GeriSıtkı ŞÜKÜRER Savaş insanlık dramıdır
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Savaş insanlık dramıdır

SAVAŞ kötü bir şeydir. Hele günahsız siviller zarar görüyor ise...


Filistin ve İsrail arasında bayram öncesi başlayan ve devam eden acımasız bir süreç var. Hükümetimiz Filistinlilerin tarafında, Netenyahu yönetimini “Terörist Devlet” olarak nitelendiriyor. Buna mukabil İsrail Devleti de, pek çok Batı ülkesi gibi Hamas’ı terörist olarak değerlendiriyor. Her iki taraf sivillerin yerleşim yerlerine bombalar yağdırıyor. Türk Medyası daha ziyade her yaştan Filistinlilerin mağduriyetlerini paylaşıyor. Bakınız; Müslüman dayanışması anlaşılmaz bir şey değildir. İsrail Devleti orantısız güç de kullanıyor olabilir. Ama Hamas da sütten çıkmış ak kaşık değildir.
Her iki tarafta da masum insanlar maalesef bu çekişmeden etkileniyorlar. Hele çocukların ölmesi vicdanlarımızı kavuruyor, isyan ediyoruz. İzmir’de Musevi vatandaşlarımızın çok sayıda akrabaları İsrail’de yaşıyor. Bu insanların günlerdir sığınaklarda çoluk çocuk korkuyla bekleştikleri haberlerini alıyoruz. Tıpkı Filistinli aileler gibi, bu lanet savaşın ortasında çaresizliklerini yaşıyorlar.
Aidiyetlerimizden öte, insani duyarlılığımızı esas almamız gereken zamanlardayız.
O topraklarda kimin kimden önce hakkı olduğu bir kördüğümdür. Hiç şüphesiz sıradan insanlar, Yahudi ya da Filistinli olsun, vatan diye bekledikleri bu yerlerde sadece huzur talep ederler. Fanatiklerin bu neviden provakasyonları İsrail Devleti içinde oluşturulmaya gayret edilen Arap-Yahudi nüfus arasındaki barış iklimine umarız kötü etki etmez. Sorunlar daha da olumsuzluğa sürüklenmeden her iki kesimin makul insanlarının bu anlamsız savaşı sonlandırmalarını temenni ediyoruz.

-----

Türk tipi sosyalist

BU ülkede sosyalistler geleneksel olarak Kemalizmle çekişme içine girmemişlerdir. Kurtuluş savaşının batılı emperyalistlere karşı kazanılmış olması onları rejime zihnen yakınlaştırmıştır. Zira anti sömürgeci her mücadele aynı zamanda ezilenden ve emekten yana bir tutumdur, bu sebeple Kemalizm ve sosyalizm birbirleriyle bağdaşır görülmüştür. Oysa Cumhuriyet ideolojisi milliyetçiliğin bir özel türü olan Ulusalcıdır ve sosyalizmin enternasyonalist anlayışından tamamen farklıdır. Yanı sıra, Kemalizm özel mülkiyete karşı değildir, ülke tasavvurlarına uygun olarak toplumu homojenleştirmeye çalışmıştır.
İttihat Terakki ile başlayan süreçte gayrimüslim nüfus tasfiye edilmiş, diyanet denetimli bir Sünni Müslümanlık anlayışı ön plana alınmış, kültürel bir şemsiye yaklaşımıyla Türk’lük kimliği esas kılınarak tüm etnisitlerin geri plana alınması hedeflemiştir.
Bunca farklılığa rağmen Kemalizm’in “ülkemiz sosyalistlerine” yakın gelmesinin bir diğer sebebi de, Arap Müslümanlığı’nın dominant unsurlarına set çeken bir “laiklik” anlayışına sahip oluşudur. Sosyalist ideoloji, felsefesi gereği materyalist ve tüme varımcıdır, milliyet ve din başta olmak üzere kimlik ayrımcılığını reddeder, sadece “insan” odaklı olduğu iddiasındadır. Kendisinden önceki tüm kurum, kural, ahlak ve mitosların bir sömürü düzeni için oluşturulmuş olduğunu varsaydıkları için, “din” olgusuna da mesafelidir. Bir kısım sosyalistler bu sebeple laiklik ilkesi üzerinden kendilerini Kemalizm’e yakın hissetmişlerdir. Hele muhafazakârların “laiklik dinsizliktir” söylemi karışık zihinlerinin Cumhuriyet rejimine bir kere daha yakınlaşmalarına vesile olmuştur.Ancak Kemalizm hiçbir zaman kendilerine “mültefit” olmamıştır.
Sosyalistlerimiz her dönemde bu iki ideolojinin birbirleriyle alakasızlığına dair çok sayıda tecrübe yaşamış olsalar da, hala pek çoğunun zihinlerinde Kemalizm, muhtemelen Mustafa Kemal Atatürk’ün üstün ve karizmatik kişiliği sebebiyle, bir dokunulmazlık koruması altındadır.

X

Asıl olan korumaktır

KAYBETTİKLERİMİZİN farkına vardıkça doğaya saygılı bir İzmir ve bu anlayışın en önemli simgesi olarak tertemiz bir körfez hayalini uzun zamandır kuruyoruz.

 Sevgili Tunç Soyer’in Gediz havzasına yönelik geçenlerde gerçekleştirdiği etkinlik bu sebeple bir başlangıç vuruşu olarak çok önem taşıyor. Bu neviden çabalar bir İzmir projesi, bir Ege ve nihayet böylesi bir bilincin dalga dalga yayılacağı Türkiye ve insanlık projesidir. Tüm sivil toplum kuruluşlarımızla ve tabii ki merkezi hükümetimizin sahiplenmesi ile “çevre bilinci” her daim birinci gündem maddemiz olmak zorundadır. Doğa üzerinden bir maliyet planlaması yapma çocuklarımıza, torunlarımıza karşı bir haksızlık, ötesinde vicdansızlıktır. Gediz Nehri’ne atığını boşaltan ve benzer aymazlıklara teşebbüs eden zihniyet hiçbir seviyede tolere edilmemeli ve bir doğa cinayetinin faili olarak toplum ve hukuk nezdinde mahkum edilmelidir.
Pek tabi mevzu sadece nehirlerle sınırlı değildir. Son dönemlerde tüm dünyada yaşanan iklim faciaları gidecek başka bir gezegeni olmayan insanlığa çok katı tedbirleri tavizsiz dayatmaktadır. İzmir iş insanlarının “yeşil mutabakat” kavramını gündemde tutarak meselenin ciddiyetine vardığını gözlüyoruz. Bu arada “Paris İklim Antlaşması”na henüz dahil olunmadığını hatırlatıyoruz. İnsanoğlu yaşlı dünyamızı, ülkelerimizi, kentlerimizi çok yordu, yıprattı. Asıl olanın “korumak” olduğunun bilincine maalesef sınırlı sayıda ülke yeni yeni varıyor. Çevre duyarlılığının yanı sıra tarihi dokulara, geçmiş kültürlere ve bizlere emanet gelen her türlü değere sahipleneceğimiz zamanların geldiği idraki, artık iş insanlarından siyasetçilere bilinçlerde uyanma durumundadır.
Başa dönersek; Kütahya, Uşak, Manisa, İzmir il ve ilçe belediyelerimizin bir işbirliği anlayışı içerisinde Gediz’e yönelik yapacakları korumacı icraatlar hem “delta” hem “körfez” için çok önem taşıyor. Kamu görevlileri için bu konunun bir tercih değil vecibe olduğunu ısrarla hatırlatma durumundayız.

Yazının Devamını Oku

İşi satmak

DEĞERLİ yazar Hasan Tahsin Kocabaş’ın son dönem yazılarında belirtildiği gibi 1922 yılında İzmir ve civarında servetler büyük ölçüde el değiştirmiştir.

Hıristiyan kesimden Müslüman ve Türk eşrafa intikal eden işyerleri de bahse konu sahipleri tarafından devam ettirilmemiştir. Esasında kalıcı olmama hali bugün de bir gelenek gibi devam etmekte, sermaye sürekli el değiştirmektedir. 1950’li yıllardan itibaren Marshall yardımıyla başlayan süreçte oluşmuş sanayi tesislerin kurucu ailelerinin çoğu yine hisselerini devrederek iş hayatından çekilmişlerdir. Anlaşılan, İzmir iş insanları kuşaklar boyu tüccar ve sanayici kalmayı hayal etmiyorlar. İstisnaları olsa da kişiler bir şekilde oluşturdukları iş düzenlerini belirli bir seviyede elden çıkartarak varlıklarını nakde dönüştürmeyi istiyorlar.
Bu neden böyledir? Neden insanlar iş yerlerini çocuklarına, torunlarına bırakmayı hedeflemezler?
Hani, “aldığım para bana yeter, ölümlü dünya, risk, stres nereye kadar, ya iş bozulursa, bu memlekette ne siyasi ne ekonomik istikrar yok zaten, ortaklar hiç anlaşamıyoruz” gibi gerekçelerle niçin kendilerini ikna edip erken emekliliğe hevesle geçiyorlar? Pek tabii beşeri sebepler dışında sosyolojik geri planın biçimlendirdiği zihin yapısı da bu kararlarda rol oynuyor. Böyle olunca iş-insan ilişkisi uzun soluklu olamıyor, oluşturulmuş değerlerden “acele vazgeçişler” yaşanıyor.
İşin sıkıntılı süreci çok kişide hisseler devredildikten sonra başlıyor. İşini “satan”lar kısa bir mutluluk evresinden sonra başka bir alana yönelmemişlerse bir boşluğa düşüyorlar. Aynı zamanda toplum içinde sahip oldukları “iş insanı prestijinin” giderek kaybolduğunu ve sosyal kimliklerinin yara aldığını, yaşamaya başlıyorlar. Bir süre sonra, biraz da kendilerini avutma adına genelde, küçük çaplı ticarete veya risksiz gördükleri gayrimenkul gibi işlerine yöneliyorlar. Kimi durumlarda da “hazıra dağ dayanmaz” deyiminin pratikleri yaşanıyor.
Neticede denilebilir ki; hayata karşı bu denli temkinli pozisyon almanın ekonomik ve sosyal anlamı tartışılmaya muhtaçtır. Esasında işi devretmek gibi radikal kararlar sadece hissedarların hakkı olmamalıdır. O iş yeri ki, beyaz ve mavi yaka çalışanları, tedarikçileri, müşterileri ile birlikte herkesi ilgilendirir. Patron, sadece o bütünün bir parçasıdır ve bütünü etkileyen bir kararı çok boyutlu düşünerek alması icap eder. Neyse, mülkiyet hakkına tabii ki kimse karışamaz. Ancak bu tercihte bulunanların İzmir ticaret kültürüne de olumsuz anlamda dokunduklarının farkında olmaları gerekiyor.

Yazının Devamını Oku

İzmir deniz kentidir

1 Temmuz Kabotaj Bayramı’dır. İzmirlilere denizle iç içe olmaları gereğini hatırlatan bir kutlama günüdür bu. Hakikaten kent içi ulaşımda neden daha fazla denizden yararlanmadığımızı hep konuşur dururuz.

 

Büyükşehir Belediyesi bu konuda çok çaba sarfediyor. Özellikle arabalı feribotlar vasıtasıyla 15 dakikaya inen seferler, Bostanlı ve Üçkuyular iskeleleri arasında çok rahatlatıcı fonksiyon icra ediyor. Bu hatta bir köprü yapılıp yapılmaması son 6-7 senedir çok tartışılmıştı. Tabii ki trafiği rahatlatan, sıkışıklığı azaltan her çözüm desteklenmeli. Ama artık dünyamıza her yatırım tercihinin, çevresel etkilerini göz önünde bulundurularak alınması birinci öncelik haline geldi. Kendi adımıza Gediz Deltası’ndaki kuşları, hele flamingoları görünce buralarda oluşabilecek en küçük bir zararın bile göze alınamayacağını düşüncesindeyiz. Bu sebeple köprü fikrine “heyecanlanmayanlar” safındayız.
İzmir körfezinin yüzülebilir hale gelmesi özellikle 1970’lerden beri bu kentte yaşayanların en büyük hayalidir. Tamam arıtma tesislerimiz yapılmıştır ama bir türlü istenen seviyelere gelemiyoruz.
Şimdilerde atık sularla yağmur sularını ayrıştırma, birincisinin arıtmaya ikincisinin körfeze verilmesi çalışmaları Büyükşehir Belediyesi tarafından hızla sürdürülüyor. Beklenti, bu yatırım tamamlandığında iç körfezin kendi kendini doğal sirkülasyonu ile temizlemesi. Yanısıra, körfeze akan nehirlerin ilk kaynak bölgelerinden itibaren denetleniyor olması önem taşıyor. Geçen hafta Tunç Soyer ve ekibi Kütahya, Uşak, Manisa il sınırları içinde Gediz’e deşarj edilen her türlü atık için neler yapılacağına dair bir dizi temas gerçekleştirdi.
Neticede, giderek anlıyoruz ki gezegenimiz küçük ve sınırlı. Bu ölçüde hoyrat davranılmasına artık tahammülü yok. Tüm dünya “Yeşil Mutabakat” diye çığlıklar atmaya başladı. Artık tabiata zarar vermek, giderek bir “insanlık suçu” haline dönüştürülmeli. İzmirliler bu konuda örnek olmak zorunda. Ama maalesef çok duyarlı olduğumuz söylenemez.
Şimdi yaz akşamları başladı. Bunun anlamı kordon kıyı boyunca “çekirdek kabuklarının” da mevsiminin başlıyor olması demektir. Pazartesi sabahları, belki de İzmir’in en güzel yeri “Narlıdere Sahil Evleri”nde bir yürüyüşe çıktığınızda etrafa saçılarak bırakılmış çöpleri görünce insan profilimiz konusunda iyimser duygularımız yerle bir oluyor.
Başa dönersek; İzmir için körfez hayati öneme sahip. Kalbimizden geçen, tertemiz plajları, yelkenli tekneleri ve en aşağı dört-beş marinası ile “Akdeniz incisi” unvanına geri dönme yolunda hayli mesafe almış bir İzmir. İzdeniz şirketi eski Levent Marina’yı kiraladıktan sonra yapmış olduğu düzenlemelerle harika bir “deniz kıyısı vahası” oluşturmuşlar. İçinde sosyal tesislerin, yüzme havuzunun ve “Nefes” adıyla çok özenli bir restoranın olduğu tesis bu sayede kentin “kıyı kalite envanterine” kazandırılmış.

Yazının Devamını Oku

Anlamaya çalışmak

NE söylediğinden ziyade “nasıl söylediğin daha önemlidir” diye bir söz vardır. Çoğu kez “Doğrucu Davut”çu olmak çözümlenebilecek meseleleri kilitlemeye sürükler. Türkiye’nin dış politika üslubu son birkaç yıldır diplomatik esnekliğe yer bırakmayacak ölçüde sert olmaya başladı.

 

Tabii ki bu durum ülkeyi yönetenlerin “Devlet politikası” tercihidir. Bu neden böyledir, ne gibi yararlar umulmaktadır... mutlaka öncesinde değerlendirilmiştir. Ancak bu tutumun karşılıklı ilişkilere bir “gerginlik” yüklediği açıktır. Ak Parti iktidarının ilk dönemlerinde aksi bir dış politika uygulanıyordu. AB parlamentosunda üyeliğe yönelik çabalarımız teşvik ediliyordu. Ermenistan’la sınır kapılarının açılması, Suriye ile ileri dostluk ilişkileri dış dünyaya Türkiye’nin barışçı pozitif iklimini yayıyordu. Bu durumun sonucu doğrudan yabancı sermaye akımında rekorlar kırılıyor, Türk Lirası istikrar kazanıyor, tüm ekonomik parametreler iyiye gidişi işaret ediyordu.
Sonra hava değişmeye başladı. Bunda başta ABD olmak üzere dış dünyanın siyasi ve ekonomik tutumlarının farklılaşması rol oynadı.
Bağlı olarak dış dünya ile karşılıklı itibarsızlaşma politikaları giderek tırmanır oldu. Türkiye artık uyumlu bir ülke izlenimi verme gayreti içinde değildi. Tabii ki bu tavrın ekonomi alanına yansımaları olumsuz olacaktı. Bugün sıradan insanlar uluslararası toplumla mesafeli olunmanın ne gibi bir yarar hesabı ile tercih edildiğini anlamaya çalışıyor. Böylesi konularda yeteri kadar bilgi sahibi olmadan, genel çerçevede hükümler oluşturmak hiç şüphesiz doğru değildir. Aradığımız cevap; uzmanların, tarihçilerin ve yayınlanırsa otobiyografik eserlerin açıklamaları ve değerlendirmeleri ile aydınlanır.

 

 

“KADİM HEMŞEHRİ” PLAKETİ

GEÇENLERDE usta gazeteci Hasan Tahsin Kocabaş “İzmirliyim diyenlerin çok düşük yüzdesinin dedesi İzmir’de doğmuştur” diye yazarak 8500 yıllık kentin insanlarının kadim yerleşik olmadığını, hatırlatıyordu. Hakikaten pek azımız, bırakın bir üst kuşağı, halen kendi doğduğumuz evde yaşıyor. Kent’in en eskileri, gayrimüslüm yerleşikler hariç, çok büyük ölçüde “mübadele” ile gelenlerdir.

Yazının Devamını Oku

Gazeteci dediğin

BİR gazeteci; vatanına, milletine aşık olduğunu her daim söylemesin, dinine, diyanetine uygun bir yaşamı eş zamanlı sürdürdüğünü gözümüze sokmasın, ezilenlere dair duyarlılığı sadece bir kesimle sınırlı tutmasın, enternasyonalist olduğu iddiası ile yaşadığı ortamın gerçeklerinden kopuk yaklaşımlar türetmesin, olması gerekeni “meziyet” diye pazarlayarak “doğru, dürüst” olunduğuna dair bir imaj dayatmasın, laf ebesi yeteneklere sahip olmayı mesleğinin yeter şartı saymasın...

 


Bir gazeteci; vicdan sahibi olsun, demokrat olsun, araştırsın, teyit etsin, dik dursun, işinin gerektirdiği moral değerlere sahip olsun, o değerleri korumanın tatmini ile mutlu olsun, bir kamu hizmeti yaptığının bilincinde olsun, geçim kaygısının onu zedelemesine imkan tanımasın, yazılarında, röportajlarında muhatabı karşısında ön yargısız ve objektif olsun, hiçbir politik görüşün ve ideolojinin askeri olmasın...
Bir amatör köşe yazarı olarak gazetecilik mesleğinden anladığım bunlardır. Kutsal olan halkın haber alma hakkıdır. Gazeteci sadece bu işin “vasıtası”dır. Ötesi rol çalmaktır, had aşmaktır. Gazeteci mesleğin dışına taşmaya görsün nereye savrulacağı belli olmaz.

------------

KAPI DUVAR

YAŞAM içerisinde bir hareketlilik oluşabilmesi için “etkiye tepki” gerekir. İçinizde istediğiniz kadar öfke biriktirin, hiddet gösterin, şayet karşınızdaki hiçbir tepki vermiyorsa durumda bir değişiklik olmaz. Ülke siyasetimiz de bu esas geçerlidir. Muhalefetten sosyal medyaya sıkıntılı görülen konuları gündeme getirerek sarsıcı sonuçlar doğurmasını bekleyenler, muhatap aldıkları nezdinde kaale bile alınmıyor ve hiçbir şey olmuyorsa, bu durum demokrasileri “dumur”a uğratır.

Yazının Devamını Oku

Bitti güzelim dizi

NECİP halkımızın en büyük eğlencesidir televizyon dizileri.

 

Türkiye bu konuda çok üretken. Sektör, hele dizi tutulmuşsa kendi yıldızlarını yaratıyor, yapımcısına yurtiçi-yurtdışı para kazandırıyor, hepsinden önemlisi izleyenlerine hoş vakitler geçirtiyor. Bu sektörde rekabet çok yoğun ve acımasız. Şayet umulan reytingler elde edilmese, genelde 13 hafta sonunda yayından kaldırılıyor. İşte bu noktada, yani tutmayan dizinin apar-topar bitirilmesi, bir şekilde onu izleme alışkanlığı edinmiş insanlara karşı nezaketsiz bir durum oluşturuyor. Esasında tantanalı reklamlarla başlayacağı ilan edilen bir dizi izleyicileri yazılı olmayan bir sözleşmeye davet ediyor demektir. Onun davetine icap edenlere karşı bu anlamıyla yapımcının artık bir vecibesi oluşur.
Bu konuya nereden geldik? Bir kanalımızda son derece absürt “batman-superman” karışımı üstün güçleri olan bir kişiyi konu alan yerli yapım bir dizi başlamıştı. Dizi öylesine fütursuzdu ki, tıpkı Cüneyt Arkın’ın “Dünyayı Kurtaran Adam” filmi gibi, dünya çapında “absürt literatüre” girecek bir potansiyel içeriyordu.
Kahramanımız bir vuruşta on kişiyi yere serdikçe bu türün müptelası olan bizler keyifleniyorduk. Bir ara nedense diziyi özel kılan bu değerin farkında olmayan yapımcılar senaristlere müdahale etmişlerdi.
Jenerikte danışman olarak sektörün saygın senaryo yazarı Ahmet Yurdakul’un ismini görünce, eyvah dedik, şimdi dizimiz mantıklı, derli-toplu bir hale dönüşecek, “tutarsız tutarlılığı” mundar edilecek. Nitekim gelişmelerde o şekle dönüşmeye başlamıştı. Bereket ki bahse konu danışman birkaç bölüm sonra diziden ayrıldı. Tekrar eski mutlu günlere dönmüştük. “Akıncı”mız asıp kesiyordu ki, halkımız maalesef bu mümtaz eserin kıymetini takdir etmedi. Bu sebeple bir anda “sezon finali” yapıldı ve tüm karakterler rol gereği öldürüldü, yok edildi. Şimdi soruyoruz, bu “emri vaki” azınlıkta kaldık diye bizim gibilere yapılan açık haksızlık(!) değil midir?

 

KSK’DE ÖNEMLİ GELİŞMELER

İZMİR futbolu üzerinde ısrarla durmaya çalışıyoruz. Göztepe ve Altınordu örneğinden “şirketleşme” olgusunun önemini hep vurguladık. Çok güçlü bir camia olan Karşıyaka’da da bu anlamıyla olumlu gelişmeler yaşanmaya başladı. Eski başkanlardan Cenk Karace’nin önderliğinde kulübe gönül vermiş iş insanları 100 milyon TL sermayeli bir şirket kurma yolunda hayli mesafe aldılar. Bahse konu şirket dernekten Futbol şubesini sınırlı bir süre için aktif ve pasifiyle devir almayı hedefliyor. Tabii ki konu, önce dernek genel kurulunun onayı, sonrasında başta Türkiye Futbol Federasyonu izni olmak üzere bir takım hukuki prosedürleri gerektiriyor. Öncelikle belirtelim ki bu fedakâr girişimi yürekten alkışlıyoruz. “Kaf Kaf” ne denli büyük bir camia olduğunu bir kere daha gösteriyor. Kurulacak şirket 25.000 TL’lik sermaye paylarından oluşuyor ve hiçbir kişinin hissesinin yüzde 5’i geçmemesi öngörülüyor. Yıllar boyu Yaşar Holding’in milyonlarca dolara ulaşmış desteklerine ilaveten ilk defa bu boyutta toplu bir çaba her Karşıyakalıyı mutlu ediyor, iyi günlerin kısa zamanda geleceğine dair umutlandırıyor.

Yazının Devamını Oku

Vesayet fanusunun narin çiçekleriydik

BELİRLİ bir yaşta olanlarımızda hep bir söylemimiz vardır.

 

Çocukluğumuzun mütevazi koşullarda geçtiğinden dem vururuz. Aynı zamanda, kimsenin diğerinin dinini, mezhebini sorgulamadığını, ötesinde farkını dahi bilmediğini belirtir dururuz. Buradan hareketle, günümüzde nereden nereye geldiğimize hayıflanır, o zamanları yücelterek anarız. Hani ima ettiğimiz şekliyle, kişilerin birbirleriyle “birey” kimlikleri itibariyle, “insan” oluşlarının yeterliliği üzerinden ilişki kuruyor olması, tabii ki müthiş bir medeni seviyedir. Ancak “geçmiş” gerçekte böyle miydi?
1970’ler ve öncesinde Türkiye dışa kapalı bir ülkeydi. “Genç Cumhuriyet” toplumu kendi değerlerine göre biçimliyordu. Eğitim ve kültür politikaları ile rejime uyumlu kitleler, “geçmişleriyle mesafelendirilmiş” insanlar haline dönüştürülmüşlerdi. Kişi başı gelirin 1000 dolarlara zor ulaştığı “statik” bir toplumda “sorgulama ihtiyacından” arındırılmış zihinler hesapta “huzur” içinde yaşıyorlardı. Oysa Alevilerin kendi kimliklerini gizleme ihtiyacı içine sokulduğu, Yahudilerin 1946 varlık vergisi mezaliminden söz edilmesini kendilerine bile yasakladıkları, Dersim’de yaşananlardan, hatta 1980’lerde Diyarbakır cezaevinde insanlık dışı acılardan bihaber bırakılmamız, kimi dindar çevrelere uygulanan baskılar... Bunların hiç biri ne derdimizdi ne de merak ediyorduk.
Bizler; Süryanilerin, Ermenilerin, Pontusluların, mübadelenin, bu sebeple yaşanan insani dramların ne ayırdında olduk, ne de doğru bilgimiz vardı. Açıkça, verildiği ile yetinen mazbut insanlardık. Bu anlamıyla böylesi makbul addedilirse, evet o günlerde hem mutlu, hem huzurluyduk. Neyse; bu eleştirisel bakış tabii ki Cumhuriyet’in kazanımlarını gölgede bırakmaz. 1920’lerin şartlarında darmadağın olmuş bir toplumdan bir millet, ötesinde bir devlet oluşturmak, İttihat Terakki ile başlayan “katı tercih”leri dayatmış olabilir. Ama her “tercih” beraberinde “vazgeçişleri” getirmiştir. O vazgeçişler ki, bu coğrafyanın tarihi boyunca gördüğü en kapsamlı tedbirlerin ve sosyolojik inkârların hayata geçirilmesi şeklinde olmuştur. Bu sebeple “yaralar kolay kapanmıyor.”
Dediğimiz gibi; Cumhuriyet’in olumlu katkıları tartışılmaz. En azından “laiklik” kalitesini kazandırma çabası bile çok önemlidir. Ama, bugüne yansıyan sıkıntılarda onun da payı vardır ki; jakoben tabiatı icabı toplumda demokrasi kültürünün oluşmasını teşvik etmemesi en temel eksikliğidir.

 

KADIN MAKAM ŞÖFÖRLERİ

Yazının Devamını Oku

Resmi tarihçiler

BU ülkede resmi tarih tezlerini savunanların genel olarak farklı görüş sahiplerine yönelik üstten bakan, tahammülsüz bir tavırları söz konusudur.

Devlete yaslanmanın getirdiği özgüvenle, yaklaşımlarına karşı duranlara hakarete varan ölçüde saldırgan üslup kullanırlar. Hiç şüphesiz, aykırı görüşleri savunanların da her zaman haklı olması söz konusu değildir. Genelde hakim otoriteler kendi devamlılıkları için tarihsel doğruları manipüle etme yolunu tercih ederler. Bazen bu çarpıtmanın dozu kaçar ve yaratılan hikayelerle zihinler adeta inşa edilerek biçimlendirilir. Bu süreçlerde kitlelerin “merak” yeteneği dumura uğratılır, hamasetle sıvanan “uyduruk tarih” “fiktif hakikate” teslim edilir. Ancak birileri mutlaka bu esaretten firar eder ve ortaya çıkarak “kral çıplak” der. İşte bu noktada, aniden en acımasız linçler, küfürler, horlamalar, vatan haini yaftalamaları başlar. Hani, halk kitlelerinden statükonun her boyutuna, bu tepkileri anlamak mümkündür. Ama bilimsel bir eda ile ortaya çıkan resmi tarihçilerin gayretkeşlikleri hayret ötesi bir eğlenceye dönüşür.
Diyeceğimiz, resmi tarihçiler, istisnalar hariç, entelektüel namuslarını pazara çıkartmış, “kadrolu palavra imalatçıları” dır. Devran değişmedikçe de “muteber araştırmacı” muamelesi görürler

 

Gavur İzmir

TÜRKİYE geniş bir coğrafya. Her bir yerleşim yerinin yaşayanları muhtelif namlarla anılmaktan hoşlanırlar. Örneğin; Gakkuşlar, Dadaşlar, Yiğidolar gibi tanımlamalar hem bir aidiyeti işaretler hem de bölge insanını onere eder. Aynı türden bir tanımlamada, mevzu İzmir olunca akla nedense “Gâvur İzmir” gelir. Bu söylemde biraz kıskançlık, biraz bastırılan hayranlık ama manşet ifadede küçümseme hatta yurtseverliği sorgulama gayreti görülür. Oysa “Gâvur İzmir” nitelenmesi bizim gökyüzümüzde olumsuz bir çağrışım içermez. Aksine, genetik kodlarında yer alan çok kültürlülüğün bugüne dair bir kalite deklarasyonudur. Gâvur İzmir; batıya açık bir zihin yapısının, açık toplum olmanın, özgürlüğü teneffüs edebilmenin bizim topraklarımızın mutadı ve vazgeçilmezi olduğunun mesajını içerir ve övünç tınısı ile keyifle sahiplenilir.
Günümüze dair algımız böyle olmakla birlikte, tarihsel olarak “Gavur İzmir” deyiminin 14. yüzyılda Haçlı St John şövalyelerinin İzmir’in bir kısmına hakim olmalarına dayandığı söylenir. Onların kontrol ettiği bölgeyi tarif eden bir deyiştir. Pek tabii “mübadele”ye kadar olan süreçte gayrimüslim nüfusun Anadolu’nun diğer yerlerinden farklı olarak hem sayısal hem de ekonomik olarak yoğun ve güçlü olmaları bu nitelemede rol oynamıştır. Neticede “batıya açılan pencere” unvanı boşa söylenmiyor. İzmir, tam bu sebeple çok renkliliğin ve demokrasi umudunun hiç yitirilmeyeceği sembol topraklarıdır.

 

İçe dönük yaşamaya alıştık

Yazının Devamını Oku

Futbol İzmir’le özdeştir

İZMİR futbolu ciddi bir atak içerisinde. Göztepe ve Altınordu bu fitili ateşleyen kulüpler. Göztepe, Mehmet Sepil kulübün hisselerini aldıktan sonra büyük yürüyüşüne başladı.

Bu yıl süper ligin güçlü bir takımıydı. Sayın Sepil’in bu süreçte çok mücadele verdiği biliniyor. Bu ülkede, pek çok şeyde olduğu gibi, futbol dünyasının da maalesef yıpratıcı zorlukları vardır. Yaşadıklarının detayını bilmesek de tüm bunların Sevgili Sepil’de bir birikim yarattığı anlaşılıyor. O sebeple kulüp yönetiminden ayrılacağını anons etti. Yükselen İzmir futbolunun bayraktarlarından olan Mehmet Sepil’in bu kararından vazgeçirilmesi önem taşıyor. Umarız sevgili başkan ikna edilir.
Diğer bir futbol şövalyemiz Altınordu Başkanı Mehmet Özkan. Altınordu, bugün alt yapı tesisleri, ortaya konulan felsefesi, uygulamada elde ettiği harika sonuçlar ile tam bir “yetiştirici kulüp” hüviyetinde.
Kurumsal bir anlayışla planlı hareket edilince, “başarı” size talip oluyor. Nitekim genç oyuncularıyla yakın gelecekde Süper Lig’de fırtınalar estireceklerdir.
Altay’a gelince. O her zaman “Büyük Altay”dır. Fedakâr başkanları Özgür Ekmekçioğlu ile birlikte yeni sezonla birlikte Süper Lig’in en dişli takımlarından olacaklar. Sevgili Mustafa Denizli’nin de takımını sahiplenmesi ilave bir motivasyon oluşturdu. Karşıyaka’nın da bahse konu uyanışın dışında kalması düşünülemez. Basketbolda Yaşar Holding sayesinde Pınar Karşıyaka iftihar vesilemiz. Futbolun mevcut durumu camiayı üzüyor. Şimdilerde şirketleşme çalışmaları yeniden başlıyor. Göztepe ve Altınordu tecrübeleri ile gerek KSK’nin gerekse Altay’ın doğru modellerle “şirketleşme” olgusundan uzak kalmaması gerekir. İzmirspor, Buca, Menemen aynı şekilde İzmir futbolunu zenginleştiren camialar.
Özetle; asırlık kulüpler, şanlı geçmişler, meftun taraftarlar, akil camia büyükleri ile İzmir takımlarının ülke futboluna damga vuracağı günler çok yakın görünüyor.

 

Kulüpler kent emanetidir

FUTBOL kulüpleri, hele İzmir’de olduğu gibi “asırlık” oluşumlarsa her biri bir kent değeridir. Hal böyle olunca bu yapıların mülkiyeti anonimdir. Yani herkesin kent aidiyetine ilişkin bilinçli ve duygusal bütünlüklerinin bir parçasıdır. Mevzuyu futbol kulüplerinin şirketleşme olgusuna getirmek istiyoruz.

Yazının Devamını Oku

Giresun granitleri

İZMİR kent kimliğinde Alsancak Kordon tüm dünyanın görsel hafızasına etiketlenmiş bir tarihi mirastı.

Ancak pragmatist zihniyet neyi kaybettirdiğinin bilincinde olmadan orantısız gerekçelerle bu güzelliği tarumar etti. Anımsıyorsanız, Cumhuriyet Meydanı ile İzmir Limanı arasındaki kıyı boyu 1997 yılında altı şeritli kara yolu yapılması amacıyla denizden 150 metre dolduruldu. 1999 yılında bölgenin sit alanı ilan edilmesiyle dolgu çalışmaları mahkeme kararı ile durdurulduğunda artık çok geçti.
Aynı yıl başkan seçilen Ahmet Piriştina kıyı dolgusunu yeşil alan olarak düzenlemeye karar verdi.
Bu tercih tabi ki kaybedileni geri getirmiyordu ama netice itibari ile kadim kente “saygısızlık sembolü” bir yeşil alan, kötünün iyisi anlamında kazandırılmış olacaktı. Dolgu alanı yeni haliyle 15 Haziran 2000 tarihinde halka açıldı.
Projede tek şeritli bir yol yapılması planlanmıştı. Yolun zemininin “asfalt” olmaması iyi fikirdi.
Nitekim, “taşla” kaplama kararı alındı. Başkan Piriştina mahkeme sürecinin menfi çıkma ihtimaline karşı, boşa masraf yapmamak için Giresun Belediyesi’nden hurdaya çıkartılmış granit taşları bedelsiz alarak Kordon yolunda kullandı. Neticede bugünlere kadar uzanan herkesin malumu bir “ıstıraplı yol” böbrek taşı düşürten, tökezleten halleriyle nerede ise “kaderimiz” haline geldi. İmrenilen “Kozak” taşlarımız varken, minör bir tasarruf yaklaşımı nedeniyle 21 yıldır sıkıntı yaratmaya devam ediyor.
Hani “eğri büğrü” taşların araç trafiğini engelleme amacıyla Sayın Piriştina tarafından, özellikle böyle döşettirildiği söyleniyorsa da bu gerekçeyi bir “kara mizah” olarak değerlendiriyoruz. Bu arada Sayın Kocaoğlu’nun yolun bu halinden daha sonra rahatsızlık duyduğunu, bir granit taş kesme fabrikası kurmak üzere olduklarını ve bu sorunu halledeceklerini, söylediğini biliyoruz.
Atatürk’ün adını taşıyan bir bulvarda böylesi bir kronik ihmalkârlığın giderilmesi hususunu Büyükşehir Belediyemizin ilgisine sunuyoruz.

-----

Yazının Devamını Oku

Alsancak Mustafa Denizli Stadı

HER spor kulübü, hele “camia” ağırlığına sahip yüz yıllık bir maziyi taşıyorlarsa, mutlaka efsane olmuş sporcuları vardır.

Bu durum İzmir kulüpleri için de geçerlidir.
Karşıyaka; Gode Cengiz, Erol Baş, Kör Hikmet’lerle,
Göztepe; Gürsel Aksel, Ali Artuner, Halil, Ertan, Fevzi’lerle,
Altay; Ayfer, Büyük Mustafa’larla,
İzmirspor; Kral Metin Oktay, Hasan Elidemir’lerle,
Hakeza tüm spor kulüplerimiz nice sembol isimle kendi özel tarihini oluşturur.
Camialar bu sporcularına vefalarını tesislerine ve statlarına onların isimlerini vermek suretiyle göstermek ister

Yazının Devamını Oku

Pandemi halleri

CUMA günü başlayan ve 17 gün sürecek “tam kapanma”, pandeminin yaşam biçimimize etkisini bu defa tüm ağırlığıyla hissettirecek.“Tam kapanma” deniliyorsa da özellikle “mavi yakalılar” yönünden üretimin devam etmesi sebebiyle risk sürüyor.Bu durum maalesef anlaşılmaz değil...


Hele ihracata yönelik tedarik zincirinde yer alıyorsanız, üretiminizin aksaması zincirleme etki yaratacağından, kapanma kararı kolay alınamıyor.
Bu arada, herkes bir parça pandemi uzmanı haline geldi. Hani, uzun süre kapansak da neticede “aşı”lama geniş kitlelerde realize edilmemişse salgına ne ölçüde çare olur, hepimiz bu tereddütü yaşıyoruz.
Çin aşısında, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın açıklamalarına göre bir aksama söz konusu, Alman aşısının yeterli temin edilmediğini biliyoruz, Rus aşısını bekliyoruz...
Diğer yandan, kapanma sürecinde özellikle havaların ısınması gençleri ne ölçüde baştan çıkaracak, bu husus da bir soru işareti.

EKONOMİK BOYUTU DA VAR
İdari tedbirlerin sıkı uygulanması halinde, tepki olarak kapalı ortamlarda kalabalıkların oluşması bir diğer sosyal gerçekliğimiz.

Yazının Devamını Oku

Demokrasi zamanları

2023 yılında, belki de daha öncesinde cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimleri yaşanacak.Cumhuriyetin 100. yılına yaklaşırken onu taçlandıracak başarımız tüm kurum ve kurallarıyla bu topraklarda “demokrasiyi” oturtmak olmalı.Demokrasi tecrübelerle kıvamlanan bir süreç...


Cumhuriyetin ilk dönemlerinde demokrasinin olması gereken dengesini tesis etmek kolay değildi.
Atatürk muasır medeniyet seviyesi derken, her yönüyle katılımcılığı hayata geçirmiş, özgür bir toplum düzeni hayal ediyordu.
Demokrasi çabamız halen sürüyor. Bu kalite giderek anlaşılan manası itibari ile tüm toplum bileşenlerine güçlerinin sınırlarını hatırlatıyor.
Demokrasilerde toplumun her kesimi bir diğerinin hukukuna saygı gösterme durumundadır. Ülkemizde kesintiler yaşanmış olsa da her şeye rağmen işleyen bir sandık rejimine sahibiz.
Yaşanmış sorunların ana sebebi iktidarı elinde tutanların toplumun çok sesliliğine güvensizliği ve bağlı olarak devlet gücüyle tedbirlenmesiydi.
Ama şimdilerde bedeller ödenerek anlaşıldı ki, hiçbir kesim diğerini yok sayarak sürdürülebilir bir iktidar yapısı oluşturamaz.

Yazının Devamını Oku

Geri dönüş vakti

KİŞİLİĞİMİZE dair biriktirdiklerimizin “tarlası” doğup büyüdüğümüz topraklardır. Çocukluğumuzdaki “turşucu amca”, “öğretmenlerimiz”, “haytalıklarımız”, “gençlik aşkları”, “okul – mahalle” hatıraları... Hepsi bizi bütünleyen, inşa eden parçalardır. Hatıraların nesnelerle büyülü ve kenetlenmiş bir ilişkisi vardır.Kan şekerin düştüğünde Kemeraltı’nda yediğimiz pidenin unutulmazlığı o dekorun bütününde saklıdır.


Foça’da o bakir koyda ayağına batan deniz kestanesidir bize denizi sevdiren. Aradığımız lezzet ve koku okul çıkışındaki fırının gevreğinde işlenmiştir zihnimize. Bu sebeple memleketi terk ettiğimizde vazgeçtiğimiz kendimizdir biraz da. Uzaklaşmak nasıl dolacağı meçhul bir eksilmedir. Neye değdiğinin vahim sonucunu hesap etmemektir. Çoğu kez azar azar azalıp, yabancılaşmaktır.
Mevzuyu İzmir’i terk eden eğitimli insanlarımıza getirmek istiyorum. Hoş şimdilerde tersine göç başladıysa da yıllar boyu kanama çok oldu. Henüz telafiden çok uzağız. Her şeyi geride bırakıp mesela Kanada’ya yerleşmek ya da bazı gerekçeleri çok dert edip İsrail’e gitmek, hatta İstanbul keşmekeşine bir marifetmiş gibi savrulmak..
Geriye doğru 20-25 yıl içerisinde adeta bir “moda humması” gibi eğitimli İzmirlileri yadellere kaptırdık. Şimdilerde dönüş çağrısının yapılmasının vakti gelmiştir, diye düşünüyoruz. İnsanlarımızdan daha evvel bu gökyüzünün farkına varanlar öbek öbek İzmir’e geliyorlar. Son birkaç yıl içinde on binlerce “dışarlıklı” eğitimli insan İzmir’de yaşamayı tercih etmeye başladı. Başta Büyükşehir Belediyesi olmak üzere kentin tüm bileşenlerinin donanımlı evlatlarımızı memleketlerine geri dönmeye teşvik etmelerinin gereğine inanıyoruz. Bir kentin kadim olması insanlarının kuşaktan kuşağa o topraklarda anılarını biriktirmeleri ile mümkün olabilir.
Kentleri özel kılan temel olgu, böylesi değerlere sahiplenen ve vazgeçmeyi aklından bile geçirmeyen insanlar sayesinde mümkündür.

-----

Yaratıcı şehirler

AMERİKA ve İskandinav ülkelerinde yapılan araştırmalarda mutluluk ve refahı bir arada temin etmek istiyorsanız “Yaratıcı Ekonomi” modellerinin arayışına geçmeniz gerekiyor.

Yazının Devamını Oku

İzmir Futbol Holding A.Ş.

FUTBOL geniş kitlelerin ilgi alanları arasında belki de en önde gideni. Bu sporun dünyada çok ciddi bir ekonomisi var. Bulunduğu kentin her yönüyle gelişimine doğrudan etkisi var. “Barcelona” bu durumun en tipik örneği. Kulüp bazındaki gelirleri ile de büyük bir ekonomik potansiyel.Arap ya da Rus zenginlerinin Avrupa’nın marka takımlarına ilgisi sadece prestij arayışı değildir.

 


Kulüplerin uluslararası ve ulusal organizasyonlardan elde ettikleri gelirler, stat bilet gelirleri, yayın gelirleri, ürün satışları, resmi bahis gelirleri, sponsorluk, transfer, yetiştiricilik payları ile büyük fonlar yaratmaya imkân sağlayan bir ekonomisi söz konusudur.
Konuyu İzmir futboluna getirmek istiyoruz. İzmir kulüpleri, özellikle Karşıyaka, Göztepe, Altınordu ve Altay, bir adım geride İzmirspor, gerek geçmişleri gerekse taraftar sayılarıyla, her biri bir kent değeri konumunda.

MODEL OLUŞTURDULAR
Göztepe Mehmet Sepil’in stratejik yönetimiyle Süper Lig’e yükselerek kendini mali olarak döndürebilen bir yetkinliğe ulaştı. Yine Altınordu’da Mehmet Özkan muhteşem tesisleri ilk alt yapıyı önceleyerek yetiştiricilik gelirleriyle sağlam bir modelleme oluşturdu ve Türk futboluna damga vuracak adımları herkese hissettiriyor. Bu süreçte Karşıyaka ve Altay’ın da gecikmeden benzer bir yolculuğa çıkması elzem gözüküyor. Ancak bir şehire bu kadar çok takım gerçekçi bir gözle bakıldığında fazla duruyor.
Ama, biliyoruz ki bu kulüpler birer camia niteliğindedir ve hiçbiri diğerleri adına kalıcı bir fedakarlığa asla yanaşmaz. Bu sebeple yapılacak her “makro planlama” bu realiteyi göz önüne almak zorundadır.

Yazının Devamını Oku

Bir siyasi analiz

AK parti ve MHP birlikteliklerini “cumhur ittifakı” olarak isimlendiriyorlar.

 

Siyasi müktesebatları itibari ile bu birliktelik Türk - İslam sentezi izlenimi veriyor.

Son dönemlerde sayın Bahçeli’nin de ifade ettiği gibi, “Arap olmayan Müslümana Türk derler”, “İslam demek Türk demektir” tarzındaki, İsmet Özel’in ısrarla vurguladığı söylem tekrar bir ideolojik çerçeveye oturtulmaya çalışılıyor.

Açıktır ki, İslam ve Türk kavramlarının devlet yönetiminde alacağı rol eşit olamaz.

Zira, İslam kendini sadece uhrevi bir alanla sınırlamaz.

Onun ekonomik, sosyal, siyasal konularda detay belirlemeleri vardır.

Bu anlamıyla İslam her yönüyle özel bir yaşam biçimi tarifler.

Oysa Türklük kavramı bir aidiyettir.

Yazının Devamını Oku

İstanbul Sözleşmesi

MEDENİ bir toplum olmanın ön koşulu kimlikler arasında ayrım yapmamaktır.


Her insan kendi tasavvuruna göre kendini gerçekleştirme hakkına sahiptir.
Uygar dünyada insanlar arasında kimliklerine göre ayrım yapılamaz.
İnsan olarak doğmak, temel insan haklarına istisnasız sahip olmayı gerektirir.
Bu anlamıyla; etnik, dini, cinsel, tüm kimlikler yasalar ve vicdanlar önünde eşittir.
“İstanbul Sözleşmesi” de bu yaklaşım üzerinden vücut bulmuştu.
Özellikle, başta kadınlar olmak üzere, toplumun ezilen ve hor görülen kesimlerine yönelik önleyici, koruyucu tedbirlerin alınmasını prensip mutabakatı olarak ifade ediyordu.

Yazının Devamını Oku

Mustafa Aslan ve Hasan Küçükkurt

SİVİL toplum kuruluşlarında “nöbet değişim” mevsimi yaşanıyor.

 

Pandemi nedeniyle ertelenen seçimler genel kurulların serbest bırakılması ile arka arkaya yapılmaya başlandı.
Geçen hafta ESİAD’daki değişimden söz etmiştik.
Bu defa EGİAD ve İZSİAD yönetimleri yenilenme bilgisini paylaşmak istiyoruz.
Ege Genç İş İnsanları Derneği’nde (EGİAD) Mustafa Aslan ve yönetimi, görevi Avni Yelkenbiçer ve ekibine devretti.
EGİAD, unvanında yazan “gençliği” her zaman avantaja dönüştürmüş ve olumlu anlamıyla sinerjinin, ufuk açıcı projelerin, sosyal sorumluluğun simgesi olmuş bir dernektir.
Her dönem birbirinden başarılı yönetimleri ile dernek çizgisini hep yukarıya taşımışlardır.

Yazının Devamını Oku

Fadıl Sivri

İZMİR sivil toplum dünyası Türkiye’nin diğer illerine göre farkını daima hissettirmiştir.

Gerek kanunla kurulmuş Oda’ları gerekse gönüllülük esasında çalışan dernek ya da vakıf şeklindeki örgütlenmiş yapılarıyla hemen her konuda takdir edilesi bir duyarlılıkla faaliyet gösterirler. Bugün bahse konu yapıların en başarılılarından bir tanesi “Ege Sanayicileri ve İşinsanları Derneği”nin dört yıldan beri sürdürdüğü başkanlık görevini bu ay içerisinde devredecek olan sevgili Fadıl Sivri’den söz etmek istiyoruz. Sivri ailesi Ege Bölgesi’nin duayen nitelikteki sanayici ailelerindendir. Fadıl Bey ESİAD Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı üstlendiği andan itibaren bu neviden işlerin ancak büyük bir ciddiyetle yapılırsa anlamlı olabileceği mesajını vermiştir. Hakikaten sivil toplumculuk ucundan tutularak yapılacak bir iş değildir. Pek tabii bu gibi yerlerde yöneticiliğe soyunanların bulundukları ortama katkı koyabilecek birikime sahip olmaları icap eder. Fadıl Bey de bu esasa uygun olarak iki dönem yönetim kurulu üyesi sıfatıyla çalıştıktan sonra kurumun bayrağını çok daha ileriye taşıyabilecek bir zihinsel hazırlıkla başkanlık direksiyonuna geçmiştir. Başkanlık süreci boyunca ESİAD’ın geleneksel demokrat tavrını cesur söylemleriyle sürdürürken, özellikle bilgi toplumuyla dönüşen ve teknolojiyle birlikte yeniden tariflenen iş yapış şekilleri üzerine çok sayıda ufuk açıcı etkinlik ve projelerle derneği çok özel bir çizgiye taşımıştır.

KENTİN ÖNCELİKLERİ

Her yıl geniş katılımla güncellenen Ekonomik Değerlendirme raporları ile kentin önceliklerini saptamaya yönelik anket çalışmaları bu dönemde bir klasik halini almıştır. Ekonomi kurmayları ile toplantılar, tarımda sürdürülebilirlik konusu öncelikler arasında yer almıştır. Faaliyetleriyle nitelikli eğitimin gereğine dikkat çeken Sivri, genç işsizliğine cevap olarak iş garantili teknoloji eğitimi projesinin yanı sıra, ESİAD mentorlar ekibinin 2 yıl boyunca mezun öğrencilere destek olmasını sağlamıştır. Komitelerin de katkısı ile sürdürülebilirlik ve inovasyon alanında girişimcilere ilham veren Climathon fikir yarışması, sanayide dijital dönüşüm günleri, Avrupa Birliği, Brexit, Çin gibi uluslararası gündemlere ek olarak kent vizyonuna ve kent kalkınması alanında öneriler üreten “İş Dünyası Gözüyle Gelecek İzmir” dosyası yerel yönetimlerle paylaşılmıştır. “Verilerle İzmir” kitapçığı yerli yabancı yatırımcılar için referans niteliğinde bir kaynak olarak hazırlanmış, “İzmir’de Ticaret Hayati ve Çarşılar” kitabı bu dönemdeki iz bırakan yayınlar arasında yer almıştır.

KARABAĞLI DEVRALACAK

Avrupa Birliği tarafından desteklenen sivil toplumun güçlendirilmesi projesi ve bu kapsamda 18 ay boyunca faaliyet gösteren Ankara İletisim Ofisi’yle Ege’nin diğer şehirlerindeki STK’larla birlik olup kamu kurumları ile daha yakın ilişkilerin kurulmasına öncülük edilmiş oldu, çareleri yerinde aktarabilme şansını yakalamıştır. Şimdi nöbeti, tabii ki yapılacak genel kurulun onaylaması halinde, pırıl pırıl ODTÜ’lü bir mühendis ve çok başarılı bir iş insanı olan Mustafa Karabağlı’nın devralması bekleniyor. Pek tabi Sayın Sivri cephesinden, bunca edinilmiş tecrübe, bu tip görevler tamamlanınca asla boş bırakılmamalı. Sivil toplumculuk bir ömür boyu heyecan duyulabilecek ve bu sorumluluğu hissedenlerin bir biçimde kulvarını yaratabileceği bir sevdadır. Bu anlamıyla sayın Sivri’ye kent adına teşekkürlerimizi iletirken çizmelerini çıkartmasının mümkün olamayacağını hatırlatmak istiyoruz.

Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI