Avrupa coğrafi değil kültürel bir kıtadır

Dünya haritasında Avrupa diye bir kıta aramayın, bulamazsınız. Çünkü o, kültürel bir kıtadır, coğrafî değil.

Avrupa coğrafi değil kültürel bir kıtadır

A -Bir kıta olarak Avrupa'yı görmek zor. Daha ziyade bölge adıdır Avrupa. Foto Brett Zeck

Geçen hafta Avrupa’nın neden tercih edilen bir yer olduğunu, neden Avrupa’nın temsil ettiği değerlerden nefret ediyormuş gibi duran ülkelerin varlıklı ve aristokrat kesimlerinin her fırsatta Avrupa’da yaşadıklarını, çocuklarını Avrupa okullarında okuttuklarını, alışverişlerini orada yaptıklarını ve tatillerini orada geçirdiklerini sorgulamıştık. Çok bedel ödeyerek “daha iyi bir yer” haline gelmişti Avrupa, bunu görmüştük. Gelin bu hafta, nedir bu Avrupa, neresidir, kimin evidir, ona bakalım.

GELİN HARİTADA ARAYALIM ŞU KITAYI

Avrupa coğrafi değil kültürel bir kıtadır

Avrupa avuç içi kadar yer aslında. Foto Lucas Sankey

Öncelikle Avrupa, her yerde Dünya’nın kıtalarından biridir. 7 veya 5 kıtadan biridir demek istemiyorum, nedeni birazdan ortaya çıkacak. Efendim, önce “kıta” sözcüğünün sözlük anlamına bakalım. Türk Dil Kurumu Büyük Sözlük’te kıta sözcüğünün ilk karşılığı şu: “Yeryüzündeki altı büyük kara parçasından her biri, ana kara: Avrupa kıtası.” Anakara aslında bitişik yazılır ama herhalde iyice anlayalım ne demek istendiğini diye vurgulamak amacıyla böyle ayrı yazmışlar. Örnek olarak da gördüğümüz gibi Avrupa kıtası verilmiş.
Osman Yalçın’ın Ansiklopedik Coğrafya Sözlüğü’ne bakalım: “Anakara, dünyanın altı büyük toprak parçasından her biri.”
Tüm tanımlardan anlaşılıyor ki, anakara olacak, büyük olacak kıta. Buraya kadar anlaştık değil mi? Tamam, devam edelim.
Şimdi sizden çok önemli bir ricam var. Sayfada gördüğünüz dünya haritasına lütfen dikkatlice bakınız. Büyük kara parçalarını belirleyip gözünüze kestiriniz. Ve sonra lütfen söyleyiniz Avrupa dediğimiz yer, ayrı ve büyük bir kara parçası mıdır? Haritada, bizim Avrupa adını verdiğimiz için konumunu bildiğimiz o yerde, farklı, büyük, bağımsız bir anakara parçası var mı?
Hiç aramayın. Söyleyeyim: Yok!

NE COĞRAFYASI? BU TAMAMEN KÜLTÜREL BİR ŞEY…

Avrupa coğrafi değil kültürel bir kıtadır

Asya'nın ucu aslında. Foto Timo Wielink

Avrupa, aslında coğrafi olarak Asya’nın bir uzantısıdır. Asya’nın, batıya doğru uzanan küçük, küçücük bir bölgesinin adıdır Avrupa. Dünya haritasına damgasını vuran bir biçimi yoktur. Damga isteyen Afrika’ya bakar. Afrika’sız bir dünya haritası olabilir mi? Ama haritaya Avrupa’yı kazayla eksik çizin, hemen fark edilmez bile.
Ama coğrafyadan bağımsız olarak, sosyolojide, bilimde, sanatta tarih yazmaya kalkan, Avrupa olmadan adım atamaz. Bugünkü “uygar” insanı ortaya koyan değerlerin tümü Avrupa’da doğmamıştır ama orada yücelmiştir. (Doğum yerleri çoğunlukla Hindistan ile Ortadoğu arasındaki topraklardır. Epey işledik o konuyu zaten, yine vakti gelince konuşuruz.) Göreceğimiz gibi Avrupa, coğrafi bir kıta olmaktan çok kültürel bir kıtadır.

ROMA İMPARATORLUĞUNDA DOĞUNCA…

Avrupa’yı Avrupa yapan nedir? Geçen hafta, ödedikleri bedelleri kısmen konuşmuştuk ama orada bir başka şey var. Bir birlik var mesela. Nedir o birliğin sırrı? Asırlarca birbirlerinin kanını akıta akıta bitiremediler ama yine de aynı potadalar, ayrı resim çerçevesinin içindeler. Nedir bunu sağlayan? Söyleyeyim: Hıristiyanlık! Peki ne oldu da Hıristiyanlık, Avrupa’da bir harç görevi gördü? Neden Avrupa, Kudüs’te çarmıha gerilmiş bir peygamberin öğretisini bu kadar yoğun ve sevgiyle benimsedi? Onun da cevabı, Roma İmparatorluğu’dur. Hemen anlatıyorum.
“Hıristiyanlık, nasıl oldu da Yakındoğu’nun tozlu topraklı düzlüklerinden doğup Avrupa’nın göllerle süslü yeşil dağlarında sevilip yayıldı?” Avrupa hakkında konuşurken bu konuyu dile getirmezsek, eksik iş yapmış oluruz çünkü bugünkü Avrupa’yı yaratan unsurlardan biri de kesinlikle bu sorunun yanıtı. Cevabı zaten yukarıda verdik: Roma İmparatorluğu. Hıristiyanlığın en büyük şansı (ve aynı zamanda şanssızlığı) Roma İmparatorluğu topraklarında doğması oldu. Kulaktan kulağa yayılması için aşması gereken sınırlar, yıkması gereken surlar, ele geçirmesi gereken şehirler yoktu. Batı ufkunda görünen görünmeyen her yer Roma idi. Bütün yolların Roma’ya çıkması bundandı.

YOKSULLARA YENİ VE BÜYÜK UMUT

Roma İmparatorluğu, İsa’nın zamanına kadar çoktan yozlaşmaya başlamıştı. Makamlar parayla alınıp satılıyor, insanların bilgi ve becerisinden çok rüşvetin sözü geçiyor, zenginler iyice zenginleşirken fakir halk da vergi üstüne vermekten nefes alamıyordu. Bu kadar fakirlik, umudu yeşertecek bir kıvılcım bekliyormuş demek ki, İsa çıkıp fakirliği yüceltince, halk zevkten bayıldı. Umut fakirin ekmeği değil miydi? Hem de öyle böyle değildi laflar: “…..dileyin, size verilecek; arayın, bulacaksınız; kapıyı çalın, size açılacaktır. Çünkü her dileyen alır, arayan bulur, kapıyı çalana kapı açılır” (Luka 11, 9-10) “Hiçbir uşak iki efendiye kulluk edemez. Ya birinden nefret edip öbürünü sever, ya da birine bağlanıp öbürünü hor görür. Siz hem Tanrı’ya hem paraya kulluk edemezsiniz.” (Luka 16, 13) “Korkma ey küçük sürü! Çünkü Babanız, egemenliği size vermeyi uygun gördü. Mallarınızı satın, sadaka olarak verin. Kendinize eskimeyen keseler, göklerde tükenmeyen bir hazine edinin. Orada ne hırsız ona yaklaşır ne de güve onu yer. Hazineniz neredeyse, yüreğiniz de orada olacak.” (Luka 12, 32-34) Daha pek çok yoksulluğa övgü ve çağrı var İncil’in içinde, örnekleme bu kadar yeter. Demem o ki, geniş yoksul halk kitleleri, bu lafları duyunca elbette mutlu oldu. Bu dünyada sahip olamadıkları her şey, “egemenlik” kod adıyla öbür dünyada ya da Tanrı’nın egemenliğinde kendilerine vaat edilmekteydi. Kaybedecek hiçbir şeyleri yoktu. Davete icabet ettiler!

DOĞUYA DA GİTTİ DE, İŞE YARAMADI PEK

Batıya doğru yol alan Hıristiyanlığın en büyük yayılma arazisi, hiç kuşku yok ki Anadolu’ydu. Genç Plinius vali olarak Anadolu’ya geldiğinde, İsa çarmıha gerileli henüz yaklaşık 70 yıl olmuştu ama Anadolu’daki halkların neredeyse tamamı İsevî idi. Anadolu, Roma İmparatorluğu’nun en önemli alanlarından biriydi ve sonrasında da gerek Havariler, gerekse kulaktan kulağa yayılan fikirlerle yeni din (ki aslında Yahudiliğin mezhebiydi, bunu daha önce konuşmuştuk) Avrupa’nın kalbine doğru hızla yol aldı. (Sevgiyle başlayıp beğenmediğini yakmaya giden yol da epey uzundu tabii.)
Sorulabilir: Neden Batıya yol aldı da Doğuya gitmedi? Oraya da gitti ama bu kadar geniş bir katılım bulamadı çünkü Doğuda, Roma’nın tuhaf pagan alışkanlıklarından çok daha derli toplu ve köklü dinler vardı. Zerdüştîlik, Hinduizm vs. Onların ihtiyacı olmadı Hıristiyanlığın dağıttığı umuda çünkü zaten o umudu çoktan bulmuşlardı.

ZATEN ÇOKTAN KULÜP ORASI

Avrupa, hızla Hıristiyanlaştı. Ortaçağda, yani Hıristiyan olduktan sonra Avrupa’ya Avrupalılar “Avrupa” demiyordu. Ne diyorlardı peki? “Christiana Communitas” veya “Christiana Societas” ya da “Christianitas”. Yani, Hıristiyan Topluluğu veya Birliği!
Yani bugün Avrupa’ya kızıp “Yahu bunlar Hıristiyanlar kulübünü kurmuşlar!” falan deniyor ya hani… Ne yanlış ne yalan ne de iftira! Düpedüz doğru. Adamlar kendilerine takmışlar o ismi iki bin yıl önce zaten! Hatta o kadar ki, hem Ortodoks kimliği hem de Osmanlı’nın egemenliği altında geçirdiği asırlar nedeniyle Yunanları epey bir dışlamışlar bile. Çünkü Osmanlı da onlara göre “imansız” idiler, zira “iman”, İsa’nın takipçisi olmaktı onlara göre. Eh, İslâm’a göre de başka kriterler var ve Müslümanlar “diğerlerini” imansızlıkla veya “kâfirlikle” itham eder. Böyle bu iş. Herkesin doğrusu kendine.

GÜNEŞİN BATTIĞI YER

Avrupa ismi ise çok eski. Bakmayın Yunan panteonunda o isimde tanrıça olduğuna, laf ola beri gele. Avrupa sözcüğü, tabii ki Mezopotamya kökenli. Aramca “reba”, Akadca “erebu” sözcüklerinden gelir ve “güneşin battığı yer, günbatımı” anlamına gelir! (Garb sözcüğü de buradan türemiştir.) Dili ve etimolojiyi çok iyi bilen Tolkien, boşuna kendi Orta Dünya’sının haritasına “Erebor” diye dağ yerleştirmedi!

ASU İSE TAM TERSİ

Bu sözcüğün ifade ettiği her şeyin tam zıttı ne dersiniz? Evet, aynen öyle: Asya! Asya sözcüğü de Akadca (yine Mezopotamya yani) “asu”dan geliyor. Yani, gündoğumu, güneşin doğduğu yer! Hitit ülkesinin adı neydi? Assuwa! Yani “Doğudaki ülke!” Yunan uygarlığının hüküm sürdüğü dönemlerde Asya, Ege’nin doğu kıyısından sonraki tüm toprakların genel adıydı, batısındaki tüm toprakların genel adı da Avrupa. Olay bu kadar basit. Biz, tarihsel olarak Asya’dayız yani. Yukarıda gördüğümüz gibi kültürel olarak da Avrupa’da değiliz. Avrupa Birliği’ne dâhil olmak güzel olabilirdi ama bilmem ki çok mu gerekli? Ata’mın söylediği çağdaş uygarlık seviyesine biz kendimiz çıkıp onlara örnek oluştursak ne güzel olmaz mı?

BU HAFTA SONU HAVA VE DENİZ

PAZARA KADAR GEZELİM DE…
Pazara kadar sıcak ve kuru bir hava bekleniyor ama Pazar günü şiddetli bir lodos ve beraberinde gelme olasılığı yüksek yağış, gezmeye engel teşkil edebilir. Öyle sanıyorum ki önümüzdeki hafta gayet güzel bir sonbahar havası yaşayacağız. Serinliğiyle, sakinliğiyle birlikte. Aman üşütmeyelim, yanımızda bir hırka bulundurmakta yarar var. Kalın sağlıcakla.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Kolomb’u yanıltan İskender miydi?

Kolomb’un Amerika’yı keşfedip orasının Hindistan olduğunu iddia etmesini sağlayan İskender’di desem?..

Büyük İskender, İskenderun'da MÖ 333'te yapılan Issos Savaşı'nda Dara'ya karşı. (Bütün duvar mozaiği)

DAHA önce başka yazılarda da konuştuğumuz gibi, Hindistan ve civarı Batı için hep çekici bir yer oldu. Bu çekiciliğe kapılanların tarihçesini daha önce bir başka yazıda vermiştik. (https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tayfun-timocin/dogu-bati-halleri-catisma-mi-etkilesim-mi-41479095) Peki bu Hindistan’da ne var ki? Hindistan neden bu kadar etkilemiş ki Batılıları? Bugün gitmeden internette gördüğümüz Hindistan, çok geniş bir yelpazeye yayılmış duygulara hitap ediyor. Bu duyguların içinde hayranlık da var tiksinti de, sevgi de var nefret de. Çok karışık duygular yaratıyor Hindistan’a uzaktan bakmak. Henüz gitmediğim için bilmiyorum belki yakından da öyledir. Fakat bu durumu, yani çok karışık duygular yaratmasını anlayabiliyorum çünkü Hindistan’ın kendisi zaten çok karışık. Çok farklı etnik gruplar, diller, dinler, renkler, müzikler... Tam bir cümbüş. Şahsen seviyorum. Gitsem ne olur bilmiyorum ama şu haliyle seviyorum. Müziklerini ayrı seviyorum, çünkü geleneksel enstrümanlarını kullanmaktan hiç vazgeçmemişler, en modern sesleri bile geleneksellikle gayet güzel ve neşeli harmanlayabiliyorlar. Kıyafetlerini ayrı seviyorum, o da geleneksel. Rengarenk, pırıl pırıl... Gurur duyuyorlar kıyafetleri ile. Ne de olsa “bulunmaz Hint kumaşı” diye bir laf var, ki başka bir yazıda bu lafa ayrıca değineceğiz.

İLK AVRUPALI

Hindistan dolaylarına kazayla veya istemeden giden ilk Avrupalıyı tanımıyoruz. Muhtemelen, Persler’in MÖ 6. yüzyılda Yunanlara karşı başlattıkları harekât sırasında esir edilen bir grup vardı ve belki Persepolis’e, belki daha ötesine götürüldü, satıldı, gitti... Yazılmamış ama yaşanmış böyle öyküler olduğuna eminiz. Fakat bilerek, isteyerek, bilinçli olarak Hindistan dolayına giden ilk Avrupalı, hiç kuşku yok ki Büyük İskender’dir. Ve tabii onun komutasındaki bir Makedon ordusu. (Büyük İskender ara sıra sayfamızın konuğu oluyor ve bu çok normal. Tarihin akışını değiştirmiş bir hadisedir çünkü.)

Hint Okyanusu bugün turizmin en çekici bölgelerinden. Foto Roberto Nickson

HİNT OKYANUSU’NUN BÜYÜSÜ

Yazının Devamını Oku

Bir çay içmeden bırakmam

Bu yazı bitmeden canınızın çay isteyeceğine bahse girerim. Yazı bittiğinde ise, çaya farklı bakacağınızdan eminim. 

Bizim için ne kadar özel bir şey olduğunu düşünmüşsünüzdür mutlaka. Güzel ülkemizde çay içilmeyen veya demlenmeyen bir hane neredeyse yoktur. Çarşıda, pazarda, iş yerlerinde, dükkanlarda, holdinglerde… Her yerde çay içilir. Sadece çay içilmez ama en çok çay içilir. “Çay bahçesi” diye bir şey var hayatımızda. İş hanlarında, pasajlarda ve büyük iş yerlerinde çayın ocağı vardır. Çay ocağı olmayan İş hanı eksiktir, eksikler de hemen yakındaki bir başka yerden telefonla, megafonla, küçük el telsiziyle vs. bir şekilde giderilir. Bizde çay, çok içilir.

SADECE İÇECEK DEĞİLDİR 

Çay Türk insanı için sadece bir içecek değildir. Dostluktur, aile sıcaklığıdır, yuvadır, anıdır, kurulan bağdır, onarımdır, neşedir, ağırlamadır, tanışmaktır, hatırlamaktır, olmazsa olmazdır... “Bir çay iç de öyle git bari”dir. “Gel bir çay içelim”dir.

“Çay söylemeden vallahi bırakmam”dır. Türk insanını temsil eden şeylerden biridir. Eh, haliyle kırmızıdır. Akmasın ama tavşan kanıdır. Sınıfsızdır, zengine de güzeldir yoksula da. Beğenidir, mesela ince bellidir. Samimidir, sıcaktır. Destursuz yaklaşırsan yakar, kibar olursan ısıtır. Sohbeti güzelleştirir, hayata tat verir. İlişki gibidir. Aceleye gelmez, dem gerekir. Özen ister, ısıtıp ısıtıp ortaya sürülmez. İyisi tercih edilir, kötüsü ortalığı toza bular, çamur gibidir. Velhasıl, iyi insana benzer çay. Numara yapmaz, şeffaftır, içi dışı birdir.

İKİ ASIR OLMADI DİYEBİLİRİZ 

Ama çayla tanışıklığımız hiç de eski değil. Ama dedim ya, sıcakkanlı bir şey, hemen kaynaşı vermişiz. Alt tarafı 19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başında Anadolu’ya getirilmiş çay. Fakat Orta Asya Türkleri’nin çay ile olan ilişkilerinin tarihini tam bilmiyoruz. Belki çok ama çok daha eskilere gittiği söylenir. Çünkü çayın ilk yetiştiricileri Çinliler. Türklerin Çinlilerle tarihsel ilişkisi malum, hatta öyle ki, kendi tarihimizle ilgili en eski kayıtları Çinlilerden okuyup öğreniyoruz. 

GÜNEYDOĞU ASYA’DAN

Yazının Devamını Oku

Batı, insan ve öbür insan

Bütün canlılar yiyip içip ürüyor. İnsan, bilim ve sanatla insan oluyor.

 

Berlin'deki Bergama Zeus Altarı da Sultan II. Abdülhamid zamanında yurtdışına götürülen yapılardan. Heykel de değil ki bu çantaya sığsın. Koskoca bina.

Geçtiğimiz iki hafta boyunca Avrupa hakkında konuştuk. Önce Avrupa’nın, dünyanın diğer yerlerinin de gıpta ettiği bir yer haline nasıl geldiğine baktık, sonra da kıtanın coğrafî olarak varlığını sorguladık. Asya’nın batıya uzanan küçük bir parçası olan Avrupa’nın, 10 milyon kilometrekarelik alanıyla nispeten küçük olmasına rağmen, tüm dünyaya neden egemen olduğuna şöyle bir baktık. Nedenini tam olarak bilemiyorum ama içimdeki dürtü, bu konuda biraz daha konuşmamız gerektiğini söylüyor. O halde, bu kez de şu soruyu soralım: Avrupa’nın farkı ne?

GERİDEN GELDİLER AMA…

Gelin sorumuzu açalım biraz. Avrupa’da yaşayan topluluklar, antikçağda, Yunan uygarlığı dışında neredeyse tamamen karanlıktayken, o sırada almış başını gitmiş bir Hint uygarlığı vardı dünyada. Elbette bir de Çin. Ve elbette asırlar sonra farkına varılacak Amerikan yerlileri uygarlıkları. İnkaların kentleri ve mimariyle birlikte organizasyonel anlamda geliştirdikleri becerilerinin ne harika eserler ortaya çıkardığını bugün biliyoruz. İspanyolların köküne kibrit suyu ektiği uygarlığın, İspanya’nın rüyasında bile göremeyeceği kadar estetik ve bir o kadar da barışçıl olduğunu artık biliyoruz. Sonra, Mısır vardı, biliyorsunuz. Mısırlılar, Nil’in ahengiyle bayındır, mutlu yaşıyorlardı. Muhteşem eserler ortaya çıkardılar, tıpta, matematikte ve kuşkusuz tarımda büyük ilerlemeler kaydettiler. Piramitleri ayrıca meşhur. Tabii Anadolu halklarını da unutmak mümkün değil. Luwileri, Hititleri ve nicelerini… Eh, bütün bunları tamamen unutmak isteyenler için, bu sayfanın takipçilerinin artık yakından tanıdığı Mezopotamya uygarlığı var! Sümerler, Akkadlar, Assurlular, Babilliler, Medler, Persler… Gider böyle.
Başka açıdan söyleyelim mi: Avrupa dışında neredeyse her yerde “medeniyet” vardı! Peki neydi o kadar geriden gelen bu küçücük (kıta da değil) bölgenin, hemen her konuda öne geçmesini sağlayan?

Yazının Devamını Oku

Avrupa nasıl “daha iyi” bir yer oldu?

Çok şey bir araya geldi ama doğrusu hiç kolay olmadı!

 

Avrupa. Daha iyi bir yer. Foto Jakob Braun

Ortaçağ, bugünden oraya doğru bakınca elbette karanlık görünecek, son derece normal bu. Bugünün çocukları, benim çocukluğumun geçtiği, şunun şurasında 40 civarı yıl öncesine yönelik, “İnternet ve cep telefonu yokken nasıl yaşıyormuşsunuz siz?” diye sormuyorlar mı? Bizim de bundan 1500 ila 500 yıl arasında bir zaman dilimine dönüp bakınca tuhaf hissetmemiz, gayet anlaşılır. Ama geriye bakmak her zaman doğruyu bulmamızı sağlamaz!
Ortaçağ aynı zamanda, kendisinden önceki dönemlerde hayal bile edilemeyen şeylerin ortaya çıktığı ve sonraki dönemlere, tohumlarını yeşertmiş olarak devrettiği bir çağdır. Teknolojinin her anlamda gelişmesi, matbaa (ki olağanüstü işe yaramıştır) ve burada saymanın şu anda gereksiz olduğu bir yığın şey, Ortaçağ dediğimiz, adını pek beğenmediğimiz, bize kötücül şeyler çağrıştıran o çağa aittir.

ZULÜM KURUMU

Kötücül şeyleri çağrıştırması da normaldir, çünkü çok fazla kan, çok fazla katliam, çok fazla yobazlık ve tutuculuk egemendi. Bizim zihnimizde genellikle yobazlık ve tutuculukla eşdeğerdir Ortaçağ ismi. Yanlış da değildir. Roma Kilisesi, kutsal kitabın kendi dar bakış açılarına sığan yorumlarına o kadar çok inanıyordu ki, bilime ucundan kıyısından bulaşan hemen herkesi, şeytanla işbirliği yapmakla suçladı. Evinde, havanda bitki tohumlarını döven, açlıktan yeni yiyecekler veya yokluktan çocuğu için ilaç icat etmeye çalışan kadınları cadı diye yakalamak moda oldu bir ara. Çünkü din, her şeye el atmıştı, hayatın kendisi olmuştu. İnsanlar da genel olarak başka bir dünya, başka bir yaşantı şekli düşünemiyorlardı. Dogma böyledir, bakış açını daralttıkça daraltır, başka şey yok sanırsın. Akvaryumdaki balığın, bütün dünyayı akvaryumdan ibaret sanması gibi.

Yazının Devamını Oku

Akdeniz hiçbir zaman bir Türk Gölü olmadı

Ama kimi romantik tarihçiler bu konuda ısrarlı.

Şu yolu selametle bir alamadı Osmanlı denizcileri!

Geçmişte olan biteni anlatmak yerine gönlünden geçeni anlatan tarih kitaplarında sıkça rastladığımız bir ifadedir: “Ve Akdeniz bir Türk gölü haline gelmişti!” Bu ve buna benzer ifadeler, gerçeklerden çok, temennileri dile getirir. “Biz her yeri sevgiyle fethettik. Bizi görünce insanlar ‘Aaa Türkler gelmiş’ diye şehirleri güle oynaya bizzat teslim ederlerdi. Hiç silah ve cephane kullanmadık. Kılıçlar kınından çıkmaz da paslanırdı valla!” gibi ifadelere bence ancak gülünür. Hiç kimse ama hiç kimse, bambaşka bir kültürün insanları kendi şehirlerini fethetmeye geldiğinde sevinçle teslim olmaz. Tarihte bazı şehirlerin benzer şekilde teslim oldukları görülmüştür evet; ama ya savunma yapacak insan, silah ve cephane yoktur ya da açlık, hastalık vs. direnci kırmıştır çoktan.

TÜRK SARIĞI GÖRMEK

Cezayirli korsanların ele geçirdiği Hıristiyan esirler. artık ya satılacaklar ya da konumuna göre fidye için alıkonulacaklar. Jan Goeree, 1706.

Böylesi iddiaları ortaya atanların emsal aldıkları en kayda değer olay, hiç kuşku yok ki önemli bir Bizans devlet adamının tarihe geçmiş şu gerçek ve meşhur sözüdür: “Konstantinopolis’in içinde Türk sarığını görmek, Latin serpuşunu görmekten daha iyidir!” Gerçekten söylenmiş bu söz, son Bizans İmparatoru Konstantinos’un başvekilharcı Lukas Notaras’a aittir. 1449-1453 arasında donanma komutanlığı yapmış, Büyük Dük (Megas Douks) unvanı almıştır. İstanbul doğumlu olan Notaras’ın, Cenova ve Venedik vatandaşlıklarının bulunmasına rağmen neden böyle haşin bir söz ettiğini anlamak hiç de zor değildir aslında. İstanbul, Türkler tarafından fethedilmeden tam olarak 249 yıl önce Latinler tarafından fethedilmişti. Dördüncü Haçlı seferi, İstanbul’u hedef almış ve hedefine korkunç bir şekilde de ulaşmıştı. Katolik kilisesine bağlı Latinler, İstanbul’da eşi benzeri görülmemiş bir yağma ve katliam gerçekleştirmiş, Bizans başkenti, beceriksiz ve haksız bu Latin devletinin 57 yıllık ömrü boyunca İznik’te varlığını korumak zorunda kalmıştı. 1261’de Bizans İmparatorluğu, Konstantinopolis’i Latinlerin elinden kurtarmıştı. Bu olay herkesin hafızasında tazeliğini koruyordu. Elbette Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u kuşattığında, Latin yağmasına tanık olan kimse hayatta değildi ama kuşaktan kuşağa aktarılan Latin nefreti capcanlıydı. İşte, Türk kuşatması sırasında Avrupa’dan yardım istendiğinde akıllara bu olaylar geliyordu. Çünkü Avrupa, daha ziyade Papalık, “Tamam dindaşız, size yardım ederiz ama şartımız var: Katolik olun, Ortodoksluğu terk edin, doğru yol Katolisizmdir” diyordu. (Bunu tam böyle söylemiyorlardı da ‘kiliseleri birleştirelim’ diyorlardı. Elbette bunun anlamını herkes biliyordu.) Türklerden kurtulmak için bir kısım İstanbullu buna razıydı ama 250 yıl kadar önce başlarına gelen o korkunç olayları unutamayanlar da az değildi. İşte Notaras, (Dukas Kroniğine göre) kalabalık bir halk kitlesine hitap ederken o meşhur lafı etmişti. Bunu, Latinlerden nefret ettiği için söylemişti, Türklere aşkından değil. (Dukas Kroniği, Ç.:V. Mirmiroğlu, Kabalcı Yay:35, 2013;Kritovulos Tarihi, Ç.:Ari Çokona, Heyamola, 2012) Kaldı ki Türklerin fethettikleri yerlerde sosyal ve dinsel yaşama hoşgörülü oldukları da zaten bilinen bir gerçekti. Bu anlamda Türkler, tıpkı yaklaşık yedi asırdır İspanya’da varlıklarını koruyan diğer Müslümanlar gibi, bir arada yaşamayı biliyorlardı ve bu konuda Latinlerden çok daha iyilerdi. Bunu da kabul etmek gerek. Ama biz şimdi konumuza dönmeliyiz.

YOK ÖYLE BİR ŞEY

Yazının Devamını Oku

Mağaraların sırları vardır

Ve bu sırları bize fısıldadıklarında korkarız!

Zonguldak, Ereğli'de bulunan Cehennemağzı Mağaralarından... Herkül buradan inmiş cehenneme.

Siz de mekânların sırları olduğuna inanır mısınız? Bu cümleden anlaşıldığı gibi ben inanıyorum çünkü. Yok diyene Yusuf Nalkesen’in hicaz şarkısıyla sorayım: “O ağacın altını, şimdi anıyor musun?” Hadi bakalım, ne oldu o ağacın altında? Soruyu soranla sorunun muhatabından başka bilen yok. Al sana sır! Mekânların sırları vardır yani. O ağacın altının bile var baksanıza.
Şakası bir yana, en çok mağaraların sırları olduğuna inanırım. Karanlık, sessiz, ürkütücü mağaralarda sır olmayacak da nerede olacak? Zaten tüm kültürlerde bol bol mağara olduğuna bakılırsa görülür ki bir ben değilim mağaraların gizemine inanan.

KOVUK ve KOF

Mağara sözcüğü, Arapça “ğawr” fiil kökünden geliyor. Çökmek, çukur olmak, çukur haline gelmek anlamlarını taşıyor. Ama bizim için mağara, çukur olmuş yerlerden ziyade, bir yamaca veya kaya içine doğru uzanan yer kovuklarını ifade ediyor. Yani kovuk olmalı, mağara olabilmesi için. Kovuk da malumunuz olduğu üzere, “içi boş olan, oyuk” demektir ve “kof” ile kardeştir. (Kimileri, fazla küçük porsiyonlar için “dişimin kavuğuna gitmedi” diyor ya, gülmekten yıkılıyorum. Kavuk ne, kovuk ne!)

DUVARLARDAN AKAN SULAR…

Dedik ya, hemen her kültürde vardır ve bir sembol olarak kullanılmıştır mağara. Uzakdoğu’dan Yunanlara, Hintlerden Keltlere, Amerikan yerlilerinden Türk şamanizmine (ki çok benzeştirler aslında), Zerdüştîlerden Hıristiyanlara, Taoizmden İslâm’a kadar her kültürde mağaranın izleri, kendisi, anlamı, anlatımı vs. mutlaka görülür.

Yazının Devamını Oku

Yay, gökkuşağı, sandık ve kayık

Kültürlerin nasıl iç içe geçtiğini, nasıl da birbirlerinden ayrılamadıklarının en güzel örneklerinden birinde bu hafta sıra.

Kutsal metinlerin tariflerine dayanarak pek çok replikası yapıldı Nuh’un Gemisi’nin. Bu da onlardan. Sandığa benziyor sahiden de.

Sizinle daha önce Nuh’un Gemisi hakkında sohbet etmiştik. Bugün de konumuz sanki o gemi gibi duruyor ama biraz farklı bir tarafından ele alacağız. İlginizi çekecek bence.
Yahudiler, kendi kutsal kitaplarına Torah diyorlar, biz ne kadar Tevrat desek de. Öykümüzün Tevrat’la başlaması, çok eski olmasının (yaklaşık 3000 yıllık) yanında, taraflı ve dinsel unsurlarla süslenmiş de olsa söz konusu dönemin kayda değer bir tarih kitabı da olmasından. Efendim, biliyorsunuz Hz. Musa (bu isimlerin başlarındaki hazreti sözsüğü, bizim adetimiz, Tevrat’ın içinde yok öyle bir şey. Bu nedenle yazmayı da okumayı da kolaylaştırmak için zaman zaman Hz. olmayabilir) kavmini Mısır’dan çıkartıp vaat edilmiş topraklara, yani Filistin’e götürür. Bu sırada Musa’ya Tanrı’dan On Emir gelir.

1900’de James Tissot’un çizdiği Ahit Sandığı.

ON EMİR

Taş tabletler üzerine kazınmış 10 kutsal emir. Aslında dinin temelidir bunlar. Neydi onlar bir hatırlayalım:

Yazının Devamını Oku

Gitmek güzel de varmak da gerek

Seyircisiz tiyatro neyse de, bir yere varmayan yolculuk da odur.

 

Gitmek gerçekten çok güzeldir. ama varmalı da.  Foto: Johannes Plenio.

“Selam” ne güzel bir sözcük. Dilimizde ve pratiğimizde çok uzun zamandır “selam vermek” formunda geçtiği için anlamını unutmuş olabiliriz, hatırlamakta yarar var. En azından bu yazının devamı için gerekli bu. Efendim selam, birine el sallamak, “merhaba”laşmak gibi anlamların çok ötesinde anlamlar içeriyor. Aslında, “sağ ve sağlam olmak, güvende ve barış içinde olmak, sağlıklı olmak” durumlarının hepsinin ortak adıdır “selam”. Dinsel söylemde “Selam üzerine olsun (selamünaleyküm)” dendiğinde, gerçekte, “Barış, güvenlik, sağlık, esenlik senin veya sizin üzerinize olsun” denmiş oluyor. Zaten böyle güzel bir anlamı olmasa, “Selam üzerine olsun” lafı havada kalmaz mıydı? Birçok insan “selamünaleyküm” sözünün, “Allah’ın selamı” anlamına geldiğini zannediyor. Değil. “Selam + ün + aleyküm”deki “aleyküm”, elbette Arapça olan ve çok iyi bildiğimiz “aleyh”tir. Birinin aleyhinde konuşmak dediğimizde, birinin üzerinde, ona karşı konuşmuş oluruz. Arapça, Sami dillerinden olduğu ve İbranî diliyle akraba olduğu için aynı laf, İbrancada da vardır: “Şalom aleyhem”, Arapçadaki selamünaleyküm sözünün içerik olarak da ses olarak da birebir aynısıdır. Çünkü diller de kardeştir, insanlar gibi.

HEPİMİZİN İHTİYACI

Bu çok geniş anlamlı, içi dopdolu “selam” sözcüğünden türeyen bir başka sözcük de “selamet”. “Esenlik, esen olma durumu; her türlü korku, tasa ve endişeden uzak, güvende olma durumu” anlamına geliyor. Ne güzel değil mi? Her türlü korkudan, tasadan ve endişeden uzak, güvende olmak! Sanırım şu an bütün dünyanın ihtiyacı olan şey bu. Endişeden, tasadan, korkudan milyarlarca insanın uykuları kaçıyor. Kimi bölgede terör, kimi bölgede savaş, kimi bölgede açlık, kimi bölgede sefalet, kimi bölgede işsizlik, kiminde aşırı nüfus ve ona bağlı kıtlık, kimi bölgede hastalıklar, sonra birdenbire her yerde korona denen bela… Yarınların tasası, hastalığın korkusu, yavrularımız için duyduğumuz endişe… Evet evet, hepimizin ihtiyacı olan şey selamet. Bunun formülünü bilmiyorum; nasıl kavuşacağımıza dair bir fikrim yok ama bildiğim, elbette bir şekilde kavuşacağımız. Yani, “elbet bir gün buluşacağız, bu böyle yarım kalmayacak.”

DENİZCİLERİN SELAMETİ

Yazının Devamını Oku

Bizde deliye Mecnun derler

Aşk bir delilik halidir ve insanı cinlere karıştırır. Sanıyor musunuz ki “mecnun” bir isim olarak doğdu?

Kays’ın doğuşunu ve Kays ile Leylâ’nın mektepte birlikte okumalarını tasvir eden minyatürler (Fuzûlî, Leylâ vü Mecnûn, Paris Bibliothèque Nationale, Ancient, nr. F.316) TDV İslâm Ansklp.

Arap sultanlarından biri, Leyla ile Mecnun aşkının ilk meşhuru Mecnun’un öyküsünü duymuş, (evet, Mecnun daha yaşarken meşhur olmuş, deli deli halleriyle) merak etmiş. “Getirin onu bana!” demiş, bulup getirmişler. “Bre adam, insanlarda ne kusur buldun ki vahşi hayvanlarla yaşarsın?” diye sormuş. Mecnun, “Ben Leyla’nın aşkıyla bu hallere geldim. Beni eleştirenler bir kez onu görselerdi, böyle düşünmezlerdi” diye yanıt vermiş. Sultan bu kez Leyla’yı merak etmiş, onu getirtmiş. Bir bakmış kara kuru bir kız, kendi bildiği güzellikten eser yok. Mecnun’a çıkışmış: “Benim haremimdeki cariyelerin en çirkini bile bundan güzel!” “Sultanım” diye yanıtına başlamış Mecnun, “Ona ancak benim gözümle bakarsanız ancak ince güzelliğini görürsünüz, ancak o zaman hakikat perdesi kalkar” demiş. Sadî Şirazî’nin, sekiz asır önce Gülistan adlı dev eserinde Mecnun’a söylettiği bu değerli lafı, çağımızda çok değerli ozanımız Âşık Veysel, belki de çok daha güzel söylemişti: “Güzelliğin on par’ etmez / Bu bendeki aşk olmasa / Eğlenecek yer bulamaz / Gönlümdeki köşk olmasa.”

GERÇEK BİR ÖYKÜ SANKİ 

Başta, “Mecnun yaşarken…” diye bir şey söyledim, bilmeyenler hayli şaşırabilir. Sahiden yaşadılar mı? Galiba yaşadılar. Ve galiba bu öykü gerçek. Ancak kaynaklar, Leyla’nın (ve hemen arkasından ölen Mecnun’un) ölüm tarihini 688 olarak verir. Emevîlerin beşince halifesi Abdülmelik zamanında yaşanmış bu öykü. Prof. Nimet Yıldırım’ın Fars Mitolojisi Sözlüğü’nde, öykünün ilk kez İbn Kuteybe’nin “eş-Şi’r ve’ş-Şu’ara” adlı eserinde, 889 yılında yer aldığı yazar. Gelin hikâyemizi hatırlayalım.
Benî Amîr (yani Amîr oğulları) kabilesinin şefinin çok geç ve uzun yakarışlardan sonra dünyaya gelen oğluna Kays adını koyarlar. Bu nedenle asıl adı Kays bin Mülevveh olan çocuk, Kays-i Âmîrî olarak bilinir. Aynı kabileden Mehdî bin Sa’d veya Mehd bin Rabiâ’nın kızı da Leyla’dır. Bunlar aynı yaştadırlar ve aynı okula giderler. (Kızlarla erkeklerin ayrı ayrı okumaları gerektiğini ileri süren insanlık dışı bağnaz sistem o gün bile yokmuş anlaşılan. Olsaydı, böyle bir öykümüz olmayacaktı.) 10-11 yaşlarındayken, birbirlerine âşık olurlar. Dedikodu baş gösterince kızı okuldan alırlar. Kays da sevdiğini göremeyince deliye döner. (O yaşta böyle şeyler oluyor mu bilmiyorum. Oluyormuş demek ki.) Öyküye göre Kays, okulda sayıklamalara başlar, börtü böcekle konuşur falan. Sonra da sahraya, yani çölde veya kırda gezinmelere başlar tuhaf tuhaf. Deli deli haller göstermeye başlayınca kendisine “mecnun” derler. Kabile reisi olan babası, tek oğlunu kurtarmak için dil döker, onu alıp Kâbe’ye götürür vs. Fakat Kays, akıllanmaz. Sonunda gidip Leyla’yı isterler, kızın babası da, “Sen reissin ama oğlun için deli diyorlar. Deliye kız mı verilir? Git onu iyileştir, söz o zaman veririm” der.

GİTTİ GÜL GİBİ ÇOCUKLAR

Kays’ın babası reis bey, bunu iyi bir haber olarak yorumlayarak oğluna gider ve anlatır. Fakat 11-12 yaşında olan gerzek Kays, düzelmeye çalışacağı yerde, bu durumdan zevk alırcasına (ki bence zevk aldığı kesin) hiçbir düzelme çabası göstermez, her şeyi reddeder. Her neyse, gel zaman git zaman, Leyla’yı başkasına (İbn Selam adıl gence) verirler ama Leyla, evlenmesine karşı olan bir peri masalı uydurarak, saf kocasının kendisine dokunmasına engel olur. Evlendiğini duyan Kays iyice deliye bağlar; sonra karısına dokunamayan İbn Selam kederden ölür! Leyla sevinir, çölde Kays’ı aramaya başlar, bulur da. Ama ikisi de o kadar çökmüştür ki birbirlerini tanımazlar. Konuşarak kim olduklarını anlarlar ama artık iş işten geçmiştir! Gencecik çocuklar, ergenlik yaşında yok olur giderler. Bakmayın eski Türk filmlerinde kazık kadar insan olduklarına, küçücüktürler aslında. Önce Leyla ölür, sonra onun kabrinin üzerinde ağlarken Kays. Yani Mecnun.

Yazının Devamını Oku

Bırak bu ayakları yılan kardeş

Tanrı yılanı sürünmekle cezalandırdı. Peki ya ondan önce yılan sürünmüyor muydu?

‘Su içerken yılan bile dokunmaz’ diye saçma bir söz var ya, bence onun doğrusu ‘su içerken yılana bile dokunulmaz’ olmalı. Zaten gelenek de bunu doğruluyor.

Yılanları gösteren belgesellerde görmüşsünüzdür ve görmediyseniz, küçük bir internet taramasından sonra bol bol görebilirsiniz ki, beslenen yılan, pek hoş bir görüntü sergilemez. Hele, aslında biz insanlara bilmeden yaptıkları iyilik gereği fare yiyorlarsa, görüntü daha da hoşnutsuzluk yaratıcıdır, zira yılanın ağzından sallanan ölü fare kuyruğu kötü görünür! İçinizden bazılarının midesi kalkmıştır şimdi, değil mi? Ama bunu özellikle yaptım. Çünkü bu hayvancağızın başka çaresi yok. Yılandan söz ediyorum. Nasıl yesin? Eli yok, ayağı yok, pençesi, patisi yok. Hatta kurbağanınki gibi bir böceği yakalayıp tutsak eden bir dili bile yok. Markete gidip makarna veya bir büfeye gidip hamburger alacak hali zaten doğuştan yok. Gitse de kimse beslemez onu, beslemek bir tarafa, kafasını ezmek için uğraşırlar! (Çok meşhur atasözüdür ya bizde, “Yılanın başını küçükken ezeceksin”…) Halbuki bir yılan, -hele bu mevsimde karşılaşmalar çok olabilir- insandan kaçar. Tehdit edilmezse, üzerine basılacağını zannetmezse, kimseye zarar vermeden kendi yoluna gider. Sıcak havalarda o da bizim gibi serinlik arar, kuytularda serinlemeye çalışır, susar (yani susuzluk çeker). Bir zamanlar insan da, henüz ev inşa etmiyorken, mağaraları, kovukları vs. kullanıyorken, yılanla çok karşı karşıya gelmiş, çok çatışmış anlaşılan ki, ortak anılarımızda yılanın kötü bir ünü kalmış. Bazıları zehirli, bazıları zehirsiz olan bu hayvanları kimse sevmek zorunda değil ama peşinden gidip öldürmeye de gerek yok değil mi? Onların da aileleri, yavruları, yuvaları var. Bize bir zararı yok. Evet, kimseye dokunmayan yılan bin yaşasın. Bu lafta yılana “kötü” bir anlam yükleyen biz insanlarız ve kendi içimizdeki kötülükle paralellik kuruyoruz, yoksa yılanın tek başına kimseye bir kötülük ettiği yok.

NEDEN KÖTÜ Kİ?

Yılanlara “sürüngen” deriz. Çünkü sürünerek yol alırlar. Pek hoş bir durum olmasa gerek. Sürünmek, nedense özellikle vurguladığımız bir durum. Yürüyen, koşan, zıplayan hayvanlara farklı sıfatlar vermemişiz de sürünenlere sürüngen deme ihtiyacı hissetmişiz. Hayvana yüklemediğimiz şey kalmamış. “Seni yılan” diye hakaret eder, birinin kötü, sinsi, zalim olduğunu falan ima ederiz. Çünkü yılan “sessizce yaklaşır ve insanı sokar!” arkadaş, yılanın sesi yok ki, nasıl yaklaşması lazımdı? “Bak geliyorum ha!” diye diye mi?
İşin böyle bir tarafı olsa da, temmuz ayı başından bu yana gördüğümüz gibi, sadece kötülük değil yılanla özdeşleşen. Şifa, sağlık, uzun yaşam ve hatta sonsuzluk gibi kavramları da yüklemişiz hayvancağıza. Doğrusunu söylemek gerekirse, genel olarak da iyi-kötü vs. demeden değerlendirdiğimiz de olmuş. (Aklı başında birileri vardı her devirde demek.)

İSLÂM ÖNCESİ ARAP ÖYKÜLERİNDE…

İslâm öncesi Arap mitolojisinin içinde de böyle durumla var. Örneğin, Ubeyd bin el-Ebras isimli (TDV İslâm Ansiklopedisi’ne göre ölümü 605’tir) yarı tarihsel yarı kurgu kişiliğe atfedilen rivayetlerden birinde şöyle anlatılır: “Ubeyd Şam’a gitmek üzere bir grupla birlikte yola çıkar. Bir süre sonra susuzluktan dilini çıkarmış ve ardında kendisini kovalayan siyah bir yılanın bulunduğu başka bir yılana rastlar. Ubeyd atından inip kovalayan siyah yılanı öldürür ve kırbasından, kaçan yılanın üzerine biraz su serper. Kurtardığı yılan suyu içip arkasına bile bakmadan çeker gider. Ubeyd yoluna devam edip Şam’a varır. İşlerini halleder. Dönerken çölde devesini kaybeder. Devesiz bir şekilde, belki birileri geçer diye beklemeye başlar ve gece olur. Gece, “Al bu genç deveyi binersin, sabah yoluna devam edersin” diye bir ses duyar. Sabah ona binip evine varır. Deve, evde de dile gelir: “Ben, susuzluktan kavrulmuş yılanım (….) İyilik kalıcıdır, aradan uzun zaman geçse de / Kötülük ise toplamış olduğun en kötü azıktır / Bu senin ödülündür, bize minnet eyleme / Sen güzele layıksın, bu çok âşikâr.” (el-Kereşî’den nakleden, İbrahim Usta, İslâm Öncesi Arap Mitolojisi, Ankara Okulu, ikinci baskı 2019, s. 162-163)

Yazının Devamını Oku

Gençliğin peşinde yılanın izinde

Yılanlar neden hep genç görünür? Otu yemişlerdir de ondan!

Yılan ananta, Vişnu’yu taşıyor ve onu dinlendiriyor. Mehrangarh Müzesi

Malum, temmuz ayı boyunca “yılanlarla ilgili” konuşacağımızı söylemiştik. Yılanın, sevmeyenlere inat, şifayla ilişkili bir tarafı var. (Bunu 17 Nisan 2020’da yayımlanan “Tüm Dünyaya Şifa Dağıtan Yılan” başlıklı ele almıştım. İlgilenenler için https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tayfun-timocin/tum-dunyaya-sifa-dagitan-yilan-41496442) Orada konunun başka boyutlarını ele almıştım, zira kültür dediğimiz şey öylesine çok katmanlı ki, hep birbiriyle ilişkili ama birbirinden neredeyse habersiz. Ama tüm tıp ve eczacılık simgelerinin içinde yılanın başrolde olması da tesadüf değil. Yılan, gerçekten çok önemli bir figür insanın kültür tarihinde.  Sadece şifa kaynağı olarak değil, sonsuz veya çok uzun yaşamın da sembolüdür yılan. Kendi kuyruğunu yutmaya çalışıyor gibi duran yılan figürü kadim kültürlerde kullanılmış, sonsuz yaşam döngüsünü sembolize etmiştir. Hele bu yılanı bir de yan yatmış sekiz gibi kullananlar, artık sonsuzluk simgeselliğini zirveye taşımışlardır kuşkusuz. 

EN ESKİ DESTAN

Dünya yazılı edebiyatının (böyle diyoruz, çünkü çok daha eskisi ve köklüsü olan sözlü edebiyat da var) en eski, en önemli, en bilinen ve hatta birçok kavramın “ilk”ini barındıran örneği, hiç kuşku yok ki Gılgamış Destanı’dır. Uzmanlar, Gılgamış Destanı’nın, yazıya geçirilmeden önceki binlerce yıllık sözlü geleneğin bir aktarımı olduğu konusunda hemfikirler. Zaten böyle bir yargıya bizim varmamız da mümkün. Elimizdeki yazmaların tarihi bile çok şey anlatıyor: Sümerce yazma, MÖ 2000’lerden, Eski Babil yazması denilen Akkadca tabletler MÖ 1800’lerden ve yine Akkadca olan son Babil yazması MÖ 1250’lerden kalma. Aynı destanın farklı yazmaları -ki elimize geçmemiş veya henüz bulunamamışlar da var mutlaka- arasında en az 750 yıl var. En yeni Gılgamış yazması tablete işlenirken, Tevrat adını verdiğimiz İbrani kitabından henüz eser yoktu dünyada. İlk tufan öyküsü de yine Gılgamış’tadır. Gılgamış’tan size en son 10 Temmuz 2020’de, “Öldür Öldür Bitmeyen Ejderha” başlıklı yazımda söz etmiştim. Gılgamış, ejder Huvava’yı öldürüyordu. İşte o olaylardan sonra Gılgamış, Utnapiştim’e gider. Utnapiştim, ya da bizim daha iyi bildiğimiz adıyla Nuh, Gılgamış’a, uzun yaşam veya gençlik çiçeğinin yerini söyler. İşte bizim yılan da burada ortaya çıkacaktır.

GILGAMIŞ’IN HAYAL KIRIKLIĞI İLE BİTEN ÖYKÜSÜ

Muzaffer Ramazanoğlu’nun, konunun otoritelerinden Alman Asurbilimci Ord.Prof. Benno Landsberger’in (1890-1968) kontrol ettiği çevirisiyle Türkçemizde yayımlanmış Gılgamış’tan okuyalım: “(Utnapiştim konuşuyor) Gılgamış, sana gizli bir şey açayım. Ve hiç kimsenin bilmediği biricik otun yerini sana söyleyeyim: Bu ot, tıpkı deve dikenine benzer, ama dikenleri gül dikeni gibi keskindir; yaklaşana batar. Sen bu otu eline geçirmek istersen, eline batacağından korkma!” Ayaklarına taş bağlayarak yeraltı tatlısu denizinin dibine dalan Gılgamış, otu alıp yüzeye çıkar. Yanındaki gemiciye, bu otu yiyenin gençliğine döndüğünü, onu alıp kendi şehrinde sevdiklerine yedireceğini ve son olarak kendisinin yiyeceğini, bu şekilde çocukluğuna geri döneceğini anlatır. Sonra Gılgamış’ın şehri Uruk’a doğru yola çıkarlar, dere tepe düz giderler, yorulup bir su kenarında dururlar. Gılgamış, soğuk suya girip yıkanmak ister. Haliyle otu bırakıp suya girer. Geri döndüğünde otun yerinde yeller esmektedir ve orada, bir yılan derisi durmaktadır. Çünkü otun kokusunu alan bir yılan, Gılgamış’ın suya girmesini fırsat bilerek gelip otu yemiş ve hemen o an, otun etkisiyle deri (gömlek) değiştirmiş, gençleşmiştir! Gılgamış o otu kaptırmasaydı, bugün trilyonlarca doların harcandığı bir gençleşme sektörüne gerek kalmayacaktı belki de! 

GENÇLİK OTUNU YİYEN GENÇLEŞİR

Yazının Devamını Oku

Şu bizim şahmârân

Yakındoğu ne kutlu bir yer. Yılanı bile şifa dağıtıyor. Hele yılanların şahı, yani Şahmaran öyle bir figür ki, evlerimizde, oturma odalarımızda bize gülümsemeyi sürdürüyor. 

Efsaneye göre Şahmaran burada, Adana’daki Yılan Kale’de öldürülmüştür.

Eskiden masallar vardı hayatımızda. Masallar hâlâ var ama artık hayatımızda değiller. Orada bir yerde duruyorlar. Kitaplarda mesela. Öylece… Sessiz… Okuyan olursa… Ama eskiden anlatılırlardı. Ağızdan ağıza, kulaktan kulağa yayılırlardı. Bilinirlerdi. Hayal gücümüz beslenirdi, üzerlerine çeşitlemeler yapardık. Artık anlatan da, dinleyen de olmadığı için ne hayal gücümüz besleniyor ne de bir şeyin üzerine çeşitlemeler yapıyoruz. Ya da belki günlük birkaç laf, hepsi o.

HAYATIMIZIN BİR PARÇASI O

Güzel olan, hatırlayan nüfus yaşlanmakta olsa da, bir yerlerde kültürümüzün çınarlarının izlerini görebiliyor olmamız. Bazen bir duvar halısında, tozlanmış bir çerçevenin içinde, bir dükkânın tezgahının üzerinde, bir çini tabak veya kül tablasının orta yerinde, bir kilimde, şalda, el oyasında… İşte bu çınarlardan biri de hiç kuşku yok ki Şahmaran efsanesidir. Size sözüm vardı, bugün sıra onda. (Şahmeran da denir.)Efsanenin doğal olarak farklı versiyonları var. Gerçek olaylar bile kuşaktan kuşağa aktarılırken çeşitlenirken, uydurulmuş bir öykünün çeşitlenmeden kalması mümkün mü? Değil. Biz, Şahmaran için, farklı anlatıların ortalamasını alıp başlayalım. 

ADANA’DAN YAYILAN SICAKLIK

Cihan kâfir iken (bu ifade, Anadolu’nun pagan, yani çok tanrılı olduğu zamanları ifade ediyor olmalı) Allah Adana’ya (evet bizim Adana, 01) peygamber olarak Hazreti Danyal’ı gönderir. Hz. Danyal pek çok bilimde üstün olduğu gibi gaipten haber vermek ilminde de (ilm-i remil) üstattır. Hz. Danyal bir gün, insanın, kıyamete kadar yaşamasını sağlayacak ilacı bulur. Bu dâhil pek çok bilimsel verilerini bir deftere kaydetmektedir, bu ölümsüzlük ilacının sırrını da deftere yazar. İlacın formülü gereği bazı otlara ihtiyacı vardır ve bunları bulmak için Ceyhan Nehri’nin öte tarafına geçmesi gerekmektedir. Köprüye giderken, masal bu ya, Allah, Hz. Cebrail’i yanına çağırıp, “Derhal git şu Danyal’ı durdur, ecele derman olan çiçeği bulmak üzere, ben onu kullarıma bildirmeyecektim. Git defterini nehre at” der. Cebrail, köprüde yaşlı bir adam kılığında çıkar Danyal’ın karşısına. Biraz laflarlar. Danyal, “Bu ilacı insanlara vereceğim, yaşasınlar kıyamete kadar” der, Cebrail ise, “Rızık ömre göre taksim edilmiştir. Eğer insanlar ölmezse, kim kimin rızkını yer? Bu Allah’ın iradesine aykırıdır” der. Açtığı kanatlarının biriyle vurduğu gibi defter Ceyhan Nehri’ne karışır gider, pek az sayfası köprüde kalır ve inanılır ki, kimya bilimi, işte o köprüde kalıveren sayfaların ışığıyla ortaya çıkmıştır! Fakat defterin düştüğü sular, bir arpa tarlasına akar ve bu nedenle arpa çok şifalıdır, doktorlar hastalarına arpa suyu vermişlerdir ve peygamberler hep arpa ekmeği yemişlerdir. (Kim nereden biliyorsa…)

BİRAZ TUHAF BİR OĞLAN

Yazının Devamını Oku

Öldür öldür bitmeyen ejderha

Her kültürde bir “ejderhayı öldürme” öyküsü var. Yakından bakınca, öykülerin ana hatları bile aynı.

Öldür öldür bitmez bu ejderhalar. Francesco Zuccarelli. 1765

Malum temmuz ayındayız ve temmuz, yılanla özdeşleşmiş bir aydır; bu nedenle de geçen hafta yılanlar ve onların hayali projeksiyonları olan ejderhalar hakkında sohbete başlamıştık, devam edelim.
Hep konuşuruz ya, hemen hemen bütün mitolojik anlatılar, Sümer’de ortaya çıktı. Belki ortaya çıktıkları yer orası olmayabilir ama en azından ilk kez orada yazıya aktarıldıkları için “Tarih Sümer’de Başlar”. (Otorite S.N.Kramer’in bir kitabının adı.)
Tabii, hep altını çizdiğimiz gibi kültür, zincirleme ilerlediği için, bir bakmışız, Babil Yaratılış Destanı’ndaki ejderha, İskandinav fiyortlarından birinde altınların üzerine çöreklenmiş, onları bekliyor! Böyle bu işler. Ama kültürel alışveriş, “O ondan çaldı, bu bundan yürüttü” anlamına da gelmiyor. İnsan düşünüşü aşağı yukarı hep aynı; görünen o ki binlerce yıldır da pek değişmemiş.

Marduk Tiamat'ı öldürür

KIZDIRMAYIN TİAMAT’I

Yazının Devamını Oku

Ejderha zamanı

Hiç var olmadılar ama herkes onları biliyor! Bu nasıl oluyor?

Şenliklerde ejderha. Dragon. Martin Woortman

Korona Çin’den çıkıp tüm dünyaya yayıldı ya hani, bu Çin’in ilk vukuatı değil. Ne zaman olduğunu tam bilmediğimiz ama çok çok eski olduğundan emin olduğumuz bir de “ejderha” salgını var. Evet evet, bildiğiniz ejderha! Ağzından alevler çıkartan, çoğunlukla uçan, yılanımsı, kulaklı, koca dişli ejderha.
Hiçbir zaman yaşamadığı, var olmadığı halde ne diye bütün kültürlerde bir ejderha figürü var? Yoksa bir zamanlar sahiden de ejderha var mıydı? Olabilir mi böyle bir şey? “Tufan” öyküsünü örnek seçelim. Dünyanın neredeyse bütün kültürlerinde bir tufan anlatısı var ve bilim artık kanıtlayabiliyor ki, belirli dönemlerde sular ciddi anlamda yükselmiş, mevcut yaşam alanları tahrip olmuş, özellikle boğaz veya benzeri yerleri aşan sular, büyük travma yaratmış ve tufan kavramı yerleşmiş. Yani evet tufan var. Farklı coğrafyalarda farklı şekillerde ortaya çıkmış da olsa var. Acaba ejderha da böyle olabilir mi?

FOSİLLERDEN DOĞAN MİT

Bilim henüz bir ejderha kanıtı bulamadı. Zaten çok olası da görünmüyor, bir canlının ağzından alevler çıksın, aynı zamanda uçsun… İyi de nereden çıktı bu meret? (Meret sözcüğünün bir anlamı da “uğursuz”dur) Benim de inandığım, tahminlerin ağırlıklı kısmının dayandığı, dinozor fosillerinden! Hiçbir kutsal kitap dinozorlardan söz etmez. Hiçbir kadim metinde de yoktur. Çünkü insan hafızasının, ortak belleğin tanık olmadığı zamanlarda (iyi ki de öyle) yaşayıp yok olmuş dinozorlar. Bu nedenle hiçbir şekilde anlatılarımızda, sözlü edebiyatta, yazılı metinlerde yok. Ama… Ama bugün bulunduğu gibi dün de bulunmuş olmalı dinozor fosilleri. Yazının olmadığı eski zamanlarda. Bugün de örneğin Gobi Çölü’nde gezen birinin ayağına dinozor omurgası veya dişi takılabiliyor. Bu mutlaka dün de olmuştur. Nasıl bugün bir dinozorun milyonlarca yıl önce ölüp kaldığı haliyle kemikleri bulunabiliyor bütün olarak, mutlaka dün de aynen böyle bulunmuştur.
Şimdi hayal edelim. Mesela Göbi Çölü’nde yürüyen bir Çinli askerin ayağı bir şeye takılıp tökezliyor, dikkat ediyor onun ne olduğuna… Şöyle bir bakıyor, eşeliyor falan, derken ortaya dev bir canavar çıkıyor. Dişleri var, belki uçan dinozor fosiliyse kanatları var… Ama ne öyle bir hayvan görmüş, ne de duymuş! Fakat işte kemikleri ayağının altında! Gelsin öyküler, gitsin masallar.

HER YERDE VAR ÇÜNKÜ…

Yazının Devamını Oku

Herkül sütunları gerçeği

Herakles (Herkül) Sütunları dendiğinde Cebelitarık Boğazı geliyor aklınıza değil mi? Evet ama yanlış!

Malum, Herkül, Yunan mitolojisindeki Herakles’in Roma’daki adı. Farklı isimler kafa karıştırmasın diye Herakles diyeceğim ben bu fantastik şahsa. Ama başlığa Herkül’ü çıkarttım çünkü daha popüler. Ne de olsa biz “Cep Herkülü” olan bir ülkeyiz. Huzurla uyusun Naim Süleymanoğlu.
Yunanların coğrafi öykülerinin ardında, çok büyük çoğunlukla kendi deneyimleri vardır. Örneğin, daha önce yazdığım Argonotlar Efsanesi, Yunan anakarasından Karadeniz’in doğusuna uzanan gerçek ticaret ağının varlığı ile ortaya çıkmıştır. Yunanların ticaret kolonileri vardı Karadeniz’de. Durup dururken gelip Pontus Rum Devleti diye bir şey kurmaya yeltenmediler yani, zaten son birkaç bin yıldır orada yaşıyorlardı. Mithradates, Roma İmparatorluğu’na direnen son Anadolulu kral, Trabzon’da yaşıyordu, vatandaşımızdır.

Sur'da İskender'in alınmadığı, adı sonradan Herakles'e dönüşmüş Melkart Tapınağı'ndan bugüne kalanlar.

HERAKLES BİLE!

Fakat Herkül Sütunları diye bilinen Cebelitarık’a kadar gittiklerine, oralarda koloni kurduklarına dair bir veri yok. Yunan kolonizasyonu, İtalya, Yunanistan, Ege, Marmara, Karadeniz ile sınırlı. İtalya’dan batıya gittiklerine dair pek bir veri yok. Peki ne var? Herakles’in oralara gittiğine dair mitolojik öyküler. Herakles’in meşhur On İki İşi vardır mitolojide. Detaya gerek yok, kralın biri Herakles’e birbirinden imkânsız gibi görünen on iki görev verir, Herakles de tabii ki hepsini yerine getirir. (Görevimiz Tehlike’nin antik versiyonu diyebiliriz.) İşte bunlardan birinde Herakles, dünyanın en batı ucuna gidecek, Okeanos Irmağının içindeki bir adadan sığır sürülerini alıp Yunanistan’a getirecektir. Okeanos, son birkaç yazıdır ele aldığımız, dünyadaki tüm karaları sarıp sarmalayan büyük denizin Yunan’daki adı. Arapçası Bahr-i Muhit, yani “çevresel deniz”. Antik çağda hayatın sürdüğü kara, insan zihninde sahiden de Cebelitarık Boğazı’nda biterdi, ileride ne var bilinmezdi. İşte Herakles gider Boğaz’a, biraz geçer orayı ve anı olarak oraya iki sütun diker. Sütunlar hem anıdır, hem de “bu noktadan sonrası tehlikelidir, çünkü bilinmezdir, koskoca Herakles bile ancak buraya kadar gelebildi” gibi bir uyarı anlamını taşırlar.

YUNAN’IN ADI BİLE YOKKEN...

Bu öyküye binlerce yıl inanıldı, halen de inanan var, biliyorum. Oysa işin gerçeği çok daha eskilere dayanır. Bırakın Herakles’i, Yunan adının (Helen) bile olmadığı zamanlara gider o sütunların öyküsü. Ama önce daha yakın tarihli başka bir önemli şahsiyeti konuk edeceğiz sayfamıza: Büyük İskender’i. Yine.

Yazının Devamını Oku

Işıklar içinde uyumak mı?

Genel olarak ışıkla uyunmaz. Peki o halde neden ölenler için böyle dilekte bulunuruz?

Tünelin ucundaki ışık. Allah gecinden versin.

Uyurken ışıkları kapatır mısınız? Büyük olasılıkla evet, kapatırsınız. Işıkta uyuyabilenler vardır ama ben onlardan değilim. Kapatırım. Bana karanlık lazım. Fakat onun da dozu var. Gözümü kapattığımdaki karanlığı açtığımda da hissediyorsam, orada bir tuhaflık vardır. Yıllar önce Adana’nın bir yaylasında dostlarımızın evinde konakladığım ilk gece öyleydi. Etrafta hiç ışık olmadığı için gözüm açık mı, kapalı mı anlayamamış ve uzun süre uyuyamamıştım. Hiç olmazsa gözümüzü açtığımızda, ayağa kalkıp tuvalete gidebilecek kadar bir loşluk olsa iyi olur bence. En azından, insan gözünü kapattığında onu rahatsız etmeyecek bir ışık dozundan söz ediyorum. Bir mum ışığı, zayıf bir gece lambası vb. mesela. Tabii bu benim hissettiğim. Sizin için durum farklı olabilir ama sanırım çoğumuz pırıl pırıl aydınlıkta uyumakta zorluk çekeriz. Zaten uyku uzmanları da ışıkları kapatarak uyumanın, uykunun kalitesini yükselttiğini söyler.

YANITLAR HEP ESKİLERDE

Peki burada sormak istediğim bir soru var: Madem çoğumuz aydınlıkta uyuyamıyoruz, ne diye hayata veda edenlerimiz için “ışıklar (veya nurlar) içinde uyusun” deriz? Bir de çoğul üstelik! Işık+lar, nur+lar… Yani ortalığın pırıl pırıl olmasını dileriz açıkça. İyi de nasıl uyuyacak mevta o aydınlıkta? Elbette bunun normal bir uyku olmadığını, hiçbir ışığın artık onu rahatsız etmeyeceğini biliriz ama ne diye böyle eciş bücüş bir dilekte bulunuyoruz dersiniz?
Cevabı bulmak için sizi yine çoook eskilere götüreceğim dostlar. Ne yapalım, her şey o zamanlar başlamış, bugünü anlamak için geçmişe bakmak lazım, benim bir kabahatim yok.

YOK CANIM! HİÇ OLUR MU ÖYLE ŞEY?

En başından bu yana, insanın çözemediği tek derdi var: Ölüm! Aslında öleceğimizi bile bile yaşıyor olmak, çok zorlayıcı bir şey. “Nasıl olsa öleceğiz, ne diye bu kadar uğraşıyoruz, ne diye bu kadar dert ediniyoruz?” diye düşünmemek güç. İşin felsefesine de inanç boyutuna da girmeyeceğiz. Ancak kesin olan şu ki, en başından beni yanıt aradığımız bir sorudur ölüm. “Sonrasında ne var?”

Yazının Devamını Oku

Kayın şeyler mitolojisi

Mitoloji, ille de tanrıların tuhaflıklarını anlatacak değil. “Kaynım geldi” diyen biri de hiç farkında olmadan bir parça mitolojiye dalmış oluyor.

Kayın ormanı. Karsız.

Evli olanlarımız yaşar, olmayanlarımız da bilirler ki evlenince insanın bir sürü “kayın” akrabası olur. Kayın annemiz olur, ona kayınvalide veya kayın ana deriz, ki kayın ana, ağzımızda “kaynana” biçimine dönüşür; kayın babamız olur kayınbaba veya kayınpeder deriz. “Geçen gün kaynım geldi” deriz mesela. “Kaynım geldi” lafını sadece erkekler için söyleriz, ana dışındaki kadınları kapsamaz “kayın” nedense. Kayın kız kardeş veya kayın bacı yoktur, ona görümce veya baldız denir. “Nedense” dediğime bakmayın, nedenini biliyorum, yazı bitince, anlatmayı becerebilirsem, siz de biliyor olacaksınız umarım.

BU KEZ TÜRK MİTOLOJİSİNE BAKIYORUZ

Bu uygulama, Türklerin binlerce yıldır sürdürdüğü bir şey.

Biliyorum, sık sık mitolojideki şeylerden söz ediyoruz ve bu nedenle Yunan’ın ve Sümer’in bolca adı geçiyor. Çok normal tabii. Ancak unutmayalım ki (sık sık söylediğim gibi) bugün mitoloji dediğimiz şey, bir zamanlar insanların inançlar sistemiydi. Bugün, Yunan’dan, Roma’dan önce Türk mitolojisine uzanacağız. Malum, Orta Asya’da yaşayan, İslam ile henüz tanışmamış Türklerin kendilerine göre inançları, töreleri, öyküleri, sözlü de olsa gelişmiş bir edebiyatı vardı. Türk dendiğinde ha bire at üstünde yaşayan, at üstünde gezinen bir grup insan hayal edenler yanılıyorlar. Öyle kavimler de var tarihte ancak Türkler, tarım ortaya çıktıktan sonra yerleşik düzeni sevmiş bir topluluk ama hayvancılık yapan grupların mevsimlik göçleri terk etmeleri elbette mümkün değildi, aksi halde hayvanlar telef olurdu.

BOZKIRIN ORTASINDA

Yazının Devamını Oku

Kahinler ve peygamberler

Sözlüklerde aynı kavramı karşılayan sözcükler bunlar. İyi ama nasıl olur?

 

Geçen yazılarımızda, Haçlılarla ve seferleriyle ilgilenirken, kaçınılmaz olarak Hristiyanlığın kutsal yerlerinden de söz etmiştik. Bazen akla takılır: “Hz. İsa Kudüs’te ve civarında yaşamış, Kudüs’te çarmıha gerilmiş ama Hristiyanlığın merkezi Roma’daki Vatikan! Hz. İsa’nın rüyasında bile görmediği İtalya’da Hristiyanlığın ne işi var?” Çok yerinde bir soru bu. Ama benden size garanti, işin yanıt faslında epey şaşırtıcı ve keyifli şeyler var. 

Efendim, biliyorsunuz Hristiyanlık bir din olarak ortaya çıkmadı. İsa’nın kendisi Yahudi doğdu, Yahudi öldü (ya da göğe yükseldi, inanca göre). Ardından havarileri, öğrencileri İsa’nın isteği üzerine dağılarak onun mesajını insanlara ilettiler. Bu iş, Hz. İsa’nın zaten bir avuç olan öğrencilerine veya takipçilerine verdiği görevdi. Göreve misyon denir, yani hepsi misyonerdi. İlk dönemde misyonerlerin İsa’nın mesajını ilettiği kitlenin tamamı da Yahudilerden oluşuyordu. Bu nedenle bu misyonerler, onların varlığından ve anlattıklarından hoşnut olmayan Yahudilerin hışmına uğradılar. İtilip kakıldılar, yargılandılar, soruşturuldular. Sonra da zaten, bütün bunların bünyesinde gerçekleştiği devlet olan Roma İmparatorluğu devraldı bu zulmü, birkaç asır böyle devam etti. Her neyse, konumuz Hristiyanlık tarihi değil, çok başka yerlere gideceğiz.

SAUL, PAUL, ROMA ...

İlk büyük misyoner, aslında Yahudiler adına İsa’nın takipçilerine zulüm edenlerden biri olup İsa ona görününce dönen Pavlus (ilk adı Saul olan Paul) idi. Pavlus da pek çok takibata uğradı, hapisler yattı vs. Son yargılanmasında, kendisi de bir Roma vatandaşı olduğu ve Roma hukukuna göre öyle bir yasal hakkı olduğu için, davasının, imparator tarafından görülmesini talep etti. Bunun üzerine, başka bir yazıda ele alabileceğimiz çok maceralı bir deniz yolculuğuyla Roma’ya götürüldü, orada birkaç yıl kaldı, epey İsa taraftarı topladı ki o sırada onlara hem Hristiyan (bunun tam Türkçesi ile Mesihçiler) hem de Nasranî Tarikatı deniyordu ve Roma’da bolca Mesihçi oluşmasını sağladı. Sonra da bir şekilde yargılanmış olsa gerek ki boynu vurularak idam edildi. Tüm mezheplerden bağımsız “Hristiyan Kilisesi”nin Pavlus (ve Petrus) tarafından kurulduğu kabul edilir. Eh, kilisenin kurucusunun öldüğü yer de herhalde doğru bir yerdir. Zira Tanrı’nın oğlu kabul ettikleri İsa öldüğünde (ya da göğe yükseldiğinde) ortada yeni bir din yoktu ama Pavlus öldüğünde artık o yeni bir dindi. Dolayısıyla Hristiyanlığın kurucusu da Pavlus olarak kabul edilir kimilerince. (Bir de Aziz Peter/Petrus var ama o kadar detaya gerek yok şu an.)
Şimdi... Bu kadar lafı ne diye ettik, oraya gelelim.
Günümüz dünyasının Hristiyanlık merkezi ve Roma kentinin bir mahallesi olmasına rağmen bir devlet olan Vatikan’ın altını, gizli tünellerini, saklı odalarını falan bilemem ama adının içinde nelerin gizli olduğu konusunda birkaç kelime sarf edebilirim. Ama bunun için önce hem birkaç bin yıl önceye hem de Vatikan’dan kuş uçuşu 3 bin kilometre kadar doğuya gitmemiz gerekiyor.

Yazının Devamını Oku

Hüznün çiçekleri

Kandamlası çiçeği adını nereden alır? Gülün kırmızısı nereden gelir? Ah işte, bunlar hep hüzünlü öyküler!

Mardin'den Adonis çiçekleri

Daha önce çeşitli vesilelerle üzerinde konuştuğumuz ve benim için de büyük öneme sahip kültürel alışverişin en eski kalemlerinden biri hiç kuşkusuz halk söylenceleri ve onların da bağlı olduğu mitolojik öyküler. Biz bugün mitoloji deyip birbirimize masallar anlatıyoruz belki ama unutmayalım ki bugün mitoloji olan şey, bir zamanlar dindi. Binlerce yıl öncesinin insanları o öyküleri masal diye değil, inanç diye birbirlerine anlatıyorlardı. Ve inanç, kuvvetli savunucuların eli ve diliyle, geniş coğrafyalara kolay dağıldı. Yayılma hızları ve etkinlikleri bu nedenle büyük. Sıradan halk öyküleri ya da dedikodu değildi onlar, inanç sisteminin unsurlarıydı. Bunun altını çizdikten sonra, yolumuza devam edelim.

Aphrodite'nin bütün gülleri. Foto Jessica Lewis.

SÖZLÜ GELENEK ÇOK HIZLIDIR

Yine çeşitli vesilelerle konuştuğumuz, yarın da konuşmaya devam edeceğimiz gibi, bu kavimler ve uluslararası kültürel alışverişin en yoğun yaşandığı yer, kuşkusuz Akdeniz. Bugün bütün dünyada üzerine ciltlerle kitap yazılan, film üstüne film çekilen Yunan mitolojisi denen şey, neredeyse tamamen Doğu’dan ödünç alınmış anlatıların üzerine kurulu. Ve Doğu dediğimiz sistemin ise üç ana kaynağı var: Mısır, Hindistan ve en önemlisi Sümer. Yazının da ortaya çıktığı yer olduğu için Sümer’in önemi bir başka büyük. Onlar sadece anlatmakla kalmamış aynı zamanda inandıklarını, yazıya da geçirmişler çünkü. Ancak konu inanç ve ona bağlı anlatılar olduğunda, sözlü gelenek her zaman yazılı geleneğin önünde gider. Kulaktan kulağa anlatılanların hızına hiçbir şey erişemez. Okuyanı yazanı azdır bu işlerin ama anlatanı çoktur. Bugün bile öyle değil mi? Siz de duyuyorsunuzdur mutlaka, birileri bir şeyi anlatır anlatır, “nereden biliyorsun?” diye sorunca da,. “Kuran’da yazıyormuş!” deyiverir. Bu mışlı muşlu anlatımlardır işte doğru-yanlış demeden anlatıları, öyküleri yayan. Bu durum, binlerce yıl önce de böyleydi, şimdi de böyle. Keşke herkes, en azından bu çağda, elindeki telefonla dünyanın en büyük kütüphanelerine bile erişme olanağı varken bulup doğru kaynakları okumaya vakit ayırabilse. Neyse, biz hüznün çiçeklerini koklamaya başlayalım yavaştan.

İTİCİ BİR BAŞLANGIÇ

Yazının Devamını Oku