Sıtkı Şükürer

Sıtkı Şükürer

Geçmişle övünüp geleceği tüketmek

BİR kenti tanıtmak istediğimizde hep en güzel yerinden başlarız.

Haberin Devamı

Kameralar önce tarihe döner.

Mesela İstanbul anlatılıyorsa kadraj mutlaka Galata Kulesi’ne çıkar.

Ardından tarihi yarımada, surlar, Boğaz’ın o büyüleyici manzarası gelir.

Beton yığınları, çarpık kentleşme, ruhsuz apartmanlar ise hiçbir zaman açılış sahnesi olmaz.

Çünkü biz geçmişimizi göstermekten gurur duyarız.

Bugünümüzle yüzleşmekten ise kaçınırız.

İzmir anlatıldığında da değişmez bu sahne.

Önce Efes Antik Kenti çıkar karşımıza.

Sonra Bergama Antik Kenti ve diğer tarihi hazineler.

Taşın, mermerin, binlerce yıllık emeğin ihtişamı gösterilir.

Ve biz o görüntülerle göğsümüz kabararak, “Ne büyük medeniyetlerin mirasçılarıyız” deriz.

Peki; madem bu mirasla bu kadar övünüyoruz, neden ona bu kadar hoyrat davranıyoruz?

Neden bir kısmını ihmal ettik, bir kısmını yıktık, bir kısmını da göz göre göre kaybettik?

Haberin Devamı

1950’lerin Karşıyaka’sını anlatırken deniz kıyısındaki o zarif evleri, o sakin hayatı ballandıra ballandıra anlatıyoruz.

Ama bugün o kıyıların nasıl kirletildiğini, nasıl betonla boğulduğunu konuşmuyoruz.

Alsancak Kordon’u anlatırken nostaljik bir şiir okur gibi konuşuyoruz.

Fakat o kıyı bandında bir zamanlar inci gibi dizilmiş köşklerin yerini sekiz katlı apartmanlar alırken kimsenin sesi çıkmadı.

Şimdi dönüp geçmişi anlatırken duygulanıyoruz.

Ama o geçmişi koruyamadığımız gerçeğiyle yüzleşmiyoruz.

Oysa İzmir korunabilseydi bugün adeta bir açık hava müzesi olurdu.

Bir Venedik zarafeti, bir Floransa estetiği, bir Prag romantizmi taşırdı sokaklarında.

Belki de hepsinden daha özgün, daha sıcak bir Akdeniz rüyası olurdu.

Bu sadece estetik bir kayıp değil.

Bu aynı zamanda ekonomik bir kayıp.

Korunan şehirler dünyada kültür turizminin merkezine dönüşüyor.

Biz ise elimizdeki değerin kıymetini bilmeden onu sıradanlaştırıyoruz.

İzmir’in çok kültürlü yapısıyla övünürüz.

Rum’u, Ermeni’si, Yahudi’si, Levanten’i, Türk’ü…

Birlikte yaşama kültürünü anlatırız.

Ama o kültürü var eden insanları bu şehirde tutamadık.

Göç ettiler, dağıldılar, hatıra oldular.

Şimdi sadece geçmiş zaman cümleleri kuruyoruz.

İstanbul’u tanıtan belgeseller 1970’lerden sonra yükselen beton apartmanları göstermez.

Haberin Devamı

Ama Galata Kulesi yine ilk sahnededir.

Çünkü tarih güzeldir.

Çünkü tarih saygı uyandırır.

Çünkü tarih para eder.

Boğaz’daki köşkler özel yasalarla büyük ölçüde korunabildi.

Aynı hassasiyeti her şehirde gösteremedik.

Geçmişte bilinçsizdik diyelim.

Bilgi yoktu, planlama zayıftı diyelim.

Peki, bugün gerçekten bilinçlendik mi?

Kuraklık kapımızdayken hâlâ suyu hoyratça kullanmıyor muyuz?

Kaz Dağları’nda maden arama ruhsatları verilmiyor mu?

Nehirlerimiz kururken, topraklarımız çatlak çatlak olurken hâlâ kısa vadeli kazançların peşinden koşmuyor muyuz?

Sanayici kisvesi altında doğaya bırakılan zehirleri görmezden gelmiyor muyuz?

Çevreciler çoğu zaman “Abartıyorsunuz” denilerek susturulmuyor mu?

Haberin Devamı

Biz şehirlerimizi böyle tüketirken dünya çok mu farklı?

Donald Trump döneminde de başka ülkelerde de doğa çoğu zaman ekonomi uğruna ikinci plana atılmadı mı?

Sorun sadece bizim değil.

Ama bu, bizim sorumluluğumuzu azaltmıyor.

Kızılderililerin o meşhur sözü boşuna söylenmemiştir:

“Biz bu toprakları atalarımızdan miras almadık, torunlarımızdan ödünç aldık.”

İşte, asıl mesele budur.

Biz mirasçı gibi davranıyoruz.

Oysa emanetçiyiz.

Bir şehri korumak sadece estetik bir tercih değildir.

Bu, vicdani bir sorumluluktur.

Bu, çocuklarımızın yüzüne bakabilme meselesidir.

Bir gün torunlarımız bu şehirlerde yürürken ya “Ne güzel korumuşlar” diyecekler ya da “Nasıl bu hale getirmişler?” diye soracaklar.

Cevabı bugünden yazıyoruz.

Haberin Devamı

Ya geçmişle övünmeye devam edeceğiz ya da geleceği gerçekten korumaya başlayacağız.

Yazarın Tüm Yazıları