Ege Ekonomik Forumu

BİR yıl çok çabuk geçmiş.

 

Ege Ekonomiyi Geliştirme Vakfı’nın profesyonel bileşenleri ile organize ettiği “Ege Ekonomi Forumu’nun” dördüncüsünün zamanı yine geldi.
Giderek gelenekselleşen, bir nevi “Ulusal güz Davos”u niteliğine bürünen bu etkinlik 2-6 Kasım tarihlerinde, bu defa “online” gerçekleştirilecek.
EGEV Başkanı Mehmet Ali Susam’ın özverili çabalarıyla ülke çapında ses getiren bu forum Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank’ın açılış konuşması ile start alacak ve günler boyu muhtelif konularda çok değerli yönetici ve katılımcılarla paneller şeklinde devam edecek.
Konu başlıkları kısaca şöyle;
* Dünyayı yeniden tasarlamak
* Yüksek teknoloji temelli üretim ekosistemi
* Dijitalleşme ile bütünsel dönüşüm
* Küresel pazarlardaki payın arttırılması: İnovatif hamle
* Tarım ve gıda sistemlerinin yeniden tasarlanması
* Değişim için geri dönüşüm
* Finansal teknoloji endüstrisinin geleceği
* Küresel güç olmanın anahtarı: e-ticaret
* Ekonominin lokomotifi: Kobiler ve esnaf
Türkiye’nin dört bir tarafından akademik kaliteleri tartışmasız uzman ve iş insanlarının konuşmacı olduğu bu ekonomik şöleni kaçırmayın lütfen.

-----

Gönüllerde tescillenmek

ŞİMDİLERDE eski heyecanı duymuyor olsak da biz sıradan insanların dünyasında “futbol” önemli bir yer tutar.
Bir şekilde bir takıma gönlümüzü kaptırmışızdır, abartılı sevgimiz ömür boyu devam eder.
Yöre takımlarından öte “üç büyüklerden” söz ediyoruz.
Onlar İstanbul’un değil, tüm Türkiye’nin takımıdır.
Bizler tuttuğumuz bu takımlarla yaşar, mutlu-mutsuz olur, rakip takımı tutanlarla eğleşir, kızmış gibi yapar, bazen de kızarız.
Hele karşı takımların yöneticileri ya da sporcuları polemikçi bir tutum alırlarsa hepten kaynar, saatler, günler boyu konuşur da konuşuruz.
Futbol muhabbetlerinde keyif veren kendi takımımızı yüceltip, rakip takımı yerin dibine batırmaktır.
Takdir oluşsa da paylaşılmaz, bir türlü dudaklardan kelime olarak dökülmez.
Bu ritüelin bu şekliyle cereyan etmesi esasında hem hoş hem iyi bir şeydir.
Hayatın yüksek temposunda bu neviden meşgaleler hafifletici rol oynar.
Durum böyle olmakla beraber kimi fanatikler taraftarlığın ölçüsünü kaçırır ve bu hobiyi bir kişilik meselesi haline getirirler.
Konumuz bu tutumdaki “marazi haller” değil.
Sporun “pasif katılımcıları” en tansiyonu yükselttikleri anlarda bile esasında “gibi” yaparlar.
Ama öyle sporcular vardır ki, onlar söz konusu olduğunda bu “tiyatro”muz son bulur.
Örneğin bir Metin Oktay ya da Lefter’in adları geçtiğinde her takımın taraftarı sessizce gıyaben önünü ilikler.
Düzgün sporcunun itibarı tüm hınzır duygularımızı bastırır, yine örneklenirse Alex veya Hagi’ye yönelik firesiz sevgi ve hayranlığa döner.
Esasında, konu ne olursa olsun “bir ülkenin kıymetlisi” olmak bir faninin ömür boyu taşıyacağı bir onurdur.
Yeri gelir heykelleri dikilir, efsaneleştirilir, her kuşağın istisnasız rol modelleri olurlar.
Diyeceğimiz; başarılı insanlar özelliklerini düzgün kişilikleri ile tamamladıklarında sembolleşiyor.
Bu kural hayatın her alanında, sporun yanı sıra siyasette, sanatta, gazetecilikte kendini hep gösteriyor.
Bu vesile ile sevgi ve saygı raflarımızın en üstlerine yerleştirdiğimiz gazeteci sevgili Bekir Coşkun’u da rahmetle anıyoruz.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Büyüklerimiz herşeyi bilir

TEK parti dönemi Ankara eski valilerinden Nevzat Tandoğan’ın sol kesimden yükselen itirazları bastırmak için “Komünizm iyi bir şey olsaydı, zaten biz getirirdik” dediği rivayet edilir.

 


Aradan geçen yıllarda bu zihniyet pek değişmişe benzemiyor.
Siyasi iktidar tarafından pek beklenmedik bir “hukuk, ekonomi ve demokrasi” paketi açılma kararı alındı.
İktidarın ilk yıllarında bu açıklamaya benzer bir yumuşama ve özgürlük rüzgarları estirilmişti.
AB süreci, komşularla olan ilişkiler, barış süreci, adeta bir devrime işaret ediyor, bağlı olarak ekonomi olumlu bir ivmeyle gelişiyordu.
Sonra, temel anlayış değişmeye, daha içe dönük, milliyetçi, hatta şahin politikalara yönelmeye başlanıldı.

Yazının Devamını Oku

Kürkçü dükkanına dönüş

BERAT Albayrak istifa etti.

Bu durum hayata geçirilmesi planlanan ekonomik modelin değişeceği anlamına geliyor.
Bugün her şeyin önüne geçen temel ekonomik problem “döviz” darboğazına girme ihtimalidir.
Bu sebeple, özellikle ithalatın pahalı hale getirileceği bir kur politikasına geçildiği seslendiriliyordu.
Bir anlamda, tıpkı Asya ülkelerinin yıllar öncesi yaptıkları gibi ülke içinde tüketim standartlarını aşağıya çekerek, emek girdi maliyetlerini düşürerek, yüksek kurun ittirici gücü ile ihracata dönük bir yapıya hazırlık yapılıyordu.
Albayrak’ın söylemlerinden böylesi bir hedef çıkartılıyordu.
Şimdi de bu anlayıştan toptan vazgeçildiği söylenemez.
Ancak, bu model kısa vadede ödemeler dengesini iyileştirici ve döviz rezerv problemini çözücü bir etki yapmamaktadır.

Yazının Devamını Oku

Ders çıkarmalıyız

DEPREM tabii ki, büyük dramların yaşandığı bir doğal afet.

Böylesi zamanlarda bütün gündem maddelerimiz ikinci plana düşüyor.
İlk şaşkınlığımız geçtikten sonra bir anda ve hep birlikte “insan” olduğumuzu hissediyoruz.
Bir insani sıcaklık ve empati benliğimizi sarıyor.
Depremin üzerinden bir haftadan fazla süre geçti.
Ülkenin dört bir yanından yardım heyecanı, “katkıda bulunmalıyım” çabası dinmiyor.
Siyasi rakipler, komşu ülkeler, dünyevi hesaplar, hemen hepsi erteleniyor.
Maalesef, bu iklimin hep böyle devam edemeyeceğini biliyoruz.

Yazının Devamını Oku

Yormayan, yıpratmayan koruyan bir kent

GEÇEN hafta İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’in ilk 550 gün sunumunu izledik.

 

Öncelikle belirtelim ki, Başkan Soyer, eski bir tiyatro sanatçısı olmasının getirdiği müthiş bir takdim yetkinliğine sahip.
Çok özenli hazırlandığı belli olan bir metni yaklaşık 90 dakika boyunca etkileyici biçimde izleyenlere aktardı.
Tunç Soyer, Seferihisar Belediye Başkanlığı döneminde, o esnada kimsenin çok üzerinde durmadığı bir dünya trendini sezinleyip, o küçük ilçede hayata geçirmeye çalışıyordu.
Dünyanın “çok yorulduğunun” farkındaydı.
Nitekim, virüs felaketinden çevresel sorunlara, “hayat” bu durumu teyit etti.
Seferihisar’ı kararlılıkla bir “yavaş şehir” yapmıştı.

Yazının Devamını Oku

Demokrasinin perdesi inerken

İKTİDAR olmanın en önemli göstergesi bütçeyi ve silahlı gücü kontrol etmektir.

 

Kirli iktidarlar “hak, hukuk ve adaleti” kendine göre uygulama gücüne de sahip olur.
İktidar değişince, bu kudret terk edilme durumunda kalınır.
Pek tabii, onlar yönünden dramatik bir durumdur bu...
Bu sebeple kimi ülkelerde “dürüst seçim” yoktur.
3 Kasım tarihinde ABD’de de Başkanlık seçimleri var.
ABD varsayılır ki, demokrasinin en yerleşik olduğu ülkelerdendir.

Yazının Devamını Oku

Su yolunu bulur

FRANSI Başkanı Macron “İslam’da Aydınlanma” diye isimlendirdiği bir projeden söz ediyor.

 

 Bu projeye, haklı olarak Müslüman ülkelerin yöneticilerinden, bu arada Türkiye’den de tepki geldi. “Haklı olarak” diyoruz, çünkü böylesi bir girişim Müslüman olmayan bir ülkenin siyasilerine düşmez. Ama, bu demek değildir ki “bedevi ve arabik” geleneklerin “din” olarak sunulması eleştirilemez.
İslam dininin kimi kurallarının dönemin koşulları içinde değerlendirilme gereğine pek çok İslami otorite de işaret eder. Pek tabii mevzu inanç meselesi olduğu için hassastır ve mümkünse “içeriden seslerle”, o da saygın ve kabul görmüş kişiler olması halinde, sınırlı çerçevede dikkatlice tartışılmalıdır.
Geçenlerde GATA Hastanesinin doktor sıfatını taşıyan bir yöneticisi “çok evliliği” “dini ruhsat”la temellendirilmiş ve Medeni Kanun’a karşı çıkan söylemleri ile gündemi meşgul etmişti. Hakikaten 21 yüzyılda, kadın-erkek eşitliğine aykırı bir fikri savunmak ve bu sapkın düşünceyi bir kutsal kitaba refere etmek, kabul edilebilir değildir. Bugün hiçbir medeni toplum düzeni kadını ikinci sınıf göremez. Kadın ne cennetteki huridir, ne evdeki çok eşten biri ya da cariyedir. Mirasta ayrımcılığa rıza göstermez, evlilik akdi “boş ol” denilerek sona erdirilemez, çocuk yaşta evlendirilemez, kocanın dayakla terbiyesi gibi bir hak söz konusu olamaz, kılık-kıyafetine, özgür iradesine karışılamaz. Kadın, özetle bir eşit bireydir.
Başa dönersek; Macron, bir “yanlış ağız” dır. Ama bu konularda bazı sorunlar olduğu da açıktır. İslam’a dair, otantik kurallarından ziyade ezel-ebed geçerli moral hükümlerinin ön plana çıkarılması bir ihtiyaçtır. Zaten süreç de bu şekilde gelişmektedir. Her tek tanrılı din kendi sosyolojik mecrasında, giderek çağdaş değerler ve pozitif bilimlerle mesafesini azaltmaktadır. İsevi Katolik dünyanın ruhani lideri Papa’nın söylemleri bu durumun açık örneğidir. Neticede “su yolunu bulur”.
Hariçten müdahaleye, “reform, aydınlanma,yapılandırma” gibi incitici, irkiltici ve itici söylemlere hiç gerek yoktur.

 

Yalandan tedbir

Yazının Devamını Oku

Zihin konforu

GEÇEN hafta perşembe Para Kredi Kurulu (PPK) toplantısı vardı.


Merkez Bankası’nın afişe 8,25 olan faiz oranının gözden geçirilmesi bekleniyordu.
Ekonomistler genelde enflasyonun bahse konu oranın üstünde seyretmesi nedeniyle artırım gereğini ifade ediyorlardı.
Ama artırımın realize olması konusunda çoğu kişide bir beklenti yoktu.
Zira, Cumhurbaşkanı’nın faiz-enflasyon ilişkisine dair görüşleri biliniyordu.
Bağlı olarak “Merkez Bankası faiz artırımı yoluna gitmez” diye düşünülüyordu.
Sonra faiz 10,25’e çıkartıldı.

Yazının Devamını Oku

Hilton bina öyküsü

 BU aralar İzmir Hilton kamuoyunda çok tartışılıyor.


Hilton cephesinden yapılan açıklamada, beş yıldızlı ilk Hilton Oteli işleticiliğinden çekileceği belirtildi.
Esasında “Hilton” İzmirli moralitesi yönünden 1987 yılında başlayan önemli bir öyküydü.
Burhan Özfatura’nın ilk belediye başkanlığı döneminde Amerikalılar’dan çok ucuz bir fiyatla alındığı söylenen bir arsa, benzer bir projeyi Ankara’da gerçekleştirmiş olan MNG Grubu’nun (Günal İnşaat) teklifiyle ortak bir projeye dönüştürülmüştü.
Belediye, arsasını kurulacak şirkete aynî sermaye olarak koyacak, karşılığında %23.8 oranında hisse alacak ve bu hisse oranı ileride yapılacak sermaye artışlarından etkilenmeyecek, ayrıca ortaklar arası özel bir sözleşme ile de ana sözleşmede yer almayan bir anlaşmaya istinaden otelin otopark gelirlerinden masraf ve vergiler düşüldükten sonra %50 oranında, mal sahibi şirket vasıtasıyla pay alınacaktı.
Hilton’un 65 milyon dolara çıkması öngörülüyordu.
Sonradan bu rakamın 90 milyon dolarlara ulaştığı görülecekti.

Yazının Devamını Oku

Politikacılar hep yaşlı

TÜRKİYE’de “demokrasi”, her nedense sadece muhalefette kalanların derdi ve söylemi olmuştur. Ateşli şekilde ifade edilenlere itibar ettiğinde olası iktidarları pembe ufuklar vaat eder. Ama bu beklenti hep “yalan” olmuştur.


İşin garibi, muhalefette olanlar iktidarlara yönelik satır arası “bilenmişliklerini” gizleyemez, değişimi “intikam saati” olarak hevesle bekleşirler. Bu dediğimizin, sağ-sol, laik-muhafazakâr, Kürt-Türk olmakla bir ilgisi yoktur. Ülkemizin “kumaşı” maalesef budur. Bu durum esasında toplumumuzun, sanılanın aksine ne denli “yaşlı” olduğunu gösterir.
Yaşlılık kavramını biyolojik bir terim olarak almayınız. Bir ülkenin insanları hiç kimseyi olumlu anlamda şaşırtmıyorsa, çok şey bildiğini zannediyor ve “meraksız” bir ömür tüketiyorsa, özetle; “konfor alanı”nın dışına çıkmıyorsa, zaten yaşlıdır. Geçenlerde CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu Atatürk’ü anarken “Gazi Mustafa Kemal” söylemini daha içselleştirdiğini ifade etti.
Vay, sen misin bunu söyleyen, en bilindik, sıradan kalıplarla parti içinden eleştirilere boğuldu.
Ağırlıklı olarak İzmir milletvekillerimizdi bu tepkileri gösteren.
Açık bir militer vurgu içeren “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” sloganını severek kullananlar, aynı isim tercihini seslendirenlere ironik şekilde hassasiyet gösterdi. Diyeceğimiz, mevzu “İktidar Oyunları” olunca her düzeyde yıpratma argümanı ıskalanmıyor, samimiyet, tutarlılık kaygısı akla bile gelmiyor.
Yazının başında belirttiğimiz “pembe ufukların” sadece genç ve taze nefeslerle mümkün olabileceği aşikâr.

Yazının Devamını Oku

Kaymaklı menemen

 ŞAMPİYON At’lar telaşsızdır. Yarışı son düzlüğe kadar gerilerde sürdürürler. Derken, dış kulvardan doludizgin gelinir, en önde bitiş çizgisi geçilir.


“Beyturan” lokantasının öyküsünü biraz da bu duruma benzetiyoruz. Birkaç yıl öncesine kadar sınırlı bir zümre dışında bu denli bilinmiyordu. Ama sonrası, tıpkı “Şampiyon At” gibi oldu. Aydın yolu üzerinde Havaalanı’nı geçtikten sonra Kısıkköy Marangozlar Sitesi’nin içinde 30 yılı aşkın süredir hizmet veren bir esnaf lokantasından söz ediyoruz. Zeytinyağlı ev yemekleri, odun ateşinde pişen et yemekleri ile Nesrin hanımın kepçesi harikalar yaratır.
Daha evvel muhtelif vesilelerle bu mekândan söz etmiştik. Bu defa tekrar gündeme gelmesinin sebebi “Kaymaklı Menemen”. Hani “soğanlı” mı, “soğansız” mı diye tartışılırken “kaymaklısı” nereden çıktı, diyebilirsiniz. Menemen bu mekanda; tarla domatesi, biber, kaşar peyniri, köy yumurtası, süt kaymağı ve az zeytinyağı ile birlikte müthiş bir lezzet resitaline dönüşüyor. Aile işletmesinin ikinci kuşağının da işin içinde olduğu bu özel mekân, zaten Girit yemek kültürü ile bir efsane olmuşken bahse konu “hoş”luğu ile bir kere daha dikkatleri üstüne topluyor.
Henüz denemeyenlere hararetle tavsiye ederiz.

-----

Çok şey yalan oluyor

YENİ bir yaşam biçimine ne ölçüde hazırlıklıyız. Pandemi’den söz ediyoruz. Kalıcı çözüm haberleri henüz ikna edici seviyede değil. Hani, “zamanla geçer” gibi bir durum henüz yok. Buna mukabil virüs giderek yaygınlık kazanıyor. Biliyoruz ki enfekte olanların belirli bir yüzdesi maalesef kaybediliyor. Pandemi hız kesmezse, bir müddet sonra en sakin olanlarımızın bile kimyası bozulmaya başlayacak.

Yazının Devamını Oku

Mazhar Alanson’ları yıpratmayalım

“Ne söylediğin değil, nasıl söylediğin” bazen çok önem arz eder.

 

Mevzuu; Mazhar Alanson.
Her kesimden insanın sevdiği MFÖ Grubu’nun en önde gelen üyesi.
Geçenlerde bir laf etti ki, ondan sonrası “toz duman”...
Sosyal medyada tam anlamıyla lince uğradı ve halen de hız kesmeden devam ediyor.
Söylediği şu;
“İlkokulda beş senede Selanik’le Anıtkabir arası tüm kareleri beynimize beynimize soktular, sağ olsunlar. Ama kanımızda Fatih’in kudreti, ruhumuzda peygamberimizin aşkı vardı, bunu unuttular!”

Yazının Devamını Oku

Önce bir sevinelim

GEÇEN hafta Cumhurbaşkanı “Müjde” diye nitelendirilen bir açıklama yaptı.

Karadeniz’de doğalgaz rezervi keşfedildiği haberini kamuoyu ile paylaştı. Bu ülkede yaşayanlar için istisnasız iyi bir haberdi ve evvel emirde sevinçle karşılanması gerekiyordu. Halkın çoğunluğunun yaklaşımı da böyle olmuştur.
Tabii ki, sonrasında çok taraflı bir bilgilenme ile bu gelişmenin getirisi, hayatımıza yansıması, ekonomimize ne boyutta ve hangi hızla etki edeceği gibi hususlarda beslendikten sonra, daha sağlıklı bir kanaat oluşacaktır. Ancak, insanlarımızın azımsanmayacak bir kısmı da maalesef ülkemizdeki kutuplaşmanın etkisi altında... Hangi partiden olursa olsun karşı tarafın söylemlerine, refleksle şüpheyle yaklaşılması makuliyet sınırlarını zorluyor.
Doğalgaz haberinde de bu sıkıntı aynen yaşandı. Böylesi bir haberin doğru olma ihtimalini bile mutsuzlukla karşılamak bir vahim ruh haline işaret ediyor. Neticede 83 milyon, hepimiz “aynı gemideyiz”. Bu ülkeye zenginlik katacak her çaba bizim vergilerimizle yapılıyor. Enerji fakiri olduğumuzu biliyoruz... Devlet çok büyük bir ciddiyetle bu ihtiyacımıza dair gereğini yapmaya çalışıyor.
Bir olumlu keşif yapılmış... Önce bir içimiz mutlulukla dolsun. Tabii ki, her başarı her iktidar tarafından siyaseten prime dönüştürülmeye çalışılır. Ha, söylenen araştırılır, tartışılır, boşa çıkar, o aşamada muhalif olanların eleştirmesi de sonuna kadar haklarıdır. Bu eleştirimizi; iktidara ya da muhalefete taraf olan tüm fanatikler için ayrım yapmadan belirtiyoruz.

-----

Kazanmak kirlenmeden geçiyor

ACUN Ilıcalı, bir televizyon fenomeni. Kendi kanalına da sahip olduktan sonra gelenekselleştirdiği yarışma programlarıyla reytingleri alt üst ediyor. Bu aralar “MasterChef” diye bir programını izler olduk. Sebebi, İzmir’in ve Türk futbolunun efsanevi isimlerinden merhum Dr. Hasan Elidemir’in sevgili oğlu Emir’in yarışmacılardan biri olması. Hal böyle olunca, bu vesileyle bizler de Acun Ilıcalı’nın “oltasına” takılanlardan olduk...

Yazının Devamını Oku

Paranın üstüne oturduk

GELİŞMEKTE olan ekonomilerde mutedil bir enflasyon piyasalara canlılık getirir.

 

Bu anlamıyla Türkiye’de %4-5 mertebeleri optimumdur.
Hali hazırda enflasyonumuz çift hanelerin başlangıç rakamlarında.
Ekonomistler “durgunluk, hatta daralma içinde enflasyon” yaşandığını belirtiyor.
Tabii ki, “Pandemi”nin de bu tabloda etkisi büyük.
Enflasyon teorik olarak arz ve talebin dengesinin bozulması ile ortaya çıkar.
Talebi belirleyen en önemli faktör, insanların geleceğe yönelik beklentileridir.

Yazının Devamını Oku

“Lira” yalanı

TÜRKİYE AB’ye girseydi, bırakın diğer konuları, en önemli faydası “Lira” yerine “Euro”ya geçmemiz olurdu.

Dolayısıyla; ‘döviz yükseldi, kur arttı, hayat pahalandı, enflasyon patladı, rezerv bitti’ türünden tartışmalar bu denli gündemimizde olmayacaktı. Tabii ki bütçe disiplinimiz, ülke performansımız yine çok önemli olmaya devam edecekti ama “çift para”nın yarattığı sarsıntılara muhatap olmayacaktık.Komşumuz Yunanistan Euro Zone’da olmasına rağmen birkaç yıl önce iflas noktasına gelmişti. Ülke olarak kemer sıkma durumunda kalmışlar, hatta bankalarından para çekilmesi bile kısıtlanmıştı. Bu esnada paraları “Drahmi” olsaydı savrulmaları ve değer karmaşasına girmeleri çok daha vahim yerlere giderdi.Neticede “Euro” durduğu yerde durdu, var olan kriz Almanya’nın acı reçeteli destekleriyle büyük ölçüde atlatıldı.Bakınız, milli paradan vazgeçmek bir “beka” meselesi değildir. Hani “Amerikan mandası” falan olmayı önermiyoruz. Neticede AB’ye alınsaydık Lira yerine Euro’ya dönecektik. Biz paramızın değerini korumayı beceremiyoruz. Büyümek istiyoruz, mecburen dış kaynağa ihtiyaç hissediyoruz, borçlanıyoruz ama rasyonel kullanamıyor, milli parayı değerli tutmaya çabalıyor ve bir müddet sonra lastiği patlatıyoruz. Öykü 1958 yılından beri, hiç sektirmeden belirli aralıklarla tekrarlanıyor. Hani dolar ya da euro problemsiz paralar mıdır? Onları kullanan ülkelerin ekonomisi çok mu sorunsuzdur? Bu sorular doğrudur, tabii ki dikensiz gül bahçesi değiller.  Ancak gerek dolar, gerekse euro “rezerv” paralar. Tüm dünyada “geçer akçe”ler. “Lira” maalesef itibarlı bir para değil. 30 küsur yıl boyunca konvertibl yapma gayretlerimiz, ne yazık ki Londra piyasalarında swap anlaşmalarında oyunbozanlık yapılınca hepten kaybedildi. Uzun bir dönem hem faizi, hem de döviz kurunu kontrol etmeye çalıştık. Neticede rezervler net olarak eksiye geçti, kur yukarıya doğru hareketlendi, şimdi kambiyo kısıtı olur mu diye konuşmaya başladık. Dediğimiz gibi, bu öykü sadece bu döneme ait değil. 2001 yılında, 1994 ve öncesinde aynı senaryolar sürekli yaşandı. Diyeceğimiz, milli parayı dolar, altın, euro gibi genel kabul gören kıymete endekslemek, tabii zorluklarını takdir ediyoruz, sorunları tamamen çözmese de, mevcut durumdan daha gerçekçi bir tercih olacaktır. 


Alaçatı açık denizlerde
“BİZ eski Alaçatı’yı özlüyoruz.”Yukarıdaki klişe cümle her yaz tekrarlanır. Bunlar kimdir? Eski Alaçatı nasıldı? Evvela ikinci sorudan başlayalım.Eski Alaçatı çok değil 25 yıl önce, terkedilmiş, unutulmuş bir Rum kasabasıydı. O denli ihmal edilmişti ki kimi sokaklarında yıkılmaya yüz tutmuş o güzelim binalar büyük ölçüde ahır olarak kullanılır ve kötü kokular yayardı. Ama o haliyle bile, sınırlı muhacir ve Roman nüfusu, kasaba meydanı, sakin yaşantısı ile iddiasız bir hoşluğu vardı. Çeşme ile çekişmeli futbol maçları hala hatırlanır. Kullanılmayan Rum evleri bakımsız olsa da, “gören gözler” tarafından bir hazine olduğu hemen anlaşılıyordu. Nitekim “Beyaz Türk”ler tarafından keşfedilmesi uzun sürmedi. Sevgili Leyla Figen ve duyarlı İzmirlilerin öncülüğünde ülkedeki deformasyondan uzak bir vaha yaratılmaya çalışıldı. Derken o denli popüler hale geldi ki, önce fiyatlar uçtu, yeni zenginlere hitap eden mekânlar çoğaldı ve çok kısa yaşanan o “asude” ortam yitirildi.İşte “Alaçatı’yı özlüyoruz” diyenler köyün o huzurlu “kelebek ömrü”nü yaşayanlar. Esasında Alaçatı’nın eski sakini sadece bu kesim değil. En eski sakinler Ege’nin her yerinde olduğu gibi zaten 100 yıl önce gitmişlerdi. Onlardan sonra yerleştirilenler maalesef sahip oldukları gayrimenkulleri büyük ölçüde elden çıkardılar. Neticede Alaçatı, şimdilerde cıvıl cıvıl, gürültülü, zaman zaman arsız ama çok renkli bir belde. Eski yapıların restore edilmesi, yeni yapıların tarihi dokuya uyumu ile bahse konu handikaplarına rağmen çok alımlı ve ülkenin gözbebeği. Serzenişte bulunanlara gelince; Kusura bakılmasın, Türkiye gerçeğinde hiçbir yer, önce keşfettim gerekçesiyle “kurtarılmış bölge” olamaz, olmamalı da zaten. Alaçatı artık o kuytu sahillerden açık denizlere açıldı. Bu gerçeği herkesin kabullenmesi gerekiyor.

Yazının Devamını Oku

Günübirlikçiler

BU sene Kurban Bayramı yaz mevsiminin en sıcak günlerine denk geldi.

Tatili fırsat bilen ve sıcaktan bunalan insanlarımız deniz kıyılarına yöneldi.
Hal böyle olunca, yıllardır tekrarlanan klasik tartışmalar yine alevlendi.
Tatil beldelerinde plaj imkânları sınırlı olunca yazlık evleri olanlar günübirlikçilerden şikâyetçi olurlar.
Yıllar önce İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay’ın “Halk plajlara akın etti, vatandaş denize giremiyor” diye, çok speküle edilmiş bir ifadesi olmuştu.
Meseleye taraflı ve katı bakıldığında bu duruma ilişkin lehte ve aleyhte pek çok şey söylenebilir.
Çeşme’de evi bulunan bir dostumuz adeta feryat edercesine, kendi bakış açısıyla artan nüfusa tepkisini dile getiriyordu.
Tabii, bu çekişme sadece yazlık beldelerle sınırlı değil.

Yazının Devamını Oku

Kurultay sonrası İzmir

GEÇEN hafta Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) seçimli “Kurultay”ı yapıldı.

Kemal Kılıçdaroğlu oy birliği ile yine Genel Başkan seçildi.
Bu sonuç yerel seçimlerde elde edilen başarı sebebiyle beklenen bir durumdu...
İzmir örgütünde yaşanan siyasi rekabetin Kurultay’da parti temsiline nasıl yansıyacağı merak ediliyordu.
Bahse konu, rekabet bir süredir Tunç Soyer – Rıfat Nalbantoğlu ekibi ile Tuncay Özkan ekibi arasında yaşanıyordu.
Neticede Rıfat Bey dördüncü sıradan çok yüksek bir oyla Parti Meclisi’ne seçildi.
Onunla birlikte Ednan Arslan, Selin Sayek Böke ve Devrim Barış Çelik de Parti Meclisi listesine girdi.
Buna mukabil Tuncay Özkan hayal kırıklığına uğradı.

Yazının Devamını Oku

Asıl olan taraftar sayısıdır

HEP söyleriz, bu kentin spor kulüplerinin on binlerce taraftarı vardır.

 

Karşıyaka, Göztepe, Altay, Altınordu, İzmirspor, Buca, Menemen...
Bu takımların ilk üçüne gönül verenler sayıca daha fazladır.
Geçmişlerine bakılınca, bugünkü adıyla Süper Lig’de en uzun süre oynamış takımlardır bunlar.
Ancak imkânlarının sınırlı olması nedeniyle üç büyüklerin hegemonyasını kıramamışlardır.
Bu anlamıyla şampiyonlukları yoktur.
Bu yüzden bölgesel kalmışlardır.

Yazının Devamını Oku

Ege Bölgesi Makam Şöförleri Derneği

DEMOKRASİ çok seslilik demektir.

Çok seslilik örgütlenme ile başlar.
Çağdaş toplumlarda bireyler herhangi bir konuda kendilerini ifade edecekleri zaman bir ortak paydada buluşurlar.
Sivil Toplum Kuruluşları (STK) örgütlü demokratik toplumların dışa yansıyan yüzü ve aynı zamanda organize bireyin gücüdür.
Bu sözlere neden ihtiyaç duyduk...
Hayata ‘merhaba’ diyen yepyeni dernek oluşumunun haberini aldık.
“Ege Bölgesi Makam Şoförleri Derneği.”
Şirket yöneticilerine ve kişilere şoförlük hizmeti veren emekçiler bir araya gelerek, ilk etapta 80 kişi dernek kurarak sivil toplum dünyasına ‘merhaba’ demişler.

Yazının Devamını Oku

Duyarlı demokrat olabilmek

SİYASETÇİLER genelde bir taktik anlayış içerisinde, gerçek fikirlerinden ziyade seçmenlerine ters gelmeyecek söylemleri tercih ederler.

 

Sanki “kediye kedi demek” siyasetin alfabesine aykırıdır.
Böyle olunca kitlelerin nabzına şerbet verildiği zannedilirken, sahiciliklerini kaybederler.
Bu tutum her görüşten siyasetçi için geçerlidir.
Oysa “İskandinav tipi politikacı” diye bilinen bir rol model vardır.
Bizim gibi ülkelerde ise siyaset, eyyamcı anlayış yüzünden nerede ise tek tipleşmiştir.
Netameli alanlara girmek tehlikeli ve yasaktır.

Yazının Devamını Oku