Sıtkı Şükürer

Sıtkı Şükürer

Tamirci çırağından bugüne: Eşitliğin kırık aynası

Cem Karaca’nın o unutulmaz şarkısıydı “Tamirci Çırağı.”

Haberin Devamı

1970’lerde, Türkiye’nin yoksul mahallelerinden yükselen bir hikâyeydi o.
Bir sanayi çocuğu, arabasını tamire getiren zengin bir kıza gönlünü kaptırıyordu.
Ama sevdası, yağlı tulumlarının arasında kayboluyordu.
Ve ustasının sesi, gençliğin hayallerini paramparça eden bir gerçeklik gibi çınlıyordu:
“İşçisin sen işçi kal, giy dedim tulumları…”
O cümle, bir hayatın özetiydi aslında.
Bir çocuğun kaderinin, doğduğu mahallede, babasının mesleğinde, cebine giren paranın miktarında yazılı olduğu bir dünyanın özetiydi.
Cumhuriyet’in “çobandan Cumhurbaşkanı” çıkaran hayaliyle övündüğümüz topraklarda, yıllar sonra geriye dönüp baktığımızda, o hayalin ne kadar az kişiye dokunabildiğini görmek insanın içini burkuyor.
TÜİK’in 2021 Türkiye Aile Yapısı Araştırması, bu iç burkan tabloyu rakamlara döküyor.
Ekonomist Ensar Yılmaz’ın analizine göre, babası işçi olanların %58’i işçi kalıyor.
Babası profesyonel mesleklerde çalışanların %52’si de aynı kategoride kalıyor.
Yani bir zamanlar, “senin elinde” dediğimiz hayatlar, aslında büyük ölçüde “kaderin elinde” kalıyor.
Sınıflar arası geçiş, tıpkı yoksul bir mahallenin dar sokakları gibi, çıkmazlarla dolu.
Bugün bir işçinin ortalama maaşı 35.527 TL.
Kamu çalışanı 45 bin, özel sektörde beyaz yakalı 40 bin, eleman konumunda çalışan 24 bin TL kazanıyor.
Kadınların maaşı ise hâlâ erkeklerden %17,4 daha az.
Rakamlar, bir ülkenin aynasıdır;
ama bazen o aynaya bakmak bile yürek ister.
Çünkü o aynada, çocuğuna süt alırken tereddüt eden babaları, sabah servisine binmeden önce kardeşinin defterini tamamlamaya çalışan anneleri görürsünüz.
Yoksulluk, sadece para eksikliği değildir.
O, insanın içinde büyüyen bir sessizliktir.
“Benim payıma bu düştü” diye başlayan bir kabulleniştir.
O sessizlikle büyüyen çocuk, bazen çok yeteneklidir; ama yeteneğini gösterecek bir fırsat bulamaz.
Bir diğeri okulu bırakır, çünkü evin kirası daha yakıcı bir gerçektir.
Bir başkası, tıpkı “Tamirci Çırağı” gibi, birine aşık olur ama kendi ellerine bakmaktan gözlerini kaldıramaz.
Bu ülkede milyonlarca genç, hâlâ babasının tulumunu miras alıyor.
Birçoğu, hayallerini akşam yemeğinde duyulan tencere sesine karıştırıyor.
Ama yine de sabah olunca işe gidiyor, çünkü umut dediğimiz şey, bazen sadece hayatta kalmaya devam etmektir.
Oysa bir ülke, yalnızca ekonomisiyle büyümez.
Bir ülke, insanlarının içindeki umudu koruyabildiği sürece gelişir.
Her yeni sabah, “belki bu sefer olacak” diyebilen bir gencin direnciyle ayakta kalır.
Evet, kişi başına düşen gelir bugün 17.000 dolar.
Ama bu rakamın ardında, hâlâ “ben neden yapamadım?” diye iç çeken milyonlarca insanın hikâyesi var.
Toplumun ilerlemesi, bireyin kendi sınırlarını aşabilme cesaretine bağlıdır.
Bir genç, “Benim babam işçiydi ama ben mühendis olacağım” diyebildiğinde değişim başlar.
Ama o gencin önündeki engelleri kaldırmadan, “çabalarsan başarırsın” demek sadece bir avuntudur.
Nazım Hikmet, yıllar önce insanın zamana karşı konumunu anlatırken şöyle diyordu:
“Ben yalnız ölen babamdan ileri, doğacak çocuğumdan geriyim.”
Aslında mesele tam da bu.
Babamızdan bir adım önde, çocuğumuzdan bir adım geride kalmamak için çabalamak.
Bir toplumun, “tamirci çırağının kaderine” razı olmaması için elinden geleni yapmak.
Çünkü gerçek eşitlik, rakamlarda değil;
bir çocuğun “ben yapabilirim” diyebildiği o anlarda başlar.
Ve belki o zaman, ustanın sesi başka türlü yankılanır:
“İşçisin sen… ama istersen değiştirebilirsin kaderini.”

Yazarın Tüm Yazıları