GeriSıtkı ŞÜKÜRER Riskli strateji
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Riskli strateji

İKİ turlu seçimlerde yarıdan bir fazla oy alabilecek adaylar kapıştırılır. Taraflardan biri “en iyi oyuncusu”, diğeri “emanetçisi” ile “ring”e çıkarsa, bu diğerinin işi haliyle zor demektir.


“Cumhurbaşkanlığı makamı” gibi sadece ağır sıkletlerin boy gösterebileceği bir müsabakadan söz ediyoruz.
“Millet İttifakı”, seçilmesi halinde adayından bir an önce parlamenter sisteme dönüş için gerekenleri yapmasını bekliyor. Bu maksatla “görevlendirilmiş köprü aday”dan rakibiyle mücadele etmesi isteniyor.
Bilinen avantajları ile Sayın Erdoğan’ın bu şartlarda ilk turda bile seçilmesi sürpriz olmaz.
Muhalefetin stratejisi, niyet halis olsa da, çok katmanlı ve karmaşık duruyor. “Seçim zaferi” maksimum kapasitelerin ortaya sürülmesini gerektirir. “Cumhur İttifakı” bu konuda tecrübelidir. Bu seçimin onlar için “telafisi” yoktur, tüm güçleriyle galibiyete yüklenecekleridir. Buna mukabil muhalefet “düşük enerjili endirekt” söylemine mahkûm kalacaktır.
Siyaset pratiğinde bu tür retoriğinin pek işlediği görülmemiştir. Normalde her partinin ilk turda ayrı seçime girmesi, ikinci tura kalınırsa mutabık kalınan liderin desteklenmesi beklenir. Halkın öncelikli beklentisi “kuvvetler ayrılığı, parlamenter demokrasi ve benzeri talepler” değil, doğrudan yaşamına etki eden “ekonomik siyasi sosyal” sorunlarının nasıl giderileceğidir. Diğer bir yönüyle de siyaset “güce talip olmak”, “inanç haresi yaratabilmek”tir.
Gerekçesi ne olursa olsun bu imkâna mesafelenme izah güçlüğü içerir, zafiyet olarak algılanır.
Cumhurbaşkanlığı seçimi iktidara ulaşabilmenin en kritik zirve yarışıdır. Dolayısıyla bu seçime en ağır toplarla ve en talepkar iddialarla girilmesi asıldır. Bu seçim kaybedilirse sonrasına yönelik tüm tasavvurlar “çöp”tür. Millet ittifakının bu anlamıyla “gücü reddeden mutemet ağabey” formülü risklidir. Kaldı ki “güvenilen dağlara kar yağma” ihtimali de göz ardı edilmemelidir.

X

Karavan turizmi

TURİZMİN muhtelif türleri var. Ancak bilinen bir eğilim, insanların giderek doğal yaşamla iç içe olma talebi artıyor.

 

Yanısıra, tatile ayırdıkları zaman içinde mümkün olduğu ölçüde tek bir yere bağlanmak istemiyorlar. Dolayısıyla “Karavan Turizmi” bir anda çok önemli bir turizm türü olarak karşımıza çıkıyor. Bugün dünyada karavanla yapılan seyahatler ilgili ülkelere müthiş bir katma değer bırakabiliyor. Örneğin Prag, Paris, Roma, Berlin gibi şehir merkezlerinde yaygın olarak tahsis edilen alanlarda 1 gecelik konaklama fiyatları bir çocuklu bir aile için 20 ile 45 Euro arasında değişiyor. Türkiye bu konuda kısmi bir mesafe almış durumda. “Türkiye Kamp ve Karavan Derneği”nin “Kuzey Anadolu Kalkınma Ajansı”yla hazırladıkları raporda ne yapılması gerektiği kapsamlı olarak belirtiliyor.
Sözü İzmir’e getirmek istiyoruz. Kent yönetimi bu konuya özel bir önem vermeye başladı. İl sınırları içinde muhteşem ormanlık alanlarımız var. Tabii ki gerekli tedbirler ve altyapı sağlanarak, zaten üst seviyede bilinçli bir turist profili olan “Karavancı”lara bu imkânlar sağlanmalıdır. Kozak yaylasından İzmir Kent Ormanı’na bu kenti karavan turizmi merkezi haline getirmek kentimiz için harika bir gelişme olacaktır.

 

ŞEHİR DEVLET ZAMANLARI GELİYOR

DEVLET; insanların huzur ve esenliğini temin ve mülkiyet haklarını korumak için oluşturulmuş bir organizasyon. Devletin vergi alması, kural koyması, cezalandırma yetkisine sahip oluşu, kaynağını hep bu ihtiyaçtan alır. Diğer değişle devlet; teorik planda sınırları içindeki insanlara servis verme amaçlı oluşturulmuş bir yapıdır. Fiiliyatta devletin soyut varlığı, bahse konu yetkilerin deformasyonuna yol açmış ve bürokratik yapı zamanla mutlak güç haline gelmiştir. Öyle olunca da bu güç etki alanını artırmak için hep “genişlemeci” olmuştur. Oysa, yetkiyi veren insanlara sorsanız, nispeten kontrol edebilecekleri “Şehir Devlet” modelini tercih ederler.
Eski Yunan’da bu model işlemiş, ancak sürdürülebilir olamamıştır. Sonraki süreçler “İmparatorluklar” dönemidir. Hesapta, uçsuz bucaksız ülkelerde yaşayanların “can, mal, ırz” güvenliği imparatorlardan sorulmuştur. 19. yüzyılla birlikte, sosyoekonomik gerekçelerle imparatorluklar, “ulus-devlet” ölçeğine doğru evrilmiştir. Bunun anlamı, tebaadan vatandaşa dönüşen insanların birbirleriyle mesafelerinin azalmasıdır. Peki, ulus-devlet ideal ölçü müdür? Hiç şüphesiz, devlet ne ölçüde küçültülebiliyorsa “doğrudan demokrasi” anlamında “ideale” o ölçüde yaklaşılır. Ancak ulus devletlerde de merkeziyetçi yapı kırılamamıştır. Bu sebeple ABD, İspanya, Britanya, Belçika, İtalya ve daha pek çok ülke insanları; ekonomik, etnik ve sair gerekçelerle bölünmek istemektedir.

Yazının Devamını Oku

Cumhuriyet ve demokrasi anıtı

İZMİR, Osmanlı’nın Kent’in imarı anlamında, elini pek uzatmadığı bir yerdi.

 

Tabii ki, bir payitaht olan İstanbul gibi olması beklenemezdi. Ama civar şehirler olan Manisa, Bursa, Edirne’ye göre de bu anlamda kalıcı eser katkısı çok sınırlıdır. Bu sebeple kentimize dair simge yapı “nöbeti” hep “Saat Kulesi”ne tutturulur.
Hani Kemeraltı bölgesinde birkaç ibadethane, Konak Pier, Pasaport İskelesi, Buca ve Bornova’da az sayıda Levanten köşkleri dışında tarihi kimliğimizi parlatacağımız yerler maalesef yok denecek kadar azdır. Kaldı ki bahse konu binalar ne bir Süleymaniye Camii, ne de bir dev katedral boyutunda olmadığından “simge” niteliği için yeterli değillerdir. Hiç şüphesiz eski çağlardan kalan Kadifekale ve Agora akla gelebilir. Ancak kentin vitrininde yer alan, ilk gelenin anında gördüğü, etkilendiği, İzmir denilince eş anlamlı zihinlerde canlanan bir sembol anıtın eksikliği artık bariz şekilde hissediliyor. Cumhuriyet tarihi boyunca da İzmir’imizde bu manada bir özel görsel eser maalesef oluşturulmamıştır. Diyeceğimiz; hiç olmazsa Cumhuriyet’in 100. yılına yetişecek şekilde, demokratik imgelerle beslenen bir İzmir sembolü bu kente çok yakışacaktır.

 

KADEHİMDEKİ ŞİİRLER

BU hafta duygu dünyamıza değerli gazeteci Adnan Sökmen’in yeni yayınlanan şiir kitabı ipotek koydu. Sevgili Sökmen sevilen ve sayılan bir meslek mensubudur. Yanısıra bir başka kalitesine de “Kadehimdeki Şiirler, Tutku İle Yaşamak” adıyla çıkardığı şiir kitabında tanık oluyoruz. “Kadehimdeki Şiirler” bir mahalle kültürü. Sınırlı ekonomik imkanların çerçevelediği bir yaşamda; hayal kırıklıkları, sevinçler, mutluluklar, sıcak dostluklar, aşklar, hüzünler... Ama her koşulda her türlü zorluğa karşı dik duruşunu koruyan insanlar anlatılıyor. Değerli şairimiz Atilla İlhan ve Ümit Yaşar Oğuzcan’dan esintiler taşıyan sürükleyici ve keyifli bir üsluba sahip. Samimi dizeleri ile buram buram yaşanmışlıklar üzerinden sosyolojik bir dünyanın betimlendiği bu şiir kitabından edinmek isteyenler ’e mailinden ulaşabilirler.
(Mail: adnan22sokmen.as@gmail.com) - What’sApp 0535 480 5035

Yazının Devamını Oku

Yorgun kraliçe Alsancak

KENTLERİN sosyal hayatı, semtler itibariyle bir iş bölümü anlayışına göre şekillenir.

Sosyal hayatının türlü yönleri vardır. Bazı yerler konut bölgelerdir, bazıları eğlence, yeme-içme, alışveriş noktalarıdır. Asıl olan bunların hepsinin sadece bir semte yüklenmemesidir. Ancak Alsancak tam da böylesi bir ağırlığın hamalıdır.
Sabahın erken saatlerinde her taraftan spor amaçlı gelen insanlarla ortak yaşam başlar. Gün içinde şehirin gençleri, öğrenciler kıyı bandındaki çimlerine yayılırlar. Hafta sonları yukarı mahallelerden gelenlerin piknik alanı yine bu yerlerdir. Geceleri zaten bir başka alemdir. Sabahın saat üçlerine kadar “alkol etkisiyle” bağırıp çağıran da, romantizm yaşayan da illa bu keyiflerini Alsancak’ta yaşamak isterler. Bu arada çer-çöp, çekirdek kabuğu, boş şişe ve hatta tuvalet atıkları eksik dekoru tamamlarlar. Kıyı bandındaki mekânlara baktığınızda; cafeler, müzikli restoranlar, birahaneler gecenin ilerleyen saatlerine kadar gürültülü halleriyle tıklım tıklımdır. Yanısıra, siyasi parti mitinglerinden, açık hava konserlerine, ilk akla gelen yer hep Alsancak’tır.
Oysa, sahil binaları ağırlıklı olarak meskûn mahal, yani konuttur. İnsanların huzur talep ettiği, asude ve sakin saatleri özleyerek evlerine döndüğü anlarda pandomima yeni başlamıştır. Bu arada bu binaların bazı yerleri de işyeridir. Yanısıra, ticari mallar satan mağazalar da azımsanmayacak kadar çoktur. O, eğri büğrü taşlarla kaplı daracık Kordon yolu otopark sıkıntısı sebebiyle işgal altında tek şerite mahkûmdur... Buralarda taşıttan inmek binmek bir ıstıraptır. Trafik durur, kornalar başlar. Görüldüğü üzere Alsancak “yedi kocalı Hürmüz” den farksızdır.
Gerçekte ise; tarihsel kimliği ile her daim gıpta ile bakılan, kimsenin vazgeçemediği, bir biçimde entegre olmaya çalıştığı bir “yorgun kraliçe”dir. Kraliçe İzmir’e gelen turistlerin de gözdesidir. Şimdiye kadar Alsancak ile Kordon’dan eşanlamlı gibi söz ettik. Oysa Alsancak kıyı-kenar çizgisi tahrip edilerek oluşturulmuş alandan ibaret değildir. Bu semtin hemen birkaç yüz metre gerisinde 400 dönümlük bir “Kültürpark”, nerede ise “ıssız” bir halde gözden uzak tutulur. Kültürpark bir kesimin “seçkinci blokajı” altında “Enternasyonal Fuar”ın kan kaybettiği süreçlerden sonra, halka adeta kapatılmıştır. Görünüşte “korumacı” bir anlayışa boğdurulan, Alsancak’ta oturanların bile çok nadir uğradığı bir yasak bölgedir Kültürpark. Oysa en başta gençlerin yönlendirileceği, cıvıl cıvıl bir park, cafeleri, yeme-içme mekânları, konser alanları ve benzeri kültürel aktiviteleri ile semtle ve İzmir’le bütünleştirilebilir.
Bu sayede kıyı bandını giderek artan yükünden azat etmek ve başta konutlarda yaşayanlar olmak üzere, herkes için yaşanabilir kılmak mümkün olabilecektir.

Yazının Devamını Oku

İstinye Park İzmir

Bu ülkede AVM’ler hakkında olumlu bir şeyler söylemek cesaret ister. Anında yaftalanırsınız. Bu yerlerin şehirleri kimliksizleştirdiği, esnafa zarar verdiği söylenir. Geçen hafta İzmir’de İstinye Park AVM açıldı.


450 milyon dolarlık bir yatırımla, 270 mağaza ve 79.600 metrekarelik bir ticari alan, 5 yıldızlı bir otel ve 20.000 metrekarelik şehir parkı, üstelik 4000 kişiye istihdam olanağı sağlayarak kent envanterine dahil oldu. Tamam, o bölgenin trafiğine yönelik bir takım olumsuzluklar yaşanacaktır. Maalesef meslek odalarının başvurusu üzerine yargı kararı ile orada bir katlı kavşak düzenlemesi yasaklanmış durumda.
Neyse, esas konu bu değil.
İzmir’imizi değerlendirenler hep şehir içi cazibesinin eksik olduğunu belirtirler. Yabancıların bile, gemilerle geldiklerinde, doğrudan Efes-Bergama yapıp geri döndüklerinden söz edilmiştir. Tabii ki bu eksikliğin bilincinde olarak temiz bir körfez, marinalar, otantik Kemeraltı ve benzer çabalar devam etmektedir. Ama muhteşem bir AVM de hiç şüphesiz bu kente katılan bir değerdir. Bulunduğu yeri eleştirebilirsiniz, ancak 450 milyon dolarlık bir yatırımın yatırımcısı muhtemelen bu sayede ikna olmuştur.
Bu arada şehir merkezine geçmişte bu tutarda özel sektör yatırımını başka kimler yapmıştır, hatırlamıyoruz.
Umarız bugünün ekonomik ve pandemi koşullarında bu işin fizibilitesi tutar.
Neyse, o bizim işimiz değil. Konumuza dönersek;

Yazının Devamını Oku

Yeşil mutabakat gecikmemeli

ÖNCE insanız...

Bilahare, insan olma vasfımızı zenginleştiren Türk, Kürt, Alevi, Sünni ve ilave tüm sosyal kimliklerimizle yaşlı gezegenimize yerleşik, sınırlı ömrünü yaşayan, düşünme yetisi ile donatılmış ayrıcalıklı özel “varlıklarız”.
Aynı zamanda, her canlı gibi “doğan, üreyen, ölen” ve neslinin bayrağını ileriye doğru taşımaktan başka kozmik görevi olmayan bir “sıradanız”.
Yerküremizin tüm canlılarının uyduğu doğal dengeyi örnek almama konusunda ısrarını sürdüren ve bahse konu sıradanlığın bir türlü idrakine eremeyen, hadsiz, huzursuz, meraklı “yaratıklarız”.
Öyle olduğumuz içindir ki, kirleten, yok eden, ihtiyacını aşan, doğal dengeye saldıran, çok muhtemel bir “genetik karambol” kimliğiyle belasını arayan, bulması vakit almayacak “lüzumsuzlarız”.
Tablo bu kadar açık olmasına rağmen neden insanoğlu “dünyaya” hoyrat davranmaya devam ediyor?
Sınırlı sayıda ülke durumun vahametinin farkında olsa da, ülkelerin tamamına yakını büyük bir “aymazlık” içinde gemiyi batırmak için elinden geleni yapıyor.
İşin enteresanı, toplumlar zenginleşirken bireylerin insanlığa dair sorumluluklarının evrilmesi bir “duyarlılık” şeklinde gelişmiyor, aksine bir “bencillik” anlayışıyla doğaya saygısızlık katmerleşiyor.

Yazının Devamını Oku

Seçim yaklaşırken

BU ülkede geleneksel olarak seçim öncesi iktidarlar tarafından “seçim kanunları” değiştirilir.

2023 yılında hem cumhurbaşkanlığı, hem de parlamento seçimleri var.
Mevzuat gereği seçimlerle ilgili kanun değişiklikleri bir yıl geçtikten sonra uygulanıyor.
AK Parti iktidarı bu yolu tercih ederse 2022’nin ilk altı ayı içinde bir aksiyon alması gerekecektir.
Bilindiği üzere seçim barajının yüzde 10’dan yüzde 7’ye indirileceği deklare edildi.
Bu oran anketlere göre MHP ve HDP’nin elini rahatlatıyor.
Ama Saadet, DEVA, Gelecek partileri için yeterli gözükmüyor.
Bahse konu partiler için “ittifak” çatısı altında seçime girmek, şartlar değişmediği takdirde Meclis’e girebilmenin tek çözümü gibi duruyor.

Yazının Devamını Oku

Artık netleşme zamanı

CHP Devleti kuranların partisidir.

Bu yapı “ulus-devlet” esasına göre kurulmuştur. İki temel ilkesi vardır. Birincisi “Türklük” kimliği üzerinden bir konsolidasyon sağlamak, ikincisi “laiklik” ilkesini esas almak. Birinci ilke “gayrimüslimleri” tasfiye etmek, “Kürtleri” ise sindirmek sistematiği üzerinden işlemiştir. İkinci ilke, gerçek bir laiklikten ziyade Diyanet denetimli bir din yönetimi şeklinde tecelli etmiştir. Bu politikalar ne Kürtleri ne de muhafazakârları mutlu etmiştir. Muhafazakârlar bir biçimde iktidar fırsatı yakalamış ve kurucu irade ile hesaplaşmışlardır. Gelinen noktada, CHP muhafazakârların gücünü kabul etmiş, büyük ölçüde ortak bir zeminde yaşayabileceklerine rızaları oluşmuştur. Şimdi aynı gerçekçi tutum Kürtlerle olan kimlik ilişkilerinde de beklenmektedir.
CHP’nin, HDP’yi meşru temsilci olarak işaret etmesi bu niyetin göstergesidir. Ancak gerek CHP içindeki ortodoks unsurlar, gerekse milliyetçi partiler Kürtler konusunda katı tutumlarını sürdürür gözükmektedir. İYİ Parti milliyetçi bir kökten geliyorsa da “merkez sağ” oylarına talip olduğundan, bahse konu meselelerde, tıpkı CHP gibi, nispi bir esnek tutum alabilir.
Neticede CHP, iki temel Cumhuriyet paradigması konusunda “kelepçelerini çözerek”, kendine iktidar yolunu açarken, Türkiye’nin demokratikleşmesi konusunda özlenen başlangıç ivmesine sahip olabilir.
Bu anlamıyla, muhtemel koalisyon ortağı ile (İYİ Parti) bu konunun, cesur ve gerçekçi bir şekilde konuşulması ve kamuoyuna deklare edilmesi gerekir. Aksi taktirde “HDP’yi meşru temsilci kabul etmek”, cümlesi havada kalır.
Kürtlerin taleplerine gelince; HDP 10 madde halinde bunları açıklamıştır. Kritik konu, “anadilde eğitim” ve “güçlendirilmiş yerel yönetimler”dir. “Anadilde eğitim” demokrat zihinler için bir “kâbus” maddesi değildir. Hatta neden karşı çıkıldığının anlaşılması zordur. Diğer konu ile ilgili, zaten Türk Devleti; 1988’de imza koyup, bazı çekingelerle 1992’de onayladığı Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı ile gereken mesafeyi almıştır. Hiç olmadığı kadar demokratikleşmek için şartlar olgunlaşmaya başlamıştır

----

SEÇİM ÇÖZÜMÜ TETİKLER

ABDULLAH Öcalan ve doğal olarak PKK, Kürt meselelerinde muhatap alınabilir mi? Sayın Kılçdaroğlu bu hususlarla ilgili, vurguladığımız gibi meclisi ve meşru temsilci HDP’yi işaret ediyor. Türkiye’nin en hassas konularının başında gelen bir kronik problem Kürt meselesi. Devlet 1984 yılından itibaren bölgede yoğun bir silahlı mücadele veriyor. Bu uğurda on binlerce insanımız hayatını kaybetti, sakat kaldı, aileleri perişan oldu. Ama bir yandan da gayri resmi olarak bahse konu yapılarla ilişkiler sürdürüldü. 2015 yılında kapsamlı bir çözüm inisiyatifi geliştirildi. Bu dönemde Oslo Görüşmeleri, Nevruz mesajları, türküler, şarkılar, adeta bir beyaz sahifenin açılacağı bir barış ortamı oluşturulmuştu.

Yazının Devamını Oku

Tahammül sevgi ve saygıya dönüşmeli

BU ülkede farklı dünya görüşlerine sahip insanlar daha da katılaşmış bir halde “ötekilerini” nazara almadan yaşıyorlar. Birkaç yıl öncesine kadar bu umursamazlık bu denli değildi. Bu denli kopukluk yoktu. Şimdilerde her iki taraf da kendi güçlerinin farkına vardı. Zira, hiçbir kesimin diğerini sindirerek bir gücü olmadığı giderek anlaşılmıştır. Farklı zaman dilimlerinde de olsa laik ve muhafazakâr kitleler artık ihtiyaçları olan özgüveni kazanmış durumundalar. Bu hal, şayet birlikte yaşanacaksa, bir ön koşuldur ve iyi bir şeydir.


Ama birlikte bir arada yaşama iradesini “mecburiyet” üzerinden tanımlamak rehabilite edilmeye muhtaç bir “eksikliktir.” Hani “tasada, kıvançta” diye başlayan “ülkü birliğini” geçiniz, ülke tasavvurunda “asgari müşterek” temin edilmeden geleceğe umutla bakmak sürdürülebilir değildir. Bahse konu eksikliğin üçüncü bir tarafını da tabii ki unutmamalıyız. Bu ülkenin kadim vatandaşı olan on milyonlarca “Kürt” kendi kimliklerine dair evrensel demokrasinin tarif ettiği şekliyle makul haklara sahip olmak istiyorlar. Bu son sorun an itibari ile “buzdolabında”dır. Neyse, Süleyman Demirel’in meşhur tespitindeki gibi “olacaklar için olamayacakları yaşamak gerekiyor.”
Bu ülke Osmanlı’dan itibaren çok şeyi yaşadı. Sevr, Lozan, 12 Eylül öncesi dönemler, 15 Temmuz’lardan geçti, bugünlere ulaştı. Gelinen noktada “olması gereken” hususunda ne ölçüde “akıllandık”, maalesef çok iyimser olamıyoruz. Herkesin kendi köşesine çekildiği, gettolaşmış bir Türkiye asla huzur vaat edemez. Bir-iki yıl içinde seçimler yapılacak. Her kim iktidar olacaksa, en önde gelen misyonu, siyasi bedel ödemeyi göze alarak toplumumuzu asgari müştereklerinde bütünleştirmek olmalı.
İnsanlarımızın birbirini hissetmesini sağlayan, ortak hedeflerde heyecanlandıran yeni bir Türkiye silkelenmesine ihtiyacımız var. An itibari ile taraflar “her koyun kendi bacağından asılır” yaklaşımı içinde, kendi torunlarının geleceğine kurşun sıkıyor, istikrarsız, tatsız, tuzsuz bir tuhaf ülke oluşumuna “bencil zehrini” boşaltıyor.

----

Süslü kadınlar etkinliği

BİLİNDİĞİ üzere birkaç yıldır bir etkinlik ile laik kesimin kadınları, bakımlı halleri ve bisikletleri ile “özgür ruh”larını kamuoyu ile paylaşıyorlar. İyi yapıyorlar. Ama bu etkinliğin sosyolojik geri planı çok kişinin gözünden kaçmıyor. “Bu ülkede biz de varız” derken, karşı tarafla ilişkilerini “tahammül” esası üzerinden tarifleyen bir dik duruş çabası kolaylıkla tespit edilebiliyor.

Yazının Devamını Oku

Demokrasi iyileştirir

GEÇTİĞİMİZ hafta ESİAD’ın bir etkinliğinde konuşma yapma fırsatımız oldu. CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu konuk konumundaydı. Konuşmanın ana teması; duyarlı, dürüst, evrensel demokratik değerleri benimsemiş bir seçmen topluluğunun nasıl bir siyaset ve siyasetçi özlediğine dairdi.Konuşmayı sonradan değerlendirenler bu ülkede ne böylesi bir yoğun seçmen profili ne de “olması gerekeni” benimseyecek siyasetçinin bulunmasının pek mümkün olamayacağını, ifade ettiler.

 

İşte bu noktada ülkemize dair bakış açılarında iki farklı temel yaklaşım ortaya çıkıyor.
Birinci anlayışta bu ülke insanına yönelik “kötümser kanaatler” hakim. Bu görüşlerini gerekçelendirirken sosyokültürel yapımızın bilimden sanata, demokrasiden insan haklarına, batı toplumları gibi biçimlenmediğini belirtiyorlar. Münferit örneklerin bu tabloyu değiştirmeye yetmediğini, ideal söylemlerin sadece kağıt üzerinde kalmaya mahkûm olduğunu, ekliyorlar. Bu bakış açısı, “teslimiyetçi” bir tutumdur. Bu ülke insanının medeni toplumların seviyesine ulaşması mümkün değilse, o zaman hep birlikte “dükkânı kapatmak” daha anlamlıdır. Diğer bir anlayış ise, insana dair umut taşır. Tabii ki toplumların silkinmesi ve her yönüyle pozitif bir iklime geçişi bir anda olabilecek bir şey değildir. Burada en kritik husus, insan denen varlığın “doğrunun” ne olduğuna dair her daim bir “fikrinin” ya da en azından “sezgisinin” olduğunu kabul ediyor olmaktır. Hele kadim Anadolu insanının, hani şartlar onu “kurnazlığa” yöneltmiş olsa da, “gelişmişliğin” hemen her konuda “düzgün” olmaktan geçtiğinin farkında olmaması düşünülemez. Bu anlamıyla, “olması gereken”e doğru bir çaba göstermelerinin artık zamanı gelmiştir. Bu çevrede yılların baskıcı yönetimleri ile küllenmiş özgüvenlerini kazanabilmeleri için “demokrasi” ırmağı ile sürekli yıkanmalarının temini gerekiyor.
Pek tabii, bahse konu durum kendiliğinden zor oluşur. Bu sebeple, toplum önderlerine, siyasetçilere önemli bir görev düşmektedir.

------

 
ÇEKİRDEK KABUKLARI

İZMİR denizi hissederek yaşamayı seven bir kent. Hele kolaycılığa kaçıp kentin tarihsel kıyı bandını doldurduktan sonra ilave ortamlar oluştu. Ancak buraları öncesinde konut mahalleriydi. Şimdi, hem insanların buluşma ortamı, hem restoranların, kafelerin yoğunlaştığı yerler, hem zaman zaman miting alanları... Ez cümle bir koltuğa kırk karpuzun sığdırılmaya çalışıldığı alanlar olmaya başladı.

Yazının Devamını Oku

Her taraftan sinyal gelmeye başladı

KAMUOYU, görünmez bir elin orkestrasyonunda “erken seçim” duygusunu satın alıyor. Muhalif siyasiler kıpır kıpır, bir adım ötesi “teyakkuz” durumuna geçiş için hazırlar. Temkinli bilinenler bermutat daha bir cesaretli oldular. İktidar otoritesini temsil edenler tabii ki renk vermiyor. Ama iktidar küskünleri de dahil, herkes gelişecek durumları kestirmeye ve ona göre pozisyon almaya çalışıyor.


Hele bir 2022 yılını idrak edelim, “sandık heyecanı” hepten ülkeyi saracak. Bu hallerimiz, hani kalitesini çok tartışsak da, demokrasimiz açısından çok iyi bir şey. “Halkın gözüne girmenin” en temel kriter olduğunu hissettiriyor. Bu ülke bir biçimde seçim sandığını korumayı hep bildi. Hani, manipülasyonlar yapılıyor, rekabet koşulları eşit olmuyor, bazen oyun başladıktan sonra kurallar değiştiriliyor, oy güvenliği konusunda sesler yükseliyor... Ama neticede kabul edilebilir bir seçim, öyle ya da böyle yapılabiliyor.
Bu seçimler öncekilerden daha farklı olacak. 20 yıllık bir iktidar, hele “Başkanlık” sistemi geldikten sonra bir kere daha kazanmayı hedefleyecek. Buna mukabil, muhalefet değişim zamanının geldiği kanaatiyle seçime yüksek motivasyonla asılacak. Çok partili dönemde aynı siyasi partinin hiç bu kadar kesintisiz iktidar süreci olmamıştı. Bu yönü itibariyle demokrasimiz özel bir sınava hazırlanıyor. Sınav derken, şayet iktidar değişirse sancısız bir devir teslimi kastediyoruz. Bu konuda bir sıkıntı olabileceğini düşünmek bile son derece yanlıştır. Demokrasinin en önemli unsuru “değişim” dinamiğini canlı tutabilmesindedir.
AK Parti’nin 2002 yılında iktidara gelmesi Türkiye açısından yepyeni bir sürecin başlamasıydı.
Muhafazakarlar cumhuriyet dönemi boyunca tek başlarına ilk defa iktidar fırsatını elde etmişlerdi.
Bu sebeple zor ve çalkantılı zamanlar yaşanacağı bekleniyordu. Aradan geçen 19 yıl boyunca Cumhuriyet’in ortodoks değerlerinden askeri vesayete hakikaten “köprülerin altından çok sular aktı.”
Hani bir ekstremden diğerine savrulduğumuzu söyleyenlerimiz çoktur. Belki de “toplumsal mutabakata” varabilmek, diğer değişle “denizlerin durulması”nı temin için “dalgalanması” mukadderdi.

Yazının Devamını Oku

Köprüden önceki son çıkış ‘demokrasi’

BİZ meraklı bir millet değiliz. Bize anlatılanları “doğru” kabul ediyoruz. Böylesi bir tutum “rahatlatıcı” geliyor. Büyüklerimiz yaklaşık 100 yıl önce Osmanlı çöküntüsünden yepyeni bir ülke oluşturmuşlar. İngiltere’de Cromwell iktidara gelince “Tarih benimle başlar” demiş ve ülkedeki kütüphaneleri yaktırmıştı. Cumhuriyet projesi de sıfırdan bir devlet ve millet yaratma iddiasıdır.


Mustafa Kemal Atatürk gibi dâhi bir kişilik, devrin koşulları ile örtüşünce, her boyutuyla farklı bir yapı hayata geçirilmiştir. Neticede adına ‘Cumhuriyet değerleri’ dediğimiz bir kültürel programlama ile geçmişine mesafeli, hamaset yüklü bir milliyetçi insan modeli inşa edilmiştir.
2023 yılında Cumhuriyet’in 100. yılını idrak edeceğiz. Hani, ortada ne ölçüde bir başarı öyküsü var, bunu bile dürüstçe tartışabilecek bir özgür ruha ve tabii ki denklemde hiç olmamış demokrasiye sahip değiliz. İnsanlarımız bu ülkede yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde milyonlarca Hıristiyan’ın yaşamış olmasının ne anlama geldiğini, neden şimdi yaşamadıklarını ya da Boşnakça ve Çerkezce’nin neden unutulduğunu tartışmıyorlar, konuşmuyorlar, hatta umursamıyorlar. Neden tüm yer isimlerinin değiştirildiğini, Kürtler’in, Aleviler’in ve 36 etnik kültürün sindirilmeye çalışıldığını, niçin bilimde, sanatta, sporda, üniversite klasmanlarında dünya ölçeğinde en gerilerde anıldığımızı bir türlü sorgulamıyorlar.
İzmir’e gelince; hep övünüyoruz, 8500 yıllık bir tarihe sahibiz diye. Geçmişin kozmopolit yapısını sanki kalmış gibi satmaya çalışıyoruz. Oysa, o dediğimiz zenginlik iki unsura bağlıydı. Önce, çok dinli, çok dilli insan dokusuna; sonrasında bin bir birikimle oluşturulmuş tarihi binalarına, siluetine, korunmuş doğasına. Şimdi, 100. yıla giderken hangisi kalmıştır? Hangi İzmirliliğimiz suyun öteki yakasına savrulmuş insanları hatırlıyor, kaçımız giderek azalan Yahudi vatandaşlarımıza hüzünleniyor, biraz palazlanmış olanlarımız neden kapağı ‘Batı’ya atmak istiyor? Bu haller maalesef tüm ülke için geçerli. Bugün Tunceli yerine Dersim diyenlerin cesaretli sayıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Denizleri kirletmeyi, nehirleri zehirlemeyi, dağı taşı betona çevirmeyi, haksız kazanca ‘beceremediği gerekçesiyle’ karşı çıkmayı ‘vatan sevgisi’ ile bağdaştırıyoruz. Bu böyle gitmez. Kurulduğunu söylediğimiz 15 devlet neden yıkıldı? Osmanlı niçin adeta infilak ederek tuzla buz oldu?
Türkiye iyiye gitmiyor.
Düzelmesine dair bir topyekun niyetlenme çabası ufukta görülmüyor. Zannedilmesin ki yarılmalar sadece laik, muhafazakâr, Kürt ekseninde. İnsani değerlerin yara aldığı, gönlü kırık, ürkek, temkinli ve bir o kadar tehlikeli ve kurnaz kitleler artık hakim karakterimiz. Hani bir mucize olur, bu topraklara evrensel demokrasinin ve hukukun ışığı düşer, o zaman tıpkı yanmış ormanlarımız gibi kadim Anadolu değerleri, kaldığı kadarıyla, yeniden yeşermeye başlar. Yoksa, hakikaten işimiz zor, çok zor.

Yazının Devamını Oku

Dünün güneşi ile bugünün çamaşırı

28 Şubat bir askeri darbe miydi? Neticede seçimle gelmiş bir hükümet istifa ettirilmişti.

Ama 1960, 71 veya 80 darbeleri ölçüsünde ürpertici bir yapıdan söz edilemez. Bu toprakların normali, son zamanlar hariç, silahlı kuvvetlerinin vesayeti üzerinden şekillenmiştir. Devletin harcı “irtica ve bölünme” sendromları üzerinden karılmış, bu unsurlara yönelik bir “tehdit” algılandığında “balans ayarı” gecikmemiştir. 28 Şubat’çılar da, tıpkı öncekiler de olduğu gibi, hak bildikleri yolda kendi kültürlerine uyumlu bir müdahalede bulunmuşlardır. Hiç şüphesiz bahse konu “hadsizlikleri”, evrensel demokratik standartlarda kabul edilemez bir tutumdur. Bu duruma itiraz oluşturmak, “demokrasi tembeli” sivil siyasete düşerdi ama olmamıştır.
Sonraları AK Parti iktidar süreci başladı. Bu dönemde meşhur FETÖ kumpas davaları ile 28 Şubat dönemi sorgulandı. Ama kısa zamanda anlaşıldı ki düzmece bir hukuk oluşturulmuştu. Şimdi ise 24 yıl sonra yeniden bilinen mahkûmiyet infazları gündeme geldi. An itibari ile toplumun önemli bir kesiminde “şartların zorlandığı” duygusunu gözlüyoruz. Mevcut iktidarın rövanşist olmaya ihtiyacı yok. Güçlüler dahil bu ülkede herkes “cam evde” oturduğunu bilmelidir. Her yönüyle hukukun üstünlüğünün tesis edildiği bir düzen bu memleket için henüz bir projedir. Hal böyle olunca, kendi doğrularımızdan hukuk oluşturmak yerine beyaz sahifeler daha anlamlı ve güvenilirdir.

-------------

GÖZLEM 31 YAŞINDA

GEÇENLERDE Yeni Asır’ın 127. kurtuluş yıldönümüydü. 26 Ağustos’ta da Gözlem Gazetesi’nin 31. yılı kutlandı. Gözlem, bildiğiniz gibi haftada bir yayınlanan siyaset ve ekonomi gazetesidir. Her daim Cumhuriyet değerlerini savunmuş, yüzü çağdaşlığa yönelik saygın çizgisi bir İzmir değeridir.
Yıldönümü münasebetiyle İzmir’de 40 kanaat önderi Gözlem’e dair duygu ve düşüncelerini paylaşmış.
Böylesi bir sevgi ve saygıya ulaşılmasının arka planda Çetin Gürel, Öcal Uluç gibi abide basın duayenlerinin varlığı ana faktördür. Gözlem, haftalık yayın organı olması sebebiyle resmi ilanlarından pay alamıyor, yaşadığı ağır sıkıntılara rağmen okur desteği ile dik ve onurlu duruşunu sürdürüyor ve İzmirlilerin iftihar vesilesi olmaya devam ediyor. Böylesi kurumların sürekliliğini temin için her kesime görev düştüğünü ısrarla hatırlatmak istiyoruz.

Yazının Devamını Oku

Kolay çözümler hayal edilmesin

“GÖÇMEN, mülteci, geçici sığınmacı”, ne denilirse denilsin Suriyeli ve Afganlı insanlar ülkenin ana gündem maddelerinden biri olmaya devam ediyor. Suriyeli göçmenlerin sınır komşusu olmaları, akut yaşamsal tehdite maruz kalmaları, çoluk çocuk, aileden oluşan bir terkip içermeleri, tepkileri Afganlar kadar tırmandırmamıştı. Ancak Afganlar’ın genç erkeklerden oluşması, “niye sadece Türkiye kabul ediyor” sorusunun bir türlü açıklığa kavuşamaması, bir anda toplumun çoğunluğunun “ne oluyoruz” demesine neden oldu.


Sayılarının 5 milyona vardığı söylenen göçmenler dar gelirlilerimiz yönünden “ekmeğin bölüşülmesi” anlamına gelirken, demografik hassasiyetlerden kültürel uyumsuzluklara, çok yönlü itirazlara sebep olmaya başladı. Büyük devletlerin kâğıt üzerinde kurguladıkları sosyal mühendislik uygulamaları Suriye ve Afganistan’da bugün yaşanan perişanlıklara yol açmıştır. Bu durumların diğer bir nedeni de o yerlerde yaşanan ekonomik sıkıntılardır. Pek çok göçmenin hedefi bu anlamıyla ülkemiz üzerinden “Batı”ya ulaşmaktır. Ancak çok azı için bu hülyanın gerçekleşebileceği anlaşılıyor. Hal böyle olunca bu insanların önemli bir yüzdesinin, bir fiili gerçeklik olarak ülkemizde kalacağını bilme durumundayız.
Sayın Kılıçdaroğlu iktidar olurlarsa iki yıl içinde bu insanları ülkelerine, onları da ikna ederek, göndereceklerini söylüyor. Mevcut iktidar bu konuda yeterince açık değil, suskun bir politika izliyorlar. Hatta ülkeye entegrasyonları için kısmi çabalar gösteriyorlar. Kimi yazarlar, bu neviden göçleri emperyalistlerin organize ettiğini, bu sayede emeğin ucuzlaşacağını ifade ediyorlar. Bu konularda çok sayıda komplo teorileri üretiliyor ve paranoya ölçüsünde endişeler belirtiliyor.
Hemen her söylenende az da olsa bir gerçeklik payı olabilir, diyerek konuyu geçelim. Tüm bunlar bize gösteriyor ki, kucağımızda “öznesi insan” olan çözüme muhtaç zor bir meselemiz var.
Diyeceğimiz, sıradan insanların bu gelişmelerden hoşlanmaması, tedirgin olması, göçmenleri istememesi anlaşılmaz değildir. Ama ne çare, gelinen durum onları da, yerel yöneticileri de aşmıştır, ancak merkezi hükümetin kararlarıyla mesafe alınabilir. Bu aşamada meselenin sonuçlarından etkileniliyor olunsa da, yine de demokratik tepkinin dışına taşan eylem ve söylemlerden kaçınmak gerekir. Yerel yönetimler maalesef ve mecburen “günah keçisi”dir.
Sığınmacılar, her şeyden önce “muhtaç insan”dır. Hiçbir basiretli ve duyarlı tutum, hele o kentin yöneticisi ise bu duruma seyirci kalamaz. Bu, hem kendi hemşehrilerinin güvenliği, hem de bahse konu insanlar için beşeri ve vicdani sorumluluktur. Bu konuya dair karşı görüşler tabii ki çok kıymetli, demokratik bir kamuoyu baskısı oluşturur. Meğer ki nefret söylemine dönüşmesin ve olumsuz sonuçlara yol açacak tahriklerde bulunulmasın. Başa dönülürse; bu meselenin izleyeceği seyir merkezi idarenin kararlarıyla şekillenecektir. Kamuoyunun gelişmelerden hoşnut olmadığı ortadadır. Makaranın geriye sarılmasının mümkün olamayacağı fiili bir durum oluşmaya devam etmektedir. Umarız, mevcut rejimimiz izah edilebilir bir stratejiye göre hareket etmektedir.

Yazının Devamını Oku

Siyaset mümkün olabileni zorlamaktır

AK parti her daim pragmatist bir siyasi hareket.

İktidarlarının devamının ülke için elzem olduğunu düşünüyorlar.
Bu sebeple diğer partilerle ilişkileri daima esnek olmuştur.
Geçmişte Kürt siyasi hareketlerine ve liberal demokrat kesimlere hitap eden bir politik anlayış içindeydiler.
Şimdilerde katı milliyetçi tezleri savunanlarla ittifak çizgisi oluşturmuş durumdalar.
İktidarlarının ilk yıllarında yeni olmanın getirdiği yıpranmamışlık ve hemen her konuda “güvercin” tutumlarla oy oranları yüzde 50’lerin üzerindeydi.
Söylemleri ve icraatlarıyla uluslararası topluma uyumlu bir demokrat fotoğraf veriliyordu.
Ancak demokrasinin bir “değişim rejimi” olması zamanla kendilerinin vazgeçilmez olmadıklarının idrakini hissettirmeye başladı.

Yazının Devamını Oku

Yeter artık

TABİAT, “insan denen canlıya” itiraz ediyor. Her şeyi kendisi için zanneden, bencil, küstah, istismarcı, saygısız bir yaratık insan. Ormanlar yanıyor, gezegen ısınıyor, buzullar eriyor, seller, tsunamiler durdurulamıyor... Tüm bunların geri planında insanoğlunun hoyratlığı yatıyor.


Medyayı izliyorsunuz. Atılan manşetler “ormanlarımız yanıyor.” Bu aşamada bile “birinci çoğul şahıstan”, “bizim ormanlarımız” ifadesi kullanıyor. Oysa milyarlarca yaş almış bir yerkürenin yine milyarlarca canlısından sadece biri bu “insan” denen varlık. Esasında “varlık” kelimesi bile fazla.
Zira sadece “yokluk” getiriyor, tüm dünyayı “hiçliğe” sürüklüyor.
İnsanoğlu esasında en nitelikli canlı türüydü. Din kitapları “eşref-i mahlukat”, yaratılmışların en şereflisi, diye belirtirdi insanı. Ancak bir başka canlıda olmayan “düşünce” yetisini hep kötüye kullanılıyor. Evrenin muhteşem dengesine uyumlu bir gezegen, kendi iç işleyişinde insan denen yaratığın müdahalelerini kaldıramaz noktaya geldi. Yaşadığımız sistematik çevre felaketlerine muhatap olan ilk nesiller biziz, muhtemeldir ki son nesil de biz olacağız.
“Bu yaşlı dünya bu yükü daha çok kaldırır” zihniyeti halen devam ediyor. Soluk soluğa “kirletme” dur durak bilmiyor. Türkiye daha Paris İklim Sözleşmesi’ni imzalamadı bile. Ülkenin dört bir yanını tarumar etmeye devam ediyoruz. Duyarlı kişiler, kuruluşlar, yöneticilerimiz nerede ise feryat ediyor. Doğu Karadeniz’de HES’ler olmasın, Gediz kirletilmesin, göllerimiz yanlış sulama politikaları ile kurutulmasın, karbon emisyonu, sera gazları...
Aklımız başımıza geldiğinde çok geç olacak. Topyekûn bir seferberlik gerekiyor. Sadece ülkemiz değil, bütün dünya “tabiat cinayeti” işlemeye eş zamanlı son vermek, tedbir almak durumunda. Hani tarihin en kabul edilemez suçu “soykırım” denilirdi, “çevre” o suçu bile ikinci plana atacak ve en ağır yaptırımı gerektirecek kadar vahim ve önemli hale geldi.
İzmir, tüm bileşenleri ile birlikte, kamu, sivil toplum “yeşil mutabakat”a dair uluslararası duyarlılığa dahil olmaya çaba sarf ediyor. Bu noktada bile, “aksi halde ihracata gelen vergi nedeniyle işlerimiz bozulacak” gerekçesini, maalesef birincil öncelik olarak ifade ediyoruz. Bu mesele ticaretin devamlılık kaygısını çoktan aştı. Artık, çoluk çocuğun, hayvanların, bitkilerin, tüm ekosistemin bekası meselesi haline geldi. Birkaç yıl öncesinde orman yangınları gibi bir felaket yaşandığında üzülür, birkaç gün sonra unutulurdu. Ama şimdi böyle bir şey olmayacak. Tabiat her daim bize, bizlerin “kriminal aymazlığını” hatırlatacak. Çevreci hareketler başladığında, yeşillere, çevreyi militanca savunan örgütlere bıyık altından gülen, küçümseyen, çevre için bilinç oluşturmaya çalışanları “börtü, böcekle uğraşma, çöpleri toplat” diyen zihniyet, bugün herhalde başını önüne eğmeye başlamıştır.

Yazının Devamını Oku

Göçmenler insandır

SAVAŞ esirlerine nasıl davranılacağı uluslararası kurallarla belirlenmiştir. Yine her türden suç sebebiyle mahkûm olmuş kişilerin hapishane koşulları asgari bir medeni seviyede olma durumundadır.


Kamu vicdanı aksini makul görse de terörden pedofiliye linç ya da ölüm cezası uygar ülkelerde kabul edilemez. Tüm bunların gerekçesi, değilmi ki dünyaya “insan” olarak geldiniz, bu vasfınızdan dolayı tartışılamaz haklara sahip oluşunuzdur. İnsana “insan kimliği” nedeniyle saygı göstermek, onu bir “nefret objesi” yapmamak, aşağılamamak, tek tek ya da toplu olarak yaşam koşullarını kısıtlamamak, yok etmeye çalışmamak, hukukun üstünlüğünü esas almış toplumların “günün sonunda” geldiği bir mertebedir.
Denilebilir ki en uygar bilinen ülkelerde bile bu kurallara ne ölçüde uyuluyor? Doğrudur, ama bahsi diğerdir. Bu noktada kıymetli olan, sözünü ettiğimiz ilkeleri insan kimliğimizle samimi olarak içselleştirebilmektir. Bu anlamıyla kişisel gelişiminde mesafe almış, empati ve vicdan kalitesini oluşturmuş her “insan evladı”, muhatabı yine bir “insan”sa, ona karşı tutumlarında saygılı olma durumundadır.
Konuyu Afgan ve Suriyeli göçmenlere getirmek istiyoruz. Şüphesiz bu konuya ilişkin her türlü görüş, değerlendirme, eleştiri yapılabilir. Ama bir kritik husus var ki, o da bu kişilerin “insan” olduğudur. Bu duruma yol açanlara tepki göstermek yerine, muhtelif gerekçelerle buralara savrulmuş insanlar hedefe konularak, bir “çevre felaketi” muamelesi yapılmamalıdır.
Türkiye bir göçmen diyarıdır. Tarihsel olarak bu böyledir. Son yüzyılda artan ölçüde kalabalıklaşan nüfus nedeniyle, sadece bizim ülkemizde değil, tüm dünyada genel eğilim “doğudan batıya” göçtür.
Demografi bilimiyle ilgilenenler birkaç yüzyıla kalmadan önce Anadolu’nun, sonra Avrupa’nın Arap, Afgan, Hint, Pakistanlı nüfusun çoğunlukta olduğu yerler haline geleceğini belirtirler. Bizim ülkemizde de Batı’ya ve büyük şehirlere göç yoğun yaşanan bir gerçekliğimizdir. Ekonomik, sosyal, siyasi, iklimsel gerekçelerle binlerce yıldır oluşmuş bu trend güncel tartışmaların ötesinde “büyük resimde” ayrıca not edilmesi gereken bir husustur. Avrupa ve ABD bu anlamıyla bir çekim merkezidir.
Avrupa ve ABD’ye güney sınırlarından ve eski sömürgelerinden yoğun bir akım uzun zamandır söz konusudur. Bu durum öyle anlaşılıyor ki orta vadede engellenemeyecektir. Memleketimizde bile, en refah içinde olan kesimler dahil, yapılan anketlerde çok insanın gözü ve gönlü bahse konu batı ülkelerindedir.

Yazının Devamını Oku

Asıl olan korumaktır

KAYBETTİKLERİMİZİN farkına vardıkça doğaya saygılı bir İzmir ve bu anlayışın en önemli simgesi olarak tertemiz bir körfez hayalini uzun zamandır kuruyoruz.

 Sevgili Tunç Soyer’in Gediz havzasına yönelik geçenlerde gerçekleştirdiği etkinlik bu sebeple bir başlangıç vuruşu olarak çok önem taşıyor. Bu neviden çabalar bir İzmir projesi, bir Ege ve nihayet böylesi bir bilincin dalga dalga yayılacağı Türkiye ve insanlık projesidir. Tüm sivil toplum kuruluşlarımızla ve tabii ki merkezi hükümetimizin sahiplenmesi ile “çevre bilinci” her daim birinci gündem maddemiz olmak zorundadır. Doğa üzerinden bir maliyet planlaması yapma çocuklarımıza, torunlarımıza karşı bir haksızlık, ötesinde vicdansızlıktır. Gediz Nehri’ne atığını boşaltan ve benzer aymazlıklara teşebbüs eden zihniyet hiçbir seviyede tolere edilmemeli ve bir doğa cinayetinin faili olarak toplum ve hukuk nezdinde mahkum edilmelidir.
Pek tabi mevzu sadece nehirlerle sınırlı değildir. Son dönemlerde tüm dünyada yaşanan iklim faciaları gidecek başka bir gezegeni olmayan insanlığa çok katı tedbirleri tavizsiz dayatmaktadır. İzmir iş insanlarının “yeşil mutabakat” kavramını gündemde tutarak meselenin ciddiyetine vardığını gözlüyoruz. Bu arada “Paris İklim Antlaşması”na henüz dahil olunmadığını hatırlatıyoruz. İnsanoğlu yaşlı dünyamızı, ülkelerimizi, kentlerimizi çok yordu, yıprattı. Asıl olanın “korumak” olduğunun bilincine maalesef sınırlı sayıda ülke yeni yeni varıyor. Çevre duyarlılığının yanı sıra tarihi dokulara, geçmiş kültürlere ve bizlere emanet gelen her türlü değere sahipleneceğimiz zamanların geldiği idraki, artık iş insanlarından siyasetçilere bilinçlerde uyanma durumundadır.
Başa dönersek; Kütahya, Uşak, Manisa, İzmir il ve ilçe belediyelerimizin bir işbirliği anlayışı içerisinde Gediz’e yönelik yapacakları korumacı icraatlar hem “delta” hem “körfez” için çok önem taşıyor. Kamu görevlileri için bu konunun bir tercih değil vecibe olduğunu ısrarla hatırlatma durumundayız.

Yazının Devamını Oku

İşi satmak

DEĞERLİ yazar Hasan Tahsin Kocabaş’ın son dönem yazılarında belirtildiği gibi 1922 yılında İzmir ve civarında servetler büyük ölçüde el değiştirmiştir.

Hıristiyan kesimden Müslüman ve Türk eşrafa intikal eden işyerleri de bahse konu sahipleri tarafından devam ettirilmemiştir. Esasında kalıcı olmama hali bugün de bir gelenek gibi devam etmekte, sermaye sürekli el değiştirmektedir. 1950’li yıllardan itibaren Marshall yardımıyla başlayan süreçte oluşmuş sanayi tesislerin kurucu ailelerinin çoğu yine hisselerini devrederek iş hayatından çekilmişlerdir. Anlaşılan, İzmir iş insanları kuşaklar boyu tüccar ve sanayici kalmayı hayal etmiyorlar. İstisnaları olsa da kişiler bir şekilde oluşturdukları iş düzenlerini belirli bir seviyede elden çıkartarak varlıklarını nakde dönüştürmeyi istiyorlar.
Bu neden böyledir? Neden insanlar iş yerlerini çocuklarına, torunlarına bırakmayı hedeflemezler?
Hani, “aldığım para bana yeter, ölümlü dünya, risk, stres nereye kadar, ya iş bozulursa, bu memlekette ne siyasi ne ekonomik istikrar yok zaten, ortaklar hiç anlaşamıyoruz” gibi gerekçelerle niçin kendilerini ikna edip erken emekliliğe hevesle geçiyorlar? Pek tabii beşeri sebepler dışında sosyolojik geri planın biçimlendirdiği zihin yapısı da bu kararlarda rol oynuyor. Böyle olunca iş-insan ilişkisi uzun soluklu olamıyor, oluşturulmuş değerlerden “acele vazgeçişler” yaşanıyor.
İşin sıkıntılı süreci çok kişide hisseler devredildikten sonra başlıyor. İşini “satan”lar kısa bir mutluluk evresinden sonra başka bir alana yönelmemişlerse bir boşluğa düşüyorlar. Aynı zamanda toplum içinde sahip oldukları “iş insanı prestijinin” giderek kaybolduğunu ve sosyal kimliklerinin yara aldığını, yaşamaya başlıyorlar. Bir süre sonra, biraz da kendilerini avutma adına genelde, küçük çaplı ticarete veya risksiz gördükleri gayrimenkul gibi işlerine yöneliyorlar. Kimi durumlarda da “hazıra dağ dayanmaz” deyiminin pratikleri yaşanıyor.
Neticede denilebilir ki; hayata karşı bu denli temkinli pozisyon almanın ekonomik ve sosyal anlamı tartışılmaya muhtaçtır. Esasında işi devretmek gibi radikal kararlar sadece hissedarların hakkı olmamalıdır. O iş yeri ki, beyaz ve mavi yaka çalışanları, tedarikçileri, müşterileri ile birlikte herkesi ilgilendirir. Patron, sadece o bütünün bir parçasıdır ve bütünü etkileyen bir kararı çok boyutlu düşünerek alması icap eder. Neyse, mülkiyet hakkına tabii ki kimse karışamaz. Ancak bu tercihte bulunanların İzmir ticaret kültürüne de olumsuz anlamda dokunduklarının farkında olmaları gerekiyor.

Yazının Devamını Oku

İzmir deniz kentidir

1 Temmuz Kabotaj Bayramı’dır. İzmirlilere denizle iç içe olmaları gereğini hatırlatan bir kutlama günüdür bu. Hakikaten kent içi ulaşımda neden daha fazla denizden yararlanmadığımızı hep konuşur dururuz.

 

Büyükşehir Belediyesi bu konuda çok çaba sarfediyor. Özellikle arabalı feribotlar vasıtasıyla 15 dakikaya inen seferler, Bostanlı ve Üçkuyular iskeleleri arasında çok rahatlatıcı fonksiyon icra ediyor. Bu hatta bir köprü yapılıp yapılmaması son 6-7 senedir çok tartışılmıştı. Tabii ki trafiği rahatlatan, sıkışıklığı azaltan her çözüm desteklenmeli. Ama artık dünyamıza her yatırım tercihinin, çevresel etkilerini göz önünde bulundurularak alınması birinci öncelik haline geldi. Kendi adımıza Gediz Deltası’ndaki kuşları, hele flamingoları görünce buralarda oluşabilecek en küçük bir zararın bile göze alınamayacağını düşüncesindeyiz. Bu sebeple köprü fikrine “heyecanlanmayanlar” safındayız.
İzmir körfezinin yüzülebilir hale gelmesi özellikle 1970’lerden beri bu kentte yaşayanların en büyük hayalidir. Tamam arıtma tesislerimiz yapılmıştır ama bir türlü istenen seviyelere gelemiyoruz.
Şimdilerde atık sularla yağmur sularını ayrıştırma, birincisinin arıtmaya ikincisinin körfeze verilmesi çalışmaları Büyükşehir Belediyesi tarafından hızla sürdürülüyor. Beklenti, bu yatırım tamamlandığında iç körfezin kendi kendini doğal sirkülasyonu ile temizlemesi. Yanısıra, körfeze akan nehirlerin ilk kaynak bölgelerinden itibaren denetleniyor olması önem taşıyor. Geçen hafta Tunç Soyer ve ekibi Kütahya, Uşak, Manisa il sınırları içinde Gediz’e deşarj edilen her türlü atık için neler yapılacağına dair bir dizi temas gerçekleştirdi.
Neticede, giderek anlıyoruz ki gezegenimiz küçük ve sınırlı. Bu ölçüde hoyrat davranılmasına artık tahammülü yok. Tüm dünya “Yeşil Mutabakat” diye çığlıklar atmaya başladı. Artık tabiata zarar vermek, giderek bir “insanlık suçu” haline dönüştürülmeli. İzmirliler bu konuda örnek olmak zorunda. Ama maalesef çok duyarlı olduğumuz söylenemez.
Şimdi yaz akşamları başladı. Bunun anlamı kordon kıyı boyunca “çekirdek kabuklarının” da mevsiminin başlıyor olması demektir. Pazartesi sabahları, belki de İzmir’in en güzel yeri “Narlıdere Sahil Evleri”nde bir yürüyüşe çıktığınızda etrafa saçılarak bırakılmış çöpleri görünce insan profilimiz konusunda iyimser duygularımız yerle bir oluyor.
Başa dönersek; İzmir için körfez hayati öneme sahip. Kalbimizden geçen, tertemiz plajları, yelkenli tekneleri ve en aşağı dört-beş marinası ile “Akdeniz incisi” unvanına geri dönme yolunda hayli mesafe almış bir İzmir. İzdeniz şirketi eski Levent Marina’yı kiraladıktan sonra yapmış olduğu düzenlemelerle harika bir “deniz kıyısı vahası” oluşturmuşlar. İçinde sosyal tesislerin, yüzme havuzunun ve “Nefes” adıyla çok özenli bir restoranın olduğu tesis bu sayede kentin “kıyı kalite envanterine” kazandırılmış.

Yazının Devamını Oku