Hilton bina öyküsü

 BU aralar İzmir Hilton kamuoyunda çok tartışılıyor.


Hilton cephesinden yapılan açıklamada, beş yıldızlı ilk Hilton Oteli işleticiliğinden çekileceği belirtildi.
Esasında “Hilton” İzmirli moralitesi yönünden 1987 yılında başlayan önemli bir öyküydü.
Burhan Özfatura’nın ilk belediye başkanlığı döneminde Amerikalılar’dan çok ucuz bir fiyatla alındığı söylenen bir arsa, benzer bir projeyi Ankara’da gerçekleştirmiş olan MNG Grubu’nun (Günal İnşaat) teklifiyle ortak bir projeye dönüştürülmüştü.
Belediye, arsasını kurulacak şirkete aynî sermaye olarak koyacak, karşılığında %23.8 oranında hisse alacak ve bu hisse oranı ileride yapılacak sermaye artışlarından etkilenmeyecek, ayrıca ortaklar arası özel bir sözleşme ile de ana sözleşmede yer almayan bir anlaşmaya istinaden otelin otopark gelirlerinden masraf ve vergiler düşüldükten sonra %50 oranında, mal sahibi şirket vasıtasıyla pay alınacaktı.
Hilton’un 65 milyon dolara çıkması öngörülüyordu.
Sonradan bu rakamın 90 milyon dolarlara ulaştığı görülecekti.
Bu amaçla, mal sahipleri belediye ve Günal İnşaat birlikte bir şirket kurdu.
Hatta Hilton’da küçük bir hisseyle bahse konu mal sahibi şirkete ortak oldu.
Başlangıç ve yenileme yatırımlarını bu şirket yapacaktı.
Bu amaçla krediler alındı.
Projenin fizibilitesi büyük ölçüde o dönemde cari olan “kumarhane gelirleri”ne dayanıyordu.
Hatta gelirlerin %50 civarı buradan bekleniyordu.
Mevcut şirketin yanında sadece Hilton’un hissedar olduğu bir “işletici” şirket daha kuruldu.
Ama işler planladığı gibi gitmedi.
Kumarhanelerin kapatılması, projenin olumsuz etkilenmesine sebep oldu.
Bu kritik gelirden mahrum kalan mal sahibi, şirket borçlarını ödemekte zorlanmaya başladı.
Hilton binasının içindeki kimi mülklerin satılmasından umulan gelir en başından beri hayal kırıklığıydı ve hiçbir zaman derde deva olmaya yetmedi.

ATA GRUBU DEVRALDI
Bu arada, büyük hisse MNG Grubu’ndan Ata Grubu’na geçti.
Grup süreç içerisinde ilgili bankalardan ve TMSF’den şirket borcunu devir alarak, mal sahibi şirketten Ata Grubu olarak alacaklı konuma geçti.
Bu borç takribi 40 milyon dolardı ve muhtemelen çok daha düşük bir bedelle devir alınmıştı.
Böylelikle büyük ortak belki de 10 milyon dolarlık bir ödeme ile içinde Hilton mülkünü barındıran şirketten, ki hakim ortak olmasına rağmen, ayrıca 40 milyon dolar alacaklı konuma geldi.
Düşük bedelli temlik imkanı doğrudan mal sahibi şirkete kullandırılabilinir miydi?
Kanaatimce; belediye mağduriyeti bu noktadadır.
Zira şimdilerde gayrimenkul satılsa bile Ata Grubu önce 40 milyon dolar alacağını tahsil edecektir.
Neyse, yıllar geçmeye, otel eskimeye başlamıştı. İşletici Hilton Otel’in mefruşatının yenilemesini talep ediyor ve karşılık görmüyordu.
Bina dışındaki mermerlerin düşme riski nedeniyle otel girişinin kapanmış olması da diğer bir tadilat gereksinimiydi.
İşletici şirketin, otopark ücretlerinden ödemesi gerekenleri mal sahibi şirkete ödediği, ancak mal sahibi şirketin hiçbir zaman bahse konu otopark paylarını belediyeye ödemediği taraflarca ifade ediliyor.
Bunun sebebi 1995 yılında, söz konusu şirketin gelirlerinin belediye temsilcisinin de onayı ile alacaklı bankalara mecburen temlik edilmesiydi.

ANILARDA YER TUTUYOR
Şimdi, gelinen noktada Hilton, havlu atmış durumda...
İzmir’de yine ve yeniden bir beş yıldızlı otelin işletmesine talip olurlar mı, bilemiyoruz.
Ama hiçbir iddialı otel zinciri İzmir’den vazgeçemez.
Başa dönersek; Burhan Özfatura’nın ifade ettiği gibi Hilton projesi o dönemin şartlarında son derece makuldü.
Kente bir kalite kazandırılıyor ve belediyeye düzenli gelir temin ediliyordu.
Ancak, ekonomik hayat bazen öngörüldüğü gibi tecelli etmiyor.
Eleştirilerin bu bakış açısıyla yapılması hakkaniyete uygun olur.
Özetle; Hilton Oteli, her şeye rağmen kent hafızasında çok önemli bir rol almıştır.
Tıpkı Efes Oteli gibi pek çok insanın anılarında yer tutar.
Temenni ederiz ki, belediyemizin haklarını koruyabilecek bir sonuca ulaşılır.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Su yolunu bulur

FRANSI Başkanı Macron “İslam’da Aydınlanma” diye isimlendirdiği bir projeden söz ediyor.

 

 Bu projeye, haklı olarak Müslüman ülkelerin yöneticilerinden, bu arada Türkiye’den de tepki geldi. “Haklı olarak” diyoruz, çünkü böylesi bir girişim Müslüman olmayan bir ülkenin siyasilerine düşmez. Ama, bu demek değildir ki “bedevi ve arabik” geleneklerin “din” olarak sunulması eleştirilemez.
İslam dininin kimi kurallarının dönemin koşulları içinde değerlendirilme gereğine pek çok İslami otorite de işaret eder. Pek tabii mevzu inanç meselesi olduğu için hassastır ve mümkünse “içeriden seslerle”, o da saygın ve kabul görmüş kişiler olması halinde, sınırlı çerçevede dikkatlice tartışılmalıdır.
Geçenlerde GATA Hastanesinin doktor sıfatını taşıyan bir yöneticisi “çok evliliği” “dini ruhsat”la temellendirilmiş ve Medeni Kanun’a karşı çıkan söylemleri ile gündemi meşgul etmişti. Hakikaten 21 yüzyılda, kadın-erkek eşitliğine aykırı bir fikri savunmak ve bu sapkın düşünceyi bir kutsal kitaba refere etmek, kabul edilebilir değildir. Bugün hiçbir medeni toplum düzeni kadını ikinci sınıf göremez. Kadın ne cennetteki huridir, ne evdeki çok eşten biri ya da cariyedir. Mirasta ayrımcılığa rıza göstermez, evlilik akdi “boş ol” denilerek sona erdirilemez, çocuk yaşta evlendirilemez, kocanın dayakla terbiyesi gibi bir hak söz konusu olamaz, kılık-kıyafetine, özgür iradesine karışılamaz. Kadın, özetle bir eşit bireydir.
Başa dönersek; Macron, bir “yanlış ağız” dır. Ama bu konularda bazı sorunlar olduğu da açıktır. İslam’a dair, otantik kurallarından ziyade ezel-ebed geçerli moral hükümlerinin ön plana çıkarılması bir ihtiyaçtır. Zaten süreç de bu şekilde gelişmektedir. Her tek tanrılı din kendi sosyolojik mecrasında, giderek çağdaş değerler ve pozitif bilimlerle mesafesini azaltmaktadır. İsevi Katolik dünyanın ruhani lideri Papa’nın söylemleri bu durumun açık örneğidir. Neticede “su yolunu bulur”.
Hariçten müdahaleye, “reform, aydınlanma,yapılandırma” gibi incitici, irkiltici ve itici söylemlere hiç gerek yoktur.

 

Yalandan tedbir

Yazının Devamını Oku

Zihin konforu

GEÇEN hafta perşembe Para Kredi Kurulu (PPK) toplantısı vardı.


Merkez Bankası’nın afişe 8,25 olan faiz oranının gözden geçirilmesi bekleniyordu.
Ekonomistler genelde enflasyonun bahse konu oranın üstünde seyretmesi nedeniyle artırım gereğini ifade ediyorlardı.
Ama artırımın realize olması konusunda çoğu kişide bir beklenti yoktu.
Zira, Cumhurbaşkanı’nın faiz-enflasyon ilişkisine dair görüşleri biliniyordu.
Bağlı olarak “Merkez Bankası faiz artırımı yoluna gitmez” diye düşünülüyordu.
Sonra faiz 10,25’e çıkartıldı.

Yazının Devamını Oku

Politikacılar hep yaşlı

TÜRKİYE’de “demokrasi”, her nedense sadece muhalefette kalanların derdi ve söylemi olmuştur. Ateşli şekilde ifade edilenlere itibar ettiğinde olası iktidarları pembe ufuklar vaat eder. Ama bu beklenti hep “yalan” olmuştur.


İşin garibi, muhalefette olanlar iktidarlara yönelik satır arası “bilenmişliklerini” gizleyemez, değişimi “intikam saati” olarak hevesle bekleşirler. Bu dediğimizin, sağ-sol, laik-muhafazakâr, Kürt-Türk olmakla bir ilgisi yoktur. Ülkemizin “kumaşı” maalesef budur. Bu durum esasında toplumumuzun, sanılanın aksine ne denli “yaşlı” olduğunu gösterir.
Yaşlılık kavramını biyolojik bir terim olarak almayınız. Bir ülkenin insanları hiç kimseyi olumlu anlamda şaşırtmıyorsa, çok şey bildiğini zannediyor ve “meraksız” bir ömür tüketiyorsa, özetle; “konfor alanı”nın dışına çıkmıyorsa, zaten yaşlıdır. Geçenlerde CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu Atatürk’ü anarken “Gazi Mustafa Kemal” söylemini daha içselleştirdiğini ifade etti.
Vay, sen misin bunu söyleyen, en bilindik, sıradan kalıplarla parti içinden eleştirilere boğuldu.
Ağırlıklı olarak İzmir milletvekillerimizdi bu tepkileri gösteren.
Açık bir militer vurgu içeren “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” sloganını severek kullananlar, aynı isim tercihini seslendirenlere ironik şekilde hassasiyet gösterdi. Diyeceğimiz, mevzu “İktidar Oyunları” olunca her düzeyde yıpratma argümanı ıskalanmıyor, samimiyet, tutarlılık kaygısı akla bile gelmiyor.
Yazının başında belirttiğimiz “pembe ufukların” sadece genç ve taze nefeslerle mümkün olabileceği aşikâr.

Yazının Devamını Oku

Kaymaklı menemen

 ŞAMPİYON At’lar telaşsızdır. Yarışı son düzlüğe kadar gerilerde sürdürürler. Derken, dış kulvardan doludizgin gelinir, en önde bitiş çizgisi geçilir.


“Beyturan” lokantasının öyküsünü biraz da bu duruma benzetiyoruz. Birkaç yıl öncesine kadar sınırlı bir zümre dışında bu denli bilinmiyordu. Ama sonrası, tıpkı “Şampiyon At” gibi oldu. Aydın yolu üzerinde Havaalanı’nı geçtikten sonra Kısıkköy Marangozlar Sitesi’nin içinde 30 yılı aşkın süredir hizmet veren bir esnaf lokantasından söz ediyoruz. Zeytinyağlı ev yemekleri, odun ateşinde pişen et yemekleri ile Nesrin hanımın kepçesi harikalar yaratır.
Daha evvel muhtelif vesilelerle bu mekândan söz etmiştik. Bu defa tekrar gündeme gelmesinin sebebi “Kaymaklı Menemen”. Hani “soğanlı” mı, “soğansız” mı diye tartışılırken “kaymaklısı” nereden çıktı, diyebilirsiniz. Menemen bu mekanda; tarla domatesi, biber, kaşar peyniri, köy yumurtası, süt kaymağı ve az zeytinyağı ile birlikte müthiş bir lezzet resitaline dönüşüyor. Aile işletmesinin ikinci kuşağının da işin içinde olduğu bu özel mekân, zaten Girit yemek kültürü ile bir efsane olmuşken bahse konu “hoş”luğu ile bir kere daha dikkatleri üstüne topluyor.
Henüz denemeyenlere hararetle tavsiye ederiz.

-----

Çok şey yalan oluyor

YENİ bir yaşam biçimine ne ölçüde hazırlıklıyız. Pandemi’den söz ediyoruz. Kalıcı çözüm haberleri henüz ikna edici seviyede değil. Hani, “zamanla geçer” gibi bir durum henüz yok. Buna mukabil virüs giderek yaygınlık kazanıyor. Biliyoruz ki enfekte olanların belirli bir yüzdesi maalesef kaybediliyor. Pandemi hız kesmezse, bir müddet sonra en sakin olanlarımızın bile kimyası bozulmaya başlayacak.

Yazının Devamını Oku

Mazhar Alanson’ları yıpratmayalım

“Ne söylediğin değil, nasıl söylediğin” bazen çok önem arz eder.

 

Mevzuu; Mazhar Alanson.
Her kesimden insanın sevdiği MFÖ Grubu’nun en önde gelen üyesi.
Geçenlerde bir laf etti ki, ondan sonrası “toz duman”...
Sosyal medyada tam anlamıyla lince uğradı ve halen de hız kesmeden devam ediyor.
Söylediği şu;
“İlkokulda beş senede Selanik’le Anıtkabir arası tüm kareleri beynimize beynimize soktular, sağ olsunlar. Ama kanımızda Fatih’in kudreti, ruhumuzda peygamberimizin aşkı vardı, bunu unuttular!”

Yazının Devamını Oku

Önce bir sevinelim

GEÇEN hafta Cumhurbaşkanı “Müjde” diye nitelendirilen bir açıklama yaptı.

Karadeniz’de doğalgaz rezervi keşfedildiği haberini kamuoyu ile paylaştı. Bu ülkede yaşayanlar için istisnasız iyi bir haberdi ve evvel emirde sevinçle karşılanması gerekiyordu. Halkın çoğunluğunun yaklaşımı da böyle olmuştur.
Tabii ki, sonrasında çok taraflı bir bilgilenme ile bu gelişmenin getirisi, hayatımıza yansıması, ekonomimize ne boyutta ve hangi hızla etki edeceği gibi hususlarda beslendikten sonra, daha sağlıklı bir kanaat oluşacaktır. Ancak, insanlarımızın azımsanmayacak bir kısmı da maalesef ülkemizdeki kutuplaşmanın etkisi altında... Hangi partiden olursa olsun karşı tarafın söylemlerine, refleksle şüpheyle yaklaşılması makuliyet sınırlarını zorluyor.
Doğalgaz haberinde de bu sıkıntı aynen yaşandı. Böylesi bir haberin doğru olma ihtimalini bile mutsuzlukla karşılamak bir vahim ruh haline işaret ediyor. Neticede 83 milyon, hepimiz “aynı gemideyiz”. Bu ülkeye zenginlik katacak her çaba bizim vergilerimizle yapılıyor. Enerji fakiri olduğumuzu biliyoruz... Devlet çok büyük bir ciddiyetle bu ihtiyacımıza dair gereğini yapmaya çalışıyor.
Bir olumlu keşif yapılmış... Önce bir içimiz mutlulukla dolsun. Tabii ki, her başarı her iktidar tarafından siyaseten prime dönüştürülmeye çalışılır. Ha, söylenen araştırılır, tartışılır, boşa çıkar, o aşamada muhalif olanların eleştirmesi de sonuna kadar haklarıdır. Bu eleştirimizi; iktidara ya da muhalefete taraf olan tüm fanatikler için ayrım yapmadan belirtiyoruz.

-----

Kazanmak kirlenmeden geçiyor

ACUN Ilıcalı, bir televizyon fenomeni. Kendi kanalına da sahip olduktan sonra gelenekselleştirdiği yarışma programlarıyla reytingleri alt üst ediyor. Bu aralar “MasterChef” diye bir programını izler olduk. Sebebi, İzmir’in ve Türk futbolunun efsanevi isimlerinden merhum Dr. Hasan Elidemir’in sevgili oğlu Emir’in yarışmacılardan biri olması. Hal böyle olunca, bu vesileyle bizler de Acun Ilıcalı’nın “oltasına” takılanlardan olduk...

Yazının Devamını Oku

Paranın üstüne oturduk

GELİŞMEKTE olan ekonomilerde mutedil bir enflasyon piyasalara canlılık getirir.

 

Bu anlamıyla Türkiye’de %4-5 mertebeleri optimumdur.
Hali hazırda enflasyonumuz çift hanelerin başlangıç rakamlarında.
Ekonomistler “durgunluk, hatta daralma içinde enflasyon” yaşandığını belirtiyor.
Tabii ki, “Pandemi”nin de bu tabloda etkisi büyük.
Enflasyon teorik olarak arz ve talebin dengesinin bozulması ile ortaya çıkar.
Talebi belirleyen en önemli faktör, insanların geleceğe yönelik beklentileridir.

Yazının Devamını Oku

“Lira” yalanı

TÜRKİYE AB’ye girseydi, bırakın diğer konuları, en önemli faydası “Lira” yerine “Euro”ya geçmemiz olurdu.

Dolayısıyla; ‘döviz yükseldi, kur arttı, hayat pahalandı, enflasyon patladı, rezerv bitti’ türünden tartışmalar bu denli gündemimizde olmayacaktı. Tabii ki bütçe disiplinimiz, ülke performansımız yine çok önemli olmaya devam edecekti ama “çift para”nın yarattığı sarsıntılara muhatap olmayacaktık.Komşumuz Yunanistan Euro Zone’da olmasına rağmen birkaç yıl önce iflas noktasına gelmişti. Ülke olarak kemer sıkma durumunda kalmışlar, hatta bankalarından para çekilmesi bile kısıtlanmıştı. Bu esnada paraları “Drahmi” olsaydı savrulmaları ve değer karmaşasına girmeleri çok daha vahim yerlere giderdi.Neticede “Euro” durduğu yerde durdu, var olan kriz Almanya’nın acı reçeteli destekleriyle büyük ölçüde atlatıldı.Bakınız, milli paradan vazgeçmek bir “beka” meselesi değildir. Hani “Amerikan mandası” falan olmayı önermiyoruz. Neticede AB’ye alınsaydık Lira yerine Euro’ya dönecektik. Biz paramızın değerini korumayı beceremiyoruz. Büyümek istiyoruz, mecburen dış kaynağa ihtiyaç hissediyoruz, borçlanıyoruz ama rasyonel kullanamıyor, milli parayı değerli tutmaya çabalıyor ve bir müddet sonra lastiği patlatıyoruz. Öykü 1958 yılından beri, hiç sektirmeden belirli aralıklarla tekrarlanıyor. Hani dolar ya da euro problemsiz paralar mıdır? Onları kullanan ülkelerin ekonomisi çok mu sorunsuzdur? Bu sorular doğrudur, tabii ki dikensiz gül bahçesi değiller.  Ancak gerek dolar, gerekse euro “rezerv” paralar. Tüm dünyada “geçer akçe”ler. “Lira” maalesef itibarlı bir para değil. 30 küsur yıl boyunca konvertibl yapma gayretlerimiz, ne yazık ki Londra piyasalarında swap anlaşmalarında oyunbozanlık yapılınca hepten kaybedildi. Uzun bir dönem hem faizi, hem de döviz kurunu kontrol etmeye çalıştık. Neticede rezervler net olarak eksiye geçti, kur yukarıya doğru hareketlendi, şimdi kambiyo kısıtı olur mu diye konuşmaya başladık. Dediğimiz gibi, bu öykü sadece bu döneme ait değil. 2001 yılında, 1994 ve öncesinde aynı senaryolar sürekli yaşandı. Diyeceğimiz, milli parayı dolar, altın, euro gibi genel kabul gören kıymete endekslemek, tabii zorluklarını takdir ediyoruz, sorunları tamamen çözmese de, mevcut durumdan daha gerçekçi bir tercih olacaktır. 


Alaçatı açık denizlerde
“BİZ eski Alaçatı’yı özlüyoruz.”Yukarıdaki klişe cümle her yaz tekrarlanır. Bunlar kimdir? Eski Alaçatı nasıldı? Evvela ikinci sorudan başlayalım.Eski Alaçatı çok değil 25 yıl önce, terkedilmiş, unutulmuş bir Rum kasabasıydı. O denli ihmal edilmişti ki kimi sokaklarında yıkılmaya yüz tutmuş o güzelim binalar büyük ölçüde ahır olarak kullanılır ve kötü kokular yayardı. Ama o haliyle bile, sınırlı muhacir ve Roman nüfusu, kasaba meydanı, sakin yaşantısı ile iddiasız bir hoşluğu vardı. Çeşme ile çekişmeli futbol maçları hala hatırlanır. Kullanılmayan Rum evleri bakımsız olsa da, “gören gözler” tarafından bir hazine olduğu hemen anlaşılıyordu. Nitekim “Beyaz Türk”ler tarafından keşfedilmesi uzun sürmedi. Sevgili Leyla Figen ve duyarlı İzmirlilerin öncülüğünde ülkedeki deformasyondan uzak bir vaha yaratılmaya çalışıldı. Derken o denli popüler hale geldi ki, önce fiyatlar uçtu, yeni zenginlere hitap eden mekânlar çoğaldı ve çok kısa yaşanan o “asude” ortam yitirildi.İşte “Alaçatı’yı özlüyoruz” diyenler köyün o huzurlu “kelebek ömrü”nü yaşayanlar. Esasında Alaçatı’nın eski sakini sadece bu kesim değil. En eski sakinler Ege’nin her yerinde olduğu gibi zaten 100 yıl önce gitmişlerdi. Onlardan sonra yerleştirilenler maalesef sahip oldukları gayrimenkulleri büyük ölçüde elden çıkardılar. Neticede Alaçatı, şimdilerde cıvıl cıvıl, gürültülü, zaman zaman arsız ama çok renkli bir belde. Eski yapıların restore edilmesi, yeni yapıların tarihi dokuya uyumu ile bahse konu handikaplarına rağmen çok alımlı ve ülkenin gözbebeği. Serzenişte bulunanlara gelince; Kusura bakılmasın, Türkiye gerçeğinde hiçbir yer, önce keşfettim gerekçesiyle “kurtarılmış bölge” olamaz, olmamalı da zaten. Alaçatı artık o kuytu sahillerden açık denizlere açıldı. Bu gerçeği herkesin kabullenmesi gerekiyor.

Yazının Devamını Oku

Günübirlikçiler

BU sene Kurban Bayramı yaz mevsiminin en sıcak günlerine denk geldi.

Tatili fırsat bilen ve sıcaktan bunalan insanlarımız deniz kıyılarına yöneldi.
Hal böyle olunca, yıllardır tekrarlanan klasik tartışmalar yine alevlendi.
Tatil beldelerinde plaj imkânları sınırlı olunca yazlık evleri olanlar günübirlikçilerden şikâyetçi olurlar.
Yıllar önce İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay’ın “Halk plajlara akın etti, vatandaş denize giremiyor” diye, çok speküle edilmiş bir ifadesi olmuştu.
Meseleye taraflı ve katı bakıldığında bu duruma ilişkin lehte ve aleyhte pek çok şey söylenebilir.
Çeşme’de evi bulunan bir dostumuz adeta feryat edercesine, kendi bakış açısıyla artan nüfusa tepkisini dile getiriyordu.
Tabii, bu çekişme sadece yazlık beldelerle sınırlı değil.

Yazının Devamını Oku

Kurultay sonrası İzmir

GEÇEN hafta Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) seçimli “Kurultay”ı yapıldı.

Kemal Kılıçdaroğlu oy birliği ile yine Genel Başkan seçildi.
Bu sonuç yerel seçimlerde elde edilen başarı sebebiyle beklenen bir durumdu...
İzmir örgütünde yaşanan siyasi rekabetin Kurultay’da parti temsiline nasıl yansıyacağı merak ediliyordu.
Bahse konu, rekabet bir süredir Tunç Soyer – Rıfat Nalbantoğlu ekibi ile Tuncay Özkan ekibi arasında yaşanıyordu.
Neticede Rıfat Bey dördüncü sıradan çok yüksek bir oyla Parti Meclisi’ne seçildi.
Onunla birlikte Ednan Arslan, Selin Sayek Böke ve Devrim Barış Çelik de Parti Meclisi listesine girdi.
Buna mukabil Tuncay Özkan hayal kırıklığına uğradı.

Yazının Devamını Oku

Asıl olan taraftar sayısıdır

HEP söyleriz, bu kentin spor kulüplerinin on binlerce taraftarı vardır.

 

Karşıyaka, Göztepe, Altay, Altınordu, İzmirspor, Buca, Menemen...
Bu takımların ilk üçüne gönül verenler sayıca daha fazladır.
Geçmişlerine bakılınca, bugünkü adıyla Süper Lig’de en uzun süre oynamış takımlardır bunlar.
Ancak imkânlarının sınırlı olması nedeniyle üç büyüklerin hegemonyasını kıramamışlardır.
Bu anlamıyla şampiyonlukları yoktur.
Bu yüzden bölgesel kalmışlardır.

Yazının Devamını Oku

Ege Bölgesi Makam Şöförleri Derneği

DEMOKRASİ çok seslilik demektir.

Çok seslilik örgütlenme ile başlar.
Çağdaş toplumlarda bireyler herhangi bir konuda kendilerini ifade edecekleri zaman bir ortak paydada buluşurlar.
Sivil Toplum Kuruluşları (STK) örgütlü demokratik toplumların dışa yansıyan yüzü ve aynı zamanda organize bireyin gücüdür.
Bu sözlere neden ihtiyaç duyduk...
Hayata ‘merhaba’ diyen yepyeni dernek oluşumunun haberini aldık.
“Ege Bölgesi Makam Şoförleri Derneği.”
Şirket yöneticilerine ve kişilere şoförlük hizmeti veren emekçiler bir araya gelerek, ilk etapta 80 kişi dernek kurarak sivil toplum dünyasına ‘merhaba’ demişler.

Yazının Devamını Oku

Duyarlı demokrat olabilmek

SİYASETÇİLER genelde bir taktik anlayış içerisinde, gerçek fikirlerinden ziyade seçmenlerine ters gelmeyecek söylemleri tercih ederler.

 

Sanki “kediye kedi demek” siyasetin alfabesine aykırıdır.
Böyle olunca kitlelerin nabzına şerbet verildiği zannedilirken, sahiciliklerini kaybederler.
Bu tutum her görüşten siyasetçi için geçerlidir.
Oysa “İskandinav tipi politikacı” diye bilinen bir rol model vardır.
Bizim gibi ülkelerde ise siyaset, eyyamcı anlayış yüzünden nerede ise tek tipleşmiştir.
Netameli alanlara girmek tehlikeli ve yasaktır.

Yazının Devamını Oku

Kapıya yanaşıyoruz

 PANDEMİNİN kendisi bitmese bile, ülke yönetimleri ekonomiyi kısıtlamak istemiyorlar.


Üç aylık deneyim sonrasında, ekonomide durgunluğun yaratacağı tahribatın salgından daha ağır olduğu noktasına gelindi.
Bir anlamda “ölen ölür, kalan sağlarla yolumuza devam ederiz” seçeneği kabul görmeye başlandı.
Ancak, “Korona” hayatımızda da bazı şeyleri değiştirdi.
Özellikle pratiklerini hafiften yaşadığımız iki önemli olguyu hızlandırdı.
Bunlar “evden çalışma” ve iletişimin “sanal ortam”da yapılması.
İnsanların mecburen evde kaldığı süreçlerde, özellikle beyaz yakalılar itibariyle, işlerini aksatmadan yürütülebildikleri görüldü.

Yazının Devamını Oku

Önce insana dair duyarlılık

 PANDEMİ süreci zaten var olan işsizliği katmerledi.


2019 sonunda nüfusumuz 83 milyonu aşmıştı. Her yıl 1 milyon 150 bin kişi kalabalıklaşıyoruz. Bu rakama; sayılamayanlar, Suriyeliler, kaçak olanlar dahil değil.
Nüfusun ancak 32,5 milyon kişisi çalışmaya talepkar. İşsiz sayısı 4,5 milyon kişiyi aşmış durumda. Bu tabloda her yıl en az 450-500 bin kişiye iş bulma durumundayız.
Diyeceğimiz; nüfus soluksuz artıyor. Çok değil, 1960’larda 27,5 milyonmuşuz. 1980’lerde 44 milyona varamamışız bile... Şimdi sadece (15+) nüfus 61,5 milyon kişi.
Bu ülke ne yapıp edip genç insanlara iş yaratma mecburiyetinde. İş bulmak yatırım gerektiriyor. Her yatırım, az ya da çok “tabiatın istismarı” demek... Hani çevreye zararı bilinen yatırımlara tabii ki, mesafeli kalalım. Karbon esaslı santraller yerine hiç şüphesiz yenilenebilir enerji tercih edelim.
Ama bu yatırımlarda bile Karadeniz’in akarsu yataklarını değiştirmeyelim, rüzgâr güllerini yerleşim yerlerinin tepesine dikmeyelim. Tabiatı sistematik kirleten yatırımlar hiç olmasın.
Kaz Dağlarını, temiz denizlerimizi, kuş cennetlerimizi torunlarımıza duyduğumuz sorumluluk gereği militanca savunalım.

Yazının Devamını Oku

Nasıl bir Alsancak

 ALSANCAK herkesin hülyasıdır. Geçmişte de, şimdi de.


İzmir 19. yüzyılda tüm Akdeniz’in gerçek manada incisi iken çok kültürlü yapısı içerisinde zengin levantenlerin, Rumların ve Ermenilerin semtiydi Alsancak. Fakir Yahudiler ve Müslümanlar semtin periferisinden gıptayla bakarlardı refah timsali biblo yapılara ve renkli sosyal yaşama.
Büyük yangından sonra yeni bir Alsancak inşa edildi. Hristiyanlar artık yoktu. Ancak semt kentin eski-yeni sakinlerinin yine gözdesiydi. Şehrin elitleri akın akın Alsancak’a yerleşiyorlardı. Neticede Alsancak yine en prestijli semt olmuştu.
Bugün için de bu gerçek değişmemiştir. Tamam Karşıyaka güzeldir, Güzelyalı bir başkadır, Bornova şahanedir... Ama Alsancak hep bir adım öndedir ve farklıdır.
Yangından söz etmiştik. O esnada semt büyük ölçüde tahrip olmuştu. Ama “kordon boyu” aynen kalmış, kıyının tarihi dokusuna bir zarar getirmemişti. Körfez 1970’lere kadar tertemizdi. Ancak emanete bermutat yine sahip çıkamadık. Hani yangın artığı Kültür park, nasılsa korundu.
Kıyıda 8-9 katlı niteliksiz apartmanlardan bir beton duvar oluşturduk. Sakız tipi güzelim Rum evlerinin imhası 1980’li yıllara kadar sürdü. Şimdilerde çok yerinden hırpalanmış bir Alsancak var elimizde. Ama bu Alsancak yine çok güzel. Yine İzmir’in en kıymetlisi.
Yakın tarihlerde güzelim Kordon boyunu akıl almaz bir aymazlıkla doldurduk. Ama, çok şükür yeşil alanlara dönüştürüldü. Son zamanlarda daha bir bilinçlenildi. Kötü binalar ağır ağır yenileniyor.

Yazının Devamını Oku

Beyaz duman

 KADROLU muhalif olmak çok konforlu bir şeydir. Karşı çıktıklarınıza dair madalyonun diğer yüzü sizi ilgilendirmez.

Hele “duyarlılık” maskesi taktığınızda “takdir rüzgarı”nı da arkanıza alırsınız. Hedef belirlenir ve hücuma geçilir. Artık bacanız tütmeye başlamış, sürekli “kara duman” yaymak için engeliniz kalmamıştır. Eğrisi doğrusu, gerçeği, detayı “ikinci planda”dır.
Hayatın her alanında giderek yaygınlaşan bir tutumdan söz ediyoruz. Hani bazıları biraz da abartıyla bu durumu “haysiyet cellatlığı” diye tanımlar. Pek oralara gitmeye gerek yok. Esasında “yapıcı muhalefet” denilen bir seçenek daha vardır. Yanlışın düzeltilmesi, eksiğin tamamlanması için halis niyetlerle gösterilen bir çabadır bu. Arkasında, önünde başka hesaplar içermeyen, katkı koyan, koymaya çalışan bir anlayış.
Yanlış anlaşılmasın, bir toplumu en dinamik kılan unsur canlı muhalefetin varlığıdır. Bu anlamıyla, “demokrasi” tabii ki her daim “bacası tütenlere” ihtiyaç gösterir. Ancak, özel ve kamusal, her türden ilişkilerimizde “beyaz duman”a da hasretimizi ifade etmek istiyoruz. Bu arada “beyaz duman” derken hiç şüphesiz “beyaz bayrak” önermesi yapmadığımızı not olarak ekleyelim.

-----

Pandemi değişimlere vesile

1980’lerden itibaren dünyada “sol” prestij kaybetti. Sovyetler yıkılınca ve Çin kapitalistleşmeye başlayınca ülkemizde 68 ve 78 kuşakları tam anlamıyla bir kültürel şok yaşamaya başlamışlardı. Ancak kimse kendinden vazgeçmemişti.
80 darbesi sonrasında edebiyat dergilerinin adeta patlama yaptığını hatırlıyorum. Sol entelektüel kesim “varoluşçuluk”tan başlayarak “bireyci” felsefelere yönelmişti. Bireyselliğin prim yapması sadece Türkiye ile sınırlı değildi. Nitekim bu trendin ekonomik alanda yansıması liberal modellerin “tarihin sonu” denilerek kutsanması oldu.

Yazının Devamını Oku

Doğa harikası Gediz Deltası

GEÇEN hafta İzmir Vakfı Genel Müdürü Güven Eken ve TARKEM yöneticileriyle birlikte Gediz Deltası, İzmir Kuş Cenneti’nin halka açık olmayan kısımlarında gezme ve bilgilenme fırsatımız oldu.


Gediz Deltası’nı bu denli detaylı görünce doğaya saygının kutsal bir zorunluluk olduğunu iliklerinize kadar hissediyorsunuz.
Karşıyaka’dan Foça’ya kadar uzanan 20 bin hektarlık Gediz Deltası, mucizevi şekilde korunmuş bir kuş diyarıdır.
Bu deltada; 289 farklı kuş türü yaşıyor.
Bölgenin en simge kuşlarının başında flamingolar geliyor.
Dünyadaki flamingoların yüzde 5’i burada yaşıyormuş.
Toplam 30 bin adet flamingo muazzam bir görsel şölen...

Yazının Devamını Oku

Ekonomiye makro bakış

EKONOMİK hayatın durması, geniş kitlelerin gelirlerini kaybetmesi sonucunu doğurur.

 


Bu durumda mecburen birikimlerine yönelirler.
Tasarrufun tüketime harcanması, yatırıma gidecek kaynakların azalmasıdır.
Makro planda resim budur...
Ticari boyutta da durum farklı değildir.
Gelir yaratmayan gider, işletme açısından külliyen zarardır, ülke açısından da heba olan kaynak.

Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI