GeriSibel BAĞCI UZUN Yazarak gençlere umudu aşılıyorum
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Yazarak gençlere umudu aşılıyorum

İş insanı, yazar Özkan İrman, hayatı ilk Bursa Pirinç Hanı’nda esnaf babasının yanında henüz yedi yaşındayken öğrendi. Bugün yüzlerce kişiye istihdam sağlayan girişimcilik kazanımlarını daha o yıllarda edinirken, bilginin ve servetin doğru aktarılmadığında nasıl yok olduğu gerçeğiyle de aile hikâyesini yazarken yüzleşti. Mezeci Çırağı kitabı ve filmi ile başlayan farkındalığını, yedi yılda kaleme aldığı otuz kitabı ile aktarmaya devam eden İrman, “Kendimi bir anlamda yazmaya ve umudu yeşertmeye adadım” diyor.

Özkan İrman, sohbetimizde Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar binlerce kitap ulaştırarak, söyleşiler gerçekleştirerek özellikle gençlere “Ben başardıysam siz de başarabilirsiniz” mesajını verme gayesinde olduğunun altını çizdi. Her biri farklı ufuk açan özelliklerini bir röportaja sığdırmakta zorlandığım İrman ile engin bir okyanus dediği çocukluğunun izlerini sürüp, yazmayı tutkuya dönüştürdüğü kitaplarına uzanan dolu dolu bir söyleşi gerçekleştirdik.

Yazarak gençlere umudu aşılıyorum

Röportaj fotoğrafları: Çağlar Şapolyo

 İş insanı unvanınızın yanına, kitaplarınızla yazar kimliğinizi de eklediniz. “Neden yazıyorum?” sorusunun sizdeki yanıtı nedir?
İz bırakan ne varsa ömrümde, onları tek tek yazarak göçmek isteyenlerdenim. Bu gaye uğruna uğraş veriyor, en küçük vaktimi yazmaya ayırıyorum. Değerli mi değersiz mi diye bir kaygım yok. Tek kaygım, usuma düşüp yazmak üzere not aldığım bir konuyu, duyguyu, kişiyi yazamadan göçmek bu dünyadan. Yazamama gibi bir derdim hiç olmadı. Tam tersi vakitten yana derdim var; hem iş hem hayat yükü arasında yazıyorum çünkü. Hali hazırda kaleme aldıklarımla; denemeler, hikâye, roman, şiir kitabı derken 30 kitapta toplandı yazdıklarım. Ama inanın yaşamımın kırıntısı bile değil!

Yazarak gençlere umudu aşılıyorum
Ekmek parası serüvenini çocuk yaşta öğrenmişsiniz. Bursa Pirinç Hanı’nda geçen ilk kitabınız Mezeci Çırağı ve filminin sizde ayrı bir yeri var biliyoruz. Sonraki yazma sürecinize nasıl bir katkısı oldu?

Ekmek parası serüvenini tam olarak öğrendim mi bilmiyorum, hala devam ediyor çünkü. Evet, çocuk yaşta babamın yanında, o serüvenin tam ortasında buldum kendimi. Çünkü 1970’li yıllarda çocuklar çıraktı, kalfaydı, yani ailesine mutlaka yardım ederdi çalışarak. O zamanlar apartman çocukları daha şanslı gelirdi bize. Şimdi bir çocuğun ya da bir yetişkinin el becerilerinin gelişmemiş olduğunu gördüğümde üzülüyorum. Ve fark ediyorum ki Pirinç Hanı hayata atılmak konusunda çok şey katmış bana. Elimizden çakımız hiç düşmezdi, ağaç yontardık çünkü. Bir çekiçle demir dövebilir, kendi kızağımızı ya da arabamızı yapardık. Doğadaki otları, yabani hayvanları bilirdik. İşte Mezeci Çırağı kitabımı yazmam, bir şekilde hafızamın tıkanıklığını açtı diyebilirim. Orada ne engin bir okyanus varmış ve çocukluk ne kadar önemliymiş daha iyi anladım. Öte yandan kitabın filmini de çekerek, dürüstlüğü ve yardımseverliğiyle tanınan babam İsmail Hakkı’ya vefa borcumu ödeyip, ölümsüzleştirmiş oldum.

ÇOCUKLUĞUMDA MAHPUS KALDIM!

Eserlerinizde de izlerine rastladığımız Muradiye’deki evinize dönsek birlikte. Çocukluğunuz, hayal dünyanızı ve yaratıcılığınızı nasıl etkiledi?
Kalemi ne zaman elime alsam, düş dünyama dalsam; Hamzabey Mahallesi, Sırakavaklar Sokağı’ndaki kırk metrekarelik evime giderken buluyorum kendimi. Bu soruyu sorduğunuzda düşündüm; neden kahramanlarımla birlikte hep o evin içinde dolaşıyorum, yer sofrasında kuru fasulyeye kaşık sallıyorum, maşinga sobanın üzerinde ekmek kızartıyorum ya da bodrum katta beslediğimiz hayvanları dağlarda otlatıyorum. Fark ettim ki ben o evin içinden hiç çıkamamışım! Bile bile ama güzel bir mahpusluk bu. Çocukluğum öyle izler bırakmış ki ben de, orada kalmışım. Çocukluğum gerçekten çok renkliydi. Burcu burcu Çelik Palas üstünden başlayıp Uludağ yolu ile de bitmeyen, ağaç tepesinden inmediğimiz muhteşem günlerdi. Sonra tabii o kenar mahallenin kendine özgü kuralları, kültürü ve renkli yaşamı vardı. Ben de orada öğrendim hayatı. Bir de evimizin küçücük balkonunda bana büyük ufuk açan kitaplarımı unutmam; hiç imkânım yokken dünyanın dört bir yanına gittiğim, krallarla sofraya oturup, köprü altlarında yattığım. O küçük ev benim için çok değerli bir maya olmuş ve hala o mayayla eserler üretiyorum.

BÜTÜN SERVET BİR SEHPAYA SIKIŞMIŞ!

‘Her şey bilmekle başlar’ mottosuyla gerçekleştirdiğiniz söyleşilerinizde yanınızdan hiç ayırmadığınız bir sehpanız var. Nedir sizin için gerçek anlamı?
Hiç tanımadığım iki insan; babaannem Şahinde Hanım ve büyükbabam Kadri Efendi. Bursa’da 1930’lu yıllarda, büyükbabamın çok varlıklıyken birdenbire ölmesi gerçekten çok acı geliyor bana. Varlıktan kastım sadece maddi değil, bilgi de bir varlıktır. Ticari kadim kültür diyorum ben, gelecek kuşaklara aktarılamıyorsa, nesiller arasındaki bağ kurulamıyorsa kaybolup gidiyor. Babam çok küçük yaşta babasını kaybettiğinde tüm servet heder olmuş. Çünkü o zamana kadar hayatın içinde olamayan bir kadının yani babaannemin, satmaktan başka elinden bir şey gelmemiş. En son vergi kanunu çıktığında da kapı kapı gezerek vergiyi ödeyene tapu dağıtmış. Ne kadar büyük bir hüsran! Bir gün karikatürümde istemsizce çizdiğim sehpaya odaklanıp, dedemden kaldığını öğrendiğimde içim çok acıdı, onu sevdim, okşadım. Şimdi söyleşilerimde sahnenin ortasına koyuyorum; benim için çok büyük bir değer olduğunu, bilginin aktarılmadığında bütün servetin sadece bir sehpada sıkışmış olabileceği gerçeğini silkeleye silkeleye anlatmaya çalışıyorum. Onu kaybedeceğim diye ödüm kopuyor, yer yer seviyorum.

Yazarak gençlere umudu aşılıyorum

UMUTSUZLUK ÖLÜME DURMAKTIR!

Yazdıklarınızla, anlattıklarınızla gençlere özellikle hangi mesajı veriyorsunuz?
Öğüt veren bir insan değilim, his yolcusuyum diyorum kendime. Sadece kendi yaşadıklarım ışığında, sahici ve duygulu bir şekilde bağ kuruyorum. Özellikle gençlere umudu yeşertmeyi salık veriyorum. Umutsuzluğun ölüme durmak olduğunu, mutlaka canlı tutmamız gerektiğini her fırsatta anlatıyorum. Ben başardıysam siz de başarabilirsiniz, diyorum. Bizim eğitim sistemimiz maalesef sadece öğretmeye odaklı. Ancak bir zamanlar lise öğretmenim Kemal İmer’in bana verdiği umudu ben de onlara aşılıyor, merak uyandırmaya, onları heyecanlandırmaya çalışıyorum. Yazmaktaki önceliğimin ise ticari olmadığı bilinir. Anadolu’nun en ücra köşesinde alım gücü olmayan, okuma aşkıyla dolu olan herkese bu zamana kadar binlerce kitap gönderdim. Bir anlamda kendimi buna adadım diyebilirim.

HAYATA HIZLI BİR TRENİN İÇİNDEN BAKIYORUZ

Eserlerinizde toplumsal gerçekçilik, sahici mekânlar ön planda. Sanat toplum içindir görüşüne kendinizi yakın buluyor musunuz?
Sanat tabii ki toplum içindir; insan ne üretiyorsa üretsin, insanla kucaklaşmasını ister. Evet, öykülerim sahici, çünkü benim kuşağımın farkındalığı yüksekti. Ayaklarımız yorulmayan vasıtamızdı ve her yere onunla gider, çevremizi, insanları da gözlemlerdik. Şimdi hızlı bir trenin içindeyiz sanki, etrafımızdan hayat gelip geçiyor, birçok şeyin farkında değiliz. Sanal âlemden görüyoruz dünyayı. Öte yandan yaş aldıkça bir şehrin nasıl hızla büyüdüğüne, demografik yapısının nasıl değiştiğine tanıklık ettim. Canhıraş mücadele içerisinde para kazanacağız derken doğayı katlediyorsak, ünlü şeftalimiz bitmişse, kestaneyi ithal ediyorsak, bu değişimi sevmem ve de yazılarıma yansıtmamam mümkün değil!

YAZMAK CÜRET VE CESARET İSTİYOR!

Yazarlığın yüzleştirici etkisini hissettiğiniz, bir iş insanı olarak da sizi korkuttuğu anlar oluyor mu?
Yazmayı göze alan bir insan kendi ruh dünyasını, düşünme biçimini ve fikirlerini de kamuoyuna açıyor bir anlamda. Yazma serüveni başladığı günden bugüne ciddi tereddütlerim olmadı değil. Kolay değil gerçekten; insanın kendisiyle yüzleşmesi veya yazdığınız kahramanın iç dünyasının siz sanılması, bu gerçeği bilerek, özgüveninizi yüksek tutarak hala yazmaya çabalamak, direnç göstermek, yeri geldiğinizde özel hayatınızı yazmak… Cüret ve cesaret istiyor! Ancak zamanla bu duyguyu kırdım. Her geçen gün kendimi keşfettiğim ve de geliştirdiğim bir gerçek. İş dünyasının acımasız çarkları içerisinde olmasaydım bu gelişim ne yönde olurdu? Açıkçası bunun cevabı ben de yok! Ama yazmak iyileştiriyor da, günün sonunda iyi ki yazmışım diyorum. Ben yazmanın meftunuyum. Çok isterdim, dedemden bana kalan bir mektup ya da babamdan yadigâr bir ses kaydının olmasını. Ama yok!

Yazmak size Majör Yayınları’nı da kazandırdı, nasıl karar verdiniz kurmaya?
Tabii ki ihtiyaçtan doğdu. Yazmaya bu kadar çok eğilir, üretim yaparsanız, mecburen entegre olmaya gayret ediyorsunuz. Birincisi, hem maliyetleri düşürüyor hem hızı artırıyor hem de daha çok kişiye ulaşmanızı sağlıyor. İkincisi ise işin sosyal tarafı, benim gibi yazma meraklısı olan amatör ya da profesyonel yazarlara yol göstermek, işin incelikleri konusunda doğruyu anlatmak ve destek olmak amacındayız.

Yazarak gençlere umudu aşılıyorum

GÖRMEZDEN GELEREK GERÇEĞİ DEĞİŞTİREMEYİZ

Eserlerinizdeki karakterlerin kurgu mu gerçek olduğu sorusu sık soruluyor mu?
Yazdıklarımı, yaşadıklarımdan ya da tanık olduğum olaylardan ayırmak mümkün değil ki. Ama şunu çok iyi biliyorum; eğer ders verme niyeti ile bir hikâyeyi kurguluyorsam ya onu yaşamışımdır ya da yaşayandan büyük ilham almış sarsılmışımdır. Hayatın içerisinde her türlü kurgu var, görmezden gelerek gerçekleşecek olanı değiştiremeyiz! Ancak yazarın kurguladığı karakterden izler taşıyıp taşımadığı konusu karıştırılıyor bana göre. Birini anlatırken o olmak şart değil! Sen de düşünmüş ama eyleme geçememişsindir belki, bilinmez! Özetle insan her konuda kendi içinde daima çelişen ve savaşan bir varlık diyebilirim.
Karakterlerinizi yargıladığınız oluyor mu, nasıl bir bakış açısıyla yazıyorsunuz?
Hiçbir karakterimi öncelikle yargılamam, yazarken ona bir yansıtıcı olabilirim. Karşı bir fikri sunacaksam, onu da başka bir karakter üzerinden dile getiririm. Okuyucuya bırakırım, kararını mutlaka kendi verir. Örneğin; Tatlıcım kitabımdaki kahramanın hayatı, özellikle sosyal medyadaki kitap bloggerları tarafından farklı bakış açıları ile yorumlandı. Karaktere çok ahlakçı yaklaşıp, yaptıklarını uygun görmediğim için yarıda bıraktım diyen bir okuyucuya çok şaşırmıştım. Objektif bir şekilde kişiyi anlattığımızda onun yaptıklarını özendirmiş mi oluyoruz? Ya da görmezden geldiğimizde gerçek hayatta o karakter yok mu oluyor? Karakteri yargılamaktan ziyade eserin detaylarına bakmak lazım her zaman.

YÜREKLERİMİZİ SÜSLEDİ VE GİTTİ

Son olarak, Bursa’nın sevilen isimlerinden Dr. Abdi Gazioğlu anısına yazılan mektuplardan oluşan SÜS kitabınızı sormak isterim?
Amacım, zamansız aramızdan ayrılan Abdi Gazioğlu’nun hayatını yazmak değil onun gerçeğinde hayatı sorgulamak, onu daha fazla tanımaktı. Bu kadar çok insanın hayatına dokunmuş bir insanı, her bir insana dokunarak yazmak mümkün değildi zaten. Aynı zamanda dünürüm Abdi Ağabey için yazılanlar sadece mektup değil, istemsizce yakılan bir ağıt, ağlamanın kifayetsiz kaldığı anlarda çaresizce dökülen sözcüklerdi... Ben de ona olan sevgimizi, bizlerde bıraktığı izi aktarmaya vesile olmaya çalıştım. ‘O vardı, yaşadı, yüreklerimizi süsledi ve gitti’ demek istedim.

X

Şehrin kemanları müzikte direniştir

Keman sanatçıları Ozan Sari ve Erhan Can Dereçiçek, sosyal sorumluluk bilinciyle kurdukları Şehrin Kemanları topluluğunu müziğin Kuvayı Milliye hareketi olarak gördüklerini belirtiyor ve “Şehrin Kemanları Müzikte Direniştir” diyor. Türkiye’deki ilk ücretsiz oluşumu kurduklarını anlatan sanatçılar, amaçlarını “Bu ülkede üreten, çabalayan, arayan, sorgulayan her genç beyinin, müzisyenin yanında olup, ihtiyacı doğrultusunda elinden tutmayı; ayrıca yaşadığımız şehirdeki müzik algısını değiştirmek için de ortak projeler hayata geçirmeyi amaçlıyoruz” sözleriyle açıklıyor.

Şehrin Kemanları topluluğu, 17-22 Mart tarihleri arasında Türkiye’nin dört bir yanından seçilmiş yetenekli öğrencileri Bursa’da bir araya getirmeyi planlıyor. Uluslararası üne sahip Prof. Ildiko Moog’un katılımıyla yapılacak ücretsiz keman akademisi de bir ilk olma niteliği taşıyor.

Söyleşimizde B.U.Ü. Devlet Konservatuvarı öğretim görevlisi olan Ozan Sari ve Keman eğitmeni Erhan Can Dereçiçek ile hem çok yönlü müzik kariyerlerini hem projelerini konuştuk. Dereçiçek ayrıca Türkiye’de ilk olan ‘Herkes Keman Çalabilir’ kitabı ve yazdığı metot hakkında da bilgi verdi.

Fotoğraflar: Gürkan Dural

Kemanı bilinçli olarak mı seçtiniz?
Ozan S.: Konservatuvar sınavına girdiğimde, sınav odasından çıkmadan önceki son cümlem “Eğer keman çalmayacaksam beni okula boşuna almayın” olmuştu. Aslında konservatuvar okumamdaki sebep de keman çalmak isteğimdir. Yoksa hayalimde Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi veya İstanbul Hukuk Fakültesi’nde okumak vardı. Ancak kemana başlamamla bu hayallerimin yerini kemancı olmak aldı. Eğitimim süresince ulusal ve uluslararası pek çok masterclass’a katıldım. Bunların en önemlileri Salzburg Mozarteum Academy ve Crans-Montana Classics’tir. Ayrıca solist olarak Türkiye’nin pek çok şehrinin yanı sıra Macaristan, Bulgaristan, İsviçre, Belçika, Bosna Hersek, Avusturya ve Tunus’ta konserler verdim.

Erhan C. D.: Aslında burada yüzde 50 gibi bir durum söz konusu. Enstrümanı önce hobi olarak aile ile birlikte seçiyoruz. Daha sonra profesyonel olarak konservatuvara giriş sınavları aşamasında uzman kişilerden oluşan sınav komisyonu ile karar veriyoruz. Sınava katılan adayın çalmayı istediği iki enstrüman seçeneği arasından en doğrusuna yönlendirilmesi ile yürüyen bir süreçtir bu. Dolayısıyla ben enstrümanımı tamamen hür irademle seçmedim fakat bugün doğru yönlendirildiğimi düşünüyorum.

MÜZİĞİ MODERNİZE ETMEYİ ÖĞRENDİM

Yazının Devamını Oku

Girişimden korkmayan 2022’de kazanacak

Gelenektir! Yıl biterken önümüzdeki yıl ne olacağı mutlaka merak edilir, astrolojik yorumlar araştırılır, olumsuzlukların bitmesi arzu edilirken; sağlık, para, aşk ile ilgili beklentiler giderek artar. Biz de yılın son söyleşisi için Vedik Astrolog, araştırmacı yazar Şebnem Ekşib ile bir araya geldik. Hem son kitabı ‘Sayıların ve Renklerin Sırlı Dili’ni konuştuk hem herkesin merakla beklediği 2022 yılı hakkındaki öngörülerini.Şebnem Ekşib, söyleşimizde 2022 yılının duygusal ihtiyaçların, bireyselliğin ve girişimlerin artacağı bir yıl olacağını belirtirken, “Yeni dünya düzeninde sisteme güvenme döngüsü tamamlanıyor. Girişimden ve yeni olanı deneyimlemekten korkmayanlar, bilinçli bir şekilde yönetenler ve farkları anlayanlar kârlı çıkacak” dedi. Evrenin bizimle sayılar ve renklerin titreşimi ile iletişim kurduğuna dikkat çeken Ekşib, herkesi bu kadim öğretiyi anlamaya ve sahip çıkmaya çağırdı.

Vedik Astroloji denilince akla gelen ilk isimlerden birisiniz. Öncelikle kurumsal hayattan astrolojiye geçişinizin hikâyesini sizi tanımak adına kısaca dinlemek isteriz?

Esasen okuma yazmayı öğrendiğim günden bu yana hayatın mistik yönlerini anlamaya çalışan, araştıran, okuyan biriyim. Kurumsal hayatın bana önemli getirileri olduğunu bugün geriye baktığımda daha net olarak görebiliyorum. Örneğin iyi analiz nasıl yapılır bunun tekniklerini öğrenmemi sağladı, ancak farklı şeyler yapma isteğim de yüksekti. Kurumsal hayat sizin bütün vaktinizi ve enerjinizi alabiliyor. Daha özgür şekilde ve sevdiğim bir şeyle uğraşma hedefim vardı. Bu nedenle 2006 yılında radikal bir karar alarak yolumu değiştiriyorum diyebilme cesaretini gösterdim. Bu süreçte Vedik Astroloji ile çoktan tanışmış ve ilerlemiştim. Çok sevdiğim ama Türkiye’de neredeyse hiç bilinmeyen farklı bir alanı hem daha derinden keşfedip, hem de sevdiğim bir şeylerle uğraşmak istedim. 2012 yılından bu yana da Vedik Astroloji alanında eğitim ve seminerler veriyorum. Taşlar, renk analizleri, sayıların kader ve kişiliğimiz üzerine etkileri konularında da çalışmalarım ve araştırmalarım bulunuyor.

Son kitabınız, ‘Sayıların ve Renklerin Sırlı Dili’nde okuyucular neler bulacak?
İnanıyorum ki evrenin bir dili var. Ve bu dil, bizimle güçlü biçimde, sayıların ve renklerin titreşimi ile iletişim kurmakta. Ceres Yayınları’ndan çıkan son kitabımı, sayıları sevmeme ve anlamama yardım eden matematik sevdalısı anneme ithaf ettim. Unuttuğumuz ve hatta çok bilinçli olarak bize unutturulan çok fazla bilgi, gelenek ve kadim öğreti bulunuyor. Renkler ve sayılar da bu kadim öğretilerden biri. Bu kitabımla okuyucuları bir uyanışa, bilgiye sahip çıkmaya ve hayatlarına akıtmalarını sağlamaya çağırıyorum.

Binlerce yıldır sayılar, semboller, renkler üzerinde çalışıldığını biliyoruz. Sizin için özellikle önemli olan ya da etkilendiğiniz bir dönem var mı?
Benim ilgimi en çok Orta Asya dönemimiz çekmekte. Fazla bilinmez ya da ilgi hep Osmanlı dönemine odaklanmıştır diyebiliriz. Oysa köklerimizin, Anadolu’ya gelişimizin ve öncesinin hikâyesi ve tarihi, geleneklerimiz hepsini çok severek inceliyorum. Diğer bir noktada dünyanın bilhassa 13 ve 14. Yüzyılda Doğuda büyük bir yükseliş içinde olduğunu fark ettim. Anadolu’da Selçuklu çok önemli bir dönemdir diye düşünüyorum. Selçuklu severek incelediğim dönemlerden birisidir.

EVREN SAYILARLA TAMAMLANIR

Kitabınıza ünlü matematikçi Pisagor ile başlıyorsunuz. Sizin için önemi nedir?

Yazının Devamını Oku

‘Onlar hayat değil hayal sunuyorlar!’

Eğitmen, yazar Banu Yüksel “Sorunları olan bir erkek, psikolog yerine neden konsomatrise gitmeyi tercih eder?” sorusundan yola çıkarak Kadın Araştırmaları Anabilim Dalındaki tezi için akademik bir araştırma gerçekleştirdi. Bu çalışma için pavyon müşterileri, sahipleri ve konsomatrislerle görüşmeler yapan Yüksel, tezinin bulgularını daha geniş kitlelere ulaştırmak için “Kimse Fahişe Doğmaz” isimli bir roman yazarak okuyucularıyla buluşturdu. Yüksel, röportajımızda kurguladığı hikâye ile çocuk yetiştirme konusunda yapılan yanlışların ileride nelere mal olabileceğini göstermek istediğini de anlattı.


Özellikle annesinden yoğun iltifat gören erkek çocuklarının aynı tatmini yaşamak için bir yalanı para ile satın alma çaresizliğine düştüğünü savunan yazar Banu Yüksel, “Bunu da eril düzenin kendilerine yüklediği roller ve her şeyden önemlisi de özgüven eksikliğinden yapıyorlar. Pavyondaki kadınlar ise bu durumu fırsata çevirerek onlara bir hayat değil istedikleri hayali sunuyorlar,” dedi.

İddialı soru ile başlayan kitabınızın hikâyesini nasıl kurguladınız?
İçinde bulunduğumuz toplum neredeyse her şeyi yaftalayan bir kalabalık. Yani bir erkek pavyona gidiyor ise bu; oradaki kadının ucuzluğu, hafif meşrepliği ya da cinselliğini kullanarak erkeği müptela etmesinden kaynaklı. Oysa kök neden bunların hiçbiri değil! İlk kez merak ettiği için gittiğini söyleyenin de sonrasında bunu alışkanlık haline getirenin de, reelde birtakım duyguların eksiliğinden sebep orada olduğunu düşünüyorum. Bu duygular da; ilgi ve tatmin. Bu yüzden faturayı kötü kadın damgası vurulan konsomatrislere kesmektense, bilerek ve isteyerek bu âlemin başrol oyuncusu olan erkeklere mâl etmenin önemini vurgulamak adına bu hikâyeyi kurguladım.

Ardından savınız için yüksek lisans yapmaya karar vermişsiniz. Nasıl bir hazırlık süreci geçirdiniz?
Takdir edersiniz ki hiç bilmediğim bir dünya idi ve buna ait internetten edindiğim bilgiler de kesinlik taşımıyordu. Bir de ‘neden psikolog yerine pavyona gider?’ sorusunun cevabına ait kafamdaki savı da ispatlamam gerekliydi. Bunun için Mersin Üniversitesi Kadın Araştırmaları Anabilim Dalında ikinci yüksek lisansımı yaptım. Tez hocam konuyu ilk duyduğu an çok şaşırdı ve benim için zor bir süreç olduğunu ifade etti. Sonrasında geri bildirimleri ile çok ciddi destek oldu. Onun da sayesinde başarılı bir proje teslim etmiş oldum.

Kaynaklarınıza nasıl ulaştınız?

Yazının Devamını Oku

Dijital dönüşümün ‘ses’i yükseliyor

Dijitalleşme tüm hızıyla gelişmeye devam ederken, pandemi ile tanıştığımız sosyal mesafe kuralları yeni nesil iletişim ortamlarına açılan yeni bir evrenin kapılarını daha hızlı aralamamıza neden oldu. ‘Ses ve video’ temelli dijital dünyanın geleceğini ve her alanda genişleyen mobil yaşamın etkilerini konuşmak üzere Sosyalink Podcast Ajansı Kurucusu ve Dijital İletişim Stratejisti Özcan Yazıcı ile bir araya geldik. Bugün metaverse olarak adlandırılan kurgusal evrenin teknoloji ve dijital devrimin ‘ustalık dönemi’ olduğuna dikkat çeken Yazıcı, “Avatarlarımızla dolaşacağımız ortamlarda en önemli aracımız sesimiz ve görüntümüz olacak,” dedi.


Sohbetimizde Bursalı şirketlerin dijitalleşme sürecini de değerlendirmeyi ihmal etmeyen Yazıcı, bildiğimiz 200 yıllık sanayi toplumunun ve dünyasının sonuna hızla yaklaştığımızın altını çizdi. Özcan Yazıcı, üretim ve hizmet sürecinin temeline yapay zekayı, otomasyonu, mobil uygulamaları, online ticareti, dijital iletişim ve pazarlamayı koymayan tüm şirketler için “geçmiş olsun,” ifadesini kullandı.

Bursa’nın ilk podcast ajansının kurucusu olarak, yeni nesil iletişim kanalı podcast’i en kolay nasıl anlatırsınız?
Son iki yıldır yeni nesil iletişim kanalı olarak yaygınlaşan podcast’i ilk kez duyanlar için en yalın olarak, şöyle yanıtlıyorum: Podcast, radyonun dijitalleşmiş halidir. RSS teknolojisi ile çalışan, indirilebilir, istediğiniz zaman ve yerde, istediğiniz şekilde dinleyebildiğiniz ses dosyalarına podcast diyoruz. Bu ses dosyaları bu alanda uzmanlaşmış ses sunucularında (hosting) tutuluyor ve RSS feed’leriyle Spotify, Apple Podcasts, Google Podcasts, Deezer gibi çok sayıda dinleme uygulamasına dağıtılıyor. Siz de istediğiniz uygulama üzerinden bu ses dosyalarını dinleyebiliyorsunuz.
Podcast yükselişinin temelinde ne var sizce?
Yazılı metin ile video içerikler belli bir dikkat ve odaklanma, fiziksel sınırlamalar gerektirmesine karşın, ses temelli içerikler daha esnek koşullar içerisinde tüketilebiliyor. Nerede olursanız olun ses oynatıcınızı çalıştırıyorsunuz ve dinlemeye başlıyorsunuz. Zamanınızı isteğiniz ve ilginiz çerçevesinde daha esnek (mobil) yönetebiliyorsunuz. Sese olan ilgi arttıkça kişilerin, kurumların, markaların ilgisi de hızla büyüyor. Hemen her tür medya kuruluşu yazılı ve video temelli içeriklerinin yanı sıra podcast kanallarını da oluşturuyor. Çok sayıda popüler isim, hedef kitleleriyle bağ kurmak isteyen kurumlar/markalar podcast yayınlarını başlatarak takipçileriyle buluşturmaya başladılar.

‘SES VE GÖRÜNTÜ’ EN ÖNEMLİ ARAÇ

Dijital markaların ses temelli teknolojilere olan yatırımlarının artması , yaşam biçimimize nasıl yansıyacak?

Yazının Devamını Oku

Geleceğin çizeri Irmak Çavun: Sanatımı önemsemeyen sisteme kırgınım!

Bursalı Çizer Irmak Çavun (20), dünyanın en prestijli ve köklü yarışması olarak kabul edilen ‘Geleceğin Yazarları ve Çizerleri’ yarışmasından iki yıl önce kazandığı ödülüne geçtiğimiz hafta Hollywood’da düzenlenen törenle kavuştu. Lise son sınıfta başvurduğu yarışmada binlerce bilim kurgu çizeri arasından kazanan ilk Türk olan Çavun, şu anda Kaliforniya’da üniversitede, dünyanın bir numaralı oyun tasarımı programında okuyor. Ödül töreni konuşmasında yer alan 'hayalleri ve sanatı önemsemeyen ülkem' sözlerinden kırgınlık mı algılamalıyız?" sorumuza ise "Kesinlikle! Kırgın ve sinirliyim evet!” diyor...

Hürriyet Bursa yazarlarından, değerli Prof. Dr. Sinan Çavun’un kızı olan Irmak’ın başarısını ailesinin paylaşımlarından takip ediyordum. Ödül törenini izlediğimde gurur ve heyecanının yanı sıra, “Hayallere ve sanata önem vermeyen bir ülkeden geliyorum” sözleri ile bir kırgınlık yaşadığını da hissettim. Yanılmamışım! İletişime geçtiğimde, Türkiye’deki eğitim sisteminden kaynaklı “sözelciler-sayısalcılar” ayrımı nedeniyle maruz kaldığı ikilemleri tüm samimiyetiyle anlattı. Dijital sanatlarda Max adıyla da bilinen Irmak Çavun ile çizim yeteneği ile oyun sevgisini nasıl birleştirdiğini, başarısının arkasındaki zorlu maratonunu konuştuk. Bu yoldaki azminden ve verdiği mesajlardan büyük heyecan duyduğumu ayrıca belirtmek isterim.



Öncelikle ülkemizden ilk kez sizin ödül kazandığınız yarışmanın ve çizdiğiniz hikâyenin içeriği hakkında bilgi alabilir miyiz?
Writers & Illustrators of the Future yani Geleceğin Yazarları ve Çizerleri isimli yarışma Amerika’nın Hollywood bölgesinden 37 yıldır düzenlenen; özellikle bilim kurgu yazar ve çizerleri için dünyanın en prestijli ve köklü yarışması. Bir yıl süren yarışmaya her üç ayda bir, üç yazar ve üç illüstratör seçiliyor. Toplamda kazanan 12 yazar ve çizerle devam ediliyor. Her bir yazarın hikâyesi için bir çizer çizim yapıyor. En son galada ki ödül seremonisinde tüm çizimleri görüyorsun ve kendi yazarınla tanışıyorsun. O zamana kadar her şey sürpriz oluyor yani.
Yarışmaya katılmaya nasıl karar verdiniz?
Ben Bursa’da lisede okurken üçüncü çeyrekte başvurdum. Spesifik olarak bu yarışmaya çalışmasam da ABD’deki üniversitelere başvurmak için hep bu hedef doğrultusunda çalışmalar yapıyordum. Sürekli haberleri de takip ettiğim ve de bilim kurgu da benim stilime ve portfolyomdeki bazı parçalarıma yakın olduğu için bu yarışmayla karşı karşıya gelmem şansım oldu. Çizimlerimi gönderdim. Önceki çalışmalarımın meyvesi oldu diyebilirim.

TRAJİK BİR BİLİM KURGU HİKÂYESİ

Yazının Devamını Oku

‘Kadın liderliğinde dünyayı değiştiriyoruz’

Türkiye’de kadın odaklı ilk ve tek yatırım platformu Arya’yı kuran Ahu Büyükkuşoğlu Serter, kadın liderliğinde dünyayı dönüştürme vizyonuyla çıktıkları yolda bugüne kadar 15 girişime 3,5 milyon dolardan fazla yatırım yaptıklarına dikkat çekti. “En iyi bildiğim iş; girişimcilik, yeni iş geliştirmek ve para kazanmak,” diyen Serter, motivasyon kaynağını, “Bu hayatta hepimizin olmaz diyenlere değil; yeterince çalışır, inanır ve peşinde olursanız nasıl olunacağını gösterenlere ihtiyacımız var” şeklinde özetledi.


Ahu Serter ile Bursa’da düzenlenen Gücümüz Eşitliğimiz Zirvesi söyleşisi sonrası bir araya geldik. Serter, Arya Kadın Yatırım Platformu ile hem kadın ortaklı, kadın istihdamını artırıcı girişimleri desteklediklerini, hem de daha fazla kadının bu tür şirketlere yatırım yapmasını hedeflediklerini anlattı. Yakın zamanda açtıkları Bursa şubesi ile de potansiyeline güvendiklerini belirten Serter, Bursalı kadınlardan beklentilerinin yüksek olduğunun altını çizdi.

Önce otomotivci, sonra girişimci ve yatırımcı olmak diye özetlediğiniz iş hayatınızda, öncelikle sizi seri bir girişimci olmaya iten şey neydi?
Daha fazlasını öğrenme, deneyimleme ve sahip olduklarımızı farklı insanlarla paylaşma arzusu diyebiliriz.
“Hayır” ve “olmaz” kelimeleri belki de girişimcilerin fikirleri için en sık duyduğu şeyler arasında. Sizin için bu iki kelime ne anlam ifade ediyor?
Kelimeler tek başlarına anlam ifade etmiyor esasen; bunları kimin, hangi gerekçelerle söylediği de çok önemli. Bir işe başlamadan önce her söyleneni dinlemeli fakat cebimize koyacaklarımızı iyi seçmeliyiz. Bir kişi için “Hayır” olan, bir başkası için “Evet” olabilir. Hangisinin kendimize uygun olacağını bilmek, kişisel bir yetkinlik.

“OLMAZ” DENİLMESİ MOTİVASYON KAYNAĞIM

Siz kendinizi ezber bozan biri olarak tanıtıyorsunuz. Bu anlamda hangi özellikleriniz ön plana çıkıyor?

Yazının Devamını Oku

Duygu dönüşmeden beden iyileşmez

Kişisel Gelişim Uzmanı, eğitmen Bahar Su Dinçeller, kendi kişisel gelişim yolculuğunu anlattığı “Bahar’ın Kitabı” ile kariyerine yazar kimliğini de ekledi. Sohbetimizde her insanın mutlaka bilinçaltı temizliği yapması gerektiğine dikkat çeken Dinçeller, bedensel hastalıkların altında duygu hasarlarının yattığını anlatarak, “Fiziki bedende kan akarken, enerji bedende duygu akar. Hiçbir hastalık yoktur ki duygular hastalanmadan sadece bedende olsun! Bu nedenle önce negatif duygu, düşünce, dil ve davranış dörtlüsünü denetlemeyi öğrenmek ve dönüştürmek gerekiyor” dedi.


Yaklaşık kırk yıldır özellikle spritüel alanda eğitimler alan ve eğitim veren Bahar Su Dinçeller, kitap yazarken bilmeden neler başardığını, nelerden sınıfta kaldığını paylaşmanın kendisine de terapi olduğunu söyledi. Okuyuculara ise hangi konulardan hangi derslerin çıkarılabileceğini farklı bakış açılarıyla sunmuş olduğunu ifade eden Dinçeller ile röportajımızda çocukluktaki kodlamalardan başlayıp bilinçaltı dönüşümüne uzanan bir yolculuk yaptık.

Kişisel gelişim son yıllarda herkesin merak ettiği bir alan oldu. Siz de yıllardır bu anlamda hizmet ve eğitim veren biri olarak ilk kitabınızı çıkardınız. Öncelikle içeriğini nasıl oluşturdunuz?
Evet, herkes bir biçimde kişisel gelişimden bahsediyor ve duyduklarını kendisinde uygulamaya çalışıyor. Ancak herkesin birebir destek alması mümkün olmadığından yazılan kitaplarda da genellikle bilimsel bilgiler ve öneriler yer alıyor. İşte, ben de tam bu noktada bambaşka bir kitap yazabilmek hayaliyle yola çıktım. Yaklaşık 40 yıl önce kâinatı merakla başladı yolculuğum ve kendi bilinçaltımı dönüştürmek için eğitimler aldım, eğitimler de veriyorum. Kitap yazmak ise çocukluk hayalimdi. On yıl önce yazarlık kursuna gittim ve sonrasında spritüel yaşam koçluğunun, diğer eğitimlerin tekniklerini, yöntemlerini, kendi sentezlerimi yıllarca not aldım. Ancak yaklaşık dokuz defter olan notlarımı derlemek için bilgisayarın başına oturduğumda hiç içimden gelmedi ve kendi kişisel gelişim hikâyemi yazmaya başladım. Bilmeden neler başardığımı, nelerden sınıfta kaldığımı ve zorlandığım noktaları paylaşmak bana hayatımı bir kez daha gözden geçirme imkânı sundu. Öte yandan içeriği okuyucular için de hangi konulardan hangi derslerin çıkarılabileceği, olaylara ne türlü bakış açıları ile yaklaşılabileceğini yaşamın içinde gözlemleme şansı veriyor.

BANA DA TERAPİ OLDU

Kitabınızın ismi de “Bahar’ın Kitabı” olunca yazarken kendinizle de bir yüzleşme de yaşadınız sanırım?
Hem de nasıl bir yüzleşme! Pandemiden önceki yaz üç ay boyunca eve kapandım. Beni gizli kameraya alsalardı herhalde bir yazarın yazma hikâyesi diye film olurdu. Bilinçaltım beni öyle gerilere götürdü, öyle olayları çıkarttı ki ortaya, zaman zaman çok ağladığımda oldu. Benim için hem keyifli hem de çok zor bir süreçti. Kısacası kitabım bana da terapi oldu. Bahar’ın Kitabı’nı okurken okuyucular da kendi hayat kitabını da okuyor olacak. Belki şimdiye kadar almadığınız dersler vardır, affetmeniz için sizi bir köşede bekleyen anılar, eski tanıdıklar; hatta şükretmeyi unuttuğunuz, varlığından duyduğunuz mutluluğu dile getirmeyi ihmal ettiğiniz sevdikleriniz. Dökün siz de şöyle bir içinizi, anılarınızın kapaklarını aralayın, duygularınızın altını deşin, özlemlerinizi, hayallerinizi olumlamalarla dile getirin diye yazdım kitabımda. Ben ruhumun seyr-i sefasına çıkarken siz de kendi ruhunuzun semalarında bir dolaşın istedim. Çünkü, bulduklarınıza inanamayacaksınız.

ÇOCUKLUĞUMUZU İYİ TAHLİL ETMELİYİZ

Yazının Devamını Oku

XYZ kuşakları sanatla buluştu

İllüstratör Anej Nuhanovic (42); tecrübeli, duyarlı, şüpheci bir X kuşağı. Endüstriyel tasarımcı Ömer Faruk Boyacı (30); girişimci, esnek, özgür bir Y kuşağı. Karikatürist Arda Mert Tulum (19); işbirlikçi, kararlı, teknolojik Z kuşağından. XYZ kuşaklarının sanatçıları kuşaklar arası iletişimsizliğe ve bireyselleşmeye tepki olarak işbirlikçi ve yenilikçi bir yaklaşımla sanatsal bir buluşma gerçekleştirdi.


Farklı bakış açılarını İstanbul temalı eserlerine yansıtarak, “XYZ İstanbul’a 3 Kuşak Bakış” sergisi ile ziyaretçilere açan sanatçılar, çalışmalarına Bursa ile farklı şehirleri de dâhil edeceklerini açıkladı. Söyleşimizde serginin temel amacını ise “Özellikle X ve Z kuşağının iletişimi giderek zorlaşırken, bireyselleşme artıyor. Bu noktada köprü kurma görevi her iki kuşağa da yaklaşabilen Y kuşağına düşüyor. Projemiz ile hem hali hazırdaki teknikleri devam ettirmenin hem de yeni ve güncel eserler üretmenin mümkün olduğunu kuşaklar arası görsel iletişim örneği olarak sunuyoruz” sözleriyle açıkladılar.

Ömer Faruk Boyacı, Anej Nuhanovic

Anej Bey, tecrübeli X kuşağı sanatçısı olarak sizi tanıyabilir miyiz?
Anej Nuhanovic: 70’lerin sonlarında Saraybosna’da doğdum. Çocukluğumun çoğu yaratıcılık ve sanatla geçti. Gençlik yıllarımda Bosna-Hersek, okul eğitimimi ve sanata bakışımı etkileyen bir etnik savaşın içindeydi. İlhamımın çoğu illüstrasyon ve çizgi romanlardan ve yerel baskı resim sanatçılarından geldi. Avrupa çizgi romanlarını okuyarak büyüdüm ve ancak daha sonra babam ve amcam aracılığıyla daha ciddi sanatçılar buldum. Cezanne, Rubens ve Norman Rockwell gibi insanlar. Yıllarımın çoğunu, eğitimimi tamamladığım ve George Mason Üniversitesi’nden mezun olduğum Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Washington DC’de geçirdim. Birçok müzede ve antika firmasında çalıştıktan sonra Çek Cumhuriyeti Prag’a taşınmaya karar verdim. Prag’da heykel yüksek lisansımı bitirdim. Altı yıl sonra kendimi İstanbul’da evli ve çocuklu buldum ve bu büyülü yerin temalarından, atmosferinden ilham aldım.

Ömer Bey, siz de özgür Y kuşağısınız. Bursa’da başlayan sanat eğitiminizi nasıl devam ettirdiniz?

Yazının Devamını Oku

Üşenme, erteleme, vazgeçme!

Pandemi ile birlikte herkesin gezmeye, tatile ve de doğaya özlemi daha da arttı. Kapalı mekânlardan, kalabalıklardan uzak durmak isteyenler çadır ya da karavan ile kamp yerlerine akın etti. Ancak doğa aşığı Ercan Sönmez gibi tamamen karavanda tam zamanlı yaşamını sürdürenler de var. Halen kurumsal hayatta görev yapan Sönmez, pandemi sürecinden önce verdiği karar ile iki buçuk yıldır Misi Karavan Parkı’nda konaklıyor. Her fırsatta yeni yerler görmek, farklı kültürden insanlarla tanışmak için yola çıkarken, deneyimlerini CaravanSurfing isimli sayfalarında takipçileriyle paylaşıyor.

Sporu ve sağlıklı beslenmeyi yaşam tarzı haline getiren biri olarak karavanın kendisine özgürlük verdiğini ve güvenini artırdığını anlatan Sönmez, hayat felsefesini “Üşenme, Erteleme, Vazgeçme” olarak açıklıyor.

Misi Karavan Parkı’nda ailecek bir araya geldiğimiz Ercan Sönmez ile çocukluk hayallerini gerçekleştirdiği karavan yaşamından, karavancılığın ne olup olmadığına uzanan, deneyimlemek isteyenlere öneriler de sunduğu keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Karavan aşkınıza geçmeden önce kısaca sizi tanıyalım?
Doğma büyüme Bursalıyım, belki de her insan gibi, doğduğum şehre âşık biriyim. Sporu ve sağlıklı beslenmeyi yaşam tarzı haline getiren, farklı kültürlerden insanlarla tanışmayı seven ve her fırsatta yeni yerler görmeyi amaç edinmiş, doğa aşığı bir insanım.
Profesyonel çalışma hayatınız devam ediyor mu?
Büyük bir tekstil firmasında, iç pazar sorumlusuyum, yaklaşık 14 yıldır aynı firmadayım. İşimi seviyorum, karavan ile ikisini çok güzel kombinlediğimi düşünüyorum. Tabii ki tamamen işimi bırakıp tam zamanlı dünyayı gezmek hep sonraki hayalim ama bunun için biraz daha zamana ihtiyacım olduğunu düşünüyorum.
Belli ki doğa ve seyahat hayatınızın hep merkezinde olmuş. Karavan öncesi farklı rotalara deneyimleriniz oldu mu?

Yazının Devamını Oku

20 Umut dolu hikâye “Sesim Resim”de buluştu

Sanatçı Cenk Yüksel, “Sesim Resim” projesi ile Mor Salkım Kadın Dayanışma Derneği’ne başvuran ve destek alan kadınların hikâyelerini duygu dünyasında tuvale aktarırken; sanat, iş dünyası ve akademik alandan tanınan isimler de sesleriyle resimlere hayat verdi. Dünyada ilk kez, sesi, hikâyeyi, resmi ve teknolojiyi bir arada kullanan bir sergi gerçekleşeceğine dikkat çeken Yüksel, sosyal sorumluluk esasına dayalı projenin dernek yararına gerçekleşeceğini belirtti.


Toplumsal cinsiyet eşitliği, kadına yönelik şiddet konularında yaptığı çalışmalarla dikkat çeken Cenk Yüksel ile bu kez şiddeti yaşayan kadınlara bir nefes ve destek olma amacını taşıdığı resim sergisini konuştuk. Ziyaretçileriyle ilk olarak 3-30 Eylül tarihleri arasında İstanbul’da buluşacak olan “Sesim Resim” projesinde, 20 umut dolu hikâyeden birine ses vermenin mutluluğunu ve heyecanını da yaşadığımı ayrıca paylaşmak isterim.

Kadına yönelik şiddetle ilgili birçok resim ya da fotoğraf çalışmaları oldu. Ancak “Sesim Resim” projeniz içeriği itibariyle birçok ilkleri barındırıyor. Öncelikle bir sosyal sorumluluk projesi olarak nasıl hayat buldu?
Merkezi Bursa’da bulunan Mor Salkım Kadın Dayanışma Derneği uzun süredir tanıdığım ve kadına şiddete karşı yaptığı çalışmalarla ulusal ve uluslararası alanda da organize olmuş bir dernek. Müzikal anlamda bir proje yapmak ve onlara destek vermek pandemi şartları altında mümkün değildi. Ben de resim projemden bahsederek, size başvuran kadınların hikâyelerini duygu dünyamda tuvale aktarmak istiyorum dediğimde gerçekten onlar için de çok büyük bir mutluluk oldu. Pandemi dönemi özellikle sanatçıların en büyük sıkıntıyı çeken grup olmalarının yanı sıra, yaratıcılık konusunda çok beslendikleri bir dönem oldu açıkçası. Ben de bir müzisyen olarak resim çizeceksem de bunun belli bir manifestoya ve alt yapıya dayanmasını, sesin de mutlaka buna dâhil olması gerektiğini düşünüyordum. Ama nasıl olacaktı buna kafa yormak gerekiyordu.

RESİM, HİKÂYE, SES BİR ARADA

Hikâyeler önce resme ve sonra sese dönüşmesi nasıl gelişti?
Zor durumda olan o kadar çok kadın hikâyesi vardı ki… Benim çizeceklerim de, belki hepsine ses olmayı başaracaktı. Ses olmak derken aklıma sergiyi gezenlerin hikâyeyi hem tuvalde görmesi hem de hikâyenin sahibinden QR kod vesilesiyle dinlemesi fikri geldi ve beni daha da fişekledi. Çünkü dünyada ilk kez sesi, hikâyeyi, resmi ve teknolojiyi bir arada kullanan bir sergi gerçekleşecekti. Ancak kadınların gizlilik durumlarından dolayı seslerini kullanmak tehlike arz edebileceği için bu hikâyeleri sanat, iş, akademik dünyada tanınan isimler seslendirsin; şiddeti yaşayan kadınlara da bir ses bir destek bir nefes olsun diye düşündüm. Hikâyeleri beni kırmayan çok sevgili dostlarım seslendirdi.

Yazının Devamını Oku

“Masal işte!” deyip geçmeyin

Masal Terapisti, eğitmen Gülsün İcik Yılmaz, masalların en eski öğrenme metodu olduğunu anlatırken, “Masal işte!” deyip geçmeden önce çocuklara farklı yaşam becerileri kazandırmak adına bir tohum ektiğimizin farkında olmamız gerektiğine dikkat çekti. Çocukların, ruhsal, zihinsel ve fiziksel bütünlüğünü sağlamasına yardımcı olan masalların, zehirli etkisinin de olabileceğinin altını çizen Gülsün İcik Yılmaz, ebeveynleri yaşanabilecek travmalara karşı bilinçli olma konusunda uyardı.

GÜLSÜN İcik Yılmaz, birçok farklı alanda eğitimler alarak yaşam boyu öğrenci olmaya yani eğitime gönül vermiş eski bir sağlık çalışanı. Yazdığı masalların kızında yarattığı olumlu değişimleri gözlemleyerek, masal terapisi alanında uzmanlaşmaya karar veren Yılmaz ile çocuklar için kurduğu masal atölyesinde bir araya geldik. Öfke kontrolü, özgüven kazanma, problem çözme becerileri, dil, hafıza geliştirme gibi konular üzerinde atölye çalışmaları yapan Yılmaz ile masallların çocuklar üzerindeki etkileri ve terapi yöntemi olarak faydalarını konuştuk.

Çalışma hayatınıza baktığımızda birçok alanda eğitim aldığınızı görüyorum. Uzmanlık alanlarınızla birlikte sizi kısaca tanıyabilir miyiz?
İş hayatıma Ankara Üniversitesi İbni Sina Hastanesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon bölümünde başladım. Bursa Çekirge Devlet Hastanesi’nin anestezi bölümünde görev yaptım. Eğitime gönül vermiş biriyim. Çalışırken birçok üniversitede okul hayatımı da hep sürdürdüm. Sosyal hizmetler lisans bölümünü bitirdim, psikolojik danışmanlık yüksek lisansı yaptım. Aile danışmanlığı, bütüncül psikoterapi, psikanalitik psikoterapi, bilişsel davranışçı terapi, profesyonel yaşam ve kurumsal koçluk, nlp, hipnoz gibi birçok alanda eğitimler aldım. Masal ve hikâye anlatıcılığı, masal terapisi üzerine eğitimler aldım, aynı zamanda eğitmeniyim de. 17 yılın sonunda sağlık bakanlığından istifa edip eşim, Aykut Yılmaz ile Holistik Yaşam merkezimizde birlikte çalışmaya başladım. Öncesinde çevreme faydalı olmak için gönüllü olarak yaptığım danışmanlığım, artan talep üzerine son 4 yıldır profesyonel olarak kişisel gelişim ve farkındalık seansları ile birlikte kendi masal atölyemde çocuklarla çalışarak devam ediyor. Öğrenciliğim ve öğrenme sürecim ise hâlâ sürüyor.

İLK MASALIMI KIZIMA YAZDIM

Masal terapisi alanında uzmanlaşmaya nasıl karar verdiniz?
Aile danışmanlığı eğitimleri aldıktan sonra yetişkinlerle görüşmeler yapıyordum. Danışmanlık seanslarında kendi çocuğum da olduğu için bu alanda yöntem ve teknikler açısından eksiklikler hissettim. Çocuklara hitap eden ancak onları hem cezbedecek hem eğlendirecek yöntem arayışına girdiğimde masal terapisi ile karşılaştım. Hemen eğitimini alarak uygulamaya başladım. İlk masalımı kızım için yazdım ve ondaki olumlu gelişmelerle, nokta atışı ile sorunları çözebildiğimi fark ettim. Bu konuya daha çok asılmam gerektiğini düşünerek çocuklar için bir masal atölyesi kurmaya karar verdim. Masal terapisini mutlaka teknik olarak uygulayanlar vardır ancak masal atölyesinde yapan Türkiye’de de yok aslında.
Özellikle hangi konular üzerinde çalışmalar yapıyorsunuz?

Yazının Devamını Oku

Rekabetin yeni adı sosyal fayda

Sosyal Girişimci Mentörü İsmail Hilmi Adıgüzel, birçok sosyal sorunun pandemi sürecinde deneyimlenerek farkına varıldığına dikkat çekerken, çözüm odaklı sosyal girişimciliğin daha da ivme kazandığına dikkat çekti. Şirketlerin rekabet alanının da değiştiğinin altını çizen Adıgüzel,  “Artık sosyal fayda rekabeti, ticaretin en önemli rekabeti haline gelecek ve kurumsal yapılar sosyal girişimcilikle iç içe geçecek,” dedi.


Social Business Global Başkanı İsmail Hilmi Adıgüzel ile kaleme aldığı kitabında da bahsettiği, “Kapitalizmin 2. versiyonu” olarak yorumladığı sosyal girişimcilik üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Aynı zamanda sosyal girişimciliğin ülkemizde daha fazla uygulanmasını misyon edinerek düzenlediği ulusal ve uluslararası etkinlikler ile girişimleri hakkında da bilgi almayı ihmal etmedik.

Sosyal sorumluluk, sosyal girişimcilik ve sosyal fayda kavramları çoğunlukla karıştırılan konular. Aralarındaki bağlantıyı ya da farkı nasıl anlatırsınız?  
Sosyal sorumluluk projesi karşılıksız vermekten bahsederken, sosyal girişimcilik hem vermek hem kazanmaktan bahsediyor. En özet bu şekilde ifade edebilirim. Sosyal girişimciliği sosyal sorumluluk projelerinin gelir elde ederek sürdürülebilirliğinin sağlanması olarak düşünebiliriz. Sosyal girişimcilik sosyal faydayı içinde barındırıyor, birbirini destekleyen iki kavramı aslında, aynı amaca farklı yollardan ilerleyen iki arkadaş gibi düşünebiliriz. 
Sizin sosyal girişimcilik hikâyeniz nasıl başladı? 
Ben İzmir’in ilkler ilçesi olarak bilinen Bergama’da dünyaya geldim. Hiç tanımadığım insanların hayatlarına, olumlu yönde dokunabilmek hazzını yaşamak, benim sosyal girişimciliğe adım atmamı sağladı. Acayip İşler Atölyesi’nde ajans başkanlığı ve marka danışmanlığı yapıyorum. Öncelikle iletişim fakültesinde okuyan öğrencilerin, staj imkânı konusunda yaşadıkları sorunları fark ederek, çözüm bulmak ve mesleki anlamda deneyim elde etmelerine olanak sağlamak adına, 2011 yılında kurduğumuz “genchaber.com.tr” sitesini, sosyal girişime dönüştürdük. Uzun dönem staj yaparak portfolyolarını oluşturabilecekleri bir yapıda kurguladık ve yayın hayatımıza “gençlere özgü tek haber sitesi” olma özelliğinin yanı sıra ikinci anlamı katarak devam ediyoruz.

MANİFESTO KIRILIM YARATTI

Sosyal girişimciliğe ilgi genel anlamda hangi dönemde ivme kazandı?  

Yazının Devamını Oku

Dans tutkuları hayatlarını değiştirdi

İçlerindeki dans tutkusunu eğitimle geliştirmek istediklerinde yaşadıkları şehirlerde kurs bulamadılar. Bireysel olarak videolar izleyerek kendilerini geliştirirken kader onları Bursa’da bir araya getirdi. Oğuzhan Kule ve Şüheda Kuyucak üniversitede okurken tanışıp hayatlarını dans üzerine kurmaya karar verdi ve aradıkları kursu bulamayınca zorlu bir süreç sonrası 20’li yaşlarının başında kendi okullarını açtılar. Kendi tarzlarını geliştirip Bursa’nın ilk ve tek hip hop dans kursu olmayı başarırken, 3 yılın sonunda milli sporcular yetiştirmek için de çalışmalara başladılar. Bitmeyen enerjileriyle girişimlerini “deli cesareti” olarak da tanımlayan Şüheda Kuyucak ve Oğuzhan Kule çifti ile ön yargıları yıkan girişim hikâyelerini ve dansın inceliklerini konuştuk.

Sizi kısaca tanıyabilir miyiz? Dansa olan ilginiz ne zaman başladı?Oğuzhan: 1995 doğumluyum, Aydın İncirliova ilçesinde doğdum, büyüdüm. Dans tutkum kendimi bildim bileli vardı. Ama Aydın bölgesinde hiç dans okulu olmadığı için özellikle lisedeki birkaç arkadaşımla dans ediyorduk, sürekli araştırıyorduk. Uludağ Üniversitesi Makine Mühendisliğini kazanınca Bursa’ya geldim. Üniversiteye başladıktan hemen sonra dans kursu araştırdım. 2014 yılıydı ve o sırada bir İngilizce kursunda Şüheda ile tanıştım. Beraber bir dans kursuna yazılmaya karar verdik. Aradığımız hip hop tarzı bulamayınca da sosyal medya üzerinden videolarla kendimizi geliştirmeye başladık. Beş ay sonra ise hayatımızı dans üzerine şekillendirmeye karar verdik. İki yıl önce de hayatımızı birleştirdik.

Şüheda: 1996 doğumluyum. Annem babam memur olunca, lise dönemimde Bursa’ya geldik. Benim de dansa hep ilgim vardı. İskenderun’da büyüdüm, dans kursu olmadığı için eğitim alamadım. Kendi kendime evde dans ediyordum. Oğuzhan ile tanışmak benim için bir dönüm noktası oldu; çünkü yapmak istediğim şeyi gerçekleştirmeme sebep oldu. En büyük hayalim aslında pilot olmaktı, dans hobim olur diye düşünürken mesleğim oldu. Üniversitede ise sanat tarihi okudum. Pilotluk hayalimi de artık hobi olsa da gerçekleştirmek istiyorum.

KENDİ DANS TARZIMIZI GELİŞTİRDİK

Kendi okulunuzu açma süreci nasıl gelişti?
Oğuzhan: Birkaç yerde küçük çaplı eğitmenlikler yapmaya başladık. Kazandığımız bütçelerle ilk yılımızda şehir dışına çıkarak workshoplar, eğitimler aldık. İkinci yılımızda birikim yapmak için üç dört farklı yerde çalışmaya başladık. Yurt dışında bir dans kampına gittik ve bizim için büyük bir çıkış noktası oldu. Üçüncü yılımıza da katkısı oldu ve daha fazla yerde eğitim vermeye başladık. Okul açma hedefimiz ilk başta yoktu, geliştikçe üzerine ne katabiliriz diye düşünmeye başlarken, sonunda kendi okulumuzu açmaya karar verdik. 2018 yılı Eylül ayında 190 metrekare tek salonlu ilk stüdyomuzu Nilüfer’de açtık. Bursa’da hiphop dansının yeterli olmamasından dolayı, genellikle eşli danslara yönlenmemiz söylense de biz başlarda üç dört öğrenci de olsa kendi tarzımızla ilerlemeye karar verdik. 2021 yılının Şubat ayında 700 metrekarelik dört salonlu bir stüdyoya geçiş yaptık. Şuanda Viadance stüdyomuzda , Hiphop, Urban, k-pop, High Heels branşlarında eğitim veren tek kurs ve okuluz.

Aileleriniz başka bir alanda okurken dansı meslek olarak yapmaya karar vermenizi nasıl karşıladı?

Yazının Devamını Oku

Dans tutkuları hayatlarını değiştirdi

 İçlerindeki dans tutkusunu eğitimle geliştirmek istediklerinde yaşadıkları şehirlerde kurs bulamadılar. Bireysel olarak videolar izleyerek kendilerini geliştirirken kader onları Bursa’da bir araya getirdi. Oğuzhan Kule ve Şüheda Kuyucak üniversitede okurken tanışıp hayatlarını dans üzerine kurmaya karar verdi ve aradıkları kursu bulamayınca zorlu bir süreç sonrası 20’li yaşlarının başında kendi okullarını açtılar. Kendi tarzlarını geliştirip Bursa’nın ilk ve tek hip hop dans kursu olmayı başarırken, 3 yılın sonunda milli sporcular yetiştirmek için de çalışmalara başladılar. Bitmeyen enerjileriyle girişimlerini “deli cesareti” olarak da tanımlayan Şüheda Kuyucak ve Oğuzhan Kule çifti ile ön yargıları yıkan girişim hikâyelerini ve dansın inceliklerini konuştuk.

Sizi kısaca tanıyabilir miyiz? Dansa olan ilginiz ne zaman başladı?
Oğuzhan: 1995 doğumluyum, Aydın İncirliova ilçesinde doğdum, büyüdüm. Dans tutkum kendimi bildim bileli vardı. Ama Aydın bölgesinde hiç dans okulu olmadığı için özellikle lisedeki birkaç arkadaşımla dans ediyorduk, sürekli araştırıyorduk. Uludağ Üniversitesi Makine Mühendisliğini kazanınca Bursa’ya geldim. Üniversiteye başladıktan hemen sonra dans kursu araştırdım. 2014 yılıydı ve o sırada bir İngilizce kursunda Şüheda ile tanıştım. Beraber bir dans kursuna yazılmaya karar verdik. Aradığımız hip hop tarzı bulamayınca da sosyal medya üzerinden videolarla kendimizi geliştirmeye başladık. Beş ay sonra ise hayatımızı dans üzerine şekillendirmeye karar verdik. İki yıl önce de hayatımızı birleştirdik.

Şüheda: 1996 doğumluyum. Annem babam memur olunca, lise dönemimde Bursa’ya geldik. Benim de dansa hep ilgim vardı. İskenderun’da büyüdüm, dans kursu olmadığı için eğitim alamadım. Kendi kendime evde dans ediyordum. Oğuzhan ile tanışmak benim için bir dönüm noktası oldu; çünkü yapmak istediğim şeyi gerçekleştirmeme sebep oldu. En büyük hayalim aslında pilot olmaktı, dans hobim olur diye düşünürken mesleğim oldu. Üniversitede ise sanat tarihi okudum. Pilotluk hayalimi de artık hobi olsa da gerçekleştirmek istiyorum.

KENDİ DANS TARZIMIZI GELİŞTİRDİK

Kendi okulunuzu açma süreci nasıl gelişti?
Oğuzhan: Birkaç yerde küçük çaplı eğitmenlikler yapmaya başladık. Kazandığımız bütçelerle ilk yılımızda şehir dışına çıkarak workshoplar, eğitimler aldık. İkinci yılımızda birikim yapmak için üç dört farklı yerde çalışmaya başladık. Yurt dışında bir dans kampına gittik ve bizim için büyük bir çıkış noktası oldu. Üçüncü yılımıza da katkısı oldu ve daha fazla yerde eğitim vermeye başladık. Okul açma hedefimiz ilk başta yoktu, geliştikçe üzerine ne katabiliriz diye düşünmeye başlarken, sonunda kendi okulumuzu açmaya karar verdik. 2018 yılı Eylül ayında 190 metrekare tek salonlu ilk stüdyomuzu Nilüfer’de açtık. Bursa’da hiphop dansının yeterli olmamasından dolayı, genellikle eşli danslara yönlenmemiz söylense de biz başlarda üç dört öğrenci de olsa kendi tarzımızla ilerlemeye karar verdik. 2021 yılının Şubat ayında 700 metrekarelik dört salonlu bir stüdyoya geçiş yaptık. Şuanda Viadance stüdyomuzda , Hiphop, Urban, k-pop, High Heels branşlarında eğitim veren tek kurs ve okuluz.

Aileleriniz başka bir alanda okurken dansı meslek olarak yapmaya karar vermenizi nasıl karşıladı?

Yazının Devamını Oku

Pandemide Doğan Türk-İtalyan kardeşliği

Pandemi döneminde televizyonlarımızın başında dünyanın dört bir yanından gelen endişe verici haberleri izlerken, Bursa-İtalya arasında aynı zamanda bir kültür köprüsü kuruluyordu. Dünya vatandaşı olmanın önemine inanan 17 yaşındaki iki liseli genç kız; Asya ve Martina, uluslararası değişim organizasyonu AFS programına başvurarak birey olma yolunda hayatlarında yeni bir kapı daha aralıyorlardı. Korona vakalarının en yoğun yaşandığı dönemde kararından vazgeçmeyen ve Türkiye’ye gelen 8 AFS öğrencisinden biri olan Martina’ya, Bursa’da evini Asya ve ailesi Feray – Uğur Yılmaz çifti açtı.


Asya ve Martina söyleşimizde, karantina da dâhil genellikle evde geçirdikleri 8 aylık süreci ve kurdukları “kültürlerarası iletişimi” ön yargılardan uzak bir büyüme aracı olarak özetlerken; birbirlerine kardeşim demenin güzelliğini ve ayrılacak olmanın da tatlı hüznünü yaşıyorlardı. Bu hafta ülkesine dönen Martina’yı yolcu etmeden önce, Bursa’da ona kapılarını açan Yılmaz ailesi ile AFS Bursa Bölge Koordinatörü Sibel İstanbullu ile bir araya geldik ve gençlerin “cesaretle değişim” sloganına örnek hikâyelerini dinledik.

Martina öncelikle seni ve aileni tanımak isteriz?

Martina Bussaccihini: Kuzey İtalya’da Bresca şehrine bağlı 11 bin nüfuslu Nave kasabasında yaşıyorum. 17 yaşındayım, Annem Cecillia Santoro bankacı ve babam Nicola Bussaccihini metal fabrikasında ara kademe yöneticisi. Tek çocuklarıyım. Büyükbabamın 30 dönümlük çiftliğinde ve kasaba hayatı içinde doğayla uyumlu, 3 yaşımdan beri kendi meyvemi sebzemi yetiştirerek, domates sosumu bile yaparak, doğal beslenerek büyüdüm. Diğer taraftan 5 yaşından beri profesyonel dans ediyorum, akademik hayatımı başarıyla sürdürmeye çalıştığım mütevazı bir yaşama sahibim.

AFS programına başvurarak Türkiye’ye gelmeye nasıl karar verdiniz? Üstelik pandemi sürecinde aileniz endişe etmedi mi?

Martina B. : AFS programına kabul edildiğimi öğrendikten bir hafta sonra salgın patlak verdi. Ancak bu deneyimi çocukluğumdan beri yaşamak istediğim için gelmeye karar verdim, ailem kaygılansa da destekledi. Sonuçta 17 yaşındaki tek çocuklarını yurt dışına gönderiyorlardı. Kozmopolitlik ve kültürlerarası iletişimin, bizi önyargılardan ve klişelerden kurtarabilecek bir büyüme aracı olarak önemine derinden inanıyorum. Aslında Türkiye ilk tercihim değildi, hakkında da çok bilgim yoktu ancak amacım bir ülkeden çok farklı kültürleri tanımaktı. Çevrem önce ön yargılı yaklaştı ancak ben Bursa’daki aileme yerleşince kültür yapılarımızın da çok farklı olmadığını gördüm. Uyum sağlamakta zorlanmadım. Tofaş Fen Lisesi öğrencisi olarak geldim ancak 8 ayın sadece 3 haftasında okula gidebildim.

DÜNYAYI ANLADIM İNSANLARI TANIDIM

Asya biraz da deneyimlerin eşliğinde seni tanıyalım?

Yazının Devamını Oku

Var ettiği müzik doğayı kurtarabilir

Sanatı tüm Anadolu’ya yaymayı amaç edinmiş, doğasever, müziğin iyileştirici ve birleştirici gücünü çoğaltmak isteyen “Müzikist”ler çevre için harekete geçti. Marmara Denizi’nin kirliliğine dikkat çekmek için de müzikli bir eyleme imza atan Müzikist Derneği’nin Kurucusu Onur Kahvecioğlu ile hikâyelerini dinlemek için bir araya geldik. Söyleşimizde doğanın en büyük sanatçı olduğunu hatırlatan Kahvecioğlu, “Doğanın bir zamanlar var ettiği müziğin anlatım ve harekete geçiren gücüne ihtiyacı var. Sanatın edebi gücü, doğanın en önemli kurtarıcılarından olabilir. Sanatçı duyarlılığına, hiç olmadığı kadar ihtiyacımız var” dedi.

Kahvecioğlu ile söyleşimizde hayalleriyle yeşerttiği Müzikist Derneği’nin hikâyesini ve beş yılda ulaştıkları 23 ilden 300 gönüllü müzisyen ile sürdürdükleri müzikte iyilik hareketini konuştuk.

Müzikle olan hikâyeniz nasıl başladı?
Aslında müzikle olan maceram çok tesadüfi başlamadı. Dedem bir halk ozanı; Âşık Yusuf Karataş. Onun ailede bıraktığı müzik kültürünün içinde büyüdüm. Bu bana büyük bir yaratıcı bakış açısı kazandırmış ki henüz dokuz yaşındayken besteler yapmaya başladım. Tabii bunun yanında çocukluğum İstanbul, Bursa, Gaziantep üçgeninde geçti. Çok farklı kültürlerin içinde, farklı farklı renkleri kendime katarak büyüdüm. Bu durum kişiliğimi ve hayata bakış açımı en temelden etkileyen şey oldu. Şu anki Onur Kahvecioğlu’yu var eden renkler. Günümüze gelecek olursak Uludağ Üniversitesi Müzik Öğretmenliği mezunuyum. Mezuniyet sonrası kendi müziğime yöneldim. Müzikist’le olan maceramız da tam bu noktada başlıyor zaten. Kendimi tanıtırken müzik öğretmeni ve müzisyen diyordum fakat son beş yıldır bunun yanına müzikist de eklendi. Artık soranlara Müzikist’im diyorum (gülerek).
Müzikist’in adımları nasıl atıldı, amaçlarını nasıl belirlediniz?
Uludağ Üniversitesi’ndeki lisansımın ilk yılında K.Ö.Y. Projesinde gönüllü olarak köydeki çocuklarla müzik atölyeleri yaptım. Hayatında hiç enstrüman görmeyen çocuklarla karşılaştım. Orada gördüğüm şey beni çok etkilemişti. Çocuklar çok istekliydi fakat imkânları yoktu. O günden itibaren, köy çocuklarının sanatla kolaylıkla tanışıp buluştuğu hatta sanatçıların yetiştiği, sanatla dolu köyler hayal ettim. Hayat amaçlarımdan birini orada edindim ve bunun için çalışmalara başladım. Müzikist’e uzanan hikâyenin ilk tohumları buydu diyebilirim. Kendi müziğimi yapmaya başladıktan sonra bir bağımsız sanatçı olarak da çok zorlandım. Ana akım medyada belli başlı sanatçıların klipleri dönüyor. Konser organizatörleri risk almadan etkinliklerde popüler isimlere yer veriyor. Bu durumda bağımsız sanatçıların sanatlarını kitlelere ulaştırmaları çok zor. Bunu yaşayan biri olarak, bağımsız sanatçıları destekleyici bir ağa ihtiyacımız olduğunun da farkındaydım.

MÜZİĞİN İYİLEŞTİRİCİ GÜCÜNE İNANDIM

Yazının Devamını Oku

Marmara Denizi’nin toparlanma şansı yok!

Bir süredir Marmara Denizi’nde yürek burkan ve endişeye sebep olan deniz kirliliği hakkında açıklama yapan Belgesel Yapımcısı ve Su Altı Görüntüleme Yönetmeni Tahsin Ceylan, “Kıyısal alana sıkışmış bu kadar yaşam söz konusu iken Marmara Denizi’nin kendini toparlama şansı yok denenecek kadar azdır,” dedi.


Yakın zamanda kirliliğin sebep olduğu oluşumu, Gemlik Körfezi’nin altında dalış yaparak da görüntüleyen ve “Esas trajedi suyun altında” açıklamasıyla 17 Mayıs tarihli Hürriyet Bursa gazetesine manşet olan Tahsin Ceylan, suyun altındaki trajediyi bu kez ayrıntılarıyla anlattı.
Ceylan, tanık olduğumuz gerçekliğin doğanın bir haykırışı, gözyaşları olduğuna dikkat çekerek, “Marmara Denizi uzun zamandır tehlike sinyalleri veriyor. Buna karşın, sessiz dünyanın bu cılız sesi suyun yüksek iletkenliğine rağmen maalesef duyulmuyor. Ancak doğa intikamını mutlaka alacaktır” dedi.

Su altı fotoğrafları: Tahsin Ceylan

Yakın zamanda Gemlik, Mudanya sahillerinde çekimler gerçekleştirdiniz. Marmara Denizi’ndeki son durumu siz nasıl açıklarsınız?
Soluduğumuz havanın içindeki oksijenin yüzde 70’ini denizlere borçluyuz. Bunun yüzde 50’si de tek hücreli canlılar dediğimiz fitoplanktonların fotosentezinden geliyor. Fitoplanktonların büyük bir bölümünü dinoflagelat dediğimiz türler oluşturuyor. Bunlar organik maddeyi sindiren türler. Öldükleri zaman bakteriyel parçalanma yaşıyorlar ve ortamdaki oksijeni hızla tüketiyorlar. Bu tüketimin sonunda anoksik bir alan oluşuyor ve o bölgede yaşayan canlıların yaşamı risk altına giriyor. Son günlerde Marmara Denizi’nde yaşadığımız olay tam da budur. Gerçekten suyun altı görünmüyor. Suyun üstünden bakanların “bu ne biçim kirlilik” dediği olayı suyun altında gördüğünüz zaman daha büyük bir “trajedi” yaşandığını anlıyorsunuz. Tanık olduğumuz gerçeklik doğanın bir haykırışı aslında, doğanın gözyaşlarıdır. Doğa intikamını mutlaka alacaktır.

Bu görüntülere alışmalı mıyız?

Yazının Devamını Oku

Evdeki iş yükünden erkekler şikâyetçi!

Bursa Uludağ Üniversitesi (İİBF) Öğretim Üyesi Prof. Dr. Aşkın Keser, Türkiye genelinde 4 bin 20 kişinin katılımıyla gerçekleştirdiği “Evden Çalışma” araştırmasında yaşanan temel sorunları ve çalışanların beklentilerini gözler önüne serdi. Prof. Dr. Keser, araştırmada uzaktan çalışma modelinde en temel sorunun iş ortamındaki iletişim ve işbirliği fırsatlarının kaybedilmesi olduğunu açıklarken, söylemlerin aksine en çok erkeklerin evde artan iş yükünden şikâyet ettiğine de dikkat çekti. Keser, “Bu sonuç, erkeklerin evde çalışırken daha önceden çok vakit harcamadıkları çocuklarla ilgilenme ve ev işlerinde eşlerine yardımcı olma gibi yeni görevlerinden kaynaklanmış olabilir” dedi.


Evden çalışma modeli pandemi süreci ile birlikte iş hayatının gündem maddeleri arasında yer alırken, tüm dünyada çalışma hayatının kuralları da yeniden yazılmaya başladı. Yönetim ve Çalışma Psikolojisi ABD Öğretim Üyesi Prof. Dr. Aşkın Keser ile röportajımızda evde çalışma yönteminin uygulanabilirliğini ve getirdiği yükümlülükleri konuştuk.

Araştırma sonuçlarında evde çalışırken karşılaşılan öncelikli sorunlar nelerdir ve çalışanlara ne yönde yansıyor?
Araştırma 20 Kasım 2020 ile 20 Aralık 2020 tarihleri arasında internet üzerinden gerçekleştirildi. Bir aylık sürede katılanların verdikleri cevaplar incelendiğinde, ilk sırada “İş ortamındaki iletişim ve işbirliği fırsatlarını kaybetmek”, ikinci sırada “Aile ile birlikte yaşarken çalışmada zorlanmak” ve üçüncü sırada da “Artan iş yükü ile boğuşmak” olduğu görülüyor. Pek çoğumuz açısından sosyal bir alan olan işimiz, sosyalleşmemiz açısından da değerli. Motivasyonumuz açısından da çalışma arkadaşlarımızla iletişim ve işbirliğimiz önem kazanıyor. Uzaktan çalışma, işbirliğinden kaynaklanan sinerji imkanımızı ortadan kaldırdı. Yaptığımız iş sonrasında yöneticimizin takdiri, kabul görme süreci yok oldu. Tüm bunlar günümüzde sanal ortamdan gerçekleşmekte ve bu durum da maalesef suni bir hava oluşturuyor. Bizler iş yerinde problem çözerken, gelişim fırsatlarından yararlanırken, birlikte çalıştığımız kişilerle birlikte sosyalleşiyor ve birlikte öğrenmenin büyüsü ile gelişiyoruz. Evde çalışırken, yüz yüze iletişimin olmadığı ortamda çalışma arkadaşlarımızdan, yöneticilerimizden aldığımız enerji söz konusu olmuyor. Evde çalışırken, yalnızlaştık ve grubun bir üyesi olmanın ayrıcalığımızı kaybediyoruz.

İŞTE ANLAM KAYBI YAŞANIYOR

Evde çalışırken sadece iş ortamından fiziksel olarak uzak kalınmıyor, aynı zamanda “işte anlam kaybı” yaşanıyor. Çalıştığımız ortamda, müşterilerle bir araya gelme, çalışma arkadaşlarımızla ya da yöneticimizle bir arada çalışıyor olma, bir sorunun çözümüne katkı sağlama gibi birçok etkinlik bizlerin yaptığımız işte bir anlam elde etmemizi sağlıyor. Yaptığımız işe başarmanın verdiği haz, mutluluk, işimizi daha da anlamlı kılıyor. Evde çalışma bu anlamı zayıflattı. Örneğin öğretmenler ve akademisyenler öğrencileri ile temas kurma, onların gözlerinin içine bakarak ders anlatmak yerine bilgisayar ekranına bakarak ders yapar hale geldiler.

HİBRİT MODEL UYGULANABİLİR

Evde çalışma konusunda karar alan işletmelere sizin önerileriniz ne olur?

Yazının Devamını Oku

Corona virüsü (CV) yeni bir çağ başlattı

Araştırmacı yazar Erhan Arda, son kitabı “Çin Hapşırığı”nda dünya sisteminin dünü ve bugününe hâkim kavramları edebiyat, felsefe, ekonomi ve moda alanındaki boyutlarıyla ele alırken, gelecekteki dünyanın yaşam şeklindeki değişimi de Corona Virüsü (CV) üzerinden analiz ediyor.Tüm bilinmez verileri nedeniyle virüsü ejderha olarak nitelendiren Arda, hayatın yolunun Corona Virüsünden geçeceğini anlatarak, “Derdi, aklınıza ne geliyorsa tüm ilişkileri sarsmak hatta yok etmek ve yeniden dizayn etmek; ancak bunları gerçekleştirdiğinde yok olacak. CV (corona virüs) tam da nefes yolunun üzerine oturdu. Ekonomik, sosyal, siyasi, kültürel, organizasyonel, zihinsel, görsel, ilişkisel değişim başladı. Etkileme modası ile yeni bir çağ başlattı,” dedi.


Yazar Erhan Arda ile söyleşimizde yavaş yaşam ile hızlı tüket kavramlarının özüne inen, giysiler ile Corona Virüsü arasındaki ilişkiden; tüm alanların merkezine neden modanın oturduğuna dair birçok soruyu gözler önüne seren kitabını konuştuk.

Corona Virüs’ü farklı bir yaklaşımla ele aldığınız kitabınızı yazarken, kullandığınız yöntemi öğrenmek isterim?
Uzun yıllar akademik kitaplar ile uğraştım ve birçok akademisyenle çalıştım. Ekonomi ve uluslararası ilişkiler alanında kırkın üzerinde kaynak kitap hazırladım. Kendime ait bir yöntemim var ve basitçe tarif edersem: Yüz parça (birçok parça demek istiyorum) bir araya gelerek tek parça olmalı, bunu hedefledim. Her şeyde olduğu gibi uyumluluğu sağlamak ise parçaların mükemmelliği ile olabilir. Bu kitabın yazım planında, yönteminde çok parça olmasına rağmen özellikle edebiyat dünyasının büyük üstadı J.L Borges’in “Zahir” adlı öyküsü moda ve paranın işleviyle, zihin ve vizyona müthiş vurgusundan dolayı, beni çok etkilediğini belirtmek istiyorum. En önemli insani özelliğimizden istifade ile onun yöntemini taklit ederek hareket ettim. Tıpkı Borges tedrisatından geçmiş Paulo Coelh’nun da dünyanın en çok satan romanı “Simyacı”da yaptığı gibi. Diğer yandan Walter Benjamin, Gilles Deleuze ve Paul Ricoeur’den etkilenmemek mümkün değildir. Edebiyat, felsefe ve ekonomi alanında iyi eserler vermiş, değerli üstadlardan yararlanmak benim için hassas bir konudur.
Çin Hapşırığı kitabınızda, Corona Virüsü neden bir ejderha olarak nitelendiriyorsunuz?
“Çin Hapşırığı” ismiyle “global etki”yi, daha net ve sınırları daraltan bir isimle anlatmak istedim. Örneğin “dünya” dediğimizde çok şey akla gelir. Oysa sadece “Corona Virüsü” dediğimizde gözle görülemeyecek kadar küçük bir şey, dünyayı istila etmiştir ve vizyona oturmuştur. Milyarlarca insanın zihninde, global vizyonda, baktığı ekranda, aynı ve tek bir şeyin olması en çok olağanüstüdür. Bütün bakışların tek bir şeyi izlemesi mümkün müdür? Karar sizin… Spot açıklamasında ise “Corona Virüsü Ejderhası ve Etkileme Modası” alt başlığını özellikle tercih ettim. Ejderha figürünü en çok Çin’de görsek de tercih sebebim, ejderha kelimesinin anlamının genelde bilinmeyeni ifade etmesindendir. Corona Virüsünün (CV) bilinmezlikleri, onu 2020’nin muamması, ejderhası yapmıştır.

HIZ SEBEBİYLE DÜNYAYA YAYILDI

Üzerinde durduğunuz kavramlardan “meta”nın corona virüs ile yeniden konumlanmasını biraz daha açabilir misiniz?

Yazının Devamını Oku