Galaksimizin merkezindeki karadelik

2020 Nobel Fizik Ödülü, galaksimizin merkezindeki karadeliğin keşfi için Reinhard Genzel ve Andrea Ghez'e verildi.

Karadelik denilince, aslında ilk olarak büyük kütleli yıldızların ömürlerinin sonunda ortaya çıkan çok yoğun cisimler akla gelir. Karadelik oluşturabilecek yıldızlar Güneş'in kütlesinin en az 8 katı ve üstü olanlardır. Dolayısıyla Güneş ve benzeri kütledeki yıldızların ölümüyle karadelik oluşmaz. 

Günümüzde astronomlar karadelikleri üç gruba ayırmaktadır. Bunlar; yıldız kökenli karadelikler, orta kütleli karadelikler ve süper kütleli karadelikler. 

Yıldız kökenli karadelikler, büyük kütleli yıldızların ölümüyle oluşan cisimlerdir. Orta kütleli karadelikler ise 100 Güneş kütlesi ve üstü kütleye sahip karadeliklerdir. Bu karadeliklerin büyük kütleli yıldızların ölümleriyle oluşmaları mümkün görünmüyor, çünkü ölümünden sonra geriye 100 Güneş kütlesi kalabilecek yıldızların olmadığını biliyoruz. Dolayısıyla en olası açıklama; yıldız kütleli karadeliklerin birleşerek daha büyük kütleli, yani orta kütleli, karadelikleri oluşturmuş olmalarıdır. 

Orta kütleli karadeliklerin oluşumlarını anlamak için önemli bulgular son yıllarda hayatımıza giren kütleçekim dalgaları ile elde edildi. Kütleçekim dalgalarını tespit eden LIGO ve VIRGO deneyleri, şimdiye kadar birkaç karadelik birleşmesi olayı gözledi. Özellikle Haziran 2020'de duyurulan GW190521 olayında 85 ve 66 Güneş kütlelerinde iki karadeliğin birleştiği belirlenmişti. Böyle bir birleşme ile ortaya çıkacak karadeliğin kütlesi 142 Güneş kütlesine eşdeğer oluyor. Bu gözlem, orta kütleli karadeliklerin oluşumu hakkındaki teorilere önemli bir gözlemsel destek sağladı. 

Galaksimizin Merkezini Gözlemek 

1609'da Galileo'nun kullandığı ilk teleskoptan bugüne kadar, teleskopların çapı büyüdü, kullanılan teknolojiler değişti, modern detektörler geliştirildi. Ancak yine de galaksimizin merkezinde bir karadelik olduğunu belirleyebilmek için 1990'ların ortalarına kadar beklemek zorunda kaldık. 

Optik bölgede çalışan teleskoplarımız galaksimiz Samanyolu'nun merkezini göremiyorlar. Galaksi diskindeki yoğun yıldızlararası gaz ve toz merkezdeki yıldızlardan gelen ışığı soğuruyor ve sönümlendiriyor. En güçlü teleskobumuz Hubble Uzay Teleskobu bile bu sönükleşme karşısında yetersiz kalıyor. 
Galaksimizin merkezindeki karadelik
Galaksi merkezini gözleyebilmemiz iki önemli gelişme ile mümkün oldu. Bunlardan birincisi kırmızıöte gözlemlerin başlaması, diğeri de adaptif optik uygulamaları. 

Kırmızıöte gözlemler, yıldızlararası gaz ve tozdan daha az etkileniyor. Böylece kırmızıöte bölgede çalışan güçlü teleskoplar, galaksi merkezini görüntüleyebiliyorlar. 

1994'ten beri çalışan Keck Teleskopları Dünyanın en iyi gözlem yerlerinden biri olan Hawaii'deki Mauna Kea Dağında bulunuyorlar. 10 m çapındaki bu ikiz teleskoplar yakın kırmızıöte bölgedeki gözlemlerle galaksi merkezindeki yıldızları ayırabilecek özelliklere sahip. 

Avrupa Güney Gözlemevi'nin (ESO) 1998'de çalışmaya başlayan VLT teleskobu ise her biri 8.2 m çapında olan 4 teleskoptan oluşuyor. VLT teleskobu Şili'nin Atacama Çölünde konuşlanmış durumda. Atacama Çölü, Antartika'dan sonra Dünyadaki en iyi ikinci gözlem yeri. 

Hem Mauna Kea Gözlemevi hem de Atacama Çölündeki gözlemevleri, Dünya atmosferindeki su buharının görece daha az olduğu yerler. Bu gözlem yerleri kırmızıöte bölgede yapılacak gözlemler için olabilecek en iyi yerler. 

Kırmızıöte gözlemler, adaptif optik ile birleşince 8-10 m çapındaki teleskoplar ile galaksimizin merkezini çok ayrıntılı bir şekilde inceleyebildik. Adaptif optik, en basit haliyle atmosferin gökcisimlerinden gelen fotonlar üzerindeki bozucu etkileri arındırmaya yarıyor. Uzaya yerleştirilen teleskoplar atmosferden etkilenmiyor ancak maliyetleri çok fazla. Buna bağlı olarak gözlem zamanları da çok değerli. Yere konuşlandırılmış büyük teleskoplar adaptif optik uygulamaları kullanıldığında ve özellikle kırmızıöte bölgede gözlem yapıldığında neredeyse uzay teleskoplarıyla yarışır hale gelebiliyor. 

Türkiye'nin ilk kırmızıöte teleskobu olan DAG (Doğu Anadolu Gözlemevi) teleskobunun 2022 yılında çalışmaya başlaması bekleniyor. Atatürk Üniversitesi koordinatörlüğünde yapımı devam eden Doğu Anadolu Gözlemevi'ndeki 4 metrelik teleskop da adaptif optik sistemiyle donatılmış olarak çalışacak. DAG teleskobunun adaptif optik sistemi FMV Işık Üniversitesi'nin Optomekatronik Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından tasarlandı ve üretildi. DAG-AO sistemi teleskoba takılmaya hazır bir şekilde bekliyor. Türkiye'deki astronomlar da bu sayede yıldızlararası gaz ve tozdan etkilenmeden keskin gözlemler yapabilecek. 

Süper Kütleli Karadelikler 

ABD'nin Keck ve ESO'nun VLT teleskopları 20 yıldan uzun bir süredir galaksi merkezini incelemek için kullanılıyor. 20 yıllık çalışmanın sonunda, galaksi merkezindeki yıldızların hareketlerinin incelenmesiyle merkezde bir karadelik olduğu belirlendi. Ayrıca, yıldızların karadelik çevresindeki yörüngelerinden yararlanarak bu karadeliğin kütlesinin yaklaşık 4 milyon Güneş kütlesine eşdeğer olduğu hesaplandı. 

Yıldız kütleli veya yıldız kökenli karadelikler ve orta kütleli karadeliklerden sonra milyon Güneş kütlesine sahip bu karadelikler yeni bir grup oluşturuyor. Astronomlar bu karadelikleri "süper kütleli karadelikler" olarak adlandırıyor. 

Süper kütleli karadeliklerin nasıl oluştukları henüz bilinmiyor. Ancak bugün bütün galaksilerin merkezlerinde böyle bir karadeliğin olduğu kabul ediliyor. Hatta bu büyük kütleli karadeliklerin bazı galaksilerde olağanüstü yıldız oluşum aktivitesine neden olduğu biliniyor. Böyle galaksilere "aktif galaksi çekirdeği" (AGN) deniyor ve günümüzün en yaygın araştırma konularından birini oluşturuyor. 

Henüz kökeni bilinmese de, galaksimizin merkezindeki dev kütleli karadeliğin keşfi ve kütlesinin belirlenmesi nedeniyle 2020 Nobel Fizik Ödülü Keck ve VLT teleskoplarını kullanan araştırma ekiplerine verildi. 

Yakın bir zamanda, Dünya genelindeki çeşitli radyo teleskoplar kullanılarak Virgo Kümesindeki M87 galaksisinin merkezindeki bu türden süper kütleli karadelik görüntülenebildi. Bir karadeliğin doğrudan elde edilen ilk görüntüsü olarak tarihe geçen bu gözlem, süper kütleli karadeliklerin incelenmesi için atılan önemli bir adımdı. Olay Ufku Teleskobu adı verilen bu radyo teleskop ağı çalışmalarına devam ediyor. Bu sayede süper kütleli karadeliklerin kökenini anlayabileceğimizi umuyoruz.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

2021 yılında uzayla ilgili önemli gelişmeler

Başta uzun zamandır uzaya gönderilmesi beklenen NASA'nın James Webb Uzay Teleskobu olmak üzere, 2021 yılında uzaya gönderilecek veya gerçekleşecek önemli gelişmeler var.

Bugün sabaha karşı başarıyla fırlatılan Türksat 5A uydusundan sonra Türkiye'nin bir sonraki iletişim uydusu 5B'nin Haziran 2021'de fırlatılması bekleniyor. Bilindiği gibi Türksat 5A ve 5B uyduları bir süre önce yapılan anlaşma sonucunda SpaceX şirketi tarafından uzaya gönderildi. Bu, SpaceX'in 2021 yılında yaptığı ilk fırlatmaydı. Türkiye henüz iletişim uydularını kendi üretemiyor ve kendi uzaya gönderemiyor. Ancak Türkiye Uzay Ajansı'nın hazırlıklarını yaptığı kısa, orta ve uzun vadeli planlarda, dışa bağımlılığımızın ortadan kaldırılması yönünde stratejik adımlar yer aldığını biliyoruz. 

2020 yılında astreoidlerden ve kuyrukluyıldızlardan toplanan taş örneklerinin Dünya'ya ulaştığını izledik. Bu konudaki en kapsamlı projelerden biri de Mars'tan taş örneklerinin toplanıp Dünya'ya getirilmesi. Geçtiğimiz Temmuz ayının sonunda fırlatılan Perseverance uzay aracı, şimdiye kadarki Mars görevlerinde bir yenilik olarak Dünya'ya getirilmesi olası örnek taşları toplayacak. Araç, bu örnekleri paketleyerek bir yere yığacak. Henüz, bu örneklerin nasıl getirileceği bilinmiyor. Ancak Aralık ayında NASA ve ESA bu örneklerin Dünya'ya getirilmesi konusunda bir işbirliği anlaşması imzaladı. Perseverance uzay aracı 18 Şubat 2021'de Mars yüzeyine inecek. 

Yeni Uzay Teleskobumuz 

2017 yılından beri çeşitli nedenlerle ertelenen NASA'nın James Webb Uzay Teleskobu (JWST)'nun Ekim 2021'de fırlatılması bekleniyor. JWST, halefi Hubble'ın yaklaşık 3 katı daha büyük bir aynaya sahip. 6.5 m çapındaki aynası ile evrenin derinliklerini, uzak galaksileri incelemek mümkün olacak. JWST'nin Hubble'dan bir diğer farkı ise daha çok kırmızıöte dalgaboyunda gözlem yapacak olması. Uzak galaksilerin veya evrenin ilk zamanlarının incelenebilmesi için, daha düşük enerji seviyelerinde gözlem yapılması gerekiyor. Kırmızıöte astronomi genel olarak daha soğuk gökcisimlerinin incelendiği bir alan olarak ifade edilebilir. 

Hubble'ın astronomiye yaptığı katkılar ve keşifler göz önüne alınınca, ondan daha büyük bir teleskoptan beklenti de artıyor. Astronomi dünyasının çok uzun zamandır beklediği JWST'nin fırlatılışı 2021'deki en önemli olaylardan biri olacak. JWST, Hubble gibi alçak Dünya yörüngesinde (LEO) bulunmayacak, kırmızıöte gözlemlerin kalitesini arttırmak için Güneş ışınlarının az ulaştığı, Dünya tarafından engellenerek, L2 (Lagrange) noktasına yerleştirilecek. L2 noktası, Dünya-Güneş sisteminin özel denge konumlarından biri; Dünya'nın Güneş'ten uzak diğer tarafında ve yaklaşık 1.5 milyon km uzaklıkta. 

Bir başka astronomi projesi ise NASA'nın IXPE X-ışın polarimetrik gözlemevi. SpaceX tarafından yörüngeye oturtulacak IXPE projesi birbirinin aynısı üç X-ışın teleskobu içerecek. Bu teleskoplar gökcisimlerinden gelen ışıktaki polarizasyonu araştıracaklar. Polarizasyon gözlemleri, gökcisimlerindeki manyetik alan şiddeti hakkında bilgi verirler. 

Bir Asteroidin Yörüngesini Değiştirmek

Yazının Devamını Oku

Jüpiter ve Satürn kavuşumu ne anlama geliyor?

Güneş Sistemi'nin iki büyük gezegeninin gökyüzünde birbirlerine çok yakın görünmeleri merak uyandırdı.

Gezegenler, Güneş çevresinde yörüngelerde dolanırlar. Bu yörüngelerin biçimi ve gezegenlerin bu yörüngelerdeki hareketleri 17. yy'da Kepler tarafından açıklanmıştır. 17. yy'dan beri gezegenlerin hareketlerini Kepler ve Newton kanunları ile açıklayabiliyoruz. Ne zaman nerede bulunacaklarını önceden hesaplayabiliyoruz. Zaten bu sayede gezegenlerarası yolculuk yapan uzay araçları gönderebiliyoruz. 

Dünya'dan Mars'a araçlar gönderip, yüzeyine indirip, dolaşmalarını sağlıyoruz. Ne zaman varacağını, ne zaman yüzeye ineceğini biliyoruz; metreler düzeyinde doğrulukla ineceği yeri planlıyoruz. 

Güneş Sistemi'nin dışına çıkan uzay araçlarımız var. Voyager 1 ve Voyager 2 uzay araçları Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün'ü inceleyip Güneş Sistemi'ni terkettiler. 

Yıllar önceden ince hesaplar yaparak, bir asteroidle veya bir kuyrukluyıldızla buluşmak üzere uzay araçları gönderiyoruz. Bu araçlar, o gökcisimleri ile buluşmakla kalmıyor; o cisimlerden taş-toprak örnekleri alıp Dünya'ya geri dönüyorlar. 

Tüm bunları yapabiliyorken, Jüpiter ve Satürn'ün gökyüzünde birbirlerine yakın konumda görünmelerinin bilinmeyen, doğa üstü bir anlamı olabilir mi? 

Gezegenler Birbirlerine Yaklaşabilir mi? 

Astronomlar gezegenlerin gökyüzünde birbirlerine yakınlaşmalarına aslında kavuşum derler. Çünkü bu fiziksel bir yakınlaşma değildir. Zaten bir gezegen diğer gezegene nasıl yakınlaşabilir. Gezegenler sabit yörüngelerde Güneş çevresinde dolanmakta olan büyük cisimler. 

Yazının Devamını Oku

Hayabusa-2 Dünya’ya geri döndü

Japon Uzay Ajansı’nın Hayabusa-2 uzay aracının 2019’da Ryugu asteroidinden topladığı kaya örnekleri, 6 Aralık 2020 günü planlandığı gibi Dünya’ya ulaştı.

Hayabusa-2 projesi daha önce 2010 yılında başarıyla tamamlanan Hayabusa projesinin bir devamı niteliğinde. Hayabusa projesi bir asteroidden örnek toplayıp bunların Dünya’ya getirilmesini başaran ilk uzay aracı olmuştu. Geçtiğimiz günlerde NASA’nın benzer bir projesi (OSIRIX-Rex) başka bir asteroidden örnek toplamıştı. Bu konuda öncü olan Hayabusa uzay aracı 2003’te fırlatılmış, 2005’te Itokawa adlı asteroidle buluşmuş ve topladığı örnekleri 2010 yılında Dünya’ya ulaştırmıştı. 

Japon Uzay Ajansı’nın (JAXA) bu alandaki ikinci projesi olan Hayabusa-2 ise 2014’te fırlatıldı, 2018’de Ryugu asteroidi ile buluştu. Bir yıl kadar asteroidi inceleyen uzay aracı topladığı örneklerle 2019 sonuna doğru Dünya’ya olan dönüş yolculuğuna başlamıştı. 

Hayabusa-2’nin Ryugu asteroidinden topladığı örnekler 40 cm genişliğinde ve 20 cm yüksekliğinde ısıya dayanıklı ve korumalı özel bir kapsül içinde uzayda yolculuk etti. Asteroidden ayrıldıktan sonra yeniden Dünya’ya dönen Hayabusa-2 uzay aracı, taşıdığı kapsülü Dünya atmosferine girmesi için bıraktı. 5 Aralık 2020 Cumartesi akşamı 20:30 (TSİ) gibi atmosfere giren kapsül önceden planlandığı gibi Avustralya’nın güneyindeki Woomera bölgesine düştü. 

On altı kilogram ağırlığındaki kapsül atmosfere girince bir ateştopuna dönüştü ve yerdeki gözlem ekipleri tarafından, tıpkı bir göktaşının atmosfere girmesi gibi, görüntülendi. Pazar sabahı erken saatlerde Japon Uzay Ajansı yetkilileri kapsülü almak için bölgeye gittiler ve vericisinden yayılan sinyal yardımıyla kolaylıkla yerini buldular. Kapsül sağlam haldeydi. Ryugu asteroidinden iki yıl önce toplanmış örnekler incelenmek üzere Japonya’daki merkeze iletildi. 

Hayabusa-2’ye Ne Olacak? 

Japonca “doğan” anlamına gelen Hayabusa uzay aracı, örneklerin saklandığı kapsülü Dünya atmosferine bıraktıktan sonra Dünya’dan biraz uzaklaştı. 2014’te fırlatılıp, 2018’de Ryugu asteroidine ulaşıp sonra Dünya’ya yeniden 2020’de ulaşan uzay aracı toplam yakıtının yalnızca yarısını harcadı. Bu uzay araştırmaları açısından önemli bir gelişme. Hatta bir devrim niteliğinde. 

1990’ların sonunda beri uydularda ve uzun mesafeli uzay araçlarında tercih edilen iyon motorları bir süredir Japon Uzay Ajansı’nın geliştirdiği araçlarda etkin biçimde kullanılıyor. İyon motorlarının en önemli avantajı, birim kütle başına elde edilen itkinin klasik yakıtlı motorlara göre çok daha fazla olması. Alternatif motor teknolojileri içerisinde verimi ve itki gücü en yüksek seçenek iyon motorları. Daha az yakıtla daha çok itki sağlanabildiği için uzaya gönderilen araçların ağırlığı da azaltılabiliyor. Bu durum fırlatma maliyetini de azaltıyor veya aynı maliyetle daha karmaşık, sofistike araçların (genelde daha ağır oluyorlar) uzaya gönderilmesine olanak tanıyor. Elbette bu motorların şimdilik uzayda, düşük yerçekimi etkisi altında çalıştıklarını vurgulamak gerekir. Dünya’dan yapılan fırlatmalarda hala en etkili çözümler klasik roket motorları ve sıvı yakıtlar. 

İyon motorlarında ağırlıklı olarak “xenon” (ksenon) gazı kullanılıyor. Dolayısıyla bu motorlar aslında bir çeşit elektrik motorları. İyon motorları, içerdikleri yakıtın (gazın) elektrik altında iyonlaştırılması ve sonrasında serbest kalan elektronların yarattıkları hareketleri temel alan bir yönteme dayanıyor. 

Yazının Devamını Oku

Arecibo Gözlemevi kapanıyor

Radyo astronominin en simgesel gözlemevlerinden biri olan Arecibo Gözlemevi'nin kapanacağı 19 Kasım 2020'de ABD Ulusal Bilim Vakfı tarafından duyuruldu.

305 m'lik çapıyla Arecibo Teleskobu çalışmaya başladığı 1963'den 2016'ya kadar Dünyanın en büyük tek çanaklı radyo teleskobuydu. 2016'da Çin'de devreye giren FAST Teleskobu 500 m'lik çapıyla Arecibo'nun ünvanını elinden almıştı. 

1950'lı yıllarda kıtalararası füzelerin takip edilmesi için güçlü radarlar geliştirilmeye çalışılıyordu. Arecibo Teleskobu başlangıçta bu fikirle ortaya çıksa da, sonrasında radyo astronomi ve atmosfer araştırmaları için geliştirildi. 

ABD'nin Ulusal Bilim Vakfı'na (NSF) bağlı olan Arecibo Teleskobu Porto Riko'da kurulu. 305 m çapındaki anten büyüklüğü dolayısıyla, gökyüzünde her doğrultuya bakamıyor. Aslında başlangıçta sabit olarak başucu noktasına (zenit) bakması düşünülmüştü. Ancak, teleskoptan daha fazla verim almak için, çanağın yaklaşık 150 m üzerine yerleştirilen alıcının belirli açılarda hareket edebilmesi sağlandı. 

Arecibo'nun gökyüzünde daha fazla alanı gözlemesine olanak tanıyan bu alıcı aynı zamanda teleskobun sonunu da getirdi. Ağustos ayında bu alıcıyı tutan çelik kablolarda yaşanan sorunlar, 900 tonluk alıcının teleskobun çanağına düşmesine ve çok büyük zarar vermesine neden oldu. Arecibo son 10 yıl içinde başka zararlar da görmüştü. 2017'deki Maria Kasırgası ile 2019 ve 2020 yıllarında meydana gelen depremler teleskoba çok ciddi zarar vermişti.

NSF zaten 2006'dan beri Arecibo'nun bütçesini kısmıştı ve araştırmacıların başka kaynaklardan finansal destek bulmalarını istiyordu. 

Arecibo Teleskobu kısmen NASA tarafından da desteklense de, esas mali kaynağı Ulusal Bilim Vakfıydı. Teleskobun bilimsel operasyonları çalışmaya başladığı 1963 yılından 2011 yılına kadar Cornell Üniversitesi'nin sorumluluğundaydı. 

Dünya Dışı Akıllı Yaşam Araştırmaları 

Arecibo Teleskobu, "Dünya Dışı Akıllı Yaşam Araştırmaları" (SETI) için önemli bir araştırma merkeziydi. Arecibo Gözlemevinin 1966-1968 yılları arasında müdürlüğünü yapan Frank Drake, SETI çalışmalarının temellerini atan önem bir bilim insanı. Dünya dışı akıllı uygarlıkların sayısını tahmin etmeye yarayan bir denklem geliştirdi. Drake Denklemi, en kötümser yaklaşımla bile galaksimizde 1 milyon gelişmiş uygarlık olabileceğini gösterir. Kısa bir süre önce İngiliz bilim insanları Tom Westby ve Christopher Conselice, Drake Denkleminin modern bir versiyonunu yayınladılar. 

Yazının Devamını Oku

Asteroid madenciliğine doğru

NASA'nın OSIRIS-REx uzay aracı asteroid Bennu'nun yüzeyine dokunarak taş örnekleri topladı.

Asteroidler birçok bakımdan bilim insanlarının ilgisini çekiyor. Bunların en başında Güneş Sistemi'nin oluşumunun ve evriminin anlaşılması geliyor. Bu cisimlerin büyük çoğunluğu Güneş Sistemi'ndeki gezegenlerin oluşumu sırasında artan maddeler. 

İçerdikleri organik maddelerin Güneş Sistemi'nde yaşamın oluşması için gerekli ortamı sağladığı düşünülüyor. Gezegenlere çarpan veya küçük parçalar halinde düşen asteroidlerin yaşamın ortaya çıkmasına etkisinin önemli olduğu biliniyor. 

Ayrıca bazı asteroidler Dünya'da üretimde sıklıkla kullandığımız metalleri içeriyor ve ileride Dünya'daki kaynaklar tükendiğinde bu asteroidlerden nikel, demir, platin gibi maddelerin elde edilmesi söz konusu. 

Şimdiye kadar asteroidleri ve kuyrukluyıldızlar gibi bunlara benzer küçük gökcisimlerini yakından araştırmak için çeşitli denemeler yapıldı ve uzay araçları gönderildi. 

Halley kuyrukluyıldızının 1986'daki geçişi sırasında Avrupa Uzay Ajansı'nın Giotto uzay aracı kuyrukluyıldıza 600 km yaklaştı. Çekirdeği, toz yapısı ve kuyrukları hakkında bilgi topladı. 

NASA'nın Ocak 2005'te fırlatılan Deep Impact (Derin Darbe) uzay aracı Tempel 1 adlı kuyrukluyıldız ile Temmuz 2005'te buluştu ve taşıdığı bir çarpışma aracını kuyrukluyıldıza gönderdi. Çarpışma ile ortaya çıkan toz ve parçacıklar hem Dünya'daki ve uzaydaki teleskoplarla hem de Deep Impact aracı ile incelendi. 

1999 yılında fırlatılmış olan

Yazının Devamını Oku

X-Işın Teleskobu SRG İlk Altı Aylık Gökyüzü Taramasını Tamamladı

Almanya ve Rusya ortaklığında geliştirilen SRG X-ışın teleskobu ilk altı aylık bilimsel gözlemlerini tamamladı. Böylece; X-ışınlarında yeni bir gökyüzü haritası elde edildi. 

Spectrum-Röntgen-Gamma (SRG) uydusu 1990'ların sonunda Rusya tarafından geliştirilen ve fırlatılması düşünülen bir uzay teleskobuydu. Bir astrofizik projesi olan SRG uydusuna, Türkiye de doğrudan katılmıştır. TÜBİTAK aracılığıyla projeye katılan Türkiye, uydudan doğrudan veri alabilmek için Rusya Uzay Ajansı'na (ROSCOSMOS) 2 milyon USD ödemiştir. Bir uydu projesine bu ilk katılım, aslında Rusya'nın 1.5 metre aynı çapında bir teleskobunu TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi'ne (TUG) konuşlandırmasının karşılığında gerçekleşti.

Ülkemizdeki astronomların 30 yıllık rüyası ve alın terinin sonucunda, 5 Eylül 1997 yılında açılan TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi'ne başka ülkelerin teleskoplarının gelmesi bekleniyordu. Bilimsel dergilerde gözlemevi yerleşkesinin tanıtılması ve yapılan çağrılardan sonra, Hollanda ve Rusya'dan teleskop önerileri geldi.

Bu teleskoplardan biri, Özbekistan'ın Maidanak Gözlemevi'nde bir ikizi bulunan 1.5 metre çaplı, AZT-22 kod adlı teleskoptu. TÜBİTAK ile Rusya'nın Kazan Devlet Üniversitesi ile IKI Uzay Enstitüsü arasında yapılan anlaşmalardan sonra teleskop Türkiye'ye geldi. 2001 yılında çalışmaya başlayan teleskop bundan sonra Rus-Türk Teleskobu (RTT150) olarak anılmaya başladı.

RTT150 teleskobunun TUG'a kurulmasının ana amacı, yakında (o zamanlar 1995 veya 1996 sonlarında öngörülüyordu) fırlatılacak SRG uydusu ile gözlenecek ve yeni keşfedilecek X-ışın kaynaklarının görünür dalgaboylarında (optik) gözlemlerinin yapılmasıydı.

Ancak ardı ardına gelen teknik aksaklıklar ve sonrasında yaşanan mali sıkıntılar nedeniyle Rusya, SRG uydusunu hayata geçiremedi. 2003 yılında Almanya, atmosfer dışı uzay araştırmalarının yürütüldüğü Max-Planck Enstitüsü (Max-Planck-Institut für extraterrestrische Physik - MPE) aracılığıyla uyduya ortak oldu. Böylece SRG uydusu hayata geçebilecekti.

2005 yılında temel tasarımı yapılan uydu, 2005-2016 yılları arasında üretildi. Üretim sırasında da çeşitli aksaklıklar yaşandı ve uydunun 2005'te yapılan tasarımında bazı değişikliklere gidildi. En sonunda, uydu üzerinde iki ayrı X-ışın teleskobu olmasına karar verildi. Bu teleskoplardan biri, eROSITA, 0.5-10 keV enerji aralığında; diğeri ise, ART-XC, 5-30 keV enerji aralığındaki X-ışın fotonlarını algılayacak şekilde geliştirildiler.  eROSITA algılayıcısı Almanya tarafından, ART-XC algılayıcısı ise Rusya tarafından geliştirildi. Her ne kadar isminde "gama" kelimesi geçse de, bugünkü SRG uydusu yalnızca bir X-ışın uydusu. Rusya, ilk fikre (X ve gama ışın uydusu) saygıdan uydunun ismini SRG olarak korumaya karar verdi.

Yüksek enerji astrofiziğinde eROSITA'nın gözleyeceği enerji aralığına yumuşak X-ışın bölgesi, ART-XC'nin gözleyeceğine ise sert X-ışın bölgesi denilmektedir. eROSITA'nın esas olarak gözleyeceği kaynaklar galaksi kümeleri ve X-ışın çiftleriyken; ART-XC daha çok aktif galaksi çekirdeklerini belirlemeyi hedeflemektedir. Özellikle eROSITA'nın 100.000 galaksi kümesi belirlemesi ve bu yolla evrendeki madde dağılımını büyük bir hassasiyetle ortaya koyması bekleniyor. Bu da günümüzün en çok ilgi çeken konularından karanlık enerji için önemli bir sınırlama getirebilecek.

SRG uydusu eROSITA ve ART-XC algılayıcıları ile tarama modunda çalışan bir uzay teleskobu. SRG, her altı ayda bir tüm gökyüzünü X-ışınlarında tarayacak ve yeni verileri bilim dünyasına sunacak.

Yazının Devamını Oku

SpaceX'in Başarısı ve Özel Şirketlerin Uzaydaki Geleceği  

Bir ticari şirketin ilk defa uzaya astronot göndermesi yeni bir dönemin başlangıcını belirtiyor.

 

NASA 2011 yılından beri astronotlarını Rusya'nın Baykonur Uzay Üssünden ve Rus uzay araçlarıyla uzaya gönderiyor. Üstelik her bir yolculukta Rus Uzay Ajansına astronot başına 81 milyon dolar ödeniyor. Bu ücret, 2011 öncesinde uzay mekiği görevdeyken kişi başına 21 milyon dolardı.

2011'den beri günümüze kadar NASA'nın Rusya'ya ödediği ücretler 3 milyar doları aştı. Hem uzaya astronot gönderme bağımsızlıklarını yeniden kazanmak, hem de ABD'li şirketlerin bu pazardan pay almalarını sağlamak için SpaceX, Boeing, Lockheed Martin gibi şirketlere uzay aracı geliştirme çağrıları yapıldı.

 

Bir Özel Şirket Tarafından Uzaya Taşınan İlk Astronotlar

NASA ile SpaceX arasında imzalanan anlaşma gereği 5 yıldır geliştirilmekte olan Crew Dragon uzay aracı, 30 Mayıs 2020 günü başarıyla uzaya gönderildi.

İlk olarak 27 Mayıs 2020 günü yapılması planlanan fırlatma, hava koşulları nedeniyle ertelendi. 30 Mayıs 2020 Cumartesi günü de başlangıçta çok umut verici görünmeyen meteorolojik veriler, fırlatma saatine doğru değişti ve fırlatmaya elverişli bir hava yakalandı.

SpaceX'in 2010'dan beri geliştirdiği Falcon 9 roketi TSİ 22:22'de Florida'daki Kennedy Uzay Üssünden başarıyla kalktı. Yaklaşık 2.5 dakika sonra Falcon 9'un birinci kısmı ayrılarak Dünya'ya döndü. 2017'den beri yapılageldiği gibi Falcon 9'un birinci kısmı, geri geri gelerek kontrollü bir şekilde Atlantik Okyanusu'nda bekleyen gezici iniş rampasına dik olarak kondu. Böylece Falcon 9 roketi Crew Dragon uzay aracını atmosfer dışına taşıyarak, fırlatılıştan yaklaşık 7 dakika sonra Dünya'ya geri dönmüş oldu. Başından beri Elon Musk'un altını çizdiği "

Yazının Devamını Oku

NASA-SpaceX İşbirliğiyle Astronotlar Yeniden ABD'den Uzaya Gönderiliyor

İnsanın Dünya'yı uzaydan görme macerası 1961'de Yuri Gagarin'le başladı. Şimdiye kadar 566 kişi Dünya'yı uzaydan görme şansını yakaladı. 

Soğuk Savaş'la birlikte ortaya çıkan "uzay yarışı"nda Sovyetler Birliği ilk yapay uyduyu 1957 yılında uzaya göndererek önemli bir başarı elde etmişti. Sovyetler Birliği daha sonra, 12 Nisan 1961'de Yuri Gagarin'in Dünya çevresinde bir yörünge tamamlayıp, başarılı bir şekilde geri gelmesiyle ikinci önemli başarıyı da elde etmiş oldu.

 

1961'den bugüne kadar uzaya çıkan, Dünya çevresinde yörüngede kalan veya Ay'a giden insan sayısı 566'yı buldu.

 

Her ne kadar ABD, başlangıçta ilkleri Sovyetler Birliği'ne kaptırmış olsa da, önce Ay'a yapılan ilk insanlı yolculuklar ve sonrasında da hızla gelişen uzay çalışmaları ile önemli bir ivme kazandı.

 

Uzay Mekiği Göreve Başlıyor

 

Yazının Devamını Oku

Doğru Aydınlatma ile Gökyüzünün Karanlığını Korumak Mümkün

2014 Nobel Fizik Ödülü günümüzün aydınlatma uygulamalarını başta aşağı değiştiren ve dönüştüren buluşları nedeniyle üç Japon bilim insanına verildi. Isamu Akasaki, Hiroshi Amano ve Shuji Nakamura bugün LED olarak adlandırdığımız teknolojiyi 1990'lı yıllarda geliştirdiler.

Edison'la özdeşleştirilen ve 1878'de geliştirilen klasik ampüller yerlerini çok hızlı bir şekilde LED ışıklara bırakmaya başladı. Bunun en temel nedeni, LED'lerin elektrik enerjisini doğrudan ışığa dönüştürmesiydi. Halbuki klasik ampüller elektrik enerjisinin önce ısıya sonra ışığa dönüştürülmesi esasına dayanıyordu. Yine 1990'larda yaygın olarak kullanılmaya başlanan floresan ampüller de içerdikleri civa nedeniyle giderek daha az tercih ediliyorlar. 

Dahası, birçok ülke başlangıçta resmi kurumlara ait binalarda ve yerleşkelerde LED ampüllerin kullanılmasını zorunlu hale getiriyor. LED'lerin enerji verimliliği o kadar fazla ki, klasik ampüllerin harcadığı elektrik ile 100 kat daha fazla ışık elde edilebiliyor. 

Uluslararası Işık Günü

Birleşmiş Milletler, 2014 Nobel Fizik Ödülü'nün de etkisiyle, 2015 yılını Uluslararası Işık Yılı (IYL) ilan etti ve ışık temelli teknolojiler ve ışığın hayatımızdaki yeri hakkında geniş kapsamlı etkinlikler yapıldı. Ayrıca 2018'ten beri her yıl 16 Mayıs günü Uluslararası Işık Günü (IDL) olarak kutlanmaya devam ediyor. 

Işık Günü yalnızca ışık teknolojilerinin faydaları ile ilgili değil. Işığın hayatımıza kattıkları, gereksiz ve yanlış aydınlatmanın canlılar ve bitkiler üzerindeki etkileri ve elbette yanlış aydınlatma sonucunda giderek kaybettiğimiz karanlık gökyüzü de ışık günü kapsamında dikkat çekilen konulardan. 

Karanlık gökyüzü insanlığın ortak kültürel mirasıdır. Bir doğal güzelliktir. Bu güzellik, tıpkı doğa ve tabiat parkları gibi korunmalı. Nasıl bir doğal veya tarihi güzelliği korumak için yoğun çaba harcıyorsak, koruma kurulları oluşturuyorsak, bir doğal güzellik olan gökyüzünün karanlığını da korumak için çaba harcamalıyız.

Işık Kirliliği Nedir? 

Basitçe; yanlış yerde, yanlış zamanda ve yanlış biçimde uygulanan aydınlatmaya "ışık kirliliği" denir. Işık kirliliğini yaratan birden fazla kaynak vardır. Astronomları en çok etkileyen uzaya kaçan ışık da diyebileceğimiz, gereksiz biçimde gökyüzüne doğru yöneltilmiş ışık kaynaklarıdır. Şehir aydınlatmasında kullanılan armatürlerin çoğu, halk arasında karpuz denilen türdendir. Bu armatürler, ışığın yukarı doğru (uzaya) kaçmasına neden olurlar. Gökyüzü aydınlanınca da astronomlar, astronomi meraklıları, amatör astronomlar ve astrofotoğrafçılar gökcisimlerini incelemekte ve görüntülemekte güçlük çekerler. Perdeli armatürler kullanılarak bu önlenebilir.

Yazının Devamını Oku

En Sevilen Uzay Teleskobu 30 Yaşında  

Bilimsel araştırmalar için uzaya gönderilen onlarca uzay teleskobu içinde tartışmasız en çok sevilen, bilimsel gelişmelere en çok etki eden ve ufkumuzu genişleten Hubble Uzay Teleskobu 30. yaşını kutluyor.

 

Dünya atmosferi gökcisimlerinden gelen ışınımı gama-ışını, X-ışını, morötesi ve kırmızıötesi dalgaboylarında tamamen engellerken, diğer dalgaboylarında gelen ışınımlar da yoğun bir sönükleştirme etkisine maruz kalır. Daha da önemlisi, bu ışınlar atmosferin yoğun katmanları tarafından kırılmaya ve saçılmaya uğrarlar. Tüm bu etkenler, yer tabanlı teleskoplarla gözlem yaparken bilim insanlarının işlerini zorlaştırır, görüntü kalitesini bozar.

 

Amerikalı astrofizikçi Lyman Spitzer 1946 yılında bu etkilerden kurtulmak için uzaya bir teleskop yerleştirilebileceğini önerdi. 1957 yılında Sovyetler Birliği'nin Sputnik'i yörüngeye oturtabilmesi, uzay yarışını hızlandırmanın yanı sıra, evreni anlama çalışmalarında yeni bir pencerenin de açılmasını sağladı. Spitzer'in düşüncesi gerçekleşebilecekti.

 

ABD Başkanı John F. Kennedy 12 Eylül 1962'de Houston'da yaptığı ünlü konuşmasında, ABD'nin Ay'a insanlı yolculuğu hedeflediğini "... kolay olduğu için değil, zor olduğu için yapıyoruz" diyerek tüm dünyaya duyurmuştu. Bu zor görevin 1960'lar bitmeden, 7 yıl gibi kısa sürede gerçekleşebilmesi için NASA'ya müthiş bir insan gücü ve maddi kaynak ayrıldı.

 

Bununla birlikte, Apollo programı ile 20 Temmuz 1969 günü ilk insanın Ay'a inmesinin ardından, halkın ilgisi azalmaya başladı. Başlangıçta tüm televizyon kanallarının canlı yayınladığı kalkış anları artık yayınlanmaz oldu ve gazeteler eskisi kadar bu haberleri manşete taşımamaya başladı. Bu sürecin sonucunda da NASA'nın bütçesinde kesintiler meydana geldi.

Yazının Devamını Oku

Yörüngede Birlikte Gezen Uydular

İkinci Dünya Savaşı insanlık tarihinin en büyük felaketlerinden biridir ve milyonlarca insanın hayatını etkilemiştir. Bununla birlikte, savaş sırasında geliştirilen teknolojiler uzay araştırmalarının hızlanmasını sağlamıştır. Özellikle Almanya'da 20 bin bilim insanı, Almanya'nın savaşta İngiltere'ye üstün gelebilmesi için çalışmış ve roket teknolojisinde önemli gelişmelerin önünü açmıştır. Bu gelişmelerden en önemlisi V-2 adındaki uzun menzilli roketlerin üretilmesi ve hedeflenmelerinin hassasiyetle kontrol edilebilmesidir. Bu roketler ilerleyen yıllarda uzaya gönderilecek insanlı veya insansız uzay araçlarını taşıyacak roketlerin ilk halleridir. 

Savaşın hemen sonrasında ABD, bu teknolojik gelişmelerden yararlanmak amacıyla birçok Alman bilim insanının ülkeye göçmesine izin verdi. Her ne kadar o dönemin ABD Başkanı Harry Truman bu konuda çok kesin bir emir vererek, herhangi bir şekilde Nazilerle ilişkisi olan veya onlar için çalışan kimsenin getirilmemesini emretmiş olsa da, bu programı yürüten istihbarat ajansları Truman'ın emrinin dışına çıkarak, ülkenin teknolojik gelişimini gözeterek 1600 bilim insanını ABD'ye getirmiştir. Bu bilim insanları içinde, Almanya'nın V-2 roketlerini geliştiren roketbilimci Wernher von Braun ve ekibi de vardır.

"Ataç Operasyonu" olarak da bilinen bu program aslında bugün ABD'nin uzay yarışındaki başarısının esas nedenidir. von Braun ve ekibi daha sonra 1958'de kurulan NASA çatısı altında ABD'nin uzay programı için çalıştılar. Ay'a ilk insanı götüren Apollo uzay araçlarının fırlatılmasında kullanılan Saturn-V roketini de von Braun'un başını çektiği bir ekip geliştirdi. ABD'nin von Braun'a güveni o kadar fazlaydı ki, kurulduktan sonra NASA'ya bağlanan Marshall Uzay Uçuş Merkezi'nin müdürlüğüne getirildi.

Savaş sonrasında başlayan ve "soğuk savaş" olarak adlandırılan dönemde ABD ve Sovyetler Birliği büyük bir çekişme içindeydi. Bu dönem ayrıca "uzay yarışı"nın da başlangıcını oluşturur.

4 Ekim 1957'de Sovyetler Birliği ilk yapay uyduyu yörüngeye oturtmayı başarır. Rusça'da gezgin anlamına gelen Sputnik uydusu aslında küçük bir top büyüklüğündedir ve yaptığı sadece Dünya'ya sabit bir sinyal göndermektir. Ancak Sputnik tarihe bir ilk olarak kazınır. Yıllar sonra Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 1999'da, yörüngeye oturtulan ilk uydu Sputnik'e ithafen her yıl 4-10 Ekim tarihlerinin Dünya Uzay Haftası olarak kutlanmasına karar verdi.

 

Uyduların Dönemi Başlıyor

1957'de Sputnik'in uzaya gönderilmesinden bugüne kadar 9386 uydu uzaya gönderildi. Gönderilen uyduların görevleri çok çeşitli. Ancak en çok iletişim, askeri, yer gözlem ve küresel konumlandırma uyduları bulunmakta. Ayrıca birçok bilimsel uydu da Dünya yörüngesinde çalışmaya devam ediyor. Özellikle astronomi alanında çalışan çok sayıda uydu teleskop var. Dünya atmosferi gama, X, morötesi ve uzak kırmızıötesi dalgaboylarında geçirgen değil. O nedenle gökcisimlerinden gelen ışınımları alabilmemizin tek yolu atmosfer dışında, uzayda, gözlem yapmak.

Şimdiye kadar uzaya gönderilen uyduların 2218'i hala çalışır durumda. Geriye kalanların bir kısmı görev sürelerinin sonunda Dünya'ya düştü veya kontrollü olarak düşürüldü. Ancak çok önemli bir kısmı

Yazının Devamını Oku

Covid-19 Günlerinde Evden Astronomi

2019'un sonuna doğru ortaya çıkan "yeni koronavirüs" salgını nedeniyle 16 Mart'tan beri Türkiye'de tüm seviyede öğrenciler için öğretim evlerden yürütülüyor. Tüm Türkiye bir açık öğretim fakültesine dönüşmüş durumda. Dünyanın geri kalanı için de durum bundan çok farklı değil.

 

İnsanların evde kalmak zorunda olduğu bugünlerde kültür, sanat, eğitim gibi farklı alanlarda internet üzerinden etkinlikler yapılıyor veya performanslar sergileniyor. Özellikle İtalya'da başlayan balkonlardan şarkı söyleme etkinlikleri, ülkemizde de birçok sanatçının dinleti vermesi veya konser yapması şeklinde devam ediyor.

Hem Milli Eğitim Bakanlığı hem de Yükseköğretim Kurulu eğitim-öğretim faaliyetlerinin uzaktan yapılabilmesi için yönergeler hazırladı ve uygulamaya koydu. MEB'e bağlı EBA platformu ile devlet televizyon kanalları ilköğretim-lise düzeyindeki öğretim için kullanılırken, üniversiteler internet üzerinden canlı ders yapılmasına olanak tanıyan "sanal sınıf" uygulamalarını tercih ediyor.

 

Evden Astronomi Söyleşileri

Bu etkinliklere destek olmak ve farklı bir soluk getirmek için, Türk Astronomi Derneği (TAD) #EvdeKal çağrısından hareketle internet üzerinden canlı yayınlanan astronomi söyleşileri başlattı. Bu söyleşilerde Türkiye'deki astronomi çalışmalarından ötegezegenlere, kara deliklerden uzay çalışmalarına farklı konular ele alınıyor. TAD'ın resmi YouTube kanalından canlı olarak yayınlanan söyleşiler her Salı ve Perşembe akşamları 20:00-21:30 saatleri arasında gerçekleşiyor. Söyleşiler Nisan ayında başladı ve #EvdeKal çağrısı devam ettiği sürece devam edecek. Astronomi meraklıları canlı yayın sırasında konuklara internet aracılığı ile soru sorabiliyorlar. Bütün söyleşilere, yayın bittikten sonra da aynı platformdan ulaşılabilir.

TAD'ın düzenlediği Evden Astronomi Söyleşileri yanı sıra, aynı zamanda TAD'ın Bilim-Toplum Komisyonu olan AstroBilgi ekibi de "AstroBilgi Evde" adıyla özellikle ilköğretimdeki öğretmenlere yönelik canlı astronomi eğitimleri düzenliyor. AstroBilgi ekibi çoğunluğu astronomi ve uzay bilimleri bölümü öğretim üyelerinden ve astronomi eğitimi konusunda uzmanlaşmış öğretmenlerden oluşuyor ve ilköğretim-lise düzeyindeki fen bilimleri, coğrafya ve fizik branşlarındaki öğretmenlerimizin astronomi ve uzay bilimleri konularındaki eksiklerinin giderilmesine çalışıyor.

İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü bünyesindeki Astronomi ve Uzay Bilimleri Öğretmen Akademisi de yakında öğretmenlere yönelik astronomi seminerlerini başlatacak. Bu seminerler yine Türk Astronomi Derneği üyeleri ve AstroBilgi ekibi tarafından gerçekleştirilecek ve MEB'e bağlı internet platformlarından ulaşılabilecek.

Yazının Devamını Oku

Soluk Mavi Nokta: Evrende Neredeyiz?  

1977 yılında fırlatılan uzay araçları Voyager 1 ve 2 insanoğlunun şimdiye kadar ulaştığı en büyük uzaklıklarda yolculuklarına devam ediyorlar. 

Voyager 1 ve 2 adlı uzay araçları NASA'nın Jüpiter ve Satürn sistemlerini yakından incelemek üzere geliştirdiği uzay sondalarıydı. 1977 yazında önce Voyager 2, ardından da Voyager 1 uzaya gönderildi. Daha kısa olan yörüngesi nedeniyle, sonradan fırlatılan Voyager 1 Jüpiter'e ilk olarak vardı. 1979 sonunda iki uzay aracı da Jüpiter'e ulaşmış ve Güneş Sistemi'nin en büyük gezegeninin uyduları, halka sistemi ve manyetik alanı hakkında daha önce bilmediğimiz bilgileri Dünya'ya ulaştırmıştı. Bu ikili 1980 yılında da Satürn'e ulaştılar ve benzer şekilde o tarihe kadar o kadar ayrıntılı göremediğimiz Satürn sisteminin yakından görüntülerini ilettiler.

 

Uzay araçlarının başarısı nedeniyle, yerdeki Voyager ekibi onları dış Güneş Sistemi'ne göndermek, Uranüs ve Neptün'ü de yakından incelemek istediler. Başlangıçta böyle planlanmamış olmasına rağmen bu çekici fikre kimse karşı koyamadı. Ancak iki uzay aracının bundan sonraki yolları ayrılıyordu. Voyager 1 Satürn'den sonra Güneş Sistemi'ni terkedecek bir yörünge izledi, böylece gezegenlerarası uzayı incelerken, bir yandan da Güneş Sistemi'nin dışına doğru ilerliyordu. Voyager 2 ise yolculuğuna Uranüs ve Neptün'ü inceleyecek şekilde devam etti. Böylece başlangıçta öngörülen görev süreleri olan 5 yıl şimdi 12 yıla çıkmış oluyordu.

 

Tüm bunlar olurken, Voyager projesinde çalışan ve çok önemli katkılar veren gökbilimci Carl Sagan, Voyager 1'in bulunduğu yerden gezegenimize dönüp Dünya'yı görüntülemesini istedi. Bulunduğu uzaklıkta bu komutu Voyager 1'e göndermek ve sondanın hareket planını değiştirerek bu manevrayı yapmasını sağlamak ekibin çoğunluğu tarafından bir risk olarak görüldü. Carl Sagan deyim yerindeyse bir kampanya başlatarak Voyager 1'in gezegenimizi görüntülemesi için kamuoyu yaratmaya çalıştı. Sonunda Voyager 1, 14 Şubat 1990'da yaklaşık 6.5 milyar km uzaklıktayken dönüp son bir kez Dünya'ya baktı. Voyager 1'in çektiği fotoğrafta Dünya o kadar küçük ve soluk görünüyordu ki, işte bu tarihi kare soluk mavi nokta olarak adlandırıldı. Soluk mavi nokta bize ne kadar küçük ve önemsiz olduğumuzu anlatan bir fotoğraf oldu. Bu isim tamlaması daha sonra Carl Sagan'ın kitabının da ismi oldu.

 

İşte bu tarihi görüntünün elde edilmesinin üzerinden 30 yıl geçti. Uluslararası Astronomi Birliği (IAU) 2019'dan beri kutlanmakta olan 100. kuruluş yılı etkinliklerinin kapanışı olarak soluk mavi noktayı tema olarak belirledi. Türkiye'de ve dünyada bu temayla çeşitli etkinlikler düzenlendi. Bu ve daha fazlası için etkinlikleri Türkiye'de koordine eden Türk Astronomi Derneği'nin iau100.tad.org.tr sayfasını ve sosyal medya hesaplarını takip edebilirsiniz. Dünya genelindeki etkinlikler için iau-100.org sayfası ziyaret edilebilir.

 

Yazının Devamını Oku