Anlamaya çalışmak

NE söylediğinden ziyade “nasıl söylediğin daha önemlidir” diye bir söz vardır. Çoğu kez “Doğrucu Davut”çu olmak çözümlenebilecek meseleleri kilitlemeye sürükler. Türkiye’nin dış politika üslubu son birkaç yıldır diplomatik esnekliğe yer bırakmayacak ölçüde sert olmaya başladı.

 

Tabii ki bu durum ülkeyi yönetenlerin “Devlet politikası” tercihidir. Bu neden böyledir, ne gibi yararlar umulmaktadır... mutlaka öncesinde değerlendirilmiştir. Ancak bu tutumun karşılıklı ilişkilere bir “gerginlik” yüklediği açıktır. Ak Parti iktidarının ilk dönemlerinde aksi bir dış politika uygulanıyordu. AB parlamentosunda üyeliğe yönelik çabalarımız teşvik ediliyordu. Ermenistan’la sınır kapılarının açılması, Suriye ile ileri dostluk ilişkileri dış dünyaya Türkiye’nin barışçı pozitif iklimini yayıyordu. Bu durumun sonucu doğrudan yabancı sermaye akımında rekorlar kırılıyor, Türk Lirası istikrar kazanıyor, tüm ekonomik parametreler iyiye gidişi işaret ediyordu.
Sonra hava değişmeye başladı. Bunda başta ABD olmak üzere dış dünyanın siyasi ve ekonomik tutumlarının farklılaşması rol oynadı.
Bağlı olarak dış dünya ile karşılıklı itibarsızlaşma politikaları giderek tırmanır oldu. Türkiye artık uyumlu bir ülke izlenimi verme gayreti içinde değildi. Tabii ki bu tavrın ekonomi alanına yansımaları olumsuz olacaktı. Bugün sıradan insanlar uluslararası toplumla mesafeli olunmanın ne gibi bir yarar hesabı ile tercih edildiğini anlamaya çalışıyor. Böylesi konularda yeteri kadar bilgi sahibi olmadan, genel çerçevede hükümler oluşturmak hiç şüphesiz doğru değildir. Aradığımız cevap; uzmanların, tarihçilerin ve yayınlanırsa otobiyografik eserlerin açıklamaları ve değerlendirmeleri ile aydınlanır.

 

 

“KADİM HEMŞEHRİ” PLAKETİ

GEÇENLERDE usta gazeteci Hasan Tahsin Kocabaş “İzmirliyim diyenlerin çok düşük yüzdesinin dedesi İzmir’de doğmuştur” diye yazarak 8500 yıllık kentin insanlarının kadim yerleşik olmadığını, hatırlatıyordu. Hakikaten pek azımız, bırakın bir üst kuşağı, halen kendi doğduğumuz evde yaşıyor. Kent’in en eskileri, gayrimüslüm yerleşikler hariç, çok büyük ölçüde “mübadele” ile gelenlerdir.
Ama artık bazı taşlar yerli yerine oturmaya başladı. Balkanlar’dan, Ada’lardan hatta Anadolu’dan göç edenlerin torunları öz be öz İzmirli oldular. İlk kuşaklar bu biblo kente hoyrat davranmışlardı. Ama şimdilerde nispeten tarih ve çevre bilinci oluşmaya başladı. Biliyorlar ki başka bir İzmir yok. Bu güzelliğe yapılan kalıcı tahribatlar doğrudan çocuklarına yönelik en büyük haksızlıktır. Bu sebeple topyekûn bir sahiplenme ertelenemez bir gereklilik haline geldi.
Maalesef herkes henüz böylesi bir anlayışa sahip değil. Ama başta kamu kuruluşları ve Oda’lar olmak üzere “korumacı bilinç” giderek yaygınlaşıyor. Sorumlu İzmirliler yok ettikleri “sakız evler”e, inci gibi kıyıya dizilmiş köşklere, tertemiz körfeze hayıflanarak özlem duyuyorlar ve “nereden dönülse kardır” yaklaşımının bir mecburiyet olduğunu biliyorlar. Bu çerçevede “Kent yerleşiği” olmak, bu sıfatı kazanmak İzmir’in geleceği açısından vazgeçilmez önem taşıyor. Peki, bahse konu sıfat acaba somutlaştırılabilir mi? Bunun yöntemlerini bulur ve hayata geçirebilirsek hem anlamlı bir teşvik hem de farkındalık oluşturabiliriz.
Sayın Kocabaş’ın yazısında belirttiği üzere, mesela halen doğduğu evde yaşayan, 40 yaşı geçmiş İzmirlilerin evlerinin önüne isimleri yazılı, krom bir plaket çakarak onların yerleşikliğini, bu kadarı bile olsa, tescil edebilir miyiz? Tıpkı Konak Sevgi Yolu’nda yaptığımız gibi, Hollywood’un artistler bulvarına benzer bir hoşluğu yerel yönetimlerimiz oluşturamaz mı? Tabii ki bu proje yeni gelenlere karşı bir üstünlük veya ayrımcılık amacı taşımıyor. Sadece, kentine sevgi ve saygının yaşadığın mahalle ve evin içselleştirmeden geçtiğini ifade eden bir simgesel uygulamadır amaçlanan. Böylesi bir bilinç oluştuğunda; semtimizin parkına, ağacına, hafızaya dahil olmuş her bir köşesine başkalarının müdahale hakkı, ötesinde haddi olamaz, gün gelir “geçmişin” aslında “biz” olduğunun idrakine varırız.

 

İZMİR BEYEFENDİSİ

NE zaman kim daha İzmirli tartışması açılsa Moris Bencuya’nın karşısında önümüzü ilikleriz. Bir Sefarad Yahudisi olan “otistik çocukların Moris amcası” erişilmez yardımsever kimliği ile her daim iyilik ışıklarını yayarak çevresini aydınlatmaya devam ediyor. 11 yıl önce yapımını büyük ölçüde üstlendiği “Otistik Çocuklar Eğitim Merkezi” 6,6’lık depremde maalesef hasar görerek yıkılmıştı. Milli Eğitim Müdürlüğü 24 derslik özel bir okul yapılması için çalışmalara başlamıştı ki sevgili Bencuya elini yine taşın altına koydu ve ne gerekirse yapılacağını söyledi.
Moris bey başarılı bir iş insanıdır. Ama onu üstün kılan vasfı dostlarını hayran bırakan kalbi özellikleridir. Mutluluğun; paylaşmaktan, iyilikseverlikten ve hayattan keyif almayı ve vermeyi bilmekten geçtiğini Moris bey kadar içselleştirmiş insan çok azdır. Hani bu tarihi kent’e bir simge isim aransa, hiç şüphesiz Sayın Bencuya ilk akla gelen insanların arasında yer alır. Bu anlamıyla, aynı zamanda bir sanatsever, sivil toplumcu, Altay ve Beşiktaş aşığı, muhteşem bir aile babası sevgili Moris Bencuya gerçek bir İzmir beyefendisidir.
Kendisini sevgiyle selamlıyoruz, iyi ki varsın “Bay İzmir” diyoruz.

X
YAZARIN DİĞER YAZILARI