Paylaş
İzmir, adeta 1970’lere dönmüş gibi.
Bir tek sigara ve margarin kuyrukları eksik.
Elbette mesele nostaljik bir benzetmeden ibaret değil.
Asıl sorun, büyük bir metropolün en temel kentsel hizmetleri dahi düzenli ve öngörülebilir biçimde sunmakta zorlanıyor olması.
Örneğin, işyerimiz Alsancak’ta.
Son 1 ay içinde elektrik kesintileri neredeyse günlük hayatın parçası haline geldi.
Suların hangi saatler arasında akmayacağına ilişkin bildirimler de cabası...
Elektrik olmayınca klima çalışmıyor, bilgisayar çalışmıyor, iş yapılamıyor.
Su olmayınca en temel hijyen ihtiyaçlarını karşılamak bile mesele haline geliyor.
Bunlar lüks talepler değil.
Bunlar çağdaş bir kentte yaşayan yurttaşın en temel beklentileri.
Üstelik mesele yalnızca Alsancak’la sınırlı değil.
İzmir’in farklı bölgelerinde yol çalışmaları, altyapı kazıları, asfalt sorunları ve bitmek bilmeyen şantiyeler gündelik hayatı giderek daha fazla zorlaştırıyor.
Narlıdere’de, Sahilevleri’ne bağlanan ana arter bunun çarpıcı örneklerinden biri.
Aylar önce başlayan içme suyu çalışmaları nedeniyle yolun önemli bölümü adeta şantiyeye dönüşmüş durumda.
Toz, toprak, çukur ve trafik birbirine karışıyor.
3-5 günde tamamlanması gereken işlerin aylarca sürmesi ister istemez şu soruyu gündeme getiriyor:
Bir kentte altyapı yatırımlarının planlaması, koordinasyonu ve denetimi nasıl yapılıyor?
Çünkü mesele yalnızca bir yolun kazılması değil.
Bir kurum kazıyor, başka bir kurum altyapı çalışması yapıyor, ardından başka bir kurum gelip asfaltlıyor.
Sonra yeniden kazılıyor.
Sonra yeniden yapılıyor.
Ve bütün bu süreçlerin faturası zaman, para, trafik ve yaşam kalitesi olarak doğrudan yurttaşa çıkıyor.
Bir başka sorun ise yaz aylarının artık neredeyse değişmez gündemi haline gelen sivrisinek, tatarcık, yakarca ve karasinek meselesi.
Bazı bölgelerde ilaçlama hizmetlerinin yetersizliği nedeniyle yurttaş, akşam saatlerinde kendi evinin balkonunda oturamaz hale geliyor.
Oysa, belediyecilik biraz da önceden görme sanatıdır.
Sorun ortaya çıktıktan sonra müdahale etmekten çok, sorunun ortaya çıkmasını engellemek esastır.
Aynı durum kentin peyzajı için de geçerli.
İzmir gibi bir kentin, özellikle merkezi ve görünür bölgelerinde mevsim çiçekleriyle, bakımlı parklarıyla, düzenli yeşil alanlarıyla kendisini göstermesi beklenir.
Üstelik bu yıl barajların dolulukları açısından da geçmiş yıllara göre daha rahat bir tablo söz konusu.
Dolayısıyla, “Su yok, o nedenle sulama yapılamıyor” gerekçesi de her yerde açıklayıcı olmayabilir.
Burada daha temel bir sorunla karşı karşıyayız.
Kent yönetiminde önceliklendirme, planlama ve koordinasyon meselesi.
Çünkü bir kentin yaşam kalitesi yalnızca büyük projelerle ölçülmez.
Metro yapmak elbette önemlidir.
Yeni yollar açmak, meydanlar düzenlemek, büyük yatırımlar gerçekleştirmek de önemlidir.
Fakat vatandaşın belediyeden ilk beklentisi çoğu zaman çok daha basittir.
Suyunun akmasıdır.
Elektriğinin kesilmemesidir.
Yolunun düzgün olmasıdır.
Çöpünün zamanında toplanmasıdır.
Sivrisinekten korunmasıdır.
Parkının ve sokağının bakımlı olmasıdır.
Kısacası, gündelik hayatın aksatılmamasıdır.
Bunlar sağlanmadan yapılan büyük projelerin kent sakininde yaratacağı memnuniyet de sınırlı kalır.
Çünkü vatandaşın kent yönetimini değerlendirdiği asıl yer, çoğu zaman billboardlardaki proje görselleri değil, sabah işe giderken geçtiği sokaktır.
Tam da burada başka bir soru ortaya çıkıyor:
İzmir’in temel meselesi kaynak yetersizliği mi, yoksa yönetim kapasitesi mi?
Elbette her belediyenin mali, hukuki ve idari sınırları var.
Elbette merkezi idare ile yerel yönetimler arasındaki görev ve yetki paylaşımından kaynaklanan sorunlar da bulunuyor.
Ancak bütün bunlar, koordinasyon eksikliğini, plansızlığı veya hizmet kalitesindeki düşüşü açıklamak için tek başına yeterli değil.
Çünkü yurttaş sonuçla ilgileniyor.
Hangi kurumun sorumlu olduğundan önce, musluğundan su gelip gelmediğine bakıyor.
Elektriğinin olup olmadığına bakıyor.
Sokağının çukur olup olmadığına bakıyor.
Ve haklı olarak şunu soruyor:
“Ben bu şehirde neden bu kadar temel sorunla aynı anda uğraşmak zorundayım?”
Buradan siyasi bir sonuç çıkarmak niyetinde değiliz.
Zaten mesele de bundan daha büyük.
Mesele İzmir’in hangi partinin belediyesi olduğu değil.
Mesele İzmir’in nasıl yönetildiği.
Elektrik idaresinden büyükşehir belediyesine, ilçe belediyelerinden diğer kamu kurumlarına kadar uzanan geniş bir hizmet zincirinde vatandaşın karşısına çıkan ortak sorun, giderek daha fazla ‘işini zamanında ve doğru yapamama’ görüntüsü veriyorsa bunun üzerinde düşünmek gerekir.
Çünkü kötü yönetimin en görünür işareti tek bir büyük hata değildir.
Küçük aksaklıkların sürekli hale gelmesidir.
Su kesintisinin olağanlaşmasıdır.
Elektrik kesintisinin kanıksanmasıdır.
Aylarca bitmeyen yol çalışmasının normal kabul edilmesidir.
İlaçlamanın yetersiz kalmasıdır.
Parkların ve yeşil alanların bakımsızlaşmasıdır.
Ve en önemlisi, bütün bunların zaman içinde ,“İzmir’de zaten böyle” denilerek kabullenilmesidir.
İşte asıl tehlike burada.
Bir kentin sorunları kadar, o sorunlara alışması da önemlidir.
İzmir’in alışması gereken şey bu olmamalı.
İzmirli temel belediye hizmetlerini bir lütuf olarak değil, hakkı olarak görmeli.
Yönetimler de bu beklentiyi bir eleştiri değil, asli görevlerinin hatırlatılması olarak değerlendirmeli.
Çünkü İzmirlinin istediği çok fazla bir şey değil.
Sadece çağdaş, düzenli, öngörülebilir ve işleyen bir kentte yaşamak istiyor.
Ve açık söyleyelim:
İzmirli bunu fazlasıyla hak ediyor.
Paylaş