GeriSinan Aliş Asteroid madenciliğine doğru
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Asteroid madenciliğine doğru

NASA'nın OSIRIS-REx uzay aracı asteroid Bennu'nun yüzeyine dokunarak taş örnekleri topladı.

Asteroidler birçok bakımdan bilim insanlarının ilgisini çekiyor. Bunların en başında Güneş Sistemi'nin oluşumunun ve evriminin anlaşılması geliyor. Bu cisimlerin büyük çoğunluğu Güneş Sistemi'ndeki gezegenlerin oluşumu sırasında artan maddeler. 

İçerdikleri organik maddelerin Güneş Sistemi'nde yaşamın oluşması için gerekli ortamı sağladığı düşünülüyor. Gezegenlere çarpan veya küçük parçalar halinde düşen asteroidlerin yaşamın ortaya çıkmasına etkisinin önemli olduğu biliniyor. 

Ayrıca bazı asteroidler Dünya'da üretimde sıklıkla kullandığımız metalleri içeriyor ve ileride Dünya'daki kaynaklar tükendiğinde bu asteroidlerden nikel, demir, platin gibi maddelerin elde edilmesi söz konusu. 

Şimdiye kadar asteroidleri ve kuyrukluyıldızlar gibi bunlara benzer küçük gökcisimlerini yakından araştırmak için çeşitli denemeler yapıldı ve uzay araçları gönderildi. 

Halley kuyrukluyıldızının 1986'daki geçişi sırasında Avrupa Uzay Ajansı'nın Giotto uzay aracı kuyrukluyıldıza 600 km yaklaştı. Çekirdeği, toz yapısı ve kuyrukları hakkında bilgi topladı. 
Asteroid madenciliğine doğru
NASA'nın Ocak 2005'te fırlatılan Deep Impact (Derin Darbe) uzay aracı Tempel 1 adlı kuyrukluyıldız ile Temmuz 2005'te buluştu ve taşıdığı bir çarpışma aracını kuyrukluyıldıza gönderdi. Çarpışma ile ortaya çıkan toz ve parçacıklar hem Dünya'daki ve uzaydaki teleskoplarla hem de Deep Impact aracı ile incelendi. 

1999 yılında fırlatılmış olan Stardust (NASA) uzay aracı Wild 2 kuyrukluyıldızının yakınına gitmiş, hem Güneş Sistemi'nden hem de kuyrukluyıldızdan topladığı toz örneklerini  2006 yılında Dünya'ya bir kapsülle ulaştırmıştı. Daha sonra görevi uzatılarak Stardust-NExT olarak 2005'te Deep Impact aracının çarpışma yarattığı Tempel 1 kuyrukluyıldızının yakınından geçti. Bilim insanları Stardust'ın Dünya'ya gönderdiği kapsülde yıldızlararası tozun varlığını tespit ettiklerini duyurdular. 

67P olarak da bilinen Churyumov-Gerasimenko kuyrukluyıldızı 2014 yılında Avrupa Uzay Ajansı'nın Rosetta uzay aracı tarafından ziyaret edildi. Rosetta ve kuyrukluyıldızın yüzeyine inmek üzere taşıdığı Philae yüzey aracı 2004 yılında fırlatıldı. Uzun bir yolculuktan, Mars ve asteroidler 21 Lutetia ile 2867 Steins'in yakınından geçtikten sonra 2014'ün sonuna doğru kuyrukluyıldızın yörüngesine oturdu. Yüzeyinden ayrıntılı bilgiler iletmesi beklenen Philae aracı başarılı bir iniş gerçekleştirdi ancak kuyrukluyıldızın Güneş görmeyen bir yerinde olduğu için enerjisi tükendi. Kuyrukluyıldızın biçiminin ve ayrıntılı yüzey yapısının önceden bilinmesi çok zor. Ayrıca dinamik olarak çok kararsız olduklarından yüzeyinde meydana gelen fışkırmalar, parçalanmalar gibi olaylar nedeniyle iniş yerinin çok kesin belirlenebilmesi mümkün olmuyor. Philae'den beklenenler elde edilemedi ama yörüngedeki Rosetta uzay aracı uzun süre kuyrukluyıldızı takip etti. 2016'da gerçekleştirdiği sert iniş ile görev sona ermiş oldu.

Rosetta görevi çok uzun yıllar süren bir planlamanın ve hassas hesaplamaların bir başarısı. Böylece yörünge hareketleri kesin olarak bilinemeyen, beklenmedik değişiklikler gösterebilen asteroid ve kuyrukluyıldız gibi cisimlere uzay aracı gönderilebileceği, uzay araçlarının bu cisimlerin yörüngelerine oturabileceği ve hatta yüzeylerine inebileceği gösterilmiş oldu. 
Asteroid madenciliğine doğru
Bir Asteroidden Örnek Toplamak 

Asteroidlere ulaşan, onları yakından inceleyen birçok uzay aracı olsa da, yüzeylerinden örnek toplayıp bunları Dünya'ya ulaştıran araçların sayısı henüz çok az. 

Japon Uzay Ajansı'nın (JAXA) Hayabusa olarak adlandırılan uzay aracı, Itokawa asteroidine ulaşarak yüzeyinden örnek topladı. Başlangıçta yüzeyine uzanan bir robot kol yardımıyla yapılması planlanan görev, sonradan kısa süreli bir yüzeye iniş olarak güncellendi. Hayabusa aracı 2003 yılında fırlatılmış ve 2005 yılında Itokawa ile buluşmuştu. Asteroidin yüzeyinde yarım saat kaldıktan sonra topladığı materyallerle ayrılıp, Dünya'ya geri dönüş yolculuğuna başladı. Hayabusa'nın topladığı materyaller bir kapsül ile 2010 yılında Dünya'ya ulaştı. Hayabusa bir asteroidden örnek toplayıp Dünya'ya getirmek üzere tasarlanan ilk uzay aracıydı. Ayrıca ilk defa kullanılan iyon motorları ile de böyle uzun yolculukların başarıyla gerçekleştirilebileceğini de göstermiş oldu. Hayabusa'da kullanılan teknolojiler sonraki projelere önemli bir birikim sağladı. 

Benzer bir amaçla Eylül 2016'da fırlatılan OSIRIS-REx uzay aracı iki yıllık yolculuktan sonra asteroid Bennu'ya ulaştı. Böylece Bennu, bir uzay aracının etrafında yörüngesine oturduğu en küçük gökcismi oldu. 1999 yılında LINEAR teleskobu ile keşfedilen Bennu 500 m'lik çapıyla Dünya'ya potansiyel tehlike oluşturan gökcisimleri içerisinde yeralıyor. 

OSIRIS-REx uzay aracı 20 Ekim 2020 günü yörüngesinde bulunduğu Bennu'nun yüzeyine yaklaştı. Bu amaçla geliştirilmiş robot kolu asteroide uzatarak yüzeyinden madde kopmasını sağladı. "Dokun ve Uzaklaş" olarak adlandırılan bu aşama ile görevin başarılı olması için uzay aracının en az 60 g kadar asteroid materyalinden toplaması gerekiyordu. 

22 Ekim 2020'de uzay aracından gelen görüntüler gerekenden çok daha fazla maddenin toplandığını ortaya koydu. Hatta bu materyalin, toplama haznesinin kapağının kapanmasını engellediği anlaşıldı. Uzay aracından gelen görüntülerde toplanan materyalin bir kısmının uzaya kaçtığı görülüyordu. Bunun üzerine materyalle ilgili ölçüm deneylerinden vazgeçildi. Ayrıca aracın ivmelenmesi veya aşırı hareketlenmesinin önüne geçildi ve yörünge planı güncellendi. Toplanan materyalin kaybedilmemesi için planlanandan daha önce paketlenme işlemine geçildi. OSIRIS-REx uzay aracı tıpkı Stardust veya Hayabusa gibi topladığı materyalleri korunaklı bir kapsül ile Dünya'ya ulaştıracak. 26 Ekim günü ortaya çıkan gelişmeler nedeniyle asteroidden toplanan materyalin bir an önce kapsüle yerleştirilip güvenceye alınmasına çalışılıyor. 

Her şey yolunda giderse OSIRIS-REx'in topladığı materyaller 2023'te Dünya'ya ulaşacak. Güneş Sistemi'nin oluşumu ve evrimini daha iyi anlayabilmek için bu toz zerreleri bilim insanlarına çok önemli bilgiler verecek.

X

Radyo Astronominin Altın Çağı

Dünyadaki en büyük radyo astronomi gözlemevi ağı "Square-Kilometer Array"in kurulması üye ülkelerden oluşan konsey tarafından 25 Haziran 2021 günü onaylandı.

1930'larda gelişmeye başlayan radyo astronomi, bugün astronominin en önemli gözlem yöntemlerinden birini oluşturuyor. Gökcisimleri neredeyse elektromanyetik tayfın her bölgesinde ışınım yayınlar. 

Bazı gökcisimleri bazı dalgaboylarında diğerlerinden daha fazla ışınım yayınlayabilir. Gökcisimlerini daha iyi anlayabilmek için mümkün olan her dalgaboyunda gözlemek ve çoklu dalgaboyunda alınan verileri bütüncül bir yaklaşımla analiz etmek gerekir. 

Genel bir kural olarak, daha soğuk cisimler daha uzun dalgaboylarında (kırmızıöte, uzak kırmızıöte, radyo) ışınım yayınlar. Özellikle, yıldız ve gezegen oluşum bölgeleri, yıldızlararası nötral hidrojen bulutları, evrenin derinliklerindeki galaksiler ve evrenin ilk zamanlarından kaldığı bilinen "kozmik mikrodalga ardalan ışınımı" radyo astronominin odağındaki konulardır. 

Radyo Astronominin Önemli Keşifleri 

1965 yılında Arno Penzias ve Robert Wilson, Bell laboratuvarlarında radyo iletişim kalitesini artırmaya yönelik çalışmalar yürütürken, gökyüzünün her bölgesinden gelen, son derece homojen bir ışınım tespit ettiler. Bu ışınım, evrenin çok yoğun ve çok sıcak olduğu ilk zamanların bir kalıntısıydı. Ayrıca, evrenin derinliklerinden bize ulaşan ilk (ve en eski) fotonlar da bu ışınıma ait. Kısaca CMB olarak adlandırılan bu ışınım bugün kabul ettiğimiz "Standart Evren Modeli"nin en önemli gözlemsel bulgularından biri. 

1967'de bir doktora öğrencisi olan Jocely Bell pulsarları keşfetti. Düzenli radyo atımları yayınlayan bu cisimler, kendi eksenleri etrafında çok hızlı dönen nötron yıldızlarıdır. Bu keşif 1974 yılında Nobel ile ödüllendirildi ancak keşfi yapan Jocelyn Bell yerine ödül doktora danışmanı olan Antony Hewish'e verildi. 

Optik astronominin aksine, radyo astronomide birden fazla radyo teleskop bir arada çalışabilir ve güçleri birleştirilebilir. Bu teleskopların aynı coğrafyada olmalarına bile gerek yok; farklı ülkelerde, farklı kıtalarda bulunabilirler. 

Bu özellik sayesinde, 2019'da Dünya'daki birçok radyo teleskop birlikte kullanılarak başka bir galaksinin merkezindeki karadelik doğrudan görüntülenebildi. Bu tür gözlemler olanaklı olsa da, son derece uğraşı gerektiren, yüksek düzeyde veri analizi içeren çalışmalardır. 

Yazının Devamını Oku

İstanbul Üniversitesi uzay temalı çok disiplinli bir sempozyum düzenliyor

Uzay bilimleri, uzay ekonomisi ve uzay hukukunu bir araya getiren sempozyum 29-30 Mayıs 2021 tarihlerinde İstanbul Üniversitesi Rektörlüğünde düzenleniyor.

Türkiye Uzay Ajansı'nın "Milli Uzay Programını" yayınlamasıyla birlikte Türkiye'nin uzaya bakışında değişiklikler oldu. Aslında konunun akademik ve sanayi tarafında uzay araştırmaları yeni başlamıyor. Ancak belki de ilk defa kısa, orta ve uzun vadeli hedefleri içeren bir plan yürürlüğe konuluyor. 

Anadolu'da astronomi araştırmaları, Türk-İslam bilginlerinin yaptıkları çalışmalara ortaçağa kadar eskiye gitse de, modern gözlemsel aletlerle gökcisimlerinin incelenmesi 1911'de Kandilli Rasathanesinin İcadiye Tepesi'nde kurulmasıyla başladı. 

Cumhuriyet döneminin ilk astronomi bölümü ve gözlemevi, Atatürk'ün başlattığı 1933 "Üniversite Reformu" ile birlikte İstanbul Üniversitesi bünyesinde kuruldu. Daha sonra sırasıyla; 1963'te Ankara, 1965'te Ege, 1999'da Erciyes ve 2013'te Atatürk Üniversitelerinde Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümleri açılmıştır. 

1981'de ODTÜ'de Havacılık ve Uzay Mühendisliği Bölümü açılmış, 1983'te İTÜ'de açılan Uzay Bilimleri ve Teknolojisi Bölümü daha sonra 1997 yılında Uzay Mühendisliği adını almıştır. 2012 yılında Akdeniz ve Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitelerinde Uzay Bilimleri ve Teknolojileri bölümleri açılmıştır. Günümüzde birçok üniversitede havacılık ve uzay mühendisliği veya ilgili bölümler bulunmaktadır. 

Tüm bu akademik birimler Türkiye'nin astronomi ve uzay bilimleri alanlarındaki eğitim ve araştırma faaliyetlerini yürütmektedir. Ancak bu insan kaynağından yararlanılacak gelişmiş altyapılara ve araştırma merkezlerinin sayısının artmasına ihtiyaç vardır. 

İşte bu anlayışla, Türkiye'deki uzay çalışmalarının fitili 2001 yılında TÜBİTAK-Uzay Enstitüsünün kurulmasıyla ateşlendi. Bilgi transferi yöntemiyle, Türkiye ilk uydusu olan Bilsat'ın geliştirilmesine doğrudan katkıda bulundu. 

Bugüne geldiğimizde RASAT, Göktürk, Göktürk-2 uyduları tamamlanmış; İMECE ve Göktürk-3 ise geliştirilme aşamasındadır. 

Türkiye'nin sahip olduğu haberleşme uyduları, Türksat'lar, yurtdışına sipariş verilerek üretilmiş ve yine uluslararası şirketler tarafından yörüngeye yerleştirilerek faaliyete geçen anahtar teslim projelerdir. 

Yazının Devamını Oku

Türkiye'den ışık yoluyla uzaya kaçan enerji artıyor

Türkiye'nin ışık kirliliği seviyesi 2012'den bugüne %80 artmış durumda.

Işık kirliliği, geleneksel biçimiyle, ışığın yön, yer, miktar ve zaman bakımlarından yanlış kullanılması olarak tanımlanır. 

Işık kirliliğini gereksiz aydınlatma olarak basitleştirebiliriz ancak bu basitleştirme konunun tüm boyutlarını kapsamaz. Ancak çoğu toplumda ışık kirliliği öncelikle fazla veya yanlış aydınlatma olarak algılanır. 

Yönüyle, zamanıyla, miktarıyla ve kullanılan aydınlatma çözümleriyle bu konunun insan, canlılar, doğa ve gökyüzüne yönelik etkileri var. 

Şehirlerin aşırı aydınlatılması öncelikle geceleyin evlerin içinin aydınlık olmasına ve bunun sonucunda sağlıklı ve gerektiği gibi bir uyku uyunamamasına neden olur. Halbuki insan metabolizması geceleyin uykuda yenilenir. Bu yenilenme -hücresel ve fiziksel enerji boyutlarında- melatonin hormonunun salgılanmasıyla gerçekleşir. Salgılanan melatonin hormonunun miktarı ortam karanlığına bağlıdır. Ne kadar melatonin salgılanırsa yenilenme ve hastalıklardan korunma o düzeyde fazla olur. 

Elbette günümüzde, kalın perdeler, panjurlar gibi sistemler olsa da hala konutların büyük bölümünde yatak odaları gereken karanlık seviyelerinde değildir. Özellikle büyük caddelere, iş merkezlerine, alışveriş merkezlerine, gökdelenlere yakın yerlerdeki konutlarda yaşayanların bu durumdan mağdur olmaları daha olasıdır. 

Kuşlar başta olmak üzere birçok canlının yolu fazla ışık nedeniyle saşmaktadır. Göçmen kuşlar alışkın oldukları yolları kaybedebilmekte ve nesillerinin devamını sağlayamamaktadırlar. Sahillerde ve kıyı şeritlerinde birçok deniz canlısı da ışıklar nedeniyle yüzyıllar boyunca yumurta bıraktıkları konumları şaşırmaktadırlar. 

Aşırı aydınlatma ağaçları kurutarak, ölmelerine neden olabiliyor. Ama daha önemlisi ağaçları mesken edinmiş birçok böceğin ilgisini başka yerlere çekiyor, sonucunda da ağaçların ve birçok bitkinin gelişimi için önemli olan polen yayılımını etkiliyorlar. 

Gökyüzü Kirleniyor

Yazının Devamını Oku

NASA'nın Artemis programındaki aya iniş görevi SpaceX'e verildi

Tüm gözler Mars'ta, Ingenuity ve MOXIE'deyken Ay'a yeniden gidiş programının ayrıntıları şekilleniyor.

Perseverance'in Mars'a taşıdığı Ingenuity helikopteri 3. uçuşunu da başarıyla tamamladı. Ingenuity'nin daha uzun 4. uçuşu 30 Nisan 2021 akşam saatlerinde yapılacak.

Mars'taki gelişmeler heyecanla takip edilirken, 16 Nisan 2021'de NASA, Artemis programının Ay'a iniş süreci görevini SpaceX'e verdi.

Artemis programı altı temel bileşenden veya süreçten oluşuyor.

Gelişmiş Yer Sistemleri (EGS): Kennedy Uzay Üssü'ndeki fırlatma rampaları ve çevre birimleri Artemis programında kullanılacak roketler için güncelleniyor. Bu güncelleme ile fırlatma rampası yalnızca NASA veya devlete ait fırlatmalar için değil, ayrıca özel şirketlerin roketleri için de kullanılabilecek. Yer sistemleri bu amaçla çok farklı roketlere uyacak şekilde elden geçiriliyor.

Uzay Fırlatma Sistemi (SLS): NASA'nın tarihi görevler gerçekleştirmiş SaturnV roketinden sonra uzak uzay görevleri için geliştirdiği roket sistemi. SLS hem insanlı görevleri hem de kargo görevlerini uzaya taşıyacak. Ayrıca, geliştirilebilir bir tasarımla üretildiği için zamanın şartlarına göre uyarlanabilecek.

Orion Uzay Aracı: Ay'a yapılacak insanlı görevlerde mürettebatı Ay yörüngesine götürüp geri getirecek uzay aracı. Dönüşte, Dünya atmosferine giriş koşullarına uygun olarak tasarlandı. Geçmişteki Apollo araçlarına veya günümüzdeki Crew Dragon (SpaceX) aracına benziyor.

Yörünge İstasyonu (Gateway): Ay'a inişin kapısı niteliğinde olacak bu yörünge istasyonları, Dünya'dan gelen mürettabatın geçici olarak barınacağı, hazırlıkları yapacağı ve yine Dünya'ya dönüşte kullanacağı bir üs görevi görecekler. Bu istasyonların ileride insanlı Mars araştırmalarında da kullanılacağı düşünülüyor. Böylece Artemis programı ile verimliliği test edilmiş olacak.

Ay İniş Araçları (Lunar Landers):

Yazının Devamını Oku

Bir başka gezegende helikopter uçurmak

NASA'nın Perseverance uzay aracı ile birlikte Mars'a gönderilen Ingenuity adlı mini helikopter 19 Nisan 2021 günü Mars'ta başarıyla havalandı.

Uzay çalışmalarında tarihi bir güne tanıklık edildi. Bir başka gezegende bir araç uzaktan kontrol edilerek havalandı, havada asılı kaldı ve zarar görmeden yeniden Mars yüzeyine iniş yaptı. 

NASA'nın JPL laboratuvarındaki bilim insanları ve mühendislerin yıllarca üzerinde çalıştıkları Ingenuity helikopteri 19 Nisan 2021 günü Mars gezegeninde yaklaşık 40 saniyelik bir uçuş gerçekleştirdi. 

Nisan başında gerçekleşmesi planlanan uçuş, yazılımsal bazı sorunların tespit edilmesi üzerine ertelendi. Sorunların giderilmesinin ardından uçuş denemesi gerçekleştirildi. Bu arada NASA'daki ekip zamana karşı yarışıyordu. Ingenuity, Temmuz 2020'de Dünyadan fırlatıldıktan sonra Mars'ta Perseverance'ın koruması altındaydı. Gece-gündüz sıcaklık farkları, Ingenuity'nin yalnızca 2 kg'lık küçük bir araç olması ve sınırlı bataryası nedeniyle yalnız başına uzun süre kalabilmesi riskliydi. Bataryasının tamamen tükenmesi, bu tarihi denemeyi imkansız kılabilirdi. 

Deneysel Bir Çalışma 

Ingenuity, her şeyden önce bir deney olarak geliştirildi. Perseverance'ın fırlatıldığı günden beri NASA'daki yetkililer, deneyin olumsuz sonuçlanmasına hazırlıklı olduklarını belirttiler. 

Bu karamsarlığın önemli gerekçeleri var. Bunlardan en önemlisi Mars'daki atmosferin Dünya atmosferinin %1'i yoğunlukta oluşu. Böylesi seyrek bir atmosfer aslında Everest'in zirvesinde helikopterle uçmaya benzetilebilir. Bu zorluğun aşılabilmesi için Ingenuity'nin küçük ve hafif tasarlanması gerekiyordu. Ancak atmosferin seyrekliğine rağmen uçuşun sağlanabilmesi için Ingenuity'nin pervaneleri Dünyadaki helikopterlere göre 6 kat daha hızlı dönmeliydi. 

Yazının Devamını Oku

DAG Teleskobu Türkiye'de

Türkiye'nin en büyük teleskobu olacak DAG Teleskobu Şubat sonunda Türkiye'ye ulaştı.

Türkiye'deki astronomlar 1960'lı yıllarda ulusal bir gözlemevi hayali kurmaya başlamışlardı. Cumhuriyetin ilk astronomi bölümünün, 1933 yılında Atatürk'ün "Üniversite Reformu" ile kurulduğundan beri fazla zaman geçmemiş olmasına rağmen bir ulusal gözlemevi ihtiyacı oldukça belirgindir. Elbette, bu yalnızca bir ihtiyaç değil aynı zamanda da geleceğe yönelik yerinde bir öngörüdür. O tarihte bu öngörüyü yapıp, astronomi camiasının dikkatine sunan iki gökbilimcimizi anmamız gerekir: Prof. Dr. Nüzhet Gökdoğan (1910-2003) ve Prof. Dr. Abdullah Kızılırmak (1925-1983). 

İşte 1960'larda dile getirilen ulusal gözlemevi düşüncesi, nihayet 1990'larda gerçeğe dönüşmeye başladı ve 1997 yılında Saklıkent, Antalya'da TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi (TUG) resmen açıldı. Çalışmaya başladığından beri 20 yılı geride bırakan TUG'daki en büyük teleskop, ne yazık ki, bize ait değil. Rusya'nın ortak kullanım için ülkemize getirdiği 1.5m ayna çaplı RTT150 teleskobu iki ülke kurumları arasında imzalanan bir protokolle işletiliyor. Hatta yakın bir zamanda, bu protokol güncellendi ve Rusya'nın Almanya ile birlikte fırlattığı SRG X-ışın teleskobuyla tespit edilecek kaynakların optik gözlemlerinde kullanılacak biçimde güncellendi. Dolayısıyla, Türk gökbilimcilere özgün araştırmaları için kullanabilecekleri "büyük" teleskop kalmadı. Türkiye'de tayf (spektroskopi) gözlemleri yapılabilen tek teleskobun RTT150 olduğu düşünülürse, bu durum özellikle yetişmekte olan yüksek lisans ve doktora öğrencileri için büyük bir sorun oluşturuyor. 

Bununla birlikte; 2015 yılında devreye giren yeni protokole kadar TUG, ülkemizdeki gözlemsel astronominin gelişimine çok önemli katkılar yapmıştır. Bugün öğrenci yetiştiren hocaların bir çoğu TUG'da gözlem yapmaya başlamış, tayf gözlemlerini TUG'da öğrenmiştir. TUG'un Türkiye astronomi tarihimizdeki yeri çok önemlidir ve değerlidir. Bu yalnızca TUG'un sağladığı kolaylıklar ve katkılar açısından değil, ayrıca TUG'un kuruluşunda hep birlikte çalışan, el ele veren, yoğun emek harcayan ve nice fedakarlıklar yapan Türk gökbilimcilerinin başarısı açısından da önemlidir. 

Daha Büyük Teleskoba İhtiyacımız Var! 

TUG'un kuruluşuyla birlikte profesyonel olarak işletilen, merkezi nitelikte ve tüm Türkiye'ye hizmet veren bir gözlemevine sahip olsak da, gözlemevindeki teleskopların teknolojisi, bilimsel incelemeler için gerekli olan odak düzlemi aygıtlarının kapasitesi ve en önemlisi teleskopların büyüklüğü açısından Türkiye'nin bir sıçramaya ihtiyacı olduğu açıktı. 

İşte bu ihtiyacı gören yeni nesil gökbilimcilerimizden bir grup 2008 yılından başlayarak bu düşüncelerini olgunlaştırmaya başladılar. Türkiye'nin gelişmiş ülkelerin gözlemevlerinde bulunanlar gibi modern teleskoplar, gelişmiş optik teknolojiler ve yenilikçi bilimsel aygıtlara ihtiyacı vardı. 

Yazının Devamını Oku

Perseverance'ın diğer Mars görevlerinden farkı ne?

30 Temmuz 2020'de fırlatılan uzay aracı yaklaşık 7 aylık yolculuktan sonra Mars'a ulaştı ve 18 Şubat 2021 TSİ 23:55'de Mars yüzeyine başarılı bir şekilde indi. Peki Perseverance'ın diğer Mars görevlerinden farkı ne?

NASA tarafından Mars'a gönderilen ilk uzay araçları 1964 yılında fırlatılan Mariner 3 ve Mariner 4'tü. Mariner 3 fırlatma sırasında başarısız oldu, Mariner 4 ise Mars'a yakınından geçen ilk uzay aracı oldu. Sonraki yıllarda Mars'a başka Mariner araçları da gönderildi. Ancak Mars'a gönderilen araçlar içinde tarihe kalıcı iz bırakan araçlar Viking 1 ve Viking 2 oldu. Viking'ler Temmuz ve Ağustos 1976'da Mars yüzeyine indiler. Her ne kadar 1971 yılında Rusya'nın gönderdiği Mars 3 aracı yüzeye inse de, inişten saniyeler sonra aracın bozulması nedeniyle yüzeyden görüntü elde edilemedi. Bu durumda, Viking uzay araçları Mars'ı yüzeyden gösteren ilk araçlar oldular. 

90'larda daha gelişmiş yörünge ve yüzey araçlarıyla Mars araştırmaları yeniden hızlandı. NASA'nın 1996 sonunda gönderdiği Pathfinder uzay aracı taşıdığı Sojourner gezgini ile birlikte 1997 Temmuzunda Mars yüzeyine indi. Sojourner mikrodalga fırın büyüklüğünde bir araçtı ve Mars yüzeyinde uzaktan araç kontrol etmek, yüzey koşullarının deneyimlenmesi konularında çok bilgi verici oldu. 

1976'daki Vikinglerden beri NASA Mars yüzeyine 8 araç indirdi: Viking 1&2, Pathfinder, Mars Polar Lander, Spirit, Opportunity, Phoenix, Curiosity ve InSight. 

30 Temmuz 2020'de fırlatılan ve dün gece Mars yüzeyine ulaşan Perseverance NASA'nın başarıyla Mars yüzeyine indirdiği dokuzuncu araç oldu. 

Mars araştırmaları NASA'nın bütçesinin önemli bir bölümünü oluşturuyor. Yüzeye indirilen araçlar dışında birçok uzay aracı yörüngeden Mars'ı, yüzeyini, atmosferini ve mevsimlerini inceledi. Çalışmaların iki ana amacı olduğu söylenebilir: Mars'ın coğrafi yapısının ayrıntılı bir şekilde anlaşılması ve gezegenin geçmişinde veya günümüzde yaşam olup olmadığı. 

Perseverance'ın Diğer Mars Görevlerinden Farkı Ne? 

Mars'a gönderilen araçlarla yüzey şekilleri, toprak ve kayaç yapıları, kimyasal kompozisyon gibi konular ayrıntılı incelendi. Ancak özellikle son iki araçla, InSight ve Perseverance, daha ayrıntılı kimyasal analizler yapılmaya başlandı. Önceki görevler sayesinde Mars'ın geçmişinde suyun varlığının kanıtlanması, gezegende yaşama dair izler bulunabileceği konusunda umut yarattı. 

Bu amaçla, Mars yörüngesindeki araçlardan alınan görüntüler yardımıyla Perseverance'ın indirileceği bölge belirlendi. Özellikle 2006'dan beri çalışmaya devam eden Mars Reconnaissance Orbiter (MRO) aracının yüksek çözünürlüklü görüntüleri iniş yerinin belirlenmesinde yardımcı oldu. 

Yazının Devamını Oku

Takım Uydular konusu Birleşmiş Milletler gündemine taşınıyor

Onbinlerce uydu Dünya'dan yapılan optik ve radyo astronomi gözlemlerini olumsuz etkileyeceği için Uluslararası Astronomi Birliği konuyu daimi gözlemci olduğu Birleşmiş Milletler Dış Uzay İşleri Ofisine taşıyor.

Bilindiği gibi ilk yapay uydu olan Sputnik, Rusya tarafından 4 Ekim 1957'de uzaya gönderildi. Sputnik'ten günümüze kadar geçen yaklaşık 60 yılda on bine yakın uydu gönderildi. Bu uyduların büyük bir kısmı Dünya etrafındaki yörüngelerde bulunuyor. Bir kısım bilimsel uydu ve teleskop Dünya - Güneş kütleçekim sisteminin özel konumlarında, bir kısım uydu Ay başta olmak üzere çeşitli uydu ve gezegenler çevresinde, bir kısım uzay aracı da Güneş Sistemi'nin derinlerinde bulunuyor.

SpaceX şirketinin 2015'te fizibilite çalışmalarına başladığı Starlink projesi, alçak yer yörüngesine (LEO) yerleştirilecek on binlerce uydu içeriyor. Bu uyduların Dünya'nın tamamına hızlı internet hizmeti vermek üzere tasarlandığı biliniyor.

SpaceX dışında alışveriş devi Amazon'un ve ayrıca OneWeb şirketlerinin de benzer planları var. Tüm şirketlerin planları dahil edildiğinde neredeyse 50 bin uydu ediyor. Tüm bu projeler gerçekleşirse insanoğlunun 1957'den beri, 60 yılda uzaya gönderdiği uydu sayısının 5 katı uydu uzaya gönderilecek demektir.

İlk Starlink uydusu Mayıs 2019'da uzaya gönderildi. 2020'de pandemi nedeniyle ertelemeler olsa da, şimdiye kadar yörüngeye oturtulan Starlink sayısı 1500'ü geçti.
Gönderilen ilk Starlink'ler, uyduların beklenmedik ölçüde parlak olduğunu gösterdi. Dünyadan herhangi bir optik alet kullanılmadan görülebiliyorlardı. Böylesi parlak yüzlerce (ve binlerce) uydu astronomik gözlemleri tehdit etmeye başladı.

Astronomlar bu konu üzerine imza kampanyaları ve farkındalık çalışmaları başlattılar. Starlink uydularının ve yakın gelecekte onu takip edecek diğer takım uyduların, Dünyadan optik astronomi yapılmasını imkansız hale getirme tehlikesi oluştu. Bu tehlike yalnızca optik astronomi için değil, ayrıca geniş bant radyo iletişim kanallarını kullandıkları için Dünyadan yapılacak radyo astronomi gözlemlerini de olumsuz etkileyecek. Yörüngede dolanan ve sürekli Dünyaya yayın yapan on binlerce uydu, gökcisimlerinden gelen radyo dalgalarıyla girişim oluşturacak.

Vera Rubin Gözlemevinin Geleceği Tehlikede

ABD'nin kısa bir süre sonra çalışmaya başlayacak 8.4 m'lik teleskopa sahip Vera Rubin Gözlemevi'nin amaçlarına ulaşması tehlikeye giriyor. Düzenli olarak gökyüzünü tarayacak bu dev teleskop, yaklaşık her üç gecede bir bulunduğu konumdan görülebilen tüm gökyüzünü görüntülemiş olacak. Bu sayede, hızlı hareket eden veya ani parlaklık değişimi gösteren gökcisimleri belirlenebilecek. Bu durum, özellikle asteroid ve kuyrukluyıldız gibi Dünyaya tehdit oluşturan cisimlerin belirlenmesini etkileyecek.

Yazının Devamını Oku

2021 yılında uzayla ilgili önemli gelişmeler

Başta uzun zamandır uzaya gönderilmesi beklenen NASA'nın James Webb Uzay Teleskobu olmak üzere, 2021 yılında uzaya gönderilecek veya gerçekleşecek önemli gelişmeler var.

Bugün sabaha karşı başarıyla fırlatılan Türksat 5A uydusundan sonra Türkiye'nin bir sonraki iletişim uydusu 5B'nin Haziran 2021'de fırlatılması bekleniyor. Bilindiği gibi Türksat 5A ve 5B uyduları bir süre önce yapılan anlaşma sonucunda SpaceX şirketi tarafından uzaya gönderildi. Bu, SpaceX'in 2021 yılında yaptığı ilk fırlatmaydı. Türkiye henüz iletişim uydularını kendi üretemiyor ve kendi uzaya gönderemiyor. Ancak Türkiye Uzay Ajansı'nın hazırlıklarını yaptığı kısa, orta ve uzun vadeli planlarda, dışa bağımlılığımızın ortadan kaldırılması yönünde stratejik adımlar yer aldığını biliyoruz. 

2020 yılında astreoidlerden ve kuyrukluyıldızlardan toplanan taş örneklerinin Dünya'ya ulaştığını izledik. Bu konudaki en kapsamlı projelerden biri de Mars'tan taş örneklerinin toplanıp Dünya'ya getirilmesi. Geçtiğimiz Temmuz ayının sonunda fırlatılan Perseverance uzay aracı, şimdiye kadarki Mars görevlerinde bir yenilik olarak Dünya'ya getirilmesi olası örnek taşları toplayacak. Araç, bu örnekleri paketleyerek bir yere yığacak. Henüz, bu örneklerin nasıl getirileceği bilinmiyor. Ancak Aralık ayında NASA ve ESA bu örneklerin Dünya'ya getirilmesi konusunda bir işbirliği anlaşması imzaladı. Perseverance uzay aracı 18 Şubat 2021'de Mars yüzeyine inecek. 

Yeni Uzay Teleskobumuz 

2017 yılından beri çeşitli nedenlerle ertelenen NASA'nın James Webb Uzay Teleskobu (JWST)'nun Ekim 2021'de fırlatılması bekleniyor. JWST, halefi Hubble'ın yaklaşık 3 katı daha büyük bir aynaya sahip. 6.5 m çapındaki aynası ile evrenin derinliklerini, uzak galaksileri incelemek mümkün olacak. JWST'nin Hubble'dan bir diğer farkı ise daha çok kırmızıöte dalgaboyunda gözlem yapacak olması. Uzak galaksilerin veya evrenin ilk zamanlarının incelenebilmesi için, daha düşük enerji seviyelerinde gözlem yapılması gerekiyor. Kırmızıöte astronomi genel olarak daha soğuk gökcisimlerinin incelendiği bir alan olarak ifade edilebilir. 

Hubble'ın astronomiye yaptığı katkılar ve keşifler göz önüne alınınca, ondan daha büyük bir teleskoptan beklenti de artıyor. Astronomi dünyasının çok uzun zamandır beklediği JWST'nin fırlatılışı 2021'deki en önemli olaylardan biri olacak. JWST, Hubble gibi alçak Dünya yörüngesinde (LEO) bulunmayacak, kırmızıöte gözlemlerin kalitesini arttırmak için Güneş ışınlarının az ulaştığı, Dünya tarafından engellenerek, L2 (Lagrange) noktasına yerleştirilecek. L2 noktası, Dünya-Güneş sisteminin özel denge konumlarından biri; Dünya'nın Güneş'ten uzak diğer tarafında ve yaklaşık 1.5 milyon km uzaklıkta. 

Bir başka astronomi projesi ise NASA'nın IXPE X-ışın polarimetrik gözlemevi. SpaceX tarafından yörüngeye oturtulacak IXPE projesi birbirinin aynısı üç X-ışın teleskobu içerecek. Bu teleskoplar gökcisimlerinden gelen ışıktaki polarizasyonu araştıracaklar. Polarizasyon gözlemleri, gökcisimlerindeki manyetik alan şiddeti hakkında bilgi verirler. 

Bir Asteroidin Yörüngesini Değiştirmek

Yazının Devamını Oku

Jüpiter ve Satürn kavuşumu ne anlama geliyor?

Güneş Sistemi'nin iki büyük gezegeninin gökyüzünde birbirlerine çok yakın görünmeleri merak uyandırdı.

Gezegenler, Güneş çevresinde yörüngelerde dolanırlar. Bu yörüngelerin biçimi ve gezegenlerin bu yörüngelerdeki hareketleri 17. yy'da Kepler tarafından açıklanmıştır. 17. yy'dan beri gezegenlerin hareketlerini Kepler ve Newton kanunları ile açıklayabiliyoruz. Ne zaman nerede bulunacaklarını önceden hesaplayabiliyoruz. Zaten bu sayede gezegenlerarası yolculuk yapan uzay araçları gönderebiliyoruz. 

Dünya'dan Mars'a araçlar gönderip, yüzeyine indirip, dolaşmalarını sağlıyoruz. Ne zaman varacağını, ne zaman yüzeye ineceğini biliyoruz; metreler düzeyinde doğrulukla ineceği yeri planlıyoruz. 

Güneş Sistemi'nin dışına çıkan uzay araçlarımız var. Voyager 1 ve Voyager 2 uzay araçları Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün'ü inceleyip Güneş Sistemi'ni terkettiler. 

Yıllar önceden ince hesaplar yaparak, bir asteroidle veya bir kuyrukluyıldızla buluşmak üzere uzay araçları gönderiyoruz. Bu araçlar, o gökcisimleri ile buluşmakla kalmıyor; o cisimlerden taş-toprak örnekleri alıp Dünya'ya geri dönüyorlar. 

Tüm bunları yapabiliyorken, Jüpiter ve Satürn'ün gökyüzünde birbirlerine yakın konumda görünmelerinin bilinmeyen, doğa üstü bir anlamı olabilir mi? 

Gezegenler Birbirlerine Yaklaşabilir mi? 

Astronomlar gezegenlerin gökyüzünde birbirlerine yakınlaşmalarına aslında kavuşum derler. Çünkü bu fiziksel bir yakınlaşma değildir. Zaten bir gezegen diğer gezegene nasıl yakınlaşabilir. Gezegenler sabit yörüngelerde Güneş çevresinde dolanmakta olan büyük cisimler. 

Yazının Devamını Oku

Hayabusa-2 Dünya’ya geri döndü

Japon Uzay Ajansı’nın Hayabusa-2 uzay aracının 2019’da Ryugu asteroidinden topladığı kaya örnekleri, 6 Aralık 2020 günü planlandığı gibi Dünya’ya ulaştı.

Hayabusa-2 projesi daha önce 2010 yılında başarıyla tamamlanan Hayabusa projesinin bir devamı niteliğinde. Hayabusa projesi bir asteroidden örnek toplayıp bunların Dünya’ya getirilmesini başaran ilk uzay aracı olmuştu. Geçtiğimiz günlerde NASA’nın benzer bir projesi (OSIRIX-Rex) başka bir asteroidden örnek toplamıştı. Bu konuda öncü olan Hayabusa uzay aracı 2003’te fırlatılmış, 2005’te Itokawa adlı asteroidle buluşmuş ve topladığı örnekleri 2010 yılında Dünya’ya ulaştırmıştı. 

Japon Uzay Ajansı’nın (JAXA) bu alandaki ikinci projesi olan Hayabusa-2 ise 2014’te fırlatıldı, 2018’de Ryugu asteroidi ile buluştu. Bir yıl kadar asteroidi inceleyen uzay aracı topladığı örneklerle 2019 sonuna doğru Dünya’ya olan dönüş yolculuğuna başlamıştı. 

Hayabusa-2’nin Ryugu asteroidinden topladığı örnekler 40 cm genişliğinde ve 20 cm yüksekliğinde ısıya dayanıklı ve korumalı özel bir kapsül içinde uzayda yolculuk etti. Asteroidden ayrıldıktan sonra yeniden Dünya’ya dönen Hayabusa-2 uzay aracı, taşıdığı kapsülü Dünya atmosferine girmesi için bıraktı. 5 Aralık 2020 Cumartesi akşamı 20:30 (TSİ) gibi atmosfere giren kapsül önceden planlandığı gibi Avustralya’nın güneyindeki Woomera bölgesine düştü. 

On altı kilogram ağırlığındaki kapsül atmosfere girince bir ateştopuna dönüştü ve yerdeki gözlem ekipleri tarafından, tıpkı bir göktaşının atmosfere girmesi gibi, görüntülendi. Pazar sabahı erken saatlerde Japon Uzay Ajansı yetkilileri kapsülü almak için bölgeye gittiler ve vericisinden yayılan sinyal yardımıyla kolaylıkla yerini buldular. Kapsül sağlam haldeydi. Ryugu asteroidinden iki yıl önce toplanmış örnekler incelenmek üzere Japonya’daki merkeze iletildi. 

Hayabusa-2’ye Ne Olacak? 

Japonca “doğan” anlamına gelen Hayabusa uzay aracı, örneklerin saklandığı kapsülü Dünya atmosferine bıraktıktan sonra Dünya’dan biraz uzaklaştı. 2014’te fırlatılıp, 2018’de Ryugu asteroidine ulaşıp sonra Dünya’ya yeniden 2020’de ulaşan uzay aracı toplam yakıtının yalnızca yarısını harcadı. Bu uzay araştırmaları açısından önemli bir gelişme. Hatta bir devrim niteliğinde. 

1990’ların sonunda beri uydularda ve uzun mesafeli uzay araçlarında tercih edilen iyon motorları bir süredir Japon Uzay Ajansı’nın geliştirdiği araçlarda etkin biçimde kullanılıyor. İyon motorlarının en önemli avantajı, birim kütle başına elde edilen itkinin klasik yakıtlı motorlara göre çok daha fazla olması. Alternatif motor teknolojileri içerisinde verimi ve itki gücü en yüksek seçenek iyon motorları. Daha az yakıtla daha çok itki sağlanabildiği için uzaya gönderilen araçların ağırlığı da azaltılabiliyor. Bu durum fırlatma maliyetini de azaltıyor veya aynı maliyetle daha karmaşık, sofistike araçların (genelde daha ağır oluyorlar) uzaya gönderilmesine olanak tanıyor. Elbette bu motorların şimdilik uzayda, düşük yerçekimi etkisi altında çalıştıklarını vurgulamak gerekir. Dünya’dan yapılan fırlatmalarda hala en etkili çözümler klasik roket motorları ve sıvı yakıtlar. 

İyon motorlarında ağırlıklı olarak “xenon” (ksenon) gazı kullanılıyor. Dolayısıyla bu motorlar aslında bir çeşit elektrik motorları. İyon motorları, içerdikleri yakıtın (gazın) elektrik altında iyonlaştırılması ve sonrasında serbest kalan elektronların yarattıkları hareketleri temel alan bir yönteme dayanıyor. 

Yazının Devamını Oku

Arecibo Gözlemevi kapanıyor

Radyo astronominin en simgesel gözlemevlerinden biri olan Arecibo Gözlemevi'nin kapanacağı 19 Kasım 2020'de ABD Ulusal Bilim Vakfı tarafından duyuruldu.

305 m'lik çapıyla Arecibo Teleskobu çalışmaya başladığı 1963'den 2016'ya kadar Dünyanın en büyük tek çanaklı radyo teleskobuydu. 2016'da Çin'de devreye giren FAST Teleskobu 500 m'lik çapıyla Arecibo'nun ünvanını elinden almıştı. 

1950'lı yıllarda kıtalararası füzelerin takip edilmesi için güçlü radarlar geliştirilmeye çalışılıyordu. Arecibo Teleskobu başlangıçta bu fikirle ortaya çıksa da, sonrasında radyo astronomi ve atmosfer araştırmaları için geliştirildi. 

ABD'nin Ulusal Bilim Vakfı'na (NSF) bağlı olan Arecibo Teleskobu Porto Riko'da kurulu. 305 m çapındaki anten büyüklüğü dolayısıyla, gökyüzünde her doğrultuya bakamıyor. Aslında başlangıçta sabit olarak başucu noktasına (zenit) bakması düşünülmüştü. Ancak, teleskoptan daha fazla verim almak için, çanağın yaklaşık 150 m üzerine yerleştirilen alıcının belirli açılarda hareket edebilmesi sağlandı. 

Arecibo'nun gökyüzünde daha fazla alanı gözlemesine olanak tanıyan bu alıcı aynı zamanda teleskobun sonunu da getirdi. Ağustos ayında bu alıcıyı tutan çelik kablolarda yaşanan sorunlar, 900 tonluk alıcının teleskobun çanağına düşmesine ve çok büyük zarar vermesine neden oldu. Arecibo son 10 yıl içinde başka zararlar da görmüştü. 2017'deki Maria Kasırgası ile 2019 ve 2020 yıllarında meydana gelen depremler teleskoba çok ciddi zarar vermişti.

NSF zaten 2006'dan beri Arecibo'nun bütçesini kısmıştı ve araştırmacıların başka kaynaklardan finansal destek bulmalarını istiyordu. 

Arecibo Teleskobu kısmen NASA tarafından da desteklense de, esas mali kaynağı Ulusal Bilim Vakfıydı. Teleskobun bilimsel operasyonları çalışmaya başladığı 1963 yılından 2011 yılına kadar Cornell Üniversitesi'nin sorumluluğundaydı. 

Dünya Dışı Akıllı Yaşam Araştırmaları 

Arecibo Teleskobu, "Dünya Dışı Akıllı Yaşam Araştırmaları" (SETI) için önemli bir araştırma merkeziydi. Arecibo Gözlemevinin 1966-1968 yılları arasında müdürlüğünü yapan Frank Drake, SETI çalışmalarının temellerini atan önem bir bilim insanı. Dünya dışı akıllı uygarlıkların sayısını tahmin etmeye yarayan bir denklem geliştirdi. Drake Denklemi, en kötümser yaklaşımla bile galaksimizde 1 milyon gelişmiş uygarlık olabileceğini gösterir. Kısa bir süre önce İngiliz bilim insanları Tom Westby ve Christopher Conselice, Drake Denkleminin modern bir versiyonunu yayınladılar. 

Yazının Devamını Oku

Galaksimizin merkezindeki karadelik

2020 Nobel Fizik Ödülü, galaksimizin merkezindeki karadeliğin keşfi için Reinhard Genzel ve Andrea Ghez'e verildi.

Karadelik denilince, aslında ilk olarak büyük kütleli yıldızların ömürlerinin sonunda ortaya çıkan çok yoğun cisimler akla gelir. Karadelik oluşturabilecek yıldızlar Güneş'in kütlesinin en az 8 katı ve üstü olanlardır. Dolayısıyla Güneş ve benzeri kütledeki yıldızların ölümüyle karadelik oluşmaz. 

Günümüzde astronomlar karadelikleri üç gruba ayırmaktadır. Bunlar; yıldız kökenli karadelikler, orta kütleli karadelikler ve süper kütleli karadelikler. 

Yıldız kökenli karadelikler, büyük kütleli yıldızların ölümüyle oluşan cisimlerdir. Orta kütleli karadelikler ise 100 Güneş kütlesi ve üstü kütleye sahip karadeliklerdir. Bu karadeliklerin büyük kütleli yıldızların ölümleriyle oluşmaları mümkün görünmüyor, çünkü ölümünden sonra geriye 100 Güneş kütlesi kalabilecek yıldızların olmadığını biliyoruz. Dolayısıyla en olası açıklama; yıldız kütleli karadeliklerin birleşerek daha büyük kütleli, yani orta kütleli, karadelikleri oluşturmuş olmalarıdır. 

Orta kütleli karadeliklerin oluşumlarını anlamak için önemli bulgular son yıllarda hayatımıza giren kütleçekim dalgaları ile elde edildi. Kütleçekim dalgalarını tespit eden LIGO ve VIRGO deneyleri, şimdiye kadar birkaç karadelik birleşmesi olayı gözledi. Özellikle Haziran 2020'de duyurulan GW190521 olayında 85 ve 66 Güneş kütlelerinde iki karadeliğin birleştiği belirlenmişti. Böyle bir birleşme ile ortaya çıkacak karadeliğin kütlesi 142 Güneş kütlesine eşdeğer oluyor. Bu gözlem, orta kütleli karadeliklerin oluşumu hakkındaki teorilere önemli bir gözlemsel destek sağladı. 

Galaksimizin Merkezini Gözlemek 

1609'da Galileo'nun kullandığı ilk teleskoptan bugüne kadar, teleskopların çapı büyüdü, kullanılan teknolojiler değişti, modern detektörler geliştirildi. Ancak yine de galaksimizin merkezinde bir karadelik olduğunu belirleyebilmek için 1990'ların ortalarına kadar beklemek zorunda kaldık. 

Optik bölgede çalışan teleskoplarımız galaksimiz Samanyolu'nun merkezini göremiyorlar. Galaksi diskindeki yoğun yıldızlararası gaz ve toz merkezdeki yıldızlardan gelen ışığı soğuruyor ve sönümlendiriyor. En güçlü teleskobumuz Hubble Uzay Teleskobu bile bu sönükleşme karşısında yetersiz kalıyor. 

Yazının Devamını Oku

X-Işın Teleskobu SRG İlk Altı Aylık Gökyüzü Taramasını Tamamladı

Almanya ve Rusya ortaklığında geliştirilen SRG X-ışın teleskobu ilk altı aylık bilimsel gözlemlerini tamamladı. Böylece; X-ışınlarında yeni bir gökyüzü haritası elde edildi. 

Spectrum-Röntgen-Gamma (SRG) uydusu 1990'ların sonunda Rusya tarafından geliştirilen ve fırlatılması düşünülen bir uzay teleskobuydu. Bir astrofizik projesi olan SRG uydusuna, Türkiye de doğrudan katılmıştır. TÜBİTAK aracılığıyla projeye katılan Türkiye, uydudan doğrudan veri alabilmek için Rusya Uzay Ajansı'na (ROSCOSMOS) 2 milyon USD ödemiştir. Bir uydu projesine bu ilk katılım, aslında Rusya'nın 1.5 metre aynı çapında bir teleskobunu TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi'ne (TUG) konuşlandırmasının karşılığında gerçekleşti.

Ülkemizdeki astronomların 30 yıllık rüyası ve alın terinin sonucunda, 5 Eylül 1997 yılında açılan TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi'ne başka ülkelerin teleskoplarının gelmesi bekleniyordu. Bilimsel dergilerde gözlemevi yerleşkesinin tanıtılması ve yapılan çağrılardan sonra, Hollanda ve Rusya'dan teleskop önerileri geldi.

Bu teleskoplardan biri, Özbekistan'ın Maidanak Gözlemevi'nde bir ikizi bulunan 1.5 metre çaplı, AZT-22 kod adlı teleskoptu. TÜBİTAK ile Rusya'nın Kazan Devlet Üniversitesi ile IKI Uzay Enstitüsü arasında yapılan anlaşmalardan sonra teleskop Türkiye'ye geldi. 2001 yılında çalışmaya başlayan teleskop bundan sonra Rus-Türk Teleskobu (RTT150) olarak anılmaya başladı.

RTT150 teleskobunun TUG'a kurulmasının ana amacı, yakında (o zamanlar 1995 veya 1996 sonlarında öngörülüyordu) fırlatılacak SRG uydusu ile gözlenecek ve yeni keşfedilecek X-ışın kaynaklarının görünür dalgaboylarında (optik) gözlemlerinin yapılmasıydı.

Ancak ardı ardına gelen teknik aksaklıklar ve sonrasında yaşanan mali sıkıntılar nedeniyle Rusya, SRG uydusunu hayata geçiremedi. 2003 yılında Almanya, atmosfer dışı uzay araştırmalarının yürütüldüğü Max-Planck Enstitüsü (Max-Planck-Institut für extraterrestrische Physik - MPE) aracılığıyla uyduya ortak oldu. Böylece SRG uydusu hayata geçebilecekti.

2005 yılında temel tasarımı yapılan uydu, 2005-2016 yılları arasında üretildi. Üretim sırasında da çeşitli aksaklıklar yaşandı ve uydunun 2005'te yapılan tasarımında bazı değişikliklere gidildi. En sonunda, uydu üzerinde iki ayrı X-ışın teleskobu olmasına karar verildi. Bu teleskoplardan biri, eROSITA, 0.5-10 keV enerji aralığında; diğeri ise, ART-XC, 5-30 keV enerji aralığındaki X-ışın fotonlarını algılayacak şekilde geliştirildiler.  eROSITA algılayıcısı Almanya tarafından, ART-XC algılayıcısı ise Rusya tarafından geliştirildi. Her ne kadar isminde "gama" kelimesi geçse de, bugünkü SRG uydusu yalnızca bir X-ışın uydusu. Rusya, ilk fikre (X ve gama ışın uydusu) saygıdan uydunun ismini SRG olarak korumaya karar verdi.

Yüksek enerji astrofiziğinde eROSITA'nın gözleyeceği enerji aralığına yumuşak X-ışın bölgesi, ART-XC'nin gözleyeceğine ise sert X-ışın bölgesi denilmektedir. eROSITA'nın esas olarak gözleyeceği kaynaklar galaksi kümeleri ve X-ışın çiftleriyken; ART-XC daha çok aktif galaksi çekirdeklerini belirlemeyi hedeflemektedir. Özellikle eROSITA'nın 100.000 galaksi kümesi belirlemesi ve bu yolla evrendeki madde dağılımını büyük bir hassasiyetle ortaya koyması bekleniyor. Bu da günümüzün en çok ilgi çeken konularından karanlık enerji için önemli bir sınırlama getirebilecek.

SRG uydusu eROSITA ve ART-XC algılayıcıları ile tarama modunda çalışan bir uzay teleskobu. SRG, her altı ayda bir tüm gökyüzünü X-ışınlarında tarayacak ve yeni verileri bilim dünyasına sunacak.

Yazının Devamını Oku

SpaceX'in Başarısı ve Özel Şirketlerin Uzaydaki Geleceği  

Bir ticari şirketin ilk defa uzaya astronot göndermesi yeni bir dönemin başlangıcını belirtiyor.

 

NASA 2011 yılından beri astronotlarını Rusya'nın Baykonur Uzay Üssünden ve Rus uzay araçlarıyla uzaya gönderiyor. Üstelik her bir yolculukta Rus Uzay Ajansına astronot başına 81 milyon dolar ödeniyor. Bu ücret, 2011 öncesinde uzay mekiği görevdeyken kişi başına 21 milyon dolardı.

2011'den beri günümüze kadar NASA'nın Rusya'ya ödediği ücretler 3 milyar doları aştı. Hem uzaya astronot gönderme bağımsızlıklarını yeniden kazanmak, hem de ABD'li şirketlerin bu pazardan pay almalarını sağlamak için SpaceX, Boeing, Lockheed Martin gibi şirketlere uzay aracı geliştirme çağrıları yapıldı.

 

Bir Özel Şirket Tarafından Uzaya Taşınan İlk Astronotlar

NASA ile SpaceX arasında imzalanan anlaşma gereği 5 yıldır geliştirilmekte olan Crew Dragon uzay aracı, 30 Mayıs 2020 günü başarıyla uzaya gönderildi.

İlk olarak 27 Mayıs 2020 günü yapılması planlanan fırlatma, hava koşulları nedeniyle ertelendi. 30 Mayıs 2020 Cumartesi günü de başlangıçta çok umut verici görünmeyen meteorolojik veriler, fırlatma saatine doğru değişti ve fırlatmaya elverişli bir hava yakalandı.

SpaceX'in 2010'dan beri geliştirdiği Falcon 9 roketi TSİ 22:22'de Florida'daki Kennedy Uzay Üssünden başarıyla kalktı. Yaklaşık 2.5 dakika sonra Falcon 9'un birinci kısmı ayrılarak Dünya'ya döndü. 2017'den beri yapılageldiği gibi Falcon 9'un birinci kısmı, geri geri gelerek kontrollü bir şekilde Atlantik Okyanusu'nda bekleyen gezici iniş rampasına dik olarak kondu. Böylece Falcon 9 roketi Crew Dragon uzay aracını atmosfer dışına taşıyarak, fırlatılıştan yaklaşık 7 dakika sonra Dünya'ya geri dönmüş oldu. Başından beri Elon Musk'un altını çizdiği "

Yazının Devamını Oku

NASA-SpaceX İşbirliğiyle Astronotlar Yeniden ABD'den Uzaya Gönderiliyor

İnsanın Dünya'yı uzaydan görme macerası 1961'de Yuri Gagarin'le başladı. Şimdiye kadar 566 kişi Dünya'yı uzaydan görme şansını yakaladı. 

Soğuk Savaş'la birlikte ortaya çıkan "uzay yarışı"nda Sovyetler Birliği ilk yapay uyduyu 1957 yılında uzaya göndererek önemli bir başarı elde etmişti. Sovyetler Birliği daha sonra, 12 Nisan 1961'de Yuri Gagarin'in Dünya çevresinde bir yörünge tamamlayıp, başarılı bir şekilde geri gelmesiyle ikinci önemli başarıyı da elde etmiş oldu.

 

1961'den bugüne kadar uzaya çıkan, Dünya çevresinde yörüngede kalan veya Ay'a giden insan sayısı 566'yı buldu.

 

Her ne kadar ABD, başlangıçta ilkleri Sovyetler Birliği'ne kaptırmış olsa da, önce Ay'a yapılan ilk insanlı yolculuklar ve sonrasında da hızla gelişen uzay çalışmaları ile önemli bir ivme kazandı.

 

Uzay Mekiği Göreve Başlıyor

 

Yazının Devamını Oku

Doğru Aydınlatma ile Gökyüzünün Karanlığını Korumak Mümkün

2014 Nobel Fizik Ödülü günümüzün aydınlatma uygulamalarını başta aşağı değiştiren ve dönüştüren buluşları nedeniyle üç Japon bilim insanına verildi. Isamu Akasaki, Hiroshi Amano ve Shuji Nakamura bugün LED olarak adlandırdığımız teknolojiyi 1990'lı yıllarda geliştirdiler.

Edison'la özdeşleştirilen ve 1878'de geliştirilen klasik ampüller yerlerini çok hızlı bir şekilde LED ışıklara bırakmaya başladı. Bunun en temel nedeni, LED'lerin elektrik enerjisini doğrudan ışığa dönüştürmesiydi. Halbuki klasik ampüller elektrik enerjisinin önce ısıya sonra ışığa dönüştürülmesi esasına dayanıyordu. Yine 1990'larda yaygın olarak kullanılmaya başlanan floresan ampüller de içerdikleri civa nedeniyle giderek daha az tercih ediliyorlar. 

Dahası, birçok ülke başlangıçta resmi kurumlara ait binalarda ve yerleşkelerde LED ampüllerin kullanılmasını zorunlu hale getiriyor. LED'lerin enerji verimliliği o kadar fazla ki, klasik ampüllerin harcadığı elektrik ile 100 kat daha fazla ışık elde edilebiliyor. 

Uluslararası Işık Günü

Birleşmiş Milletler, 2014 Nobel Fizik Ödülü'nün de etkisiyle, 2015 yılını Uluslararası Işık Yılı (IYL) ilan etti ve ışık temelli teknolojiler ve ışığın hayatımızdaki yeri hakkında geniş kapsamlı etkinlikler yapıldı. Ayrıca 2018'ten beri her yıl 16 Mayıs günü Uluslararası Işık Günü (IDL) olarak kutlanmaya devam ediyor. 

Işık Günü yalnızca ışık teknolojilerinin faydaları ile ilgili değil. Işığın hayatımıza kattıkları, gereksiz ve yanlış aydınlatmanın canlılar ve bitkiler üzerindeki etkileri ve elbette yanlış aydınlatma sonucunda giderek kaybettiğimiz karanlık gökyüzü de ışık günü kapsamında dikkat çekilen konulardan. 

Karanlık gökyüzü insanlığın ortak kültürel mirasıdır. Bir doğal güzelliktir. Bu güzellik, tıpkı doğa ve tabiat parkları gibi korunmalı. Nasıl bir doğal veya tarihi güzelliği korumak için yoğun çaba harcıyorsak, koruma kurulları oluşturuyorsak, bir doğal güzellik olan gökyüzünün karanlığını da korumak için çaba harcamalıyız.

Işık Kirliliği Nedir? 

Basitçe; yanlış yerde, yanlış zamanda ve yanlış biçimde uygulanan aydınlatmaya "ışık kirliliği" denir. Işık kirliliğini yaratan birden fazla kaynak vardır. Astronomları en çok etkileyen uzaya kaçan ışık da diyebileceğimiz, gereksiz biçimde gökyüzüne doğru yöneltilmiş ışık kaynaklarıdır. Şehir aydınlatmasında kullanılan armatürlerin çoğu, halk arasında karpuz denilen türdendir. Bu armatürler, ışığın yukarı doğru (uzaya) kaçmasına neden olurlar. Gökyüzü aydınlanınca da astronomlar, astronomi meraklıları, amatör astronomlar ve astrofotoğrafçılar gökcisimlerini incelemekte ve görüntülemekte güçlük çekerler. Perdeli armatürler kullanılarak bu önlenebilir.

Yazının Devamını Oku

En Sevilen Uzay Teleskobu 30 Yaşında  

Bilimsel araştırmalar için uzaya gönderilen onlarca uzay teleskobu içinde tartışmasız en çok sevilen, bilimsel gelişmelere en çok etki eden ve ufkumuzu genişleten Hubble Uzay Teleskobu 30. yaşını kutluyor.

 

Dünya atmosferi gökcisimlerinden gelen ışınımı gama-ışını, X-ışını, morötesi ve kırmızıötesi dalgaboylarında tamamen engellerken, diğer dalgaboylarında gelen ışınımlar da yoğun bir sönükleştirme etkisine maruz kalır. Daha da önemlisi, bu ışınlar atmosferin yoğun katmanları tarafından kırılmaya ve saçılmaya uğrarlar. Tüm bu etkenler, yer tabanlı teleskoplarla gözlem yaparken bilim insanlarının işlerini zorlaştırır, görüntü kalitesini bozar.

 

Amerikalı astrofizikçi Lyman Spitzer 1946 yılında bu etkilerden kurtulmak için uzaya bir teleskop yerleştirilebileceğini önerdi. 1957 yılında Sovyetler Birliği'nin Sputnik'i yörüngeye oturtabilmesi, uzay yarışını hızlandırmanın yanı sıra, evreni anlama çalışmalarında yeni bir pencerenin de açılmasını sağladı. Spitzer'in düşüncesi gerçekleşebilecekti.

 

ABD Başkanı John F. Kennedy 12 Eylül 1962'de Houston'da yaptığı ünlü konuşmasında, ABD'nin Ay'a insanlı yolculuğu hedeflediğini "... kolay olduğu için değil, zor olduğu için yapıyoruz" diyerek tüm dünyaya duyurmuştu. Bu zor görevin 1960'lar bitmeden, 7 yıl gibi kısa sürede gerçekleşebilmesi için NASA'ya müthiş bir insan gücü ve maddi kaynak ayrıldı.

 

Bununla birlikte, Apollo programı ile 20 Temmuz 1969 günü ilk insanın Ay'a inmesinin ardından, halkın ilgisi azalmaya başladı. Başlangıçta tüm televizyon kanallarının canlı yayınladığı kalkış anları artık yayınlanmaz oldu ve gazeteler eskisi kadar bu haberleri manşete taşımamaya başladı. Bu sürecin sonucunda da NASA'nın bütçesinde kesintiler meydana geldi.

Yazının Devamını Oku

Yörüngede Birlikte Gezen Uydular

İkinci Dünya Savaşı insanlık tarihinin en büyük felaketlerinden biridir ve milyonlarca insanın hayatını etkilemiştir. Bununla birlikte, savaş sırasında geliştirilen teknolojiler uzay araştırmalarının hızlanmasını sağlamıştır. Özellikle Almanya'da 20 bin bilim insanı, Almanya'nın savaşta İngiltere'ye üstün gelebilmesi için çalışmış ve roket teknolojisinde önemli gelişmelerin önünü açmıştır. Bu gelişmelerden en önemlisi V-2 adındaki uzun menzilli roketlerin üretilmesi ve hedeflenmelerinin hassasiyetle kontrol edilebilmesidir. Bu roketler ilerleyen yıllarda uzaya gönderilecek insanlı veya insansız uzay araçlarını taşıyacak roketlerin ilk halleridir. 

Savaşın hemen sonrasında ABD, bu teknolojik gelişmelerden yararlanmak amacıyla birçok Alman bilim insanının ülkeye göçmesine izin verdi. Her ne kadar o dönemin ABD Başkanı Harry Truman bu konuda çok kesin bir emir vererek, herhangi bir şekilde Nazilerle ilişkisi olan veya onlar için çalışan kimsenin getirilmemesini emretmiş olsa da, bu programı yürüten istihbarat ajansları Truman'ın emrinin dışına çıkarak, ülkenin teknolojik gelişimini gözeterek 1600 bilim insanını ABD'ye getirmiştir. Bu bilim insanları içinde, Almanya'nın V-2 roketlerini geliştiren roketbilimci Wernher von Braun ve ekibi de vardır.

"Ataç Operasyonu" olarak da bilinen bu program aslında bugün ABD'nin uzay yarışındaki başarısının esas nedenidir. von Braun ve ekibi daha sonra 1958'de kurulan NASA çatısı altında ABD'nin uzay programı için çalıştılar. Ay'a ilk insanı götüren Apollo uzay araçlarının fırlatılmasında kullanılan Saturn-V roketini de von Braun'un başını çektiği bir ekip geliştirdi. ABD'nin von Braun'a güveni o kadar fazlaydı ki, kurulduktan sonra NASA'ya bağlanan Marshall Uzay Uçuş Merkezi'nin müdürlüğüne getirildi.

Savaş sonrasında başlayan ve "soğuk savaş" olarak adlandırılan dönemde ABD ve Sovyetler Birliği büyük bir çekişme içindeydi. Bu dönem ayrıca "uzay yarışı"nın da başlangıcını oluşturur.

4 Ekim 1957'de Sovyetler Birliği ilk yapay uyduyu yörüngeye oturtmayı başarır. Rusça'da gezgin anlamına gelen Sputnik uydusu aslında küçük bir top büyüklüğündedir ve yaptığı sadece Dünya'ya sabit bir sinyal göndermektir. Ancak Sputnik tarihe bir ilk olarak kazınır. Yıllar sonra Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 1999'da, yörüngeye oturtulan ilk uydu Sputnik'e ithafen her yıl 4-10 Ekim tarihlerinin Dünya Uzay Haftası olarak kutlanmasına karar verdi.

 

Uyduların Dönemi Başlıyor

1957'de Sputnik'in uzaya gönderilmesinden bugüne kadar 9386 uydu uzaya gönderildi. Gönderilen uyduların görevleri çok çeşitli. Ancak en çok iletişim, askeri, yer gözlem ve küresel konumlandırma uyduları bulunmakta. Ayrıca birçok bilimsel uydu da Dünya yörüngesinde çalışmaya devam ediyor. Özellikle astronomi alanında çalışan çok sayıda uydu teleskop var. Dünya atmosferi gama, X, morötesi ve uzak kırmızıötesi dalgaboylarında geçirgen değil. O nedenle gökcisimlerinden gelen ışınımları alabilmemizin tek yolu atmosfer dışında, uzayda, gözlem yapmak.

Şimdiye kadar uzaya gönderilen uyduların 2218'i hala çalışır durumda. Geriye kalanların bir kısmı görev sürelerinin sonunda Dünya'ya düştü veya kontrollü olarak düşürüldü. Ancak çok önemli bir kısmı

Yazının Devamını Oku