Paylaş
İran, Amerika ve İsrail arasında giderek sertleşen gerilim, yalnızca sınırları değil, zihinleri de yakıyor.
İran’ın sergilediği direnç, küresel ölçekte şaşkınlıkla izleniyor.
Artık pek çok ülke, bu savaşın kazananından çok, kaybedeninin kim olacağını sorguluyor.
Çünkü her geçen gün biraz daha anlaşılıyor ki, bu ateşin kazananı olmayacak.
Avrupa’da yükselen sesler bu gerçeğin en açık göstergesi.
İspanya’dan başlayan itiraz, sokaklara taşan bir vicdan hareketine dönüşüyor.
Meydanları dolduran kalabalıklar, yalnızca bir savaşa değil, savaşın meşruiyetine itiraz ediyor.
Aynı dalga Atlantik’in öte yakasında da yankılanıyor.
Amerika’da yüz binler, kendi yönetimlerine karşı yürürken; İsrail’de savaşın yükünü omuzlayan halk, yöneticilerine hesap soruyor.
Sokaklar, siyasetin sustuğu yerde konuşmaya başlıyor.
Öte yandan Çin ve Rusya’nın sergilediği soğukkanlılık, bu yangının daha fazla büyümesini şimdilik engelliyor.
Mesafeli ama dikkatli bu duruş, savaşın sınırlarını belirleyen görünmez bir çizgi gibi.
İran ise geri adım atmıyor.
Kendi gücüne yaslanarak, teslimiyeti bir seçenek olarak dahi görmüyor.
Bu kararlılık, çatışmanın daha da uzayacağının işareti.
Tam da bu karmaşanın ortasında Türkiye, ince bir denge üzerinde yürüyor.
Bir yandan İran’ın uğradığı haksızlığa dikkat çekiyor, diğer yandan Batı ile bağlarını koparmadan ilerliyor.
Bu, sıradan bir politika değil; adeta bir denge sanatı.
Ne savrulan bir tarafgirlik, ne de sessiz bir kabulleniş…
Türkiye, sözünü sakınmadan ama köprüleri yakmadan konuşmayı seçiyor.
Asıl değerli olan da bu.
Çünkü bugün dünya, taraf olanlardan çok, taraflar arasında kalabilenlere ihtiyaç duyuyor.
Türkiye’nin en güçlü yanı, işte bu noktada ortaya çıkıyor.
Doğu ile Batı arasında hâlâ konuşabilen, hâlâ dinlenebilen bir ülke olmak…
Bu özellik, onu olası bir barışın en önemli anahtarlarından biri haline getiriyor.
Ancak savaş yalnızca cephede yaşanmıyor.
Ekonomiler de bu çatışmanın görünmeyen cephesinde ağır yara alıyor.
Yükselen petrol fiyatları, dalgalanan piyasalar ve artan belirsizlik, hayatın her alanına sızıyor.
Türkiye de bu fırtınadan bağımsız değil.
Ekonomide dengeyi korumak her geçen gün daha fazla çaba gerektiriyor.
Buna rağmen istikrarı sürdürme iradesi devam ediyor.
Fakat gerçek şu ki, savaş uzadıkça yük ağırlaşacak.
Ve bu yükü yalnızca devletler değil, toplumlar da omuzlayacak.
Bu yüzden belki de en çok ihtiyaç duyulan şey, toplumsal dayanışma.
Zor zamanların en büyük gücü, birlikte durabilme iradesidir.
Siyasi cephede ise görece bir sükûnet hâkim.
Böylesine büyük bir krizde, iç tartışmaların geri planda kalması dikkat çekiyor.
Çünkü mesele artık günlük siyasetin çok ötesinde.
Dünya, tarihinin bir başka kırılma anından geçiyor.
Bu savaşın nasıl sonuçlanacağı, yalnızca bugünü değil, yarını da belirleyecek.
Ve belki de en büyük soru şu:
İnsanlık, bir kez daha aynı hatayı mı tekrarlayacak?
Yoksa bu kez, ateşi büyüten değil, söndüren taraf mı olacak?
Dileğimiz açık ve net:
Daha fazla acı yaşanmadan, daha fazla hayat kararmadan bu savaş sona ersin.
Çünkü gerçek zafer, bir tarafın değil, insanlığın kazandığı gündür.
Paylaş