardığı yılan suyu içip arkasına bile bakmadan çeker gider. Ubeyd yoluna devam edip Şam’a varır. İşlerini halleder. Dönerken çölde devesini kaybeder. Devesiz bir şekilde, belki birileri geçer diye beklemeye başlar ve gece olur. Gece, “Al bu genç deveyi binersin, sabah yoluna devam edersin” diye bir ses duyar. Sabah ona binip evine varır. Deve, evde de dile gelir: “Ben, susuzluktan kavrulmuş yılanım (….) İyilik kalıcıdır, aradan uzun zaman geçse de / Kötülük ise toplamış olduğun en kötü azıktır / Bu senin ödülündür, bize minnet eyleme / Sen güzele layıksın, bu çok âşikâr.” (el-Kereşî’den nakleden, İbrahim Usta, İslâm Öncesi Arap Mitolojisi, Ankara Okulu, ikinci baskı 2019, s. 162-163)

İBRANÎ GELENEĞİNDE YILAN

Dedik ya yılanlar “sürüngen” diye. Ne diye sürünüyor bunlar peki? Neden ayakları yok diğer hayvanlar gibi? Günahı neydi yılanın? Sormayın, “günah” büyük! Anlatalım. Daha önce değinmiştik, Adem ile Havva’nın Cennet’ten kovulmalarıyla sonuçlanan olaylar dizisi, Tevrat (aslında Torah) metinlerine göre, yılanın hilesi ile başlar. (Kuran’da yoktur yılan anlatısı.) Tevrat’ın Yaratılış kitabı 3’üncü bap, “Allah’ın yaptığı bütün kır hayvanlarının en hilekârı olan yılandı” diye başlar. Yılan gelir, Havva’yı kandırır, (Öykünün detayları için bkz. Erkek Denizinde Kadın Gemiler, Tayfun Timoçin, Geoturka Yay.. 2019, s. 45 vd.) Havva da yasak meyveyi yer, Adem’e de yedirir, birlikte gözleri açılır, bilgi ve utanç sahibi olurlar (demek ki cahillerin utanmaz oluşları buradan…) sonra da Allah onları Cennet’ten kovar. Öykü bu. Fakat bizi ilgilendiren yılan. Allah, yasak meyvenin yendiğini öğrenince kızar ve kadına sorar: “Bu yaptığın nedir? Ve kadın dedi: Yılan beni aldattı ve yedim. Ve Rab Allah yılana dedi: Bunu yaptığın için, bütün sığırlardan ve bütün kır hayvanlarından daha lânetlisin. Karnın üzerinde yürüyeceksin ve ömrünün bütün günlerinde toprak yiyeceksin; seninle kadın arasına ve senin zürriyetinle onun zürriyeti arasına düşmanlık koyacağım; o senin başına saldıracak ve sen onun topuğuna saldıracaksın.” (Yaratılış, III-13 vd. Kitabı Mukaddes Şirketi, 2004)

ISITMA-SOĞUTMA SEKTÖRÜ

Bırak bu ayakları yılan kardeş

Laos’ta bulunan bu türün dört minik bacağı var ve işlevsel.

Bu metne göre yılan, bu aldatma hadisesinden sonra sürünmeye başlar. Demek öncesinde sürünmüyordu diye düşünmek normal mi acaba? Peki bilim ne diyor bu duruma? Bilim, işin Adem-Havva ve Cennet kısmını bilemez tabii ama diyor ki, “Evet, yılanların ayakları vardı!” Ya.
Yeri gelmişken belirtelim ki, Eski Ahit’in bu bölümünde “yılan”, Batı dillerinde, “serpent” olarak geçer. Latince “serpens” sözcüğünden türemiştir bunlar ve sadece Hint-Avrupa dil ailesi ilişkilerine vakıf olanların şaşırmayacağı şekilde, sözcüğün Sanskritçesi de “sarpati”dir. Bu sözcüklerin hepsi “sürünen şey” demek. Fakat Sanskritçe sarpati fiili, “sessizce kayıp gitmek” anlamına da geliyor. Bugün, özellikle ısıtma-soğutma teknolojileri sektöründekilerin, kıvrım kıvrım metal plaka ve borular için sıkça kullandıkları “serpantin” sözcüğü, işte bu yılan arkadaşımızdan geliyor.

BİLİMİN SÖYLEDİĞİ

Bırak bu ayakları yılan kardeş

Bir tıp kitabı. Yılan, burada şifa.

Dönelim ayaklara. Bilim insanları, yılanların 128 milyon yıl önce, Erken Kretase döneminde yeryüzünde ortaya çıktıklarını, daha çok geceleri avlandıklarını söylüyor. BMC Evolutionary Biology dergisinde 20 Mayıs 2015’te yayımlanan bir araştırma, çok kapsamlı olarak yılanları ele alıyor. Soyu tükenmiş-tükenmemiş çok sayıda yılan üzerinde yapılan genetik ve daha pek çok alanda yapılmış ve yıllar sürmüş araştırmanın bizi ilgilendiren sonuçlarına göre yılanların arka ayakları varmış ama yine de sürünmektelermiş. Elbette arka ayaklar çok daha hızlı hareket etmelerini sağlıyormuş. Zamanla, doğal şartlara uyum sağlayan yılanların bu uzuvları işlevini yitirerek gözden kaybolmaya başlamış. Ancak bugün, yine de bazı türlerde bunların izlerini görmek mümkün. Kullanılmadığı için kaybolmuş gibi duran kimi organların izi, küçük de olsa kalabiliyor çünkü. Doğa, ipuçlarını her zaman veriyor, yeter ki bakmayı bilelim.
Mesela, Brezilya’da bulunmuş 100 milyon yıllık yılan fosilindeki ayaklar çok belirgin. Ancak bugün herhangi bir boa yılanının arka ayak izlerini, küçücük tırnakımsılar olarak görmek mümkün. Tabii bir de ara türler var. Mesela resimlerde göreceksiniz, Laos’ta dört bacaklı bir sürüngen türü (ki onun başka bir adı var aslında) bize değişik ipuçları da verebiliyor.
Aslında size, Havva’yı kandıran yılanın, İbrani mitolojisinde Lilith adlı bir “kadın” olduğunu, yılan kılığına girerek Havva’yı kandırdığını, Havva’nın yılana bakınca aslında bir kadın gördüğünü falan da anlatacaktım ama yine yerim bitti. O zaman sözüm olsun, bunu da başka bir yazıda anlatayım. Yılanlara dikkat edelim ama gereksiz yere can da almayalım. Bu vesileyle tüm dostlara sağlıklı, mutlu ve bol neşeli bayramlar dilerim. Kalın sağlıcakla.

BU HAFTA SONU HAVA VE DENİZ

PAZARA BİRAZ RAHATLANIR

Bizi sıcak bir bayram bekliyor. Ancak cumartesi gecesinden itibaren poyraz güçlü, deniz kenarında olanlar için biraz daha ferahlık var denebilir. Pazara, rüzgârın artmasıyla hissedilen sıcaklıkta biraz düşüş yaşanabilir, o da bir iki derece, fazla değil ama rahatlatır.

X
YAZARIN DİĞER YAZILARI