Paylaş
Adına da pek havalı bir isim takmışlardır: Aşçı tabağı.
İsme bakınca insan, şefin özel seçkisiyle hazırlanmış, uyumun ve lezzetin zirve yaptığı bir tabak bekliyor.
Ne gezer...
Önünüze gelen şey, adeta mutfakta o gün pişen her yemeğin son durağıdır.
Fasulyenin suyu pilava karışmıştır.
İzmir köfte, türlüyle komşu olmuştur.
Ispanak, et yemeğine yaslanmıştır.
Yan tarafta makarna sessizce salçaya teslim olmuştur.
Ortaya çıkan manzara ise tam anlamıyla “deli kızın çeyizi”...
Ne renkler birbirini tanıyor...
Ne kokular anlaşabiliyor...
Ne de tatlar birbirine saygı gösteriyor.
Her kaşıkta başka bir yemek değil, başka bir karmaşa çıkıyor.
Üstelik bunu hazırlayan aşçı da büyük bir marifet sergilediğini düşünüyor.
Sanki tabağı ne kadar doldurursa hüneri de o kadar büyüyecek.
Müşteri ise çoğu zaman sessiz.
“Bir şey söylersem ayıp olur” diye düşünüyor.
Önüne konulan lezzet enkazını büyük bir nezaketle bitirmeye çalışıyor.
Elbette bu tabakların müdavimleri de yok değil.
Onlar için önemli olan lezzetin inceliği değil, tabağın yüksekliğidir.
Ne kadar çok, o kadar iyi...
Damak tadı ikinci plandadır.
Mide dolsun yeter.
Halk arasında “pisboğaz” diye tanımlanan anlayış da tam olarak budur.
Benzer bir felaket şimdi de hamburgerin başına geldi.
Eskiden hamburger denince akla yumuşacık bir ekmek, iyi pişmiş bir köfte, biraz marul, domates ve sos gelirdi.
Şimdi ise hamburger siparişi veriyorsunuz.
Gelen şey küçük çaplı bir inşaat projesi.
İçinde yok yok...
Patates kızartması...
Soğan halkası...
Mozzarella...
Cheddar...
Sucuk...
Pastırma...
Mantar...
Turşu...
Üzerine üç ayrı sos...
Yetmiyor...
Bir de bıçak saplayıp servis ediyorlar ki dağılmasın.
Aslında o bıçak, lezzeti ayakta tutmak için değil; çökmemesi için konuyor.
Çünkü iki ekmeğin arasına neredeyse bir türlü tenceresi sığdırılmış durumda.
İlk ısırıkta köftenin tadını almak mümkün değil.
Peynir başka tarafa çekiyor.
Sos başka tarafa.
Patates ayrı bir hikaye anlatıyor.
Köfte ise bütün bu hengamenin içinde “Ben aslında bu işin başrol oyuncusuydum” der gibi sessizce kayboluyor.
Ne yazık ki özellikle gençler arasında bu “modifiye”! sunumlar büyük ilgi görüyor.
Kocaman...
Taşan...
Sos akan...
Fotoğrafı güzel çıkan her ürün kaliteli sanılıyor.
Oysa mutfağın en eski kuralı hala geçerliliğini koruyor.
Lezzet, kalabalığı sevmez.
İyi bir yemek bağırmaz.
Malzemelerini yarıştırmaz.
Onları konuşturur.
Gerçek ustalık, tabağı doldurmakta değil; gerektiğinde eksiltmeyi bilmektedir.
Çünkü mutfakta bazen en büyük maharet, “bir malzeme daha koymak” değil, “burada durmak yeter” diyebilmektir.
Lezzetin sırrı da tam olarak burada saklıdır.
Paylaş