GeriSıtkı ŞÜKÜRER Gavurluk yok edilen mazidir
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Gavurluk yok edilen mazidir

İZMİR “Gavur” mudur?

İzmir derken, şu anda bu kent de yaşayanları kastediyoruz.

Cevabını hemen söyleyelim. “Değildir”.
Hani, elit, laik, Arap sevmeyen, Müslüman hissetmeyen, Batı hayranı, şehirli, modern, hatta endişeli modern bir tipseniz, Atatürk’ü bu karışık ruh halinizin temsilcisi zannediyorsanız, kuvvetle muhtemeldir ki “Gavur İzmirli” diye anılmaktan içiniz bir hoş oluyordur.
Ancak, maalesef bu kentin 100 yıl öncesine dair referanslarıyla uzaktan yakından bir ilginiz olmadığı için bildiğimiz, artısı ve eksisi ile necip Türk vatandaşısınız.
Hatta, illa geçmişten bir referans yakalamak arzusunda iseniz, aradığınız illiyeti, talancı özellikleri ile “Afrika Çekirge”de arayabilirsiniz.
Zira, dalga dalga göçmen olarak geldiğimiz bu geçmişin biblo kentine bir faninin yapabileceği tüm haksızlıkları eksiksiz yerine getirmiş nesillerin torunlarıyız.
Selanik’ten, Girit’ten, Rodos’tan gelen, sözde Batı görmüş ilk nesil göçmenler bir biçimde kendilerine verilen imkanları, köylülük kültürüne, yem ettiler.
70’li yıllara gelindiğinde, ortada ne tarihi doku, ne temiz bir deniz, ne bağlar, bahçeler kalmamıştı.
Gayrimüslimler, birkaç Hristiyan levanten aile ve şimdilerde bin kişiye inmiş nüfuslarıyla Yahudiler’den ibaret bırakılmıştı.
Hani mübadele ile gelenlerin kendi aralarında konuştukları Rumca’ya bile tahammül edemedik.
Etrafımızda dedesinin Boşnakça ya da Çerkezcesini bilen kaldı mı, ben bilmiyorum.
Bu insanlar bir kentin tarihinde yaşayabileceği en insafsız ve kapsamlı rant operasyonu ile o güzelim binaları ucuz apartmanlarına dönüştürüp, edindikleri haksız servetleriyle kuşaklar boyu geçindiler.
Daha sonra 1960’lardan itibaren Anadolu’dan göç almaya başladık.
Gelenlerin hiç biri buralarda büyümemişti.
Güzel İzmir’in, bu ikinci dalga göçmenleri ile cezası devam ediyordu. Sağlıksız kentleşme, gecekondulaşma yolunda ne kadar ayıp varsa eksiksiz yerine getirildi.
Ancak buralar “büyülü Ege”.
Mihrap o denli sağlam ki, dövsen de sövsen de o kadim ışıltı seni kendine önce aşık sonra mahcup etmeye başlıyor, karartısını, kirliliğini örtüyor.
İzmir; havası, suyu, güneşi, toprağı ile yaşayanı kendine çeken, adam eden, olmazsa olmaz o mutedil, medeni ruh halini giydiren bir hızlandırılmış tekamül kursu gibi adeta.
Şüphesiz, en erken gelenlerin çocukları en fazla “mesafe” alanlar oluyor.
Ve, yine hiç şüphesiz en balık hafızalı olan ve “kabuğunu beğenmeyen kestane” tavrıyla “en bir Avrupalılarımız da” bunlardan çıkıyor.
Ama, üzgünüz, ikna edici olamıyorlar.
“Gavur” olmak bu kentin tarihinde kaldı. Dolayısıyla, hiçbirimizin kumaşı, etrafımızda gördüğümüz, beğendiğiniz ya da beğenmediğimiz insanlardan pek bir farklılık içermiyor.

-----

Görecek günler var daha

REEL sektörün net döviz borcu 212 milyar dolar.
Yaklaşık yarıya yakın kısmı 5 yıldan uzun vadeli.
Hani döviz borcu kısa vadeli olanların işi zor.
Ancak şirket borçları cari kurla değerlendiğinden, uzun vadeli borçlanan şirketlerin de bilançoları olumsuz etkilenecek.
Yalnız, döviz kurunun sürekli artması iyi bir şey değildir.
Yabancı para cinsinden günden güne fakirleşiyoruz.
Halkımız, elindeki avucundaki erimenin devam ettiğini görür ve “Dolarize” olmaya kalkışırsa işler kontrolden çıkar.
Böylesi anlarda “Devletin Bekası” anlayışı her şeyin önüne geçer ve geçmişte örneklerini gördüğümüz haşin tedbirler devreye girer.
Neler mi olur?
Servet vergileri gelebilir, Türkiye yerleşiklerinin döviz tevdiatları Türk Lirasına çevrilir.
Kambiyo kısıtlamaları yeniden getirilir.
Özetle 1980 öncesini dönülür ve kapalı bir ekonomik modele doğru geçeriz.
Denilebilir ki, Türkiye makro büyüklükleri itibariyle bu denli dış dünyaya entegre olmuşken böylesi tedbirler artık mümkün değildir.
Yani bu ülkede son dönemlerde olmaz denilen, makul akla sığmayan ne varsa bir bir olduğundan, ekonomi ile ilgili hiçbir şeyi “mümkün değil”dir diye kestirip atamıyoruz.
Nitekim son dönemlerde sabit kur söylemleri artmaya başladı.
Kambiyo rejimini değiştirmeyecekseniz “sabit kur” faizleri yukarıya doğru patlatır, bilinsin.
Bununla da kalmaz döviz karaborsası oluşur, rezervler tükenir, tam bir ekonomik kaosa sürükleniriz.

-----

Akbıyık Et Lokantası

İSTANBUL’da bile yenidir “et restoranları”.
Nusret, Günaydın Kasap... Bir modadır başlattılar.
İzmir’de de benzer akım görülmeye başlandı.
Kordon’da Etçibaşı, Ankara asfaltında Seçkin Et, Manisa yolunda Cumba, Urla’da Seyhan Et, Çamdibi’nde Akbıyık ilk anda bildiklerim.
Size, bu yazıda Akbıyık’ı tanıtmak istiyorum.
Sığır filetosunu kızgın tereyağda döküm tavalarda önünüzde pişirip “nar” gibi servis edişleri, yekpare kuzu kafesi parçalayarak pirzola halinde sunumları, dönerleri... Tüm bunlar Çamdibi’nde, son derece mütevazi bir esnaf lokantasında gerçekleştiriliyor. Bu mahalle lokantasını lezzet avcılarının dikkatlerine sunuyoruz.

X

Demokrasi iyileştirir

GEÇTİĞİMİZ hafta ESİAD’ın bir etkinliğinde konuşma yapma fırsatımız oldu. CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu konuk konumundaydı. Konuşmanın ana teması; duyarlı, dürüst, evrensel demokratik değerleri benimsemiş bir seçmen topluluğunun nasıl bir siyaset ve siyasetçi özlediğine dairdi.Konuşmayı sonradan değerlendirenler bu ülkede ne böylesi bir yoğun seçmen profili ne de “olması gerekeni” benimseyecek siyasetçinin bulunmasının pek mümkün olamayacağını, ifade ettiler.

 

İşte bu noktada ülkemize dair bakış açılarında iki farklı temel yaklaşım ortaya çıkıyor.
Birinci anlayışta bu ülke insanına yönelik “kötümser kanaatler” hakim. Bu görüşlerini gerekçelendirirken sosyokültürel yapımızın bilimden sanata, demokrasiden insan haklarına, batı toplumları gibi biçimlenmediğini belirtiyorlar. Münferit örneklerin bu tabloyu değiştirmeye yetmediğini, ideal söylemlerin sadece kağıt üzerinde kalmaya mahkûm olduğunu, ekliyorlar. Bu bakış açısı, “teslimiyetçi” bir tutumdur. Bu ülke insanının medeni toplumların seviyesine ulaşması mümkün değilse, o zaman hep birlikte “dükkânı kapatmak” daha anlamlıdır. Diğer bir anlayış ise, insana dair umut taşır. Tabii ki toplumların silkinmesi ve her yönüyle pozitif bir iklime geçişi bir anda olabilecek bir şey değildir. Burada en kritik husus, insan denen varlığın “doğrunun” ne olduğuna dair her daim bir “fikrinin” ya da en azından “sezgisinin” olduğunu kabul ediyor olmaktır. Hele kadim Anadolu insanının, hani şartlar onu “kurnazlığa” yöneltmiş olsa da, “gelişmişliğin” hemen her konuda “düzgün” olmaktan geçtiğinin farkında olmaması düşünülemez. Bu anlamıyla, “olması gereken”e doğru bir çaba göstermelerinin artık zamanı gelmiştir. Bu çevrede yılların baskıcı yönetimleri ile küllenmiş özgüvenlerini kazanabilmeleri için “demokrasi” ırmağı ile sürekli yıkanmalarının temini gerekiyor.
Pek tabii, bahse konu durum kendiliğinden zor oluşur. Bu sebeple, toplum önderlerine, siyasetçilere önemli bir görev düşmektedir.

------

 
ÇEKİRDEK KABUKLARI

İZMİR denizi hissederek yaşamayı seven bir kent. Hele kolaycılığa kaçıp kentin tarihsel kıyı bandını doldurduktan sonra ilave ortamlar oluştu. Ancak buraları öncesinde konut mahalleriydi. Şimdi, hem insanların buluşma ortamı, hem restoranların, kafelerin yoğunlaştığı yerler, hem zaman zaman miting alanları... Ez cümle bir koltuğa kırk karpuzun sığdırılmaya çalışıldığı alanlar olmaya başladı.

Yazının Devamını Oku

Her taraftan sinyal gelmeye başladı

KAMUOYU, görünmez bir elin orkestrasyonunda “erken seçim” duygusunu satın alıyor. Muhalif siyasiler kıpır kıpır, bir adım ötesi “teyakkuz” durumuna geçiş için hazırlar. Temkinli bilinenler bermutat daha bir cesaretli oldular. İktidar otoritesini temsil edenler tabii ki renk vermiyor. Ama iktidar küskünleri de dahil, herkes gelişecek durumları kestirmeye ve ona göre pozisyon almaya çalışıyor.


Hele bir 2022 yılını idrak edelim, “sandık heyecanı” hepten ülkeyi saracak. Bu hallerimiz, hani kalitesini çok tartışsak da, demokrasimiz açısından çok iyi bir şey. “Halkın gözüne girmenin” en temel kriter olduğunu hissettiriyor. Bu ülke bir biçimde seçim sandığını korumayı hep bildi. Hani, manipülasyonlar yapılıyor, rekabet koşulları eşit olmuyor, bazen oyun başladıktan sonra kurallar değiştiriliyor, oy güvenliği konusunda sesler yükseliyor... Ama neticede kabul edilebilir bir seçim, öyle ya da böyle yapılabiliyor.
Bu seçimler öncekilerden daha farklı olacak. 20 yıllık bir iktidar, hele “Başkanlık” sistemi geldikten sonra bir kere daha kazanmayı hedefleyecek. Buna mukabil, muhalefet değişim zamanının geldiği kanaatiyle seçime yüksek motivasyonla asılacak. Çok partili dönemde aynı siyasi partinin hiç bu kadar kesintisiz iktidar süreci olmamıştı. Bu yönü itibariyle demokrasimiz özel bir sınava hazırlanıyor. Sınav derken, şayet iktidar değişirse sancısız bir devir teslimi kastediyoruz. Bu konuda bir sıkıntı olabileceğini düşünmek bile son derece yanlıştır. Demokrasinin en önemli unsuru “değişim” dinamiğini canlı tutabilmesindedir.
AK Parti’nin 2002 yılında iktidara gelmesi Türkiye açısından yepyeni bir sürecin başlamasıydı.
Muhafazakarlar cumhuriyet dönemi boyunca tek başlarına ilk defa iktidar fırsatını elde etmişlerdi.
Bu sebeple zor ve çalkantılı zamanlar yaşanacağı bekleniyordu. Aradan geçen 19 yıl boyunca Cumhuriyet’in ortodoks değerlerinden askeri vesayete hakikaten “köprülerin altından çok sular aktı.”
Hani bir ekstremden diğerine savrulduğumuzu söyleyenlerimiz çoktur. Belki de “toplumsal mutabakata” varabilmek, diğer değişle “denizlerin durulması”nı temin için “dalgalanması” mukadderdi.

Yazının Devamını Oku

Köprüden önceki son çıkış ‘demokrasi’

BİZ meraklı bir millet değiliz. Bize anlatılanları “doğru” kabul ediyoruz. Böylesi bir tutum “rahatlatıcı” geliyor. Büyüklerimiz yaklaşık 100 yıl önce Osmanlı çöküntüsünden yepyeni bir ülke oluşturmuşlar. İngiltere’de Cromwell iktidara gelince “Tarih benimle başlar” demiş ve ülkedeki kütüphaneleri yaktırmıştı. Cumhuriyet projesi de sıfırdan bir devlet ve millet yaratma iddiasıdır.


Mustafa Kemal Atatürk gibi dâhi bir kişilik, devrin koşulları ile örtüşünce, her boyutuyla farklı bir yapı hayata geçirilmiştir. Neticede adına ‘Cumhuriyet değerleri’ dediğimiz bir kültürel programlama ile geçmişine mesafeli, hamaset yüklü bir milliyetçi insan modeli inşa edilmiştir.
2023 yılında Cumhuriyet’in 100. yılını idrak edeceğiz. Hani, ortada ne ölçüde bir başarı öyküsü var, bunu bile dürüstçe tartışabilecek bir özgür ruha ve tabii ki denklemde hiç olmamış demokrasiye sahip değiliz. İnsanlarımız bu ülkede yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde milyonlarca Hıristiyan’ın yaşamış olmasının ne anlama geldiğini, neden şimdi yaşamadıklarını ya da Boşnakça ve Çerkezce’nin neden unutulduğunu tartışmıyorlar, konuşmuyorlar, hatta umursamıyorlar. Neden tüm yer isimlerinin değiştirildiğini, Kürtler’in, Aleviler’in ve 36 etnik kültürün sindirilmeye çalışıldığını, niçin bilimde, sanatta, sporda, üniversite klasmanlarında dünya ölçeğinde en gerilerde anıldığımızı bir türlü sorgulamıyorlar.
İzmir’e gelince; hep övünüyoruz, 8500 yıllık bir tarihe sahibiz diye. Geçmişin kozmopolit yapısını sanki kalmış gibi satmaya çalışıyoruz. Oysa, o dediğimiz zenginlik iki unsura bağlıydı. Önce, çok dinli, çok dilli insan dokusuna; sonrasında bin bir birikimle oluşturulmuş tarihi binalarına, siluetine, korunmuş doğasına. Şimdi, 100. yıla giderken hangisi kalmıştır? Hangi İzmirliliğimiz suyun öteki yakasına savrulmuş insanları hatırlıyor, kaçımız giderek azalan Yahudi vatandaşlarımıza hüzünleniyor, biraz palazlanmış olanlarımız neden kapağı ‘Batı’ya atmak istiyor? Bu haller maalesef tüm ülke için geçerli. Bugün Tunceli yerine Dersim diyenlerin cesaretli sayıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Denizleri kirletmeyi, nehirleri zehirlemeyi, dağı taşı betona çevirmeyi, haksız kazanca ‘beceremediği gerekçesiyle’ karşı çıkmayı ‘vatan sevgisi’ ile bağdaştırıyoruz. Bu böyle gitmez. Kurulduğunu söylediğimiz 15 devlet neden yıkıldı? Osmanlı niçin adeta infilak ederek tuzla buz oldu?
Türkiye iyiye gitmiyor.
Düzelmesine dair bir topyekun niyetlenme çabası ufukta görülmüyor. Zannedilmesin ki yarılmalar sadece laik, muhafazakâr, Kürt ekseninde. İnsani değerlerin yara aldığı, gönlü kırık, ürkek, temkinli ve bir o kadar tehlikeli ve kurnaz kitleler artık hakim karakterimiz. Hani bir mucize olur, bu topraklara evrensel demokrasinin ve hukukun ışığı düşer, o zaman tıpkı yanmış ormanlarımız gibi kadim Anadolu değerleri, kaldığı kadarıyla, yeniden yeşermeye başlar. Yoksa, hakikaten işimiz zor, çok zor.

Yazının Devamını Oku

Dünün güneşi ile bugünün çamaşırı

28 Şubat bir askeri darbe miydi? Neticede seçimle gelmiş bir hükümet istifa ettirilmişti.

Ama 1960, 71 veya 80 darbeleri ölçüsünde ürpertici bir yapıdan söz edilemez. Bu toprakların normali, son zamanlar hariç, silahlı kuvvetlerinin vesayeti üzerinden şekillenmiştir. Devletin harcı “irtica ve bölünme” sendromları üzerinden karılmış, bu unsurlara yönelik bir “tehdit” algılandığında “balans ayarı” gecikmemiştir. 28 Şubat’çılar da, tıpkı öncekiler de olduğu gibi, hak bildikleri yolda kendi kültürlerine uyumlu bir müdahalede bulunmuşlardır. Hiç şüphesiz bahse konu “hadsizlikleri”, evrensel demokratik standartlarda kabul edilemez bir tutumdur. Bu duruma itiraz oluşturmak, “demokrasi tembeli” sivil siyasete düşerdi ama olmamıştır.
Sonraları AK Parti iktidar süreci başladı. Bu dönemde meşhur FETÖ kumpas davaları ile 28 Şubat dönemi sorgulandı. Ama kısa zamanda anlaşıldı ki düzmece bir hukuk oluşturulmuştu. Şimdi ise 24 yıl sonra yeniden bilinen mahkûmiyet infazları gündeme geldi. An itibari ile toplumun önemli bir kesiminde “şartların zorlandığı” duygusunu gözlüyoruz. Mevcut iktidarın rövanşist olmaya ihtiyacı yok. Güçlüler dahil bu ülkede herkes “cam evde” oturduğunu bilmelidir. Her yönüyle hukukun üstünlüğünün tesis edildiği bir düzen bu memleket için henüz bir projedir. Hal böyle olunca, kendi doğrularımızdan hukuk oluşturmak yerine beyaz sahifeler daha anlamlı ve güvenilirdir.

-------------

GÖZLEM 31 YAŞINDA

GEÇENLERDE Yeni Asır’ın 127. kurtuluş yıldönümüydü. 26 Ağustos’ta da Gözlem Gazetesi’nin 31. yılı kutlandı. Gözlem, bildiğiniz gibi haftada bir yayınlanan siyaset ve ekonomi gazetesidir. Her daim Cumhuriyet değerlerini savunmuş, yüzü çağdaşlığa yönelik saygın çizgisi bir İzmir değeridir.
Yıldönümü münasebetiyle İzmir’de 40 kanaat önderi Gözlem’e dair duygu ve düşüncelerini paylaşmış.
Böylesi bir sevgi ve saygıya ulaşılmasının arka planda Çetin Gürel, Öcal Uluç gibi abide basın duayenlerinin varlığı ana faktördür. Gözlem, haftalık yayın organı olması sebebiyle resmi ilanlarından pay alamıyor, yaşadığı ağır sıkıntılara rağmen okur desteği ile dik ve onurlu duruşunu sürdürüyor ve İzmirlilerin iftihar vesilesi olmaya devam ediyor. Böylesi kurumların sürekliliğini temin için her kesime görev düştüğünü ısrarla hatırlatmak istiyoruz.

Yazının Devamını Oku

Kolay çözümler hayal edilmesin

“GÖÇMEN, mülteci, geçici sığınmacı”, ne denilirse denilsin Suriyeli ve Afganlı insanlar ülkenin ana gündem maddelerinden biri olmaya devam ediyor. Suriyeli göçmenlerin sınır komşusu olmaları, akut yaşamsal tehdite maruz kalmaları, çoluk çocuk, aileden oluşan bir terkip içermeleri, tepkileri Afganlar kadar tırmandırmamıştı. Ancak Afganlar’ın genç erkeklerden oluşması, “niye sadece Türkiye kabul ediyor” sorusunun bir türlü açıklığa kavuşamaması, bir anda toplumun çoğunluğunun “ne oluyoruz” demesine neden oldu.


Sayılarının 5 milyona vardığı söylenen göçmenler dar gelirlilerimiz yönünden “ekmeğin bölüşülmesi” anlamına gelirken, demografik hassasiyetlerden kültürel uyumsuzluklara, çok yönlü itirazlara sebep olmaya başladı. Büyük devletlerin kâğıt üzerinde kurguladıkları sosyal mühendislik uygulamaları Suriye ve Afganistan’da bugün yaşanan perişanlıklara yol açmıştır. Bu durumların diğer bir nedeni de o yerlerde yaşanan ekonomik sıkıntılardır. Pek çok göçmenin hedefi bu anlamıyla ülkemiz üzerinden “Batı”ya ulaşmaktır. Ancak çok azı için bu hülyanın gerçekleşebileceği anlaşılıyor. Hal böyle olunca bu insanların önemli bir yüzdesinin, bir fiili gerçeklik olarak ülkemizde kalacağını bilme durumundayız.
Sayın Kılıçdaroğlu iktidar olurlarsa iki yıl içinde bu insanları ülkelerine, onları da ikna ederek, göndereceklerini söylüyor. Mevcut iktidar bu konuda yeterince açık değil, suskun bir politika izliyorlar. Hatta ülkeye entegrasyonları için kısmi çabalar gösteriyorlar. Kimi yazarlar, bu neviden göçleri emperyalistlerin organize ettiğini, bu sayede emeğin ucuzlaşacağını ifade ediyorlar. Bu konularda çok sayıda komplo teorileri üretiliyor ve paranoya ölçüsünde endişeler belirtiliyor.
Hemen her söylenende az da olsa bir gerçeklik payı olabilir, diyerek konuyu geçelim. Tüm bunlar bize gösteriyor ki, kucağımızda “öznesi insan” olan çözüme muhtaç zor bir meselemiz var.
Diyeceğimiz, sıradan insanların bu gelişmelerden hoşlanmaması, tedirgin olması, göçmenleri istememesi anlaşılmaz değildir. Ama ne çare, gelinen durum onları da, yerel yöneticileri de aşmıştır, ancak merkezi hükümetin kararlarıyla mesafe alınabilir. Bu aşamada meselenin sonuçlarından etkileniliyor olunsa da, yine de demokratik tepkinin dışına taşan eylem ve söylemlerden kaçınmak gerekir. Yerel yönetimler maalesef ve mecburen “günah keçisi”dir.
Sığınmacılar, her şeyden önce “muhtaç insan”dır. Hiçbir basiretli ve duyarlı tutum, hele o kentin yöneticisi ise bu duruma seyirci kalamaz. Bu, hem kendi hemşehrilerinin güvenliği, hem de bahse konu insanlar için beşeri ve vicdani sorumluluktur. Bu konuya dair karşı görüşler tabii ki çok kıymetli, demokratik bir kamuoyu baskısı oluşturur. Meğer ki nefret söylemine dönüşmesin ve olumsuz sonuçlara yol açacak tahriklerde bulunulmasın. Başa dönülürse; bu meselenin izleyeceği seyir merkezi idarenin kararlarıyla şekillenecektir. Kamuoyunun gelişmelerden hoşnut olmadığı ortadadır. Makaranın geriye sarılmasının mümkün olamayacağı fiili bir durum oluşmaya devam etmektedir. Umarız, mevcut rejimimiz izah edilebilir bir stratejiye göre hareket etmektedir.

Yazının Devamını Oku

Siyaset mümkün olabileni zorlamaktır

AK parti her daim pragmatist bir siyasi hareket.

İktidarlarının devamının ülke için elzem olduğunu düşünüyorlar.
Bu sebeple diğer partilerle ilişkileri daima esnek olmuştur.
Geçmişte Kürt siyasi hareketlerine ve liberal demokrat kesimlere hitap eden bir politik anlayış içindeydiler.
Şimdilerde katı milliyetçi tezleri savunanlarla ittifak çizgisi oluşturmuş durumdalar.
İktidarlarının ilk yıllarında yeni olmanın getirdiği yıpranmamışlık ve hemen her konuda “güvercin” tutumlarla oy oranları yüzde 50’lerin üzerindeydi.
Söylemleri ve icraatlarıyla uluslararası topluma uyumlu bir demokrat fotoğraf veriliyordu.
Ancak demokrasinin bir “değişim rejimi” olması zamanla kendilerinin vazgeçilmez olmadıklarının idrakini hissettirmeye başladı.

Yazının Devamını Oku

Yeter artık

TABİAT, “insan denen canlıya” itiraz ediyor. Her şeyi kendisi için zanneden, bencil, küstah, istismarcı, saygısız bir yaratık insan. Ormanlar yanıyor, gezegen ısınıyor, buzullar eriyor, seller, tsunamiler durdurulamıyor... Tüm bunların geri planında insanoğlunun hoyratlığı yatıyor.


Medyayı izliyorsunuz. Atılan manşetler “ormanlarımız yanıyor.” Bu aşamada bile “birinci çoğul şahıstan”, “bizim ormanlarımız” ifadesi kullanıyor. Oysa milyarlarca yaş almış bir yerkürenin yine milyarlarca canlısından sadece biri bu “insan” denen varlık. Esasında “varlık” kelimesi bile fazla.
Zira sadece “yokluk” getiriyor, tüm dünyayı “hiçliğe” sürüklüyor.
İnsanoğlu esasında en nitelikli canlı türüydü. Din kitapları “eşref-i mahlukat”, yaratılmışların en şereflisi, diye belirtirdi insanı. Ancak bir başka canlıda olmayan “düşünce” yetisini hep kötüye kullanılıyor. Evrenin muhteşem dengesine uyumlu bir gezegen, kendi iç işleyişinde insan denen yaratığın müdahalelerini kaldıramaz noktaya geldi. Yaşadığımız sistematik çevre felaketlerine muhatap olan ilk nesiller biziz, muhtemeldir ki son nesil de biz olacağız.
“Bu yaşlı dünya bu yükü daha çok kaldırır” zihniyeti halen devam ediyor. Soluk soluğa “kirletme” dur durak bilmiyor. Türkiye daha Paris İklim Sözleşmesi’ni imzalamadı bile. Ülkenin dört bir yanını tarumar etmeye devam ediyoruz. Duyarlı kişiler, kuruluşlar, yöneticilerimiz nerede ise feryat ediyor. Doğu Karadeniz’de HES’ler olmasın, Gediz kirletilmesin, göllerimiz yanlış sulama politikaları ile kurutulmasın, karbon emisyonu, sera gazları...
Aklımız başımıza geldiğinde çok geç olacak. Topyekûn bir seferberlik gerekiyor. Sadece ülkemiz değil, bütün dünya “tabiat cinayeti” işlemeye eş zamanlı son vermek, tedbir almak durumunda. Hani tarihin en kabul edilemez suçu “soykırım” denilirdi, “çevre” o suçu bile ikinci plana atacak ve en ağır yaptırımı gerektirecek kadar vahim ve önemli hale geldi.
İzmir, tüm bileşenleri ile birlikte, kamu, sivil toplum “yeşil mutabakat”a dair uluslararası duyarlılığa dahil olmaya çaba sarf ediyor. Bu noktada bile, “aksi halde ihracata gelen vergi nedeniyle işlerimiz bozulacak” gerekçesini, maalesef birincil öncelik olarak ifade ediyoruz. Bu mesele ticaretin devamlılık kaygısını çoktan aştı. Artık, çoluk çocuğun, hayvanların, bitkilerin, tüm ekosistemin bekası meselesi haline geldi. Birkaç yıl öncesinde orman yangınları gibi bir felaket yaşandığında üzülür, birkaç gün sonra unutulurdu. Ama şimdi böyle bir şey olmayacak. Tabiat her daim bize, bizlerin “kriminal aymazlığını” hatırlatacak. Çevreci hareketler başladığında, yeşillere, çevreyi militanca savunan örgütlere bıyık altından gülen, küçümseyen, çevre için bilinç oluşturmaya çalışanları “börtü, böcekle uğraşma, çöpleri toplat” diyen zihniyet, bugün herhalde başını önüne eğmeye başlamıştır.

Yazının Devamını Oku

Göçmenler insandır

SAVAŞ esirlerine nasıl davranılacağı uluslararası kurallarla belirlenmiştir. Yine her türden suç sebebiyle mahkûm olmuş kişilerin hapishane koşulları asgari bir medeni seviyede olma durumundadır.


Kamu vicdanı aksini makul görse de terörden pedofiliye linç ya da ölüm cezası uygar ülkelerde kabul edilemez. Tüm bunların gerekçesi, değilmi ki dünyaya “insan” olarak geldiniz, bu vasfınızdan dolayı tartışılamaz haklara sahip oluşunuzdur. İnsana “insan kimliği” nedeniyle saygı göstermek, onu bir “nefret objesi” yapmamak, aşağılamamak, tek tek ya da toplu olarak yaşam koşullarını kısıtlamamak, yok etmeye çalışmamak, hukukun üstünlüğünü esas almış toplumların “günün sonunda” geldiği bir mertebedir.
Denilebilir ki en uygar bilinen ülkelerde bile bu kurallara ne ölçüde uyuluyor? Doğrudur, ama bahsi diğerdir. Bu noktada kıymetli olan, sözünü ettiğimiz ilkeleri insan kimliğimizle samimi olarak içselleştirebilmektir. Bu anlamıyla kişisel gelişiminde mesafe almış, empati ve vicdan kalitesini oluşturmuş her “insan evladı”, muhatabı yine bir “insan”sa, ona karşı tutumlarında saygılı olma durumundadır.
Konuyu Afgan ve Suriyeli göçmenlere getirmek istiyoruz. Şüphesiz bu konuya ilişkin her türlü görüş, değerlendirme, eleştiri yapılabilir. Ama bir kritik husus var ki, o da bu kişilerin “insan” olduğudur. Bu duruma yol açanlara tepki göstermek yerine, muhtelif gerekçelerle buralara savrulmuş insanlar hedefe konularak, bir “çevre felaketi” muamelesi yapılmamalıdır.
Türkiye bir göçmen diyarıdır. Tarihsel olarak bu böyledir. Son yüzyılda artan ölçüde kalabalıklaşan nüfus nedeniyle, sadece bizim ülkemizde değil, tüm dünyada genel eğilim “doğudan batıya” göçtür.
Demografi bilimiyle ilgilenenler birkaç yüzyıla kalmadan önce Anadolu’nun, sonra Avrupa’nın Arap, Afgan, Hint, Pakistanlı nüfusun çoğunlukta olduğu yerler haline geleceğini belirtirler. Bizim ülkemizde de Batı’ya ve büyük şehirlere göç yoğun yaşanan bir gerçekliğimizdir. Ekonomik, sosyal, siyasi, iklimsel gerekçelerle binlerce yıldır oluşmuş bu trend güncel tartışmaların ötesinde “büyük resimde” ayrıca not edilmesi gereken bir husustur. Avrupa ve ABD bu anlamıyla bir çekim merkezidir.
Avrupa ve ABD’ye güney sınırlarından ve eski sömürgelerinden yoğun bir akım uzun zamandır söz konusudur. Bu durum öyle anlaşılıyor ki orta vadede engellenemeyecektir. Memleketimizde bile, en refah içinde olan kesimler dahil, yapılan anketlerde çok insanın gözü ve gönlü bahse konu batı ülkelerindedir.

Yazının Devamını Oku

Asıl olan korumaktır

KAYBETTİKLERİMİZİN farkına vardıkça doğaya saygılı bir İzmir ve bu anlayışın en önemli simgesi olarak tertemiz bir körfez hayalini uzun zamandır kuruyoruz.

 Sevgili Tunç Soyer’in Gediz havzasına yönelik geçenlerde gerçekleştirdiği etkinlik bu sebeple bir başlangıç vuruşu olarak çok önem taşıyor. Bu neviden çabalar bir İzmir projesi, bir Ege ve nihayet böylesi bir bilincin dalga dalga yayılacağı Türkiye ve insanlık projesidir. Tüm sivil toplum kuruluşlarımızla ve tabii ki merkezi hükümetimizin sahiplenmesi ile “çevre bilinci” her daim birinci gündem maddemiz olmak zorundadır. Doğa üzerinden bir maliyet planlaması yapma çocuklarımıza, torunlarımıza karşı bir haksızlık, ötesinde vicdansızlıktır. Gediz Nehri’ne atığını boşaltan ve benzer aymazlıklara teşebbüs eden zihniyet hiçbir seviyede tolere edilmemeli ve bir doğa cinayetinin faili olarak toplum ve hukuk nezdinde mahkum edilmelidir.
Pek tabi mevzu sadece nehirlerle sınırlı değildir. Son dönemlerde tüm dünyada yaşanan iklim faciaları gidecek başka bir gezegeni olmayan insanlığa çok katı tedbirleri tavizsiz dayatmaktadır. İzmir iş insanlarının “yeşil mutabakat” kavramını gündemde tutarak meselenin ciddiyetine vardığını gözlüyoruz. Bu arada “Paris İklim Antlaşması”na henüz dahil olunmadığını hatırlatıyoruz. İnsanoğlu yaşlı dünyamızı, ülkelerimizi, kentlerimizi çok yordu, yıprattı. Asıl olanın “korumak” olduğunun bilincine maalesef sınırlı sayıda ülke yeni yeni varıyor. Çevre duyarlılığının yanı sıra tarihi dokulara, geçmiş kültürlere ve bizlere emanet gelen her türlü değere sahipleneceğimiz zamanların geldiği idraki, artık iş insanlarından siyasetçilere bilinçlerde uyanma durumundadır.
Başa dönersek; Kütahya, Uşak, Manisa, İzmir il ve ilçe belediyelerimizin bir işbirliği anlayışı içerisinde Gediz’e yönelik yapacakları korumacı icraatlar hem “delta” hem “körfez” için çok önem taşıyor. Kamu görevlileri için bu konunun bir tercih değil vecibe olduğunu ısrarla hatırlatma durumundayız.

Yazının Devamını Oku

İşi satmak

DEĞERLİ yazar Hasan Tahsin Kocabaş’ın son dönem yazılarında belirtildiği gibi 1922 yılında İzmir ve civarında servetler büyük ölçüde el değiştirmiştir.

Hıristiyan kesimden Müslüman ve Türk eşrafa intikal eden işyerleri de bahse konu sahipleri tarafından devam ettirilmemiştir. Esasında kalıcı olmama hali bugün de bir gelenek gibi devam etmekte, sermaye sürekli el değiştirmektedir. 1950’li yıllardan itibaren Marshall yardımıyla başlayan süreçte oluşmuş sanayi tesislerin kurucu ailelerinin çoğu yine hisselerini devrederek iş hayatından çekilmişlerdir. Anlaşılan, İzmir iş insanları kuşaklar boyu tüccar ve sanayici kalmayı hayal etmiyorlar. İstisnaları olsa da kişiler bir şekilde oluşturdukları iş düzenlerini belirli bir seviyede elden çıkartarak varlıklarını nakde dönüştürmeyi istiyorlar.
Bu neden böyledir? Neden insanlar iş yerlerini çocuklarına, torunlarına bırakmayı hedeflemezler?
Hani, “aldığım para bana yeter, ölümlü dünya, risk, stres nereye kadar, ya iş bozulursa, bu memlekette ne siyasi ne ekonomik istikrar yok zaten, ortaklar hiç anlaşamıyoruz” gibi gerekçelerle niçin kendilerini ikna edip erken emekliliğe hevesle geçiyorlar? Pek tabii beşeri sebepler dışında sosyolojik geri planın biçimlendirdiği zihin yapısı da bu kararlarda rol oynuyor. Böyle olunca iş-insan ilişkisi uzun soluklu olamıyor, oluşturulmuş değerlerden “acele vazgeçişler” yaşanıyor.
İşin sıkıntılı süreci çok kişide hisseler devredildikten sonra başlıyor. İşini “satan”lar kısa bir mutluluk evresinden sonra başka bir alana yönelmemişlerse bir boşluğa düşüyorlar. Aynı zamanda toplum içinde sahip oldukları “iş insanı prestijinin” giderek kaybolduğunu ve sosyal kimliklerinin yara aldığını, yaşamaya başlıyorlar. Bir süre sonra, biraz da kendilerini avutma adına genelde, küçük çaplı ticarete veya risksiz gördükleri gayrimenkul gibi işlerine yöneliyorlar. Kimi durumlarda da “hazıra dağ dayanmaz” deyiminin pratikleri yaşanıyor.
Neticede denilebilir ki; hayata karşı bu denli temkinli pozisyon almanın ekonomik ve sosyal anlamı tartışılmaya muhtaçtır. Esasında işi devretmek gibi radikal kararlar sadece hissedarların hakkı olmamalıdır. O iş yeri ki, beyaz ve mavi yaka çalışanları, tedarikçileri, müşterileri ile birlikte herkesi ilgilendirir. Patron, sadece o bütünün bir parçasıdır ve bütünü etkileyen bir kararı çok boyutlu düşünerek alması icap eder. Neyse, mülkiyet hakkına tabii ki kimse karışamaz. Ancak bu tercihte bulunanların İzmir ticaret kültürüne de olumsuz anlamda dokunduklarının farkında olmaları gerekiyor.

Yazının Devamını Oku

İzmir deniz kentidir

1 Temmuz Kabotaj Bayramı’dır. İzmirlilere denizle iç içe olmaları gereğini hatırlatan bir kutlama günüdür bu. Hakikaten kent içi ulaşımda neden daha fazla denizden yararlanmadığımızı hep konuşur dururuz.

 

Büyükşehir Belediyesi bu konuda çok çaba sarfediyor. Özellikle arabalı feribotlar vasıtasıyla 15 dakikaya inen seferler, Bostanlı ve Üçkuyular iskeleleri arasında çok rahatlatıcı fonksiyon icra ediyor. Bu hatta bir köprü yapılıp yapılmaması son 6-7 senedir çok tartışılmıştı. Tabii ki trafiği rahatlatan, sıkışıklığı azaltan her çözüm desteklenmeli. Ama artık dünyamıza her yatırım tercihinin, çevresel etkilerini göz önünde bulundurularak alınması birinci öncelik haline geldi. Kendi adımıza Gediz Deltası’ndaki kuşları, hele flamingoları görünce buralarda oluşabilecek en küçük bir zararın bile göze alınamayacağını düşüncesindeyiz. Bu sebeple köprü fikrine “heyecanlanmayanlar” safındayız.
İzmir körfezinin yüzülebilir hale gelmesi özellikle 1970’lerden beri bu kentte yaşayanların en büyük hayalidir. Tamam arıtma tesislerimiz yapılmıştır ama bir türlü istenen seviyelere gelemiyoruz.
Şimdilerde atık sularla yağmur sularını ayrıştırma, birincisinin arıtmaya ikincisinin körfeze verilmesi çalışmaları Büyükşehir Belediyesi tarafından hızla sürdürülüyor. Beklenti, bu yatırım tamamlandığında iç körfezin kendi kendini doğal sirkülasyonu ile temizlemesi. Yanısıra, körfeze akan nehirlerin ilk kaynak bölgelerinden itibaren denetleniyor olması önem taşıyor. Geçen hafta Tunç Soyer ve ekibi Kütahya, Uşak, Manisa il sınırları içinde Gediz’e deşarj edilen her türlü atık için neler yapılacağına dair bir dizi temas gerçekleştirdi.
Neticede, giderek anlıyoruz ki gezegenimiz küçük ve sınırlı. Bu ölçüde hoyrat davranılmasına artık tahammülü yok. Tüm dünya “Yeşil Mutabakat” diye çığlıklar atmaya başladı. Artık tabiata zarar vermek, giderek bir “insanlık suçu” haline dönüştürülmeli. İzmirliler bu konuda örnek olmak zorunda. Ama maalesef çok duyarlı olduğumuz söylenemez.
Şimdi yaz akşamları başladı. Bunun anlamı kordon kıyı boyunca “çekirdek kabuklarının” da mevsiminin başlıyor olması demektir. Pazartesi sabahları, belki de İzmir’in en güzel yeri “Narlıdere Sahil Evleri”nde bir yürüyüşe çıktığınızda etrafa saçılarak bırakılmış çöpleri görünce insan profilimiz konusunda iyimser duygularımız yerle bir oluyor.
Başa dönersek; İzmir için körfez hayati öneme sahip. Kalbimizden geçen, tertemiz plajları, yelkenli tekneleri ve en aşağı dört-beş marinası ile “Akdeniz incisi” unvanına geri dönme yolunda hayli mesafe almış bir İzmir. İzdeniz şirketi eski Levent Marina’yı kiraladıktan sonra yapmış olduğu düzenlemelerle harika bir “deniz kıyısı vahası” oluşturmuşlar. İçinde sosyal tesislerin, yüzme havuzunun ve “Nefes” adıyla çok özenli bir restoranın olduğu tesis bu sayede kentin “kıyı kalite envanterine” kazandırılmış.

Yazının Devamını Oku

Anlamaya çalışmak

NE söylediğinden ziyade “nasıl söylediğin daha önemlidir” diye bir söz vardır. Çoğu kez “Doğrucu Davut”çu olmak çözümlenebilecek meseleleri kilitlemeye sürükler. Türkiye’nin dış politika üslubu son birkaç yıldır diplomatik esnekliğe yer bırakmayacak ölçüde sert olmaya başladı.

 

Tabii ki bu durum ülkeyi yönetenlerin “Devlet politikası” tercihidir. Bu neden böyledir, ne gibi yararlar umulmaktadır... mutlaka öncesinde değerlendirilmiştir. Ancak bu tutumun karşılıklı ilişkilere bir “gerginlik” yüklediği açıktır. Ak Parti iktidarının ilk dönemlerinde aksi bir dış politika uygulanıyordu. AB parlamentosunda üyeliğe yönelik çabalarımız teşvik ediliyordu. Ermenistan’la sınır kapılarının açılması, Suriye ile ileri dostluk ilişkileri dış dünyaya Türkiye’nin barışçı pozitif iklimini yayıyordu. Bu durumun sonucu doğrudan yabancı sermaye akımında rekorlar kırılıyor, Türk Lirası istikrar kazanıyor, tüm ekonomik parametreler iyiye gidişi işaret ediyordu.
Sonra hava değişmeye başladı. Bunda başta ABD olmak üzere dış dünyanın siyasi ve ekonomik tutumlarının farklılaşması rol oynadı.
Bağlı olarak dış dünya ile karşılıklı itibarsızlaşma politikaları giderek tırmanır oldu. Türkiye artık uyumlu bir ülke izlenimi verme gayreti içinde değildi. Tabii ki bu tavrın ekonomi alanına yansımaları olumsuz olacaktı. Bugün sıradan insanlar uluslararası toplumla mesafeli olunmanın ne gibi bir yarar hesabı ile tercih edildiğini anlamaya çalışıyor. Böylesi konularda yeteri kadar bilgi sahibi olmadan, genel çerçevede hükümler oluşturmak hiç şüphesiz doğru değildir. Aradığımız cevap; uzmanların, tarihçilerin ve yayınlanırsa otobiyografik eserlerin açıklamaları ve değerlendirmeleri ile aydınlanır.

 

 

“KADİM HEMŞEHRİ” PLAKETİ

GEÇENLERDE usta gazeteci Hasan Tahsin Kocabaş “İzmirliyim diyenlerin çok düşük yüzdesinin dedesi İzmir’de doğmuştur” diye yazarak 8500 yıllık kentin insanlarının kadim yerleşik olmadığını, hatırlatıyordu. Hakikaten pek azımız, bırakın bir üst kuşağı, halen kendi doğduğumuz evde yaşıyor. Kent’in en eskileri, gayrimüslüm yerleşikler hariç, çok büyük ölçüde “mübadele” ile gelenlerdir.

Yazının Devamını Oku

Gazeteci dediğin

BİR gazeteci; vatanına, milletine aşık olduğunu her daim söylemesin, dinine, diyanetine uygun bir yaşamı eş zamanlı sürdürdüğünü gözümüze sokmasın, ezilenlere dair duyarlılığı sadece bir kesimle sınırlı tutmasın, enternasyonalist olduğu iddiası ile yaşadığı ortamın gerçeklerinden kopuk yaklaşımlar türetmesin, olması gerekeni “meziyet” diye pazarlayarak “doğru, dürüst” olunduğuna dair bir imaj dayatmasın, laf ebesi yeteneklere sahip olmayı mesleğinin yeter şartı saymasın...

 


Bir gazeteci; vicdan sahibi olsun, demokrat olsun, araştırsın, teyit etsin, dik dursun, işinin gerektirdiği moral değerlere sahip olsun, o değerleri korumanın tatmini ile mutlu olsun, bir kamu hizmeti yaptığının bilincinde olsun, geçim kaygısının onu zedelemesine imkan tanımasın, yazılarında, röportajlarında muhatabı karşısında ön yargısız ve objektif olsun, hiçbir politik görüşün ve ideolojinin askeri olmasın...
Bir amatör köşe yazarı olarak gazetecilik mesleğinden anladığım bunlardır. Kutsal olan halkın haber alma hakkıdır. Gazeteci sadece bu işin “vasıtası”dır. Ötesi rol çalmaktır, had aşmaktır. Gazeteci mesleğin dışına taşmaya görsün nereye savrulacağı belli olmaz.

------------

KAPI DUVAR

YAŞAM içerisinde bir hareketlilik oluşabilmesi için “etkiye tepki” gerekir. İçinizde istediğiniz kadar öfke biriktirin, hiddet gösterin, şayet karşınızdaki hiçbir tepki vermiyorsa durumda bir değişiklik olmaz. Ülke siyasetimiz de bu esas geçerlidir. Muhalefetten sosyal medyaya sıkıntılı görülen konuları gündeme getirerek sarsıcı sonuçlar doğurmasını bekleyenler, muhatap aldıkları nezdinde kaale bile alınmıyor ve hiçbir şey olmuyorsa, bu durum demokrasileri “dumur”a uğratır.

Yazının Devamını Oku

Bitti güzelim dizi

NECİP halkımızın en büyük eğlencesidir televizyon dizileri.

 

Türkiye bu konuda çok üretken. Sektör, hele dizi tutulmuşsa kendi yıldızlarını yaratıyor, yapımcısına yurtiçi-yurtdışı para kazandırıyor, hepsinden önemlisi izleyenlerine hoş vakitler geçirtiyor. Bu sektörde rekabet çok yoğun ve acımasız. Şayet umulan reytingler elde edilmese, genelde 13 hafta sonunda yayından kaldırılıyor. İşte bu noktada, yani tutmayan dizinin apar-topar bitirilmesi, bir şekilde onu izleme alışkanlığı edinmiş insanlara karşı nezaketsiz bir durum oluşturuyor. Esasında tantanalı reklamlarla başlayacağı ilan edilen bir dizi izleyicileri yazılı olmayan bir sözleşmeye davet ediyor demektir. Onun davetine icap edenlere karşı bu anlamıyla yapımcının artık bir vecibesi oluşur.
Bu konuya nereden geldik? Bir kanalımızda son derece absürt “batman-superman” karışımı üstün güçleri olan bir kişiyi konu alan yerli yapım bir dizi başlamıştı. Dizi öylesine fütursuzdu ki, tıpkı Cüneyt Arkın’ın “Dünyayı Kurtaran Adam” filmi gibi, dünya çapında “absürt literatüre” girecek bir potansiyel içeriyordu.
Kahramanımız bir vuruşta on kişiyi yere serdikçe bu türün müptelası olan bizler keyifleniyorduk. Bir ara nedense diziyi özel kılan bu değerin farkında olmayan yapımcılar senaristlere müdahale etmişlerdi.
Jenerikte danışman olarak sektörün saygın senaryo yazarı Ahmet Yurdakul’un ismini görünce, eyvah dedik, şimdi dizimiz mantıklı, derli-toplu bir hale dönüşecek, “tutarsız tutarlılığı” mundar edilecek. Nitekim gelişmelerde o şekle dönüşmeye başlamıştı. Bereket ki bahse konu danışman birkaç bölüm sonra diziden ayrıldı. Tekrar eski mutlu günlere dönmüştük. “Akıncı”mız asıp kesiyordu ki, halkımız maalesef bu mümtaz eserin kıymetini takdir etmedi. Bu sebeple bir anda “sezon finali” yapıldı ve tüm karakterler rol gereği öldürüldü, yok edildi. Şimdi soruyoruz, bu “emri vaki” azınlıkta kaldık diye bizim gibilere yapılan açık haksızlık(!) değil midir?

 

KSK’DE ÖNEMLİ GELİŞMELER

İZMİR futbolu üzerinde ısrarla durmaya çalışıyoruz. Göztepe ve Altınordu örneğinden “şirketleşme” olgusunun önemini hep vurguladık. Çok güçlü bir camia olan Karşıyaka’da da bu anlamıyla olumlu gelişmeler yaşanmaya başladı. Eski başkanlardan Cenk Karace’nin önderliğinde kulübe gönül vermiş iş insanları 100 milyon TL sermayeli bir şirket kurma yolunda hayli mesafe aldılar. Bahse konu şirket dernekten Futbol şubesini sınırlı bir süre için aktif ve pasifiyle devir almayı hedefliyor. Tabii ki konu, önce dernek genel kurulunun onayı, sonrasında başta Türkiye Futbol Federasyonu izni olmak üzere bir takım hukuki prosedürleri gerektiriyor. Öncelikle belirtelim ki bu fedakâr girişimi yürekten alkışlıyoruz. “Kaf Kaf” ne denli büyük bir camia olduğunu bir kere daha gösteriyor. Kurulacak şirket 25.000 TL’lik sermaye paylarından oluşuyor ve hiçbir kişinin hissesinin yüzde 5’i geçmemesi öngörülüyor. Yıllar boyu Yaşar Holding’in milyonlarca dolara ulaşmış desteklerine ilaveten ilk defa bu boyutta toplu bir çaba her Karşıyakalıyı mutlu ediyor, iyi günlerin kısa zamanda geleceğine dair umutlandırıyor.

Yazının Devamını Oku

Vesayet fanusunun narin çiçekleriydik

BELİRLİ bir yaşta olanlarımızda hep bir söylemimiz vardır.

 

Çocukluğumuzun mütevazi koşullarda geçtiğinden dem vururuz. Aynı zamanda, kimsenin diğerinin dinini, mezhebini sorgulamadığını, ötesinde farkını dahi bilmediğini belirtir dururuz. Buradan hareketle, günümüzde nereden nereye geldiğimize hayıflanır, o zamanları yücelterek anarız. Hani ima ettiğimiz şekliyle, kişilerin birbirleriyle “birey” kimlikleri itibariyle, “insan” oluşlarının yeterliliği üzerinden ilişki kuruyor olması, tabii ki müthiş bir medeni seviyedir. Ancak “geçmiş” gerçekte böyle miydi?
1970’ler ve öncesinde Türkiye dışa kapalı bir ülkeydi. “Genç Cumhuriyet” toplumu kendi değerlerine göre biçimliyordu. Eğitim ve kültür politikaları ile rejime uyumlu kitleler, “geçmişleriyle mesafelendirilmiş” insanlar haline dönüştürülmüşlerdi. Kişi başı gelirin 1000 dolarlara zor ulaştığı “statik” bir toplumda “sorgulama ihtiyacından” arındırılmış zihinler hesapta “huzur” içinde yaşıyorlardı. Oysa Alevilerin kendi kimliklerini gizleme ihtiyacı içine sokulduğu, Yahudilerin 1946 varlık vergisi mezaliminden söz edilmesini kendilerine bile yasakladıkları, Dersim’de yaşananlardan, hatta 1980’lerde Diyarbakır cezaevinde insanlık dışı acılardan bihaber bırakılmamız, kimi dindar çevrelere uygulanan baskılar... Bunların hiç biri ne derdimizdi ne de merak ediyorduk.
Bizler; Süryanilerin, Ermenilerin, Pontusluların, mübadelenin, bu sebeple yaşanan insani dramların ne ayırdında olduk, ne de doğru bilgimiz vardı. Açıkça, verildiği ile yetinen mazbut insanlardık. Bu anlamıyla böylesi makbul addedilirse, evet o günlerde hem mutlu, hem huzurluyduk. Neyse; bu eleştirisel bakış tabii ki Cumhuriyet’in kazanımlarını gölgede bırakmaz. 1920’lerin şartlarında darmadağın olmuş bir toplumdan bir millet, ötesinde bir devlet oluşturmak, İttihat Terakki ile başlayan “katı tercih”leri dayatmış olabilir. Ama her “tercih” beraberinde “vazgeçişleri” getirmiştir. O vazgeçişler ki, bu coğrafyanın tarihi boyunca gördüğü en kapsamlı tedbirlerin ve sosyolojik inkârların hayata geçirilmesi şeklinde olmuştur. Bu sebeple “yaralar kolay kapanmıyor.”
Dediğimiz gibi; Cumhuriyet’in olumlu katkıları tartışılmaz. En azından “laiklik” kalitesini kazandırma çabası bile çok önemlidir. Ama, bugüne yansıyan sıkıntılarda onun da payı vardır ki; jakoben tabiatı icabı toplumda demokrasi kültürünün oluşmasını teşvik etmemesi en temel eksikliğidir.

 

KADIN MAKAM ŞÖFÖRLERİ

Yazının Devamını Oku

Resmi tarihçiler

BU ülkede resmi tarih tezlerini savunanların genel olarak farklı görüş sahiplerine yönelik üstten bakan, tahammülsüz bir tavırları söz konusudur.

Devlete yaslanmanın getirdiği özgüvenle, yaklaşımlarına karşı duranlara hakarete varan ölçüde saldırgan üslup kullanırlar. Hiç şüphesiz, aykırı görüşleri savunanların da her zaman haklı olması söz konusu değildir. Genelde hakim otoriteler kendi devamlılıkları için tarihsel doğruları manipüle etme yolunu tercih ederler. Bazen bu çarpıtmanın dozu kaçar ve yaratılan hikayelerle zihinler adeta inşa edilerek biçimlendirilir. Bu süreçlerde kitlelerin “merak” yeteneği dumura uğratılır, hamasetle sıvanan “uyduruk tarih” “fiktif hakikate” teslim edilir. Ancak birileri mutlaka bu esaretten firar eder ve ortaya çıkarak “kral çıplak” der. İşte bu noktada, aniden en acımasız linçler, küfürler, horlamalar, vatan haini yaftalamaları başlar. Hani, halk kitlelerinden statükonun her boyutuna, bu tepkileri anlamak mümkündür. Ama bilimsel bir eda ile ortaya çıkan resmi tarihçilerin gayretkeşlikleri hayret ötesi bir eğlenceye dönüşür.
Diyeceğimiz, resmi tarihçiler, istisnalar hariç, entelektüel namuslarını pazara çıkartmış, “kadrolu palavra imalatçıları” dır. Devran değişmedikçe de “muteber araştırmacı” muamelesi görürler

 

Gavur İzmir

TÜRKİYE geniş bir coğrafya. Her bir yerleşim yerinin yaşayanları muhtelif namlarla anılmaktan hoşlanırlar. Örneğin; Gakkuşlar, Dadaşlar, Yiğidolar gibi tanımlamalar hem bir aidiyeti işaretler hem de bölge insanını onere eder. Aynı türden bir tanımlamada, mevzu İzmir olunca akla nedense “Gâvur İzmir” gelir. Bu söylemde biraz kıskançlık, biraz bastırılan hayranlık ama manşet ifadede küçümseme hatta yurtseverliği sorgulama gayreti görülür. Oysa “Gâvur İzmir” nitelenmesi bizim gökyüzümüzde olumsuz bir çağrışım içermez. Aksine, genetik kodlarında yer alan çok kültürlülüğün bugüne dair bir kalite deklarasyonudur. Gâvur İzmir; batıya açık bir zihin yapısının, açık toplum olmanın, özgürlüğü teneffüs edebilmenin bizim topraklarımızın mutadı ve vazgeçilmezi olduğunun mesajını içerir ve övünç tınısı ile keyifle sahiplenilir.
Günümüze dair algımız böyle olmakla birlikte, tarihsel olarak “Gavur İzmir” deyiminin 14. yüzyılda Haçlı St John şövalyelerinin İzmir’in bir kısmına hakim olmalarına dayandığı söylenir. Onların kontrol ettiği bölgeyi tarif eden bir deyiştir. Pek tabii “mübadele”ye kadar olan süreçte gayrimüslim nüfusun Anadolu’nun diğer yerlerinden farklı olarak hem sayısal hem de ekonomik olarak yoğun ve güçlü olmaları bu nitelemede rol oynamıştır. Neticede “batıya açılan pencere” unvanı boşa söylenmiyor. İzmir, tam bu sebeple çok renkliliğin ve demokrasi umudunun hiç yitirilmeyeceği sembol topraklarıdır.

 

İçe dönük yaşamaya alıştık

Yazının Devamını Oku

Futbol İzmir’le özdeştir

İZMİR futbolu ciddi bir atak içerisinde. Göztepe ve Altınordu bu fitili ateşleyen kulüpler. Göztepe, Mehmet Sepil kulübün hisselerini aldıktan sonra büyük yürüyüşüne başladı.

Bu yıl süper ligin güçlü bir takımıydı. Sayın Sepil’in bu süreçte çok mücadele verdiği biliniyor. Bu ülkede, pek çok şeyde olduğu gibi, futbol dünyasının da maalesef yıpratıcı zorlukları vardır. Yaşadıklarının detayını bilmesek de tüm bunların Sevgili Sepil’de bir birikim yarattığı anlaşılıyor. O sebeple kulüp yönetiminden ayrılacağını anons etti. Yükselen İzmir futbolunun bayraktarlarından olan Mehmet Sepil’in bu kararından vazgeçirilmesi önem taşıyor. Umarız sevgili başkan ikna edilir.
Diğer bir futbol şövalyemiz Altınordu Başkanı Mehmet Özkan. Altınordu, bugün alt yapı tesisleri, ortaya konulan felsefesi, uygulamada elde ettiği harika sonuçlar ile tam bir “yetiştirici kulüp” hüviyetinde.
Kurumsal bir anlayışla planlı hareket edilince, “başarı” size talip oluyor. Nitekim genç oyuncularıyla yakın gelecekde Süper Lig’de fırtınalar estireceklerdir.
Altay’a gelince. O her zaman “Büyük Altay”dır. Fedakâr başkanları Özgür Ekmekçioğlu ile birlikte yeni sezonla birlikte Süper Lig’in en dişli takımlarından olacaklar. Sevgili Mustafa Denizli’nin de takımını sahiplenmesi ilave bir motivasyon oluşturdu. Karşıyaka’nın da bahse konu uyanışın dışında kalması düşünülemez. Basketbolda Yaşar Holding sayesinde Pınar Karşıyaka iftihar vesilemiz. Futbolun mevcut durumu camiayı üzüyor. Şimdilerde şirketleşme çalışmaları yeniden başlıyor. Göztepe ve Altınordu tecrübeleri ile gerek KSK’nin gerekse Altay’ın doğru modellerle “şirketleşme” olgusundan uzak kalmaması gerekir. İzmirspor, Buca, Menemen aynı şekilde İzmir futbolunu zenginleştiren camialar.
Özetle; asırlık kulüpler, şanlı geçmişler, meftun taraftarlar, akil camia büyükleri ile İzmir takımlarının ülke futboluna damga vuracağı günler çok yakın görünüyor.

 

Kulüpler kent emanetidir

FUTBOL kulüpleri, hele İzmir’de olduğu gibi “asırlık” oluşumlarsa her biri bir kent değeridir. Hal böyle olunca bu yapıların mülkiyeti anonimdir. Yani herkesin kent aidiyetine ilişkin bilinçli ve duygusal bütünlüklerinin bir parçasıdır. Mevzuyu futbol kulüplerinin şirketleşme olgusuna getirmek istiyoruz.

Yazının Devamını Oku

Savaş insanlık dramıdır

SAVAŞ kötü bir şeydir. Hele günahsız siviller zarar görüyor ise...


Filistin ve İsrail arasında bayram öncesi başlayan ve devam eden acımasız bir süreç var. Hükümetimiz Filistinlilerin tarafında, Netenyahu yönetimini “Terörist Devlet” olarak nitelendiriyor. Buna mukabil İsrail Devleti de, pek çok Batı ülkesi gibi Hamas’ı terörist olarak değerlendiriyor. Her iki taraf sivillerin yerleşim yerlerine bombalar yağdırıyor. Türk Medyası daha ziyade her yaştan Filistinlilerin mağduriyetlerini paylaşıyor. Bakınız; Müslüman dayanışması anlaşılmaz bir şey değildir. İsrail Devleti orantısız güç de kullanıyor olabilir. Ama Hamas da sütten çıkmış ak kaşık değildir.
Her iki tarafta da masum insanlar maalesef bu çekişmeden etkileniyorlar. Hele çocukların ölmesi vicdanlarımızı kavuruyor, isyan ediyoruz. İzmir’de Musevi vatandaşlarımızın çok sayıda akrabaları İsrail’de yaşıyor. Bu insanların günlerdir sığınaklarda çoluk çocuk korkuyla bekleştikleri haberlerini alıyoruz. Tıpkı Filistinli aileler gibi, bu lanet savaşın ortasında çaresizliklerini yaşıyorlar.
Aidiyetlerimizden öte, insani duyarlılığımızı esas almamız gereken zamanlardayız.
O topraklarda kimin kimden önce hakkı olduğu bir kördüğümdür. Hiç şüphesiz sıradan insanlar, Yahudi ya da Filistinli olsun, vatan diye bekledikleri bu yerlerde sadece huzur talep ederler. Fanatiklerin bu neviden provakasyonları İsrail Devleti içinde oluşturulmaya gayret edilen Arap-Yahudi nüfus arasındaki barış iklimine umarız kötü etki etmez. Sorunlar daha da olumsuzluğa sürüklenmeden her iki kesimin makul insanlarının bu anlamsız savaşı sonlandırmalarını temenni ediyoruz.

-----

Türk tipi sosyalist

BU ülkede sosyalistler geleneksel olarak Kemalizmle çekişme içine girmemişlerdir. Kurtuluş savaşının batılı emperyalistlere karşı kazanılmış olması onları rejime zihnen yakınlaştırmıştır. Zira anti sömürgeci her mücadele aynı zamanda ezilenden ve emekten yana bir tutumdur, bu sebeple Kemalizm ve sosyalizm birbirleriyle bağdaşır görülmüştür. Oysa Cumhuriyet ideolojisi milliyetçiliğin bir özel türü olan Ulusalcıdır ve sosyalizmin enternasyonalist anlayışından tamamen farklıdır. Yanı sıra, Kemalizm özel mülkiyete karşı değildir, ülke tasavvurlarına uygun olarak toplumu homojenleştirmeye çalışmıştır.

Yazının Devamını Oku

Giresun granitleri

İZMİR kent kimliğinde Alsancak Kordon tüm dünyanın görsel hafızasına etiketlenmiş bir tarihi mirastı.

Ancak pragmatist zihniyet neyi kaybettirdiğinin bilincinde olmadan orantısız gerekçelerle bu güzelliği tarumar etti. Anımsıyorsanız, Cumhuriyet Meydanı ile İzmir Limanı arasındaki kıyı boyu 1997 yılında altı şeritli kara yolu yapılması amacıyla denizden 150 metre dolduruldu. 1999 yılında bölgenin sit alanı ilan edilmesiyle dolgu çalışmaları mahkeme kararı ile durdurulduğunda artık çok geçti.
Aynı yıl başkan seçilen Ahmet Piriştina kıyı dolgusunu yeşil alan olarak düzenlemeye karar verdi.
Bu tercih tabi ki kaybedileni geri getirmiyordu ama netice itibari ile kadim kente “saygısızlık sembolü” bir yeşil alan, kötünün iyisi anlamında kazandırılmış olacaktı. Dolgu alanı yeni haliyle 15 Haziran 2000 tarihinde halka açıldı.
Projede tek şeritli bir yol yapılması planlanmıştı. Yolun zemininin “asfalt” olmaması iyi fikirdi.
Nitekim, “taşla” kaplama kararı alındı. Başkan Piriştina mahkeme sürecinin menfi çıkma ihtimaline karşı, boşa masraf yapmamak için Giresun Belediyesi’nden hurdaya çıkartılmış granit taşları bedelsiz alarak Kordon yolunda kullandı. Neticede bugünlere kadar uzanan herkesin malumu bir “ıstıraplı yol” böbrek taşı düşürten, tökezleten halleriyle nerede ise “kaderimiz” haline geldi. İmrenilen “Kozak” taşlarımız varken, minör bir tasarruf yaklaşımı nedeniyle 21 yıldır sıkıntı yaratmaya devam ediyor.
Hani “eğri büğrü” taşların araç trafiğini engelleme amacıyla Sayın Piriştina tarafından, özellikle böyle döşettirildiği söyleniyorsa da bu gerekçeyi bir “kara mizah” olarak değerlendiriyoruz. Bu arada Sayın Kocaoğlu’nun yolun bu halinden daha sonra rahatsızlık duyduğunu, bir granit taş kesme fabrikası kurmak üzere olduklarını ve bu sorunu halledeceklerini, söylediğini biliyoruz.
Atatürk’ün adını taşıyan bir bulvarda böylesi bir kronik ihmalkârlığın giderilmesi hususunu Büyükşehir Belediyemizin ilgisine sunuyoruz.

-----

Yazının Devamını Oku

Alsancak Mustafa Denizli Stadı

HER spor kulübü, hele “camia” ağırlığına sahip yüz yıllık bir maziyi taşıyorlarsa, mutlaka efsane olmuş sporcuları vardır.

Bu durum İzmir kulüpleri için de geçerlidir.
Karşıyaka; Gode Cengiz, Erol Baş, Kör Hikmet’lerle,
Göztepe; Gürsel Aksel, Ali Artuner, Halil, Ertan, Fevzi’lerle,
Altay; Ayfer, Büyük Mustafa’larla,
İzmirspor; Kral Metin Oktay, Hasan Elidemir’lerle,
Hakeza tüm spor kulüplerimiz nice sembol isimle kendi özel tarihini oluşturur.
Camialar bu sporcularına vefalarını tesislerine ve statlarına onların isimlerini vermek suretiyle göstermek ister

Yazının Devamını Oku