"Tayfun Timoçin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Tayfun Timoçin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Tayfun Timoçin

Adalar uyarıyor!

Dört ana elementten havayı, suyu ve toprağı fena kirlettik. Kirletemediğimiz ateş mi alıyor acaba intikamı?

Adalar uyarıyor

Avustralya’nın her yanı böyle yanıyor.

Dünya haritasını açıp bakan kim olursa olsun, “ora”nın dışında yaşayan herkes için tam anlamıyla en uzak diyardır Avustralya. Dünyanın öteki ucudur. Sanki yalnızmış, dünyanın kalanından soyutlanmış, denizlerin ortasında bir başına kalmış gibi hüzünlü durur dünya haritasının genellikle sağ alt köşesinde. Etrafı, dünyanın en tehlikeli köpekbalıkları ve tuzlu su timsahları ile doludur. İçinde zıp zıp zıplayan, kanguru adını verdiğimiz keseli ve sevimli hayvanlar cirit atar. Yeryüzünün en sevimli canlılarından biri olan koalalar, gün boyu tembel tembel yaprak atıştırırlar.
Biz kışı yaşarken Avustralyalılar yaz mevsimindedirler; gördükleri yıldızlar da farklıdır bizimkilerden. Dünyanın büyük kısmının zihninde yeni yıl, kar yağışı ile ilişkilidir ya, orada kumsal, mayo, bikini demektir yılbaşı. Biz buralarda kumdan kale yaparken onlar da kardan adam yapmaya koyulurlar.

AVRUPA’DAN BÜYÜK BİR ADA, YANİ KITA

Adalar uyarıyor

Avustralya, çok büyük bir adadır. Çok büyük olduğu için de ada yerine kıta sözcüğüyle tanımlanır. İçinde tek bir ülke olması bazen kafa karıştırabilir ama olsun, tek bir kıta, tek bir ülke, bir tek Avustralya’ya özgüdür. Yaklaşık 7,7 milyon kilometrekare alana sahiptir; bu özelliğiyle de Rusya, Kanada, Çin, ABD ve Brezilya’dan sonra dünyanın altıncı en büyük ülkesidir. Avrupa’dan büyüktür. Karşılaştırabilmemiz için yapılan resimde, Ankara’dan İrlanda’ya kadar gidersek, ancak Avustralya’nın doğusundan batısına gitmiş olacağımız anlaşılıyor.

YANIYOR KOCA KITA

Bu kocaman ada bugünlerde cayır cayır yanıyor. Umarım sizler bu yazıyı okuyana kadar yangınlar sönmüş olur. Ancak doğanın Avustralya’da gördüğü tahribat olağanüstü boyutlarda. Sözünü ettiğimiz sevimli koalalardan binlercesi öldü. Kuşlar, kaplumbağalar, kelebekler... Yüz binlerce canlı mahvoldu. Binlerce dönümde yanan ağaçlar, bırakın yeşil görünmeyi, bir daha atmosferimize oksijen sağlayamayacaklar. İnsanlar da öldü. Son gördüğüm rakamlarda 30’a yaklaşmıştı ölü sayısı. Bu dev ada, şu an gerçeküstü bir film sahnesini andırıyor. Nereye baksanız dumanlı ve sarı! Havadaki kokuyu tahmin edebiliyorum. Genzi yakan ama solunmak zorunda olunan o berbat hava...
Koskoca ada yanıyor. Avustralya hem bir ada, hem bir kıta, hem de bir ülke. Üçü bir arada. Üçü birden yanıyor!

ADA DEYİNCE

Ada deyince aklıma kadastral terimler geliyor. Hani tapuyla veya imar işleriyle uğraşanların bildiği “ada, pafta, parsel” var ya, oradaki ada geliyor aklıma işte. Sözlüğe göre, “çevresi yollarla belirlenmiş olan arsa veya böyle bir arsayı kaplayan yapılar topluluğu”na da ada deniyor. Yani, sadece “deniz veya göl suları ile çevrili küçük kara parçası” değil, aynı zamanda yollarla çevrili arsa da ada. Bu “küçük kara parçası” lafı da ayrı bir ilginç. Neye göre küçük? Bozcaada, Heybeliada, Kıbrıs, Malta, Rodos, Sicilya... Bunlar yeterince büyük değiller ki ada diye tanımlanıyorlar. Demek Avustralya “büyük”ler liginde ki kıta olmuş.

HEM SOKAK HEM DENİZ

Adalar uyarıyor

Gökyüzünden Venedik.Büyük Kanal’ın kentin ortasından kıvrılarak geçtiğini görmek mümlün.

Bir kadastral terim olarak ada, yani sokaklarla çevrili arsayı, Amerikan filmlerinden de gayet iyi biliriz. “İki blok ötede...” derler mesela filmlerde. O bloklar da kendi çaplarında birer ada, değil mi? Ama “sokaklarla çevrili” ve “suyla çevrili” adayı tek bünyede toplayan biricik bir örnek var dünyada: Venedik. Caddeleri, sokakları, kavşakları deniz olan Venedik. Bir zamanlar tersanesinde 24 saat içinde koskoca bir kalyonu inşa edebilen, Akdeniz’in tüm ticaretini elinde tutan, yeri geldiğinde koskoca Haçlı ordusunu doğuya, hatta İstanbul’a taşıyan, yeri geldiğinde Osmanlı’ya kafa tutan ama her zaman ticaretini ön planda tutmuş Venedik.

TÜRK HANI

Adalar uyarıyor

Zor zamanlar geçiren Venedik’e turistin ilgisini anlamak bazen güç olabiliyor

Osmanlı ve ticaret demişken, hatırlamamız gereken bir şey var. Kenti bir baştan bir başa geçen Büyük Kanal (Canale Grande), Venedik’in ana caddesidir. Bütün yollar (kanallar) ona çıkar. Tercih edilen oteller ve restoranlar hep Büyük Kanal üzerindedir (diğerlerinde de doluluk sorunu yoktur tabii). İşte bu Büyük Kanal üzerinde bir bina, tam da konuştuğumuz şeye, Osmanlı ve ticaret bağlantısına işaret ediyor. Aslında 13. yüzyılda Palmieri isimli bir Venedikli tüccar tarafından Bizans tarzında yaptırılmış olan bina bir saray. Sonraki dönemlerde, Venedik-Osmanlı mücadelesi tatlıya bağlanıp karşılıklı ticaret alıp başını gittiğinde, Osmanlı tacirler akın etmişler Venedik’e. Belki davranışlarından, belki teklifsizliklerinden, bir şekilde Venedikliler ısınamamış Osmanlı tüccara ve onlara belirli bir yer yapmak istemişler. Bu sarayı seçmişler. Adı “Fondaco dei Turchi” olmuş, yani “Türk depoları”. Ama herkes oraya Türk hanı demiş sonradan. Aynı anda 120 kişiyi misafir edebilen bir yermiş ve bu haliyle saraydan çok bir hanı andırıyormuş. Tabii Venedikliler, Türkler çevreyi gözetlemesin diye binanın üzerindeki iki kuleyi yıkıp öyle vermişler Osmanlılara. 1621’den 1838’e kadar Türkler kullanmış bu binayı. Bu süre içinde Venedik’e pek çok Bursa ipeklileri, halıları, dokumaları gitmiş. Elbette oradan da pek çok şey buralara gelmiş. Mesela cam ve kristal sanat eserleri. Her neyse... Amacımız Venedik-Osmanlı ilişkilerinin tarihine dalmak değil.

İKİ METREYE YAKIN

Her yıl zaten belirli bir oranda zemine gömülmeyi sürdüren ve her sene kış aylarında taşkın yaşayan Venedik de bu yıl son 50 yılın en büyük taşkınını yaşadı. Çevredeki anormal yağışlarla bölgede denize karışan nehir ve dereler, rüzgâr, akıntı derken Venedik’te yürümek değil, yüzmek hüküm sürdü bir süre. Deniz seviyesinden 1,87 metre yükselen su, büyük zarara yol açtı. Bir metreye kadar sularla sıklıkla başa çıkmayı öğrenmiş Venedikliler, neredeyse iki metreye yaklaşan bu seviye karşısında yine mücadele ettiler ama zarardan da kurtulamadılar.
Elbette hem Avustralya’da hem Venedik’te, dünyanın kalanında olduğu gibi yaralar zamanla sarılacak. Ancak görünen başka bir şey var: Yaraları açan faktörler giderek şiddetleniyor ve çoğalıyor.

KEHANET DEĞİL BİLİMSEL ÖNGÖRÜ

Bakınız Avustralya’nın kendi bilim insanı, Prof. Ross Gregory Garnaut, 2008’de yayımladığı bir raporda ne demiş: Önce rapordan doğrudan metni orijinal haliyle alıyorum ki dil bilen de benim çevirimi kontrol edebilsin. “Recent projections of fire weather (Lucas et al. 2007) suggest that fire seasons will start earlier, end slightly later, and generally be more intense. This effect increases over time, but should be directly observable by 2020.” Türkçesiyle: “Yangına zemin hazırlayan hava koşullarına dair son projeksiyonlar, yangın sezonlarının daha erken başlayacağını, daha geç biteceğini ve genel olarak daha yoğun yaşanacağını söylüyor. Bu etki zamanla artacak ama 2020’ye kadar doğrudan gözlemlenebilir olacak.”

ÇİVİYİ ÇEKE ÇEKE ÇIKARTIYORUZ

2020’ye tam da böyle girdi Avustralya! Sadece Garnaut değil, pek çok bilim insanı, çok uzun süredir dünyayı uyarıyor. “İklim koşulları değişiyor, önlem alınmazsa çok kötü şeyler olacak” diyorlar. Dinleyen kim? Her dedikleri bir bir çıkıyor. Bir zamanlar böyle uyarılarda bulunan insanları tutuklarlardı bozguncu diye. Bir yerden tutturamazlarsa komünist, anarşist falan der yine sustururlardı. Artık mızraklar çuvala sığmıyor, her şey ortada. Dünya genelinde politik yapıyı kumanda edenler akıllarını başlarına almadıkça, halklar sokaklarda istedikleri kadar bağırıp çağırsınlar, sonuç değişecek gibi değil. Dünyayı ışık hızıyla kirletiyor, onu hiçbir zaman olmadığı kadar hor kullanıyoruz. Kaynaklarını vahşice tüketiyor, güzelliklerini “biraz daha para kazanmak” uğruna yok ediyoruz. Oksijen kaynağı olan ormanları kesiyor, okyanusları atık deposu olarak kullanıyoruz. İstediğimiz kadar “Dünya organik değil ki, yaşamıyor ki” deyip duralım, o bir şekilde intikamını alıyor işte. Ve korkarım intikam yöntemleri giderek daha öfkeli hale geliyor.
Bütün kültürlerde, felsefede, dinlerde, dört ana elementten söz edilir: Hava, su, toprak, ateş! Havayı, suyu ve toprağı fena kirlettik. Kirletemediğimiz ateşe mi kaldı acaba intikam? Sonumuz hayrolsun!

BU HAFTA SONU HAVA VE DENİZ

AÇIK DENEBİLİR

Bugün (cuma) ve yarın rüzgârsız, sakin bir hava var. Yağış beklenmiyor. Ama pazara rüzgâr kuzey yönlerden biraz hareketlenince, özellikle Bozburun dolaylarında yoğunlaşan hava, bölgede lokal yağışlar bırakabilir hale gelecek gibi görünüyor. Gündüzleri hava sıcaklıkları 10 derecenin altında, çoğunlukla da 7-8 dolaylarında. Sabah erken saatlerde çok daha soğuk. İşe veya okula gitmek için erkenden evden çıkanların o saate uygun önlemler alması yerinde olur. Kalın sağlıcakla.

X