Sıtkı Şükürer

Sıtkı Şükürer

Başka bir Türkiye mümkün müydü?

Bu soruyu uzun zamandır kendime soruyorum.

Haberin Devamı

Türkiye başka türlü bir ülke olabilir miydi?
Farklı kimliklerin, kültürlerin ve inançların bir arada, kendi varlıklarını özgürce sürdürebildiği bir düzen kurulabilir miydi?
Herkesin kendi kültürünü koruduğu, dünyayla kendi bağlarını kurduğu ve bu zenginliği ülkeye kattığı bir yapı mümkün müydü?
Belki de bu sadece bir hayaldi.
Çünkü 18. ve 19. yüzyılda yükselen milliyetçilik akımları bu ihtimali giderek ortadan kaldırdı.
Tarih, bizi başka bir yola değil, bugünkü yapıya doğru sürükledi.
Bu yüzden bugün geldiğimiz noktanın, o dönemin şartlarında en gerçekçi seçenek olduğunu kabul etmek gerekiyor.
Ama yine de insan sormadan edemiyor.
Rumların, Ermenilerin ve farklı toplulukların varlıklarını sürdürdüğü bir Türkiye mümkün olabilir miydi?
Kürtlerin kendi kimlikleriyle daha görünür olduğu bir yapı kurulabilir miydi?
Cumhuriyet, bütün tartışmaların ötesinde, Türklük kavramına güçlü bir anlam kazandıran bir dönüm noktasıdır.
Birinci Dünya Savaşı sonrasında Anadolu daralmış, yorgun ve nüfus olarak sınırlı bir coğrafyaydı.
Toplam nüfus yaklaşık 12-13 milyondu.
Çok sayıda etnisite ve dini inancın oluşturduğu bir mozaikten söz ediyoruz.
Ama Türkler yine de çoğunluktu.
Yeni kurulan devlet bu sınırlı zemin üzerinde yükseldi.
Oysa Osmanlı’nın uzun tarihinde Türkler çoğu zaman geri planda kalmıştı.
Hatta kimi zaman küçümsenmişlerdi.
Devletin üst kademelerinde kendilerine geniş yer bulamamışlardı.
Ama halkın dili büyük ölçüde Türkçeydi.
Ve dil, bu toprakların kaderini belirleyen en güçlü unsurlardan biri oldu.
Osmanlı elitleri daha karma bir dil kullanırken, halk sade Türkçe konuşuyordu.
Bu sade dil, zamanla güçlü bir ortak paydanın en birleştirici unsuru olmuştur.
1900’lü yıllar Osmanlı için bir çöküş dönemiydi.
Balkanlar’da, Kuzey Afrika’da, Orta Doğu’da sürekli toprak kayıpları yaşandı.
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından ise devlet parçalanma sürecine girdi.
Geriye, toplumu bir arada tutabilecek güçlü bir bağ kalmamıştı.
Müslümanlık bile bu bağı kurmakta yeterli olamıyordu.
İşte bu noktada Türklük öne çıktı.
Türklük, yeni devletin en güçlü ortak kimliği haline geldi.
Ancak bu süreç, diğer kimliklerin geri planda bırakılmasını daberaberinde getirdi.
Cumhuriyet, kurulduğu andan itibaren yeni bir devletin taşıdığı tüm kaygıları taşıyordu.
En büyük korkulardan biri bölünmekti.
Bu travma, devletin uzun yıllar boyunca ideolojik tutumunuetkiledi.
Türk kimliği etrafında bir millet oluşturma fikri aslında Cumhuriyet’ten önce başlamıştı.
Osmanlı’nın son döneminde Enver Paşa gibi isimler bu düşünceyi öne çıkarıyordu.
1919’da Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a çıkışıyla bu süreç için düğmeye basılmıştır.
Atatürk, elde kalan en güçlü ortak payda üzerinden bir devlet kurma yoluna girdi.
Bugün Türkiye’nin varlık sebebinde bu tercihin büyük payı var.
Ama bu süreç, bazı biçimlendirmelerin zamanla tartışılmaz gerçekler gibi dayatılmasına da neden oldu.
Bu yüzden bugün hâlâ bazı konular tartışılmaya devam ediyor.
Cumhuriyet döneminde farklı kimlikler çeşitli politikalarla sisteme dahil edilmeye çalışıldı.
Bazı gruplar ise ancak sınırlı alanlarda varlık gösterebildi.
Aradan geçen yüz yılın sonunda güçlü bir Türk kimliği oluştu.
Dünya Türkiye’yi bu kimlik üzerinden tanıyor.
Bugünden bakıldığında bu yapının kalıcı olduğu hissi oldukça güçlü.
Ama yüz yıl, bu topraklar için çok uzun bir süre değil.
Geçmişte nice düzenler kuruldu ve yıkıldı.
Bu coğrafyayı hak etmek sürekli bir çaba gerektiriyor.
Çok kültürlü, çok dinli, çok etnisiteli bir ülke şimdi artık sadece Türklük üzerinden kabul görüyor ve biliniyor.
Sonuçta Türkiye’nin bugünkü hali, büyük ölçüde zamanın ruhunun yönlendirdiği bir ürün olarak karşımızda duruyor.

 

Yazarın Tüm Yazıları