Paylaş
Filenin Sultanları’nın bu süreçte sergilediği en çarpıcı özellik, tamamen kendi işlerine odaklanmış, dış dünyayı planlamayan, kurgulanmamış saf bir sevinç ve doğallık oldu. Ancak bu “otantik ve özgün” duruş sahada parıldarken, saha dışında bambaşka bir kültürel savaş patlak verdi.
Sahadaki yapaylıktan uzak samimiyet, ne yazık ki toplumun belirli kesimleri tarafından üretilen yapay bariyerlerin ve ideolojik mülkiyet iddialarının gölgesinde bırakılmak istendi.
SAF COŞKUNUN KÜLTÜREL GÜCÜ
Günümüz dünyası, sporcuların dahi PR ajansları tarafından tasarlanmış birer “ürün” haline geldiği, yapay bir imaj çağını yaşıyor.
Bu iklimde voleybol milli takımımızın başarısının hemen ardından sergilediği duruş, modern bir vahayı andırıyor.
Kızlar, maç bittiği an ne bir sonraki kareyi ne de dışarıdan nasıl görüneceklerini planlıyorlar; tamamen kendi içsel heyecanlarını, görgülerini ve karakterlerini yansıtıyorlar.
Bu özgün duruş, köklerini takımdaki sağlam kültürden alıyor.
Kendini kurgulama ihtiyacı duymayan bu sporcular, ekran başındaki sade izleyiciyle doğrudan, filtresiz bir empati bağı kuruyor.
İzleyici karşısında kusursuzlaştırılmış robotlar değil; emeğin, alın terinin ve çocuksu bir mutluluğun en doğal halini görüyor.
Başarı, dışarıya satılacak bir şovun değil, kendi işine adanmışlığın doğal bir sonucu olarak tezahür ediyor.
Sahanın içindeki bu kucaklayıcı ve birleştirici doğallık, ne yazık ki sokağa çıktığında sert bir bariyerle karşılaşıyor.
Meselenin diğer ve belki de en sancılı yönü, toplumun seküler ve katı laikçi olarak tanımlanabilecek bazı radikal odaklarının bu başarıyı “tekelleştirme” çabasıdır.
Bu yaklaşım, Filenin Sultanları’nı sadece ülkenin ortak gururu olarak görmek yerine, kendi ideolojik ajandalarının bir bayrağı haline getirmeyi seçiyor.
Bu kitle, karşı hedef aldıkları muhafazakâr kesimi “kol, bacak görünce tahrik olan insanlar” gibi son derece indirgemeci, dışlayıcı ve sert söylemlerle marjinalleştiriyor.
Kontrolsüz tepkileri dahi aşırı radikal bir dille genelleştirerek, sporcuların kıyafetleri veya yaşam tarzları üzerinden toplumu keskin çizgilerle bölmeye çalışıyorlar.
Sonuçta ortaya çıkan tutum; şampiyonluk sevincinin ve “Atatürk’ün Kızları” vurgusunun sadece kendilerine ait olduğunu savunan, anti-paylaşımcı ve mülkiyetçi bir reflekstir.
KENDİ BAŞARISINA DEPLASE OLAN BİR TOPLUM
Bu mülkiyetçi tutum, Türk toplumunun geniş bir kesiminde derin bir yabancılaştırma ve uzaklaştırma mekanizmasını tetikliyor.
Normal şartlarda bu büyük başarıyla gururlanacak, salondaki coşkuya ortak olacak muhafazakâr ya da gri alandaki sade vatandaş, seküler kesimin bu sert ve dışlayıcı söylemleri yüzünden kendi milli takımına karşı mesafeli durmaya zorlanıyor.
Ulusal bir zaferin, bir tarafın diğer tarafa karşı kazandığı bir “kültür savaşı rövanşı” gibi pazarlanması, sporu birleştirici misyonundan koparıp ideolojik bir cephaneliğe dönüştürüyor.
Kendi ülkesinin milli takımının başarısına sevinirken bile “başkasının tapulu malına izinsiz giriyormuş” hissiyatı yaşayan insanlar, bu zaferden ve takımdan sinsice yabancılaştırılıyor.
Oysa bu dışlama, kızların sahada gösterdiği o içten, ayrım gözetmeyen kucaklaşmalarına ve “biz bir takımız” mesajına taban tabana zıttır.
SAHANIN DOĞALLIĞI İDEOLOJİNİN YAPAYLIĞINI YENECEK Mİ?
Türkiye’deki voleybol mucizesi, bize iki farklı Türkiye manzarası sunuyor: Biri; tamamen kendi işine odaklanmış, farklılıkları zenginlik kabul eden, görgülü, karakterli ve son derece doğal kadınların inşa ettiği üretken Türkiye.
Diğeri ise; bu saf emeği kendi ideolojik sınırlarına hapsetmek isteyen, zaferi paylaşmayı reddeden ve diğer mahalleyi şeytanlaştırarak yabancılaştıran kutuplaşmış Türkiye.
Filenin Sultanları’nın hakiki mirası, sadece müze duvarlarını süsleyen altın madalyalar olmayacaktır.
Onların asıl başarısı; dışarıdaki tüm ideolojik mülkiyet iddialarına, yapay bölünmelere ve dışlayıcı gürültülere kulak tıkayıp, sergiledikleri o “kendini tasarlamayan saf doğallıkla” milyonları aynı filtresiz sevinçte buluşturabilme gücüdür.
Toplumun her kesiminin bu takıma baka baka öğrenmesi gereken en büyük ders; tasarlanmış kutuplardan uzaklaşıp, işini iyi yapmanın ve kendin olabilmenin o muazzam özgünlüğüdür.
Paylaş