Sıtkı Şükürer

Sıtkı Şükürer

Demokrasi refah getirir mi, yoksa tam tersi mi?

DEMOKRATİKLEŞME refah getirir mi?

Haberin Devamı

Bu soru bir zamanlar neredeyse cevabı ezberlenmiş bir soruydu.

“Evet” der, geçerdik.

Hukuk, özgürlük, demokrasi…
Ardından da refahın kendiliğinden geleceğine inanırdık.

Ama dünya artık bu kadar basit cevapları kabul etmiyor.

Yaklaşık 20 yıl öncesine kadar liberal demokrasi insanlığın ulaştığı ‘en iyi mümkün düzen’ olarak sunuldu.

Serbest piyasa ile evrensel hukuk ilkeleri birleşecek hem mutluluk hem refah üretilecekti.

Avrupa bu modelin vitriniydi.

Amerika Birleşik Devletleri ise bayraktarı.

Sonra, Çin sahneye çıktı.

Ne çoğulcu demokrasi vardı ne özgürlükler manzumesi ne de Batı standartlarında hukuk devleti.

Ama güçlü bir merkez, katı bir disiplin ve son derece rasyonel bir planlama anlayışı vardı.

Sonuç mu?

Her yıl neredeyse çift haneli büyüme.

Artan refah.

Haberin Devamı

Zenginleşen geniş halk kitleleri.

Bu tablo ister istemez şu soruyu sordurdu:

“Demokrasi olmadan refah mümkünse, demokrasi gerçekten refahın ön koşulu mu?”

Çin’in başarısının sırrı ideolojide değil, yöntemde gizliydi.

Tek merkezden alınan kararlar.

Uzun vadeli planlama.

Kişisel çıkarlardan büyük ölçüde arındırılmış bir yönetim pratiği.

Çok seslilik yerine sonuç odaklılık.

Bir anlamda ‘herkes konuşsun’ değil, ‘ülke kazansın’ anlayışı.

Aynı dönemde Avrupa ne yaptı?

Demokratik standartları yükseltti.

Yerel yönetimleri güçlendirdi.

Ama ekonomik dinamizmini kaybetti, yaşlandı ve küresel rekabette geriye düştü.

ABD ise hâlâ güçlü ama artık tartışmasız lider değil.

Bugün ‘otokratik kapitalizm’ diye adlandırılan model bir istisna olmaktan çıktı.

Yeni bir küresel gerçekliğe dönüştü.

Stratejik otonomi, merkezi karar alma ve toplam faydayı önceleyen yönetimler öne çıkıyor.

Bu durum liberal demokratik ezberleri ciddi biçimde zorluyor.

Tam da bu noktada Türkiye’de yeniden alevlenen ‘yerel yönetimler’, ‘çok dillilik’, ‘çok kültürlülük’ tartışmalarına bakmak gerekiyor.
Özellikle Kürt meselesi üzerinden, Avrupa Konseyi’nin yerel yönetimler anlayışına dayanan eski bir reçete tekrar gündeme getiriliyor.

Soru açık:

“Bu model, 21’inci Yüzyıl’ın ikinci çeyreğinde hâlâ geçerli mi?

Haberin Devamı

Yoksa, Avrupa’nın kendisinin bile artık taşıyamadığı bir anlayışı Türkiye’ye ithal etmeye mi çalışıyoruz?”

Burada mesele demokrasi karşıtlığı değil.

Asıl mesele şudur:

Merkez güçlü mü, adil mi, rasyonel mi?

Eğer merkezi yönetim; adil paylaşım yapabiliyor, uzun vadeli plan kurabiliyor, farklı etnik ve dini grupları gerçekten sistemin içine alabiliyorsa…

Yerel yetki artışına gerek kalmadan da refah üretilebilir.

Türkiye’nin belki de yapması gereken, yetkileri parçalamak değil, planlamayı güçlendirmektir.

1960’larda kurulan Devlet Planlama Teşkilatı benzeri yapıları, bu kez gerçekten demokratik, katılımcı ve liyakate dayalı şekilde yeniden düşünmektir.

Unutmayalım:

Haberin Devamı

Otokrasi, insanlık tarihinin en çok denenmiş yönetim biçimidir.

Bu coğrafyada ise Selçuklu’dan Osmanlı’ya kadar rasyonel aklın tek merkezden işlediği dönemler; gücün, düzenin ve refahın yükseldiği dönemler olmuştur.

Belki de artık şu soruyu dürüstçe sormalıyız:

“Demokrasi mi refah getirir, yoksa refah mı demokrasiyi mümkün kılar?”

Çünkü görünen o ki, dünya bu soruya bizim ezberlerimizden çoktan farklı cevaplar vermeye başladı.

Yazarın Tüm Yazıları