Paylaş
AK Parti İzmir milletvekillerinin projeyi tekrar gündeme taşıması, kentin iş dünyası temsilcilerinin Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’u ziyaretiyle birlikte bu tartışmaya yeni bir ivme kazandırdı.
Hatırlanacağı üzere söz konusu proje AK Parti iktidarı döneminde ilk kez 2021 yılında kamuoyunun önüne gelmişti.
İlk aşamada İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Çeşme Belediyesi’nin bir itiraz geliştirmediği süreç, zamanla çevresel hassasiyetlerin öne çıkmasıyla farklı bir mecraya sürüklendi.
Öyle ki, başlangıçta temkinli bir mesafede duran yerel yönetimler dahi sonradan projeden vazgeçilmesi gerektiği yönünde bir pozisyona savruldu.
Elbette doğayı korumak önemlidir.
Hatta bu konuda hassas olmak bugün artık bir tercih değil, zorunluluktur.
Nitekim Yunanistan’ın bazı adalarında uyguladığı korumacı yaklaşım sık sık örnek gösterilir.
Doğal dokuyu muhafaza etmek adına neredeyse çivi çaktırmayan bu anlayış, ilk bakışta takdire şayan görünmektedir.
Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken çok temel bir gerçek vardır.
Türkiye, 86 milyonluk nüfusuyla büyük bir ülkedir.
Yunanistan ise yaklaşık 9-10 milyon nüfuslu, özellikle Ege adalarında turizm sezonu dışında son derece sınırlı bir yerleşik nüfusa sahip daha küçük bir ölçektedir.
Dolayısıyla aynı turizm modelini, aynı ekonomik ve demografik şartlar varmış gibi birebir kıyaslamak doğru değildir.
Çünkü her ülke, kendi ölçeğine, ihtiyaçlarına ve ekonomik gerçeklerine göre bir kalkınma stratejisi üretmek zorundadır.
Tam da bu noktada kitle turizmi meselesine soğukkanlı biçimde bakmak gerekir.
Kitle turizmi, kimi çevrelerin küçümsediği gibi değersiz bir alan değil, doğru planlandığında çok ciddi ekonomik sonuçlar üretebilen güçlü bir modeldir.
Çeşme Projesi’ni de bu çerçevede değerlendirmek gerekir.
Üstelik bu, İzmir’in önüne ilk kez gelen bir fırsat da değildir.
Turgut Özal döneminde de Yarımada için benzer bir turizm vizyonu gündeme gelmiş, ancak o günün kent dinamikleri bu projeye sıcak bakmamıştı.
Sonuçta devlet rotasını Antalya’ya çevirdi.
Bugün Antalya, kitle turizminde dünyanın sayılı merkezlerinden biri haline gelmiş durumda.
Yani bir anlamda İzmir’in elinin tersiyle ittiği fırsat, Antalya’nın büyüme hikâyesine dönüşmüştür.
Elbette Antalya modelinin tartışmalı yönleri vardır.
‘Her şey dahil’ sisteminin yaygınlığı, yerel esnafın bu pastadan yeterince pay alamaması ya da turizmin niteliği üzerinden yapılan eleştiriler yabana atılmamalıdır.
Ancak bütün bu eksiklerine rağmen Antalya’nın yarattığı ekonomik hacim, istihdam gücü ve marka değeri ortadadır.
Çeşme için düşünülen modelin ise Antalya’dan daha farklı, daha seçici ve daha üst gelir grubuna hitap eden bir yapıda tasarlandığı ifade edilmektedir.
Zaten bugün Türkiye’nin turizmde yaşadığı temel sorunlardan biri de tam olarak budur.
2025 yılı verilerine göre Türkiye’ye gelen yabancı turistlerin kişi başı ortalama harcaması yalnızca 807 dolar seviyesindedir.
Gecelik kişi başı harcama ise 104 dolar civarında kalmaktadır.
Bu tablo, nicelik olarak güçlü ama nitelik olarak hâlâ arzu edilen seviyeye çıkamamış bir turizm yapısına işaret etmektedir.
Oysa Çeşme gibi bir destinasyon, doğru planlama ile çok daha yüksek gelir grubuna hitap eden bir turizm profili yaratabilir.
Golf turizmi, nitelikli konaklama, yüksek standartlı tesisler ve uluslararası çekim gücü taşıyan yatırımlar sayesinde İzmir yalnızca daha fazla turist değil, daha fazla gelir bırakan turist de çekebilir.
Kaldı ki, 2021’de gündeme gelen proje sürecinde, kent bileşenlerinden yükselen itirazların önemli bir kısmının dikkate alınmaya çalışıldığı da biliniyor.
Buna rağmen oluşan kamuoyu baskısı ve yargısal süreçler nedeniyle proje rafa kaldırılmıştı.
Oysa böyle bir yatırım yalnızca Çeşme’ye değil, bütün Yarımada’ya, hatta doğrudan İzmir ekonomisine nefes aldırabilecek ölçekte sonuçlar doğurabilir.
Yıllardır İzmir’in yatırım alamadığından, bu yüzden potansiyelini tam anlamıyla hayata geçiremediğinden yakınıyoruz.
Belki de bugün yeniden konuşulan bu proje, o tıkanıklığı aşacak ilk büyük eşik olabilir.
Hele bir de Körfez’in temizlenmesi gibi kronik meselelerde somut ilerleme sağlanırsa, İzmir yalnızca Türkiye içinde değil, Akdeniz havzasında da çok daha güçlü bir cazibe merkezine dönüşebilir.
Nitekim 2021’de Sayın Bakan’ın, bu projeden doğacak bazı gelir kalemlerinin İzmir’e aktarılabileceğine yönelik açıklamaları da hafızalardadır.
Böyle bir dönüşüm, İzmir’in uzun süredir konuşulan ‘Barcelona benzeri bir sıçrama’ hayaline kapı aralayabilir.
Bu yalnızca yeni oteller yapılması ya da birkaç yatırımın hayata geçmesi anlamına gelmez.
Aynı zamanda gayrimenkul değerlerinin artması, restoranların, kafelerin, hizmet işletmelerinin daha fazla gelir elde etmesi, yerel ekonominin canlanması ve çok geniş bir istihdam alanının oluşması anlamına gelir.
Kısacası mesele yalnızca bir turizm projesi değildir.
Mesele, İzmir’in uzun süredir ertelediği büyük kalkınma hamlelerinden birine yeniden cesaret edip edemeyeceğidir.
Şimdi görünen o ki, Turizm Bakanlığı çevresel hassasiyetleri de gözeterek bu projeyi yeniden masaya koymaya hazırlanıyor.
Projenin yeni şekli netleştikçe, tartışmalar da daha somut bir zemine oturacaktır.
O gün geldiğinde, elimizde sadece ‘yapılsın mı yapılmasın mı’ tartışması değil, İzmir’in geleceğine dair çok daha kapsamlı bir katkı tartışmaları da olacaktır.
Paylaş