Yaşayan efsanelerle yolculuğa çıktım

Selçuk Metin yönetmenliğini üstlendiği biyografi belgeseller ile sanatçıların sadece kariyerine değil, kişisel yaşamına da büyüteç̧ tutarak, son yıllarda değişen “sanatçı” kavramını yeniden hatırlatmak istediğini belirtiyor. Haldun Taner ve Leyla Gencer belgesellerinin ardından yaşadığı farkındalıkla kariyerinde “yaşayan efsanelerle” yeni bir yolculuğa başladığına dikkat çeken Metin ile “Türkiye özlemiyle yola çıktım” dediği belgesel çalışmalarının kamera arkasını konuştuk.

Yaşayan efsanelerle yolculuğa çıktım

Selçuk Metin ile son yapımı Metin Akpınar’ın hayatını anlatan “İyi ki yapmışım” belgeselinin gösterimi için Bursa’da buluşacaktık. Ancak pandemi nedeniyle gösterim tarihi ertelenince, sözleştiğimiz röportajımızı daha fazla bekletmeden sizlerle buluşturmak istedik. Belgeseli önceden izleyen şanslı kişilerden biri olarak kimi zaman gözyaşları kimi zaman kahkahalar eşliğinde bir zaman yolculuğuna çıktığımı söyleyebilirim. Yönetmen Metin’in anlattığı gibi “Bir dolu imkânsızlıklar içinde sanat yapmayı başarmış” efsanelerin hayatını yaşarken öğrenmeye daha çok ihtiyacımız var.
25 yıllık kariyeriniz sürecinde İKSV’de festivaller için çektiğiniz tanıtım filmlerinin ardından belgesel yönetmenliği ile yolunuza devam ediyorsunuz. Belgesel için ilk profesyonel adım ne zaman geldi?
Kariyerim Bursa’da başladı. Üniversite için gittiğim Bursa bana önce gazete, ardından da televizyon yolunu açtı. Ve bu yolda devam etmek için İstanbul’a geldikten sonra 21 yıl süresince İstanbul Film Festivali’nde ödül alan sanatçıların filmlerini hazırladım. Belgesel yolu da yine İKSV’de 2015 yılında Haldun Taner “Ve Perde” yapımı ile açıldı. 2019 yılında da “La Diva Turca Leyla Gencer” belgeselinin yönetmenliğini yaptım. Şimdi kendi yapım şirketimle devam ediyorum.

Yaşayan efsanelerle yolculuğa çıktım

GERÇEKLERİ BELGELİYORUM

Bir sanatçının ardından belgesel yapmak ile yaşayan bir sanatçı için belgesel yapmak arasında mutlaka farklar vardır. Öncelikle her iki süreci de yaşayan bir yönetmen olarak size yansıyanları öğrenmek isteriz?
Haldun Taner belgeselinde de Leyla Gencer belgeselinde de yaptığım biyografik incelemeler ve senaryo oluşum safhalarında hissettiğim şey aslında çok netti. Yaşasalardı sorulacak sorular vardı daha. Üstelik zaman zaman çelişkiler de. Bir televizyon kaydında anlatılanla, gazete röportajında anlatılanlar birbirini tutmuyordu. ‘Hangisi doğru?’ sorusunun cevabını onlar verebilirdi. Bu yapımlarda geride kalanların tanıklıklarıyla ilerledik. Belki de sırf bu yüzden yaşayan efsanelerle yeni bir yolculuk başladı benim için; tanıklıklar, geride kalanlarla değil, birebir onların ağzından anlatılanlarla gerçekleri belgelemek.

Yaşayan efsanelerle yolculuğa çıktım

LEYLA GENCER KIRILMA NOKTAMDIR

Belgesel yönetmenliğinin olmazsa olmazları nelerdir sizin için? Kariyerinizde kırılma noktası dediğiniz anlar oldu mu?
Olmazsa olmazı aslında Metin Akpınar ile şekillendi. Belgeselini yaptığınız kişiyi tanımak olmazsa olmaz. Onunla vakit geçirip her şeyiyle bilmek. Onu anlayabilmek için bu çok önemli ve uzun bir süreç. Haldun Taner’i kitaplarından, gazete yazılarından, oyunlarından ve sevgili eşi Demet Taner’den tanımaya çalışmıştım. Leyla Gencer’i ise çok farklı. Onu sadece iki kez yakından gördüm, merhabalaştık ancak bir sohbetimiz olamadı. Ancak vefatından birkaç gün sonra yaşadığım bir an kırılma noktamdı her şeyiyle. La Diva Turca’nın külleri İstanbul Boğazı’na dökülürken ben de o teknede yer alan sayılı kişiden biriydim. O teknede en yakınları, sevdikleri dostları vardı ben ise o anları görüntülemek üzere İKSV ekibinde yer alıyordum. Elimde kamera külleri boğaza serpilirken Leyla Gencer bana dokundu! Bunu o an rüzgârın azizliği olarak yorumlamıştım ama aradan 10 yıl geçip belgeselini bitirdikten sonra bunun bir tesadüf olmadığını, onun bir seçim yaptığını hissettim.

Yaşayan efsanelerle yolculuğa çıktım

HALDUN TANER “SU”

Haldun Taner ve Leyla Gencer’i farklı kılan neydi? Bir simge olsa sizin için neyle anlatırsınız?
Haldun Taner müthiş bir entelektüel öncelikle, toplumumuzun gerçeklerini çok iyi gözlemlemiş ve kıvrak espiri anlayışıyla Türkiye için pek kolay olmayacak Kabare’yi bu coğrafyada kabul ettirmiş. Daha da önemlisi Kabare’yi sevdirmiş. Türk Tiyatrosu’nun olmazsa olmaz yazarlarından. Haldun Taner için “su” derim. Türkiye’de tiyatronun bir dönemine hayat vermiştir, vermeye de devam ediyor.
Leyla Gencer ise bu topraklara çok aşina olmayan bir alanda, operada kendini dünyaya kabul ettirmiş. Dönemin en ünlü sopranoları Maria Callas, Renata Tebaldi gibi isimlerle kıyasıya bir mücadele yaşamış. Ve bunu 1950’li yıllarda bir Türk kadını olarak tek başına yapmış. Arkasında hiçbir güç olmadan, azmiyle, kendine olan inancıyla ve zekâsıyla başarmış. Leyla Gencer “ışık”. Öyle parlak ki hala gençlerin yolunu aydınlatıyor.

İNSAN” OLMAYI DA UNUTMAMIŞLAR

Belgesellerinizde Türkiye’de sanatın ve sanatçının hikâyesini de bir anlamda perdeye yansıtıyorsunuz. Belgesellerini yapacağınız isimleri seçmenizde etkili başlıca sebepler nelerdir?
Türkiye özlemiyle yola çıktım. Bizi biz yapan değerli sanatçıları düşündüm hep. Son yıllarda değişen “sanatçı” kavramını hatırlatmak, başarıların perde arkasını aktarmak istedim. Hiçbiri birdenbire zirveye çıkmamış. Büyük imkansızlıklar içinde sanat yapmayı başarmışlar. Üstelik darbelerle dolu tarihimizde yapmışlar bunu. Tüm bu yaşamlarda “insan” olmayı da unutmamışlar. Hep zirvede olmuşlar ama tevazu yanlarından hiç ayrılmamış.

DİSİPLİNLERİ ONLARI FARKLI KILIYOR

Biyografilerle birlikte Türkiye tarihine de bir anlamda ışık tutuyorsunuz. Yapım sürecinde karşılaştırmalarınız, öğrendiklerinize dair nasıl çıkarımlarınız oluyor?
Bu soruyu küçük bir analizle yanıtlamak çok şeyi anlatacaktır bence. “İyi Ki Yapmışım” belgeselini Ses Tiyatrosu’nda 3 günde çektik. Bu üç günde 25 kişiyi konuk ettik; Metin Akpınar’ın döneminden o yılların sanatçıları ve dostları. Çekimlere sabah 10.00’da başladık ve her saat başı bir konuk aldık. Bir kişi geç kalmaz mı? İstanbul trafiğinde takılmaz mı? Takılmadı. Hatta herkes yarım saat öncesinde hazır bekliyordu. Bu disiplini günümüz sanatçılarının birçoğunda görmek mümkün değil maalesef; işine ve ekibe olan saygıyı. Bu kuşağın disiplini, mesleklerine olan saygısı onları farklı kılıyor. Bize bunu bir kez daha hatırlattılar.
Sizi etkileyen disiplinleriyle birlikte yeniden hatırladık dediğiniz “sanatçı olmak” üzerine duygu ve düşüncelerinizi de öğrenmek isteriz?
Disiplinleriyle daha sete gelir gelmez tüm ekibin saygısını kazanıyorlar önce. Öyle bir auraları var ki, 15 kişilik ekip gözlerinin içine bakıyor. Bir ricaları olduğunda bir yarış başlıyor hemen ekipte. Önce işlerine gösterdikleri saygıyı hissediyorsunuz, siz de aynı saygıyı gördüğünüzde inanılmaz bir bağ oluyor aranızda. Saygı yerini sevgiye bırakıyor. Büyük sanatçı sadece sahnede yaptıklarınızla olunmuyor. Aynı zamanda genel duruş meselesi.

ARŞİVİMİZ BİLE HEYECAN VERİCİ

Ustaların hayatını bir iki saate sığdırmak çok zor bir iş olarak görünüyor. İzlerken bile kim bilir daha neler var duygusuna kapılıyorsunuz. Siz kurgularınızda bu endişeyi yaşıyor musunuz?
İşte işin en zor kısmı burası! 30-40 saati 90 dakikaya sığdırmaya çalışmak. Her detayı vererek, hiçbir şey atlamadan bunu yapmak bu işin endişe veren tek noktası belki. Ama ben olumlu yanından bakıyorum, elbet kullanamadıklarımız da bir gün gelecek gün ışığına çıkacak. Öyle anılar, öyle müthiş hikayeler duyduk ki. Arşivimizde olması bile heyecan verici.
“İyi ki Yapmışım” belgeseli ne kadar sürede tamamlandı?
Toplamda iki yıl ama aralıklarla, bu iki yılın ilk yılında her perşembe buluştuk Metin Bey’le. Evinde yaptığımız arşiv taramaları, yapılan tüm sohbetlerin ses kayıtlarıyla birlikte binlerce fotoğraf tarandı, tüm video kayıtları dijitale çevrildi. En başından bu yana Türkiye tarihi ile günümüze gelmek fikri vardı aslında aklımda. Senaryo çalışması için Zeynep Miraç’la da aynı fikirde örtüşünce belkemiğimiz ortaya çıktı. Ciddi bir arşiv çalışmasıyla bulunamayan, varlığından haberdar bile olunmayan birçok kayıt da gün ışığına çıktı. Bu kayıtlar ve belgeler de elbet bir gün bir müze ya da farklı sunumlarla ayrıca değerlenecek. Genelde filmler, belgeseller kitaplardan yola çıkar. Sanırım bu kez tersi olacak. Bu belgeselin bir de kitabının yapılması planlanıyor. Hatta ön çalışmalar başladı bile.

Yaşayan efsanelerle yolculuğa çıktım

HAYATA DOĞRU BAKMAMI SAĞLADI

Tüm süreçte Metin Akpınar için belgesel öncesi ve sonrası düşüncelerinizi de merak ediyorum?
40 yıldır sürer tanışıklığımız. Televizyonumuzda sadece tek kanal varken ya da VHS kasetlerle evimizdeydi o, bizimleydi çünkü. Hep bildiğimiz, tanıdığımız insandı Metin Akpınar. İlk görüşmemizde sanki çok eski dostmuşuz gözünün içine derin derin baktım ben de. Çünkü hiç görüşmeden, beni şekillendiren hayata doğru bakmamı sağlayan insanlardan biriydi aynı zamanda. Metin Akpınar’ın belgeseli için çalışmaya başladığımızda gördüğüm şey ise inanılmazdı. Bir oyuncu bu kadar değişik rolü bu kadar hakkıyla nasıl verebilir? Bir filmde külhanbeyi, bir filmde anasının kuzusu rolünde; bir filmde güneydoğu şivesiyle, diğerinde Trakya şivesiyle konuşuyor. Hadi orası set, oyuna girmeye zamanı var. Ya tiyatro? İki dakikada, üstelik kostüm değiştirme telaşındayken bambaşka bir karaktere nasıl bürünebiliyordu? Metin Akpınar’ın entelektüel kişiliğini, bilge yanını bir kenara koyun, sadece bu yeteneği bile onu bambaşka bir noktaya yükseltiyor. Hayran olmamak, mümkün değil. Zaten yüzlerce seçeneğimizin olduğu şu günlerde bile dönüp Devekuşu oyunlarını izliyor, Zeki-Metin filmleriyle gülüyorsak bunun bir hikmeti olmalı.
Belgesel teklifinin cevabı kadar, bittikten sonra görüşlerini de beklemek stresli olmalı?
Metin Akpınar’a ilk teklif ettiğimde benden bir hafta süre istemişti düşünmek için. Kafamı yastığa koyduğum her gece gelecek cevabın merakıyla uyudum. Çok heyecanlı bir bekleyişti. İki yıl sonunda bittiğinde ise iki taraf da rahatlıyor tabii. Tek yorumu olmuştu: “Bu kadar çok şey mi yapmışız gerçekten.” Tabii son derece mütevazı bir tonla söylenmiş bir cümleydi.

Yaşayan efsanelerle yolculuğa çıktım

BURSA İÇİN SABIRSIZLANIYORUZ

Belgesel seyircisiyle nasıl buluşacak?
Covid 19 belgeselin ilk gösterimini 6 ay kadar geciktirdi. Film Festivali’nde hafta sonu gerçekleşecek gösterime sırf filmi izlemek için Ankara’dan gelecek izleyicimiz var. Bursa gösterimimiz ise pandemi nedeniyle ertelendi. Yakın zamanda dijital bir platformla anlaşma ihtimalimiz de yüksek. Sanırım tüm dünya da şu günlerde aynı yoldan ilerliyor.
Yapım aşamasında olan belgesel çalışmalarınız nasıl ilerliyor?
Haldun Dormen belgeselinin çekimleri başlamış durumda, Genco Erkal ise Kasım ayında başlayacak. Ekip olarak bu iki projenin heyecanını yaşıyoruz şu günlerde.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

‘Memeli Horoz’ şiddete başkaldırıdır

Bursalı yazar Bilge Fatma Akbaş, tarih boyunca kızlara verilen öğütlerle erkeklere verilen öğütlerin; birbirini anlamak ve sevmekten çok, itaat ve emretmek üzerine kurulu olduğuna dikkat çekerken, bu ötekileştirme döngüsünün daha çocukken kırılması gerektiğinin altını çiziyor. Kadına şiddete karşı edebiyat yöntemiyle çözümler arama derdinde olduğunu anlatan yazar Akbaş, “Şiddete sadece erkeklerin sorunu değil ‘iyi insan’ olamama sorunu olarak bakmalıyız. Buna ahlaki açıdan da mecburuz. Çünkü insan olmaya çalışmak, erkek olmaya çalışmaktan çok daha kolay,” diyor.

Tüm dünyada kadına yönelik şiddet farklı boyutlarda ve yoğunlukta yaşanmaya devam ederken, tüm toplumu etkileyen şiddete karşı mücadeleler de sürüyor. “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü” yaklaşırken, Bursalı yazar Bilge Fatma Akbaş da ilk romanı ile ihtiyacını duyduğumuz “insanlık adına umut var” düşüncesine edebi anlamda katkı koyuyor. Yazar Akbaş ile yazma serüvenini ve gerçek olaylardan esinlenerek kaleme aldığı “erkek” şiddetine maruz kalmayı red­deden bütün kadınlara adadığı ilk romanı Memeli Horoz A.Ş.'yi konuştuk.

- Romanınıza geçmeden önce sizi tanımak adına, yazar hakkında kısmında söz edilen “içine konuşup dışına sustu” cümlelerini açabilir misiniz?
Beş yıl önce kaybettiğimiz çok sevdiğim Gülten Akın’ın şiirindeki gibi, “Maalesef kimselerin vakti yok durup ince şeyleri düşünmeye”. Dünya bu kadar hızlı biçim değiştirirken dille de oynandı. Aynı dili konuşuyoruz ama birbirimizi anlayamıyoruz. Herkesin her şeyi bildiği bu yerde ben hiçbir şey bilmemeyi, susmayı tercih ediyordum. Öte yandan çocukluğumdan bu yana neredeyse bulduğum her şeyi okuyacak kadar çok okurum. Türk edebiyatına ayrı bir hayranlığım da var, beslendiğim çok yazar da. Bir süre sonra benim için yazmak iletişim kurmanın bir üst modeli oldu. Üstelik her zaman değiştirme ve düzeltme imkânım da bulunuyor. Ama konuşmak öyle mi? Ok gibi fırlıyor ağzımızdan kelimeler ve açtığı yaranın telafisi yok. Herkes yaralı.

ŞİDDET DÜNYANIN YARASI

- Bu susma sürecinden roman yazma serüvenine nasıl geçiş yaptınız?
Kafamda deli sorular vardı. Memeli Horoz A.Ş. uzun zamandır yazmaya çalıştığım bir kurguydu. Romanı yazarken merkeze şiddeti alan ve toplumu öyle aynalayan Otomatik Portakal’dan da etkilendiğimi söylemeliyim. Ben de masamda, çekmecelerde notlar çoğaldıkça endişeye kapılıp yazmamak için tuhaf bahaneler arıyordum kendime. Karakterlerle konuşup onların yaşadığı sorunları anlamaya çalışırken; aslında hepimizin bir şekilde şiddet gördüğünü hissediyordum. Dünyanın derdi bu; insanın yarası. Kabuk bağlasa da altındaki pembe yaranın aslında hep sızladığını düşünüyorum. Kalemimi samuray gibi salladıkça meselelerin üzerine cesaretimi kıran bir şey oluyordu. Çok okuyordum, çok araştırıyordum çok gözlemliyordum ama yazmak için bunların yetmeyeceğini biliyordum. Yazarlık atölyesine başlamam da böyle oldu.

Yazının Devamını Oku

Deprem, kayıp ve yas müfredata girmeli

Klinik Psikolog Ayşegül Sabuncu, deprem ülkesi olduğumuzun bilinciyle fiziksel tedbirler kadar özellikle ilköğretimde kayıp ve yas konulu duygusal eğitimlerin de verilmesinin önemine dikkat çekti. Deprem konusunda yapılan paylaşımlarda yeterli duyarlılığın gösterilmediğini de anlatan Psikolog Sabuncu, “Depremde kurtarılan çocuklar üzerinden yapılan paylaşımlar, şimdiki ya da ileriki yaşantısında onları travmatize edeceği gibi, kişilik haklarını da ihlaldir. Acıları kişiselleştirmekten çok, kurumlar üzerinden yardımlaşmanın ön plana çıkarılması deprem travması yaşayanlara daha iyi gelecektir” dedi.


Fotograflar: Recai Güler

Yakın zamanda yaşadığımız İzmir depremi, ülkece hepimize acıyı, korkuyu, sevinci, umudu barındıran birçok duyguyu da bir arada yaşattı. Depremi bizzat yaşayanlarla birlikte dolaylı şekilde yaşayanlar da deprem bölgesinde hissetti kendini. Kalbimiz deprem bölgesinde birlikte attı. Peki, fiziksel tedbirler sıkça dillendirilirken duygusal olarak deprem ülkesi olduğumuzun bilincinde mi hareket ediyoruz, gereken önlemleri alıyor muyuz? Acıları paylaşalım derken kullandığımız görsellerle durumu daha da trajediye mi çeviriyoruz? Deprem travması nasıl yaralar bırakır, nasıl iyileşir? Depremin bize hatırlattığı birçok sorunun yanıtını deprem travması üzerine çalışmaları bulunan Klinik Psikolog Ayşegül Sabuncu’dan aldık.

Deprem ve benzeri afetler, genel olarak hangi duyguları etkiler?
Öncelikle İzmir depreminde, kaybettiğimiz 115 canımıza rahmet, ailelerine sabır, enkaz altından çıkarılan vatandaşlarımıza şifa diliyorum. Ülkemize de geçmiş olsun. Doğal afetler sonrası, insanlar haberleşme araçları ile bilgiyi aldıkça, yoğun üzüntü, çaresizlik duygusu ile ne yapabilirim şeklinde düşünür. Ve maddi manevi yardım yaptıkça iyi hisseder ve büyüme, güçlenme, dayanıklılık artar. Ama bir kısım insan da, afet bilgisini öğrendikten sonra kendini kapatır. İçine döner. Olmamış gibi yaşama devam etmeye çalışır. Tepki, kişi tarafından dondurulmuştur. ‘Acı tavında dövülür’ diye bir atasözümüz var, tepkinin zamanında verilememesi, kişiyi daha kırılganlaştırır. Yine birçok hastalığa davetiye çıkarır.

YARDIMLAŞMA ÖN PLANA ÇIKMALI

Depremle ilgili haberlerde ve paylaşımlarda acı ve sevinci dile getirirken yeterince duyarlı davranıyor muyuz?

Yazının Devamını Oku

Pandemi en çok yoksulları vurdu

Sosyolog Prof. Dr. Veysel Bozkurt, yoksul mahallelerde virüsün daha hızlı yayılmasının tesadüf olmadığına dikkat çekerken, “Üst tabakaların risk olarak gördüğü şeyler, yoksulların gündelik hayatının bir parçasıdır. Daha fazla toplu taşıma kullanmaları, işlerinin evden çalışmaya uygun olmaması ve hayatın dayattığı zaruretler karşısında yapmak zorunda kaldıkları işler, virüs riskini artırıyor,” dedi. Bozkurt, maske ve mesafe kuralı uyumu konusunda ise en çok gençlerin ve erkeklerin yüksek risk alma eğiliminde olduğunun da altını çizdi.


Kovid-19 salgınının bireylerin yaşam memnuniyeti ve mutluluğu üzerindeki etkisini araştıran Prof. Dr. Veysel Bozkurt, çalışma sonuçlarını ilk kez Hürriyet Bursa’ya açıkladı. 2 bin 500 kişinin katıldığı araştırma ile nisan ayından eylül ayına kadar geçen süre içinde iş ve istihdam imkânlarının daralmasının insanların mutluğunu ve hayattan memnuniyetini gerilettiğini ortaya koyan Prof. Dr. Veysel Bozkurt, söyleşimizde Kovid-19 salgınının bütün dünyanın adeta kimyasını bozduğunu söyledi.

Daralan pazar ve istihdam imkânları açısından baktığımızda bu dönemin kazananları ve kaybedenleri kimler oldu?
Alıştığımız normların dışına çıktık. Bildiğimiz çalışma ve yaşama biçimi değişti. İşleri dijital çalışmaya uygun olan orta ve üst sınıflar, uzaktan/çevrimiçi çalışmaya başladı. Her olağanüstü dönemin kazananları ve kaybedenleri olur. KOVİD-19 pandemisi döneminin kazananları ağırlıklı temizlik malzemeleri üretenler, oyun şirketleri, elektronik ticaretle uğraşanlar, yüksek teknoloji ve ilaç şirketleri oldu. Öte yandan bütün dünya genelinde ekonomiler daralmaya başladı. Özellikle otelcilik/ turizm işiyle uğraşanlar, restoran sahipleri, berberler, taşıma işi yapanlar ve küçük esnaf iş yapmakta zorlanır hale geldi. Doğal olarak daralan pazarlar insanların, istihdam imkânlarını, yaşam memnuniyetlerini ve mutluluklarını derinden etkiledi.
Pandemi Döneminde Yaşam Memnuniyeti ve Mutluluğu araştırmasında kimler yer aldı, hangi yöntem kullanıldı?
29 Ağustos-5 Eylül tarihleri arasında çevrimiçi anket yöntemiyle yapılan araştırmaya 2.515 kişi katıldı. Örneklem toplumun bilişsel kapasitesi görece yüksek kısmını kapsamaktadır. Anketi cevaplayanların yüzde 94’ü üniversite ve üzeri eğitime sahiptir. Dolayısıyla bu araştırma hemen hemen tümü sosyal medya kullanan ağırlıklı olarak yükseköğrenimli orta sınıfların eğilimlerini ortaya koymaktadır. Anketi cevaplayanlarının yaş ortalaması 31,82’dir. Yüzde 51,1’i orta gelir grubundan olduğunu ifade ederken, yüzde 23,3’ü de orta alt, yüzde 18,8’i orta üst gelir grubundan olduğunu belirtmiştir. Çevrimiçi anketler, geneli temsil etme iddiasında olmasa da, ankete katılanlar anketör ve çevre etkisi altında kalmadan anketi doldurdukları için, verilen cevaplar çok daha samimi olmaktadır.
Yaşam memnuniyetinde nisan ayı anketine göre nasıl bir değişim söz konusu?

Yazının Devamını Oku

Meme kanserini düzenli tarama yener

Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Can Başaran, “Meme kanserinde farkındalık için tarama yaptırmayı ihmal edersek, biz hassas davranmazsak; unutmayalım ki kanser ayrım yapmaz, herkese eşit davranır” diyerek muayenenin ve erken tanının önemine dikkat çekti. “Ekim Ayı Meme Kanseri Farkındalık Ayı” sebebiyle bir araya geldiğimiz Op. Dr. Can Başaran, günümüzde hala birçok kadının da korkuları yüzünden hastalığını saklamaya çalıştığını da anlattı.


Meme kanseri, kadın kanserleri arasında en sık görülen ve erken tanı ile birlikte tedavi edilebilir kanser cinsi. Her 8 kadından birinin hayatının belirli bir zamanında meme kanserine yakalanacağı bildiriliyor. Her 100 kadına karşılık 1 erkek de meme kanseri tanısı alıyor. Söyleşimizde Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Can Başaran ile meme kanserinde erken tanının önemi ve tedavi yöntemlerini konuşurken, ayrıca meme kanserini yenmiş iki ‘Amazon Kadını’nın da Hürriyet Bursa okuyucularına özel yazdığı mektuplarına yer verdik. İki güçlü kadın mücadelelerini farklı bir bakış açısıyla farkındalık oluşturmak adına kaleme aldı.

Meme kanserinde erken tanı için neler yapılması gerekiyor?
Erken tanı için fiziki muayene, ultrason ve mamografi kullanıyoruz. Ancak şöyle yanlış bir algı var; mamografi 40’lı yaşlardan itibaren başladığı için insanlar zannediyor ki meme kanseri taramaları 40 yaşında başlıyor. Aslında öyle değil. Biz farkındalık için 20’li yaşlardan itibaren kendi kendine meme muayenelerinin yapılmasını, yılda bir ya da iki yılda bir mutlaka hekim muayenesi ve bununla beraber ultrasonu öneriyoruz. Artık taramaları yaptırmak da çok kolay, KETEM’lere (Kanser Erken Teşhis Tarama ve Eğitim Merkezi) her yerden ulaşabiliyorsunuz. Keşke dememek, gelecek güzel günleri yaşamak için önce farkında olmak ve tarama yaptırmak gerekiyor.

AİLE HİKÂYESİ VARSA

Mamografinin 40 yaşında çekilmesinin özelliği nedir?
Aslında bir röntgen filmi, bütün dünyada altın standart çünkü uygulaması kolay bir yöntem. Kısa zamanda daha çok hastayı tarayabiliyorsunuz. Erken yaşlarda meme, emzirme olmadığından doku olarak daha yoğun. Bu durum erken yaşlarda mamografide bazı kitleleri atlama ihtimalini doğuruyor. O yüzden 40 yaşından sonra öneriyoruz. Ancak aile hikâyesi varsa 30 yaşında da mutlaka çektiriyoruz.

Yazının Devamını Oku

Tiyatroda 'oyuncu' dizide 'senaryo' izlettirir

Usta oyuncu Taner Turan, tiyatro sahnesinin oyunculuğun er meydanı olduğunu söylerken, oyunculukta tiyatro-dizi-sinema sacayaklarının olmazsa olmazlarını şöyle açıklıyor, “Tiyatroda, yetenekli oyuncu olduğu müddetçe en kötü tekstlere bile hayat verebilirsiniz. Dizide sağlam bir senaryonuz varsa istediğiniz kişiyi oynatabilirsiniz. Sinemada ise yönetmenin gözü çok önemlidir. Senaryoyu ve oyuncuyu muhteşem gösterebilir.”

TV dizilerinden izleyenler usta oyuncuyu genellikle kötü rollerin adamı olarak tanıdı. Şimdilerde ise tarihi bir dizide gaddar bir emir rolüyle hayranlarının karşısına çıkıyor. Diğer taraftan tiyatro sahnesinde “insan sevgisine duyarlı” dediği Sait Faik’i canlandıran Turan’ın, komedi dalında bir ödülü, yazdığı ve yönettiği çocuk oyunları da bulunuyor. Karşımızda her rolün hakkını veren çok yönlü bir oyuncu olunca, sohbetimiz de tiyatrodan son dönem dizilerine, kendisinin uykularını kaçıran genç oyuncu adaylarının hayallerine kadar uzandı. Ayrıca 14 yıl Bursa’da görev yapan Taner Turan ile Bursa’nın kendisi için özel anlamını da konuştuk elbette.

-Tarihi bir dizi olan, Uyanış: Büyük Selçuklu’daki rolünüz hayırlı olsun öncelikle. Sert mizacınız nedeniyle genellikle sizi kötü adam rollerinde izledik. Şimdi nasıl bir karakteri oynuyorsunuz?

Diğer rollerimden farklı olarak bu kez tarihi bir karakteri canlandırıyorum. Sevgili izleyicilerimiz bu rolde daha gaddar asıp kesen, diğer tarafıyla kızına düşkün bir emir görecekler. Daha önce oynadığım dizilerde sert mizacımdan kaynaklı olmasıyla beraber, iyi ve doğru canlandırdığımı düşündüklerinden bu tarz roller teklif ediliyor. Tabii ki, ben oyunculuk eğitimi almış bir sanatçıyım. Tiyatroda bir çok tarzda oyunlar oynadım; komedi, dram, Osmanlı tarzı, absürt, clown tarzı, epik, meddah... Hatta, sert mizaçlı bir kişi olarak tiyatroda komedi dalında ödülüm dahi var (gülerek).

TARİHİ ROL HEYECANLANDIRDI

-Tarihi dizilerle ilgili görüşlerinizle birlikte, rolünüz teklif edildiğindeki ilk duygularınızı da öğrenmek isterim?

Yazının Devamını Oku

Bursa’nın başı moderniteyle belada

Halil Ziya Doğruöz, Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Yarışması’nın bu yılki kazananı. Bursalı genç bir yazar. Yarışmaya son anda katılmaya karar verip, derece ihtimalini aklından bile geçirmezken, “Geçmiş zaman aynasında Bursa” temasında yazdığı hikâyesi ile dikkatleri üzerine çekmeyi başardı.


Türkiye’nin en uzun soluklu edebiyat yarışmasında birinci olan Müzmin Susuzluk hikâyesi gibi yazarının da ayrı bir hikâyesi olmalıydı. Bu merakla takip ettiğim Halil Ziya Doğruöz beni yanıltmadı. Karşımda tıpkı hikâyesinde yarattığı karakter gibi bildiği, okuduğu, büyüklerinden dinlediği Bursa’nın yanında bir de kendi payına düşen Bursa’yı deneyimlerken edindiği farkındalıkla sancı yaşayan biri duruyordu.
Söyleşimizde, “Yirmi sekiz senedir bizzat deneyimlediğim Bursa’nın bile günbegün bambaşka bir hâl aldığını izliyorum. Yadırgıyorum tabii bunu, yabancılıyorum” diyen Doğruöz, geçmişe olan özlemini de “Moderniteyle Bursa’nın da başı belada. Gökdelenlerle, yalan yanlış yapılan restorasyonlarla, korumak yerine yıkmayı tercih eden insanımızla büyük bir imtihandayım. En güncel örnek: Basmalı Çeşme. Nasıl yok edilir anlamış değilim. Çocukluğumu yıktılar sanki,” sözleriyle dile getiriyor.
Halil Ziya Doğruöz ile iyi bir okur ve yazar olma yolunda kendini bulma yolculuğunu ve umutlarını konuştuk.

Yarışmaya katılmanızda en büyük etken ne oldu?
“Nasıl fark edilirim?” Epey bir zamandır bu sorunun cevabını aramakta ve sağlıklı bir yanıt bulamamaktaydım. Üstüne üstük ‘pandemi’ isimli bir dertten de mustariptim artık. Boyuna yazıyordum ama bu yazdıklarım ne olacaktı? Hedeflediğim isimlere yazdıklarımı nasıl okutabilirdim? İşte tüm bu sorularla boğuşurken bir dostum -Yunus İslamoğulları, çok iyi bir okurdur- Osmangazi Belediyesi tarafından düzenlenen Tanpınar Edebiyat Yarışması’nın görselini gönderdi bana. Şöyle bir göz ucuyla baktım, kayıtsız kaldım ilk başta. Nihayetin de görsele tıklayıp seçici kurulun isimlerini okumaya başladığımda, yarışmaya katılmaya çoktan karar vermiştim. Handan İnci ve Murat Yalçın; yıllarca okuyup sessiz sessiz takip ettiğim, hayranlık beslediğim iki büyük entelektüel oradaydılar. Eğer dosyam onlardan geçer de bir kıymet bulursa boşuna kürek çekmediğimin farkına varacaktım. Yarışmaları sevmesem de, yarışmaksa yarışmak, denemeliydim.
Kazanmayı ya da derece almayı bekliyor muydunuz?

Yazının Devamını Oku

Algı değil bilgi lazım

Oyuncu Fırat Tanış, muazzam bir deneye benzettiği televizyon dizilerine uzun süreli maruz kalan izleyicilerin gerçeklik algısından uzaklaşabileceğine dikkat çekerken, “Maalesef neden sonuç ilişkilerinden kopuk, doğruların yanlışların havada uçuştuğu hikâyelerle bir algı toplumuna dönüştürüldük. Gerçek hayatta da neyin, ne zaman olduğu; kimin, nerede nasıl davrandığını tespit edebilmeniz gittikçe güçleşiyor. Hâlbuki bize en çok bilgi lazım,” diyor.


Oyuncu ve müzisyen Fırat Tanış ile kısa bir tatil molasında karşılaştı yolumuz. Dilime dolanan “Yani” şarkısıyla başladığım haftanın güzel sürprizi, Tanış’ın söyleşi isteğimi kırmamasıyla daha da anlam kazandı. Ünlü oyuncu ile kendisi için “devrim” dediği sorgulamalarından, niteliğin önemine sözün kıymetine uzanan samimi bir sohbet gerçekleştirdik. Fırat Tanış, pandemi nedeniyle yeni döneme uyum sürecini de anlatırken, sevenlerine “Gelin Tanış Olalım” oyununun devam edeceği ve yeni şarkılarının da yolda olduğu müjdesini verdi.

Geçtiğimiz günlerde Instagram’a çocukluk fotoğrafınızı koymuş ve “Fırat nasılsın?” diye sormuştunuz. O da size hayatla ilgili bir soru sorsa çocuk Fırat’a, ne söylemek istersiniz?
Yaptığım her şeyde o çocuk var, her şeyi ona borçluyum. Öte yandan ‘Hayat çok ciddiye alınacak bir şey mi?’ diye sorarsanız; anneannem vefat ettiğinde onu büyükbabamın üstüne gömdükleri sırada mezarcı büyükbabamın kafatasını, kemiklerini biraz yana itelemişti. Bu çok Hamlet benzeri bir şey oldu ama; ‘hayat elbette ciddiye alınacak bir şey ama bu ciddiyet hırsla üstüne bastırılacak, bir amaca ulaşmak için her yolun mübah olduğu bir şey değil’, diyebilirim.
Aynı zamanda 6 yaşında bir kız çocuğunuz var, Zeynep. Kızınızdan önce baba olmanın bir oyuncuya çok şey katacağını düşündüğünüzü söylemişsiniz, baba olduktan sonra da her gün kendinize şaşırdığınızı. Baba olmak size neler kattı?
Lafta her zaman bir duruma pek çok bakış açısı olması gerektiğini söyleriz ama bunu ne kadar içselleştirebiliyoruz soru işareti. Öncelikle bu anlamda çok değer kattı. Diğer yandan her şeyin çok canınızla oranlandığı, canınız değeriyle çarpıldığı bir gerçekle karşılaşıyorsunuz. Onun için her şeyi yapabilirsiniz ya da yapamayacağınız şeyler vardır gibi... Oyunculuğuma da mutlaka yansımıştır ama bunu bilinçli yapmıyorum.

BAĞIMSIZLIĞIMI SORGULADIM

Konservatuvara gitmeye karar verdiğiniz 15-18 yaşlarınız için, bu yaşların insanın kendi içinde yarattığı bir “devrim” olabilmesi adına önemli olduğunu belirtiyorsunuz. Kendi adınıza hangi döneminizi “devrim” olarak niteliyorsunuz?

Yazının Devamını Oku

Kızlara ilham için kitaplar yola geldi

Asil Özbay, motosikletiyle son 5 yılda 3 kıtada 250 bin kilometreye yakın yolu tek başına ve de “kadınlara özgürlük” için aştı. Şimdi özellikle kızlara hem hikâyesini anlatmak hem kitaplarla aralarında köprü olmak için “Kitaplar yola geldi” diyerek Türkiye turuna çıktı. Üç ay sürmesini planladığı bu anlamlı yolculuğuna Özbay, “Dünyanın en güzel yön tabelasına sahip” dediği Bursa’nın Mustafakemalpaşa ilçesinden başladı.

Bundan üç yıl önce Asil Özbay ile ilk söyleşimizi yaptığımızda motosikletiyle Kız Kulesi’nden başlattığı dünya turunu, aslında hem kendi iç dünyasında hem de yaşamında mahkûm olmak zorunda kalan kadınlara adamıştı. Mesajını iletmek için gittiği ülkelerde varlığının bile cesaret verdiğine şahit olduğu hikâyeler biriktirdikçe “keşfetmek, dönüşmek ve dönüştürmek” de artık onun yolu oldu. Özellikle kız çocuklarına rol model olmak isteyen Asil ile bu süreçte iletişimimiz hiç kopmadı. Bazen ilham verdiği söyleşilerinde buluşup yarattığı etkiyi birlikte deneyimledik, kimi zaman dünyanın bir ucundayken bizlere ulaştırdığı mesajlarla kavuştuk. Bu kez ise çocuklarla kitaplar arasında köprü olmak için çıktığı Türkiye turu öncesi konuştuğumuz Asil Özbay, “Kitaplar yola geldi” yolculuğunun başlangıç hikâyesini ve hedeflerini Hürriyet Bursa okuyucuları için paylaştı.

2015 yılında başladığınız “kadınlara özgürlük yakışır” mottolu dünya turunda motorunuzla ne kadar yol aldınız? Hedefime ulaştım, diyebiliyor musunuz yoksa devam mı?
Beş yılda 3 farklı kıtada onlarca ülkeye gittim, 250 bin kilometrenin üzerinde yol yaptım. Özellikle Moğolistan ve Nepal hayallerimdeki rotalardan biriydi. Evet, hedeflerime ulaştım fakat daha çok peşinde olduğum şey keşfetmek ve farklılıklarla karşılaşmaktı. Bu yüzden sonsuz bir hedef diyebiliriz. Devam etmesini çok isterim.
Aynı zamanda bir iç yolculuk yaptığınızı da her fırsatta dile getirdiniz. Kendinizde ne gibi değişimler gözlemliyorsunuz?
Geri dönebilmek için uzaklaştığımı ve yola çıktığımı düşünüyorum. Her kat ettiğim rota farklı bir kültüre, farklı bir coğrafyaya doğruydu. Her döndüğümde farklı bakış açılarına sahip olduğumu gözlemliyorum. Bence bu yaşamdaki en kıymetli şey; bakış açımızı farklılaştırabilmek. Kendime ve yaşama karşı daha ılımlı, daha anlayışlı olduğumu ve benden farklı olanı da anlamaya çalışmaktan keyif aldığımı görüyorum.

DUYGULARIN VE PAYLAŞMANIN PEŞİNDEYİM

Yazının Devamını Oku

Gökalp ve kahramanları SMA’lı hastalara umut verdi

“Gevşek Bebek Sendromu” olarak da bilinen ve hareket siniri hücrelerini etkileyen SMA tip- 2 hastası Gökalp Küçük, “Gökalp’in Kahramanı Sen Ol” kampanyasına destek veren 120 bin kahramanının bağışı ile 2 milyon 400 bin dolarlık gen tedavisini almak üzere Amerika’ya gitti.


Kampanyaya destek veren gönüllü kahramanlar tarafından uğurlanan Küçük ailesi ile yolculukları öncesi buluşarak yürüttükleri kampanyanın perde arkasını ve gerçekleşecek tedavi sürecini konuştuk. Yelda ve Sefa Küçük çifti oğulları Gökalp ile birlikte bizi gülen yüzleriyle karşıladıklarında, tarifsiz bir heyecan ve mutluluk içindeydiler. Aynı duygular içerisinde gerçekleştirdiğimiz röportajımız bizim için de mutluluğun tablosu gibiydi. Küçük ailesi röportajımızda kampanya bitse bile yolculuklarının henüz bitmediğine dikkat çekerken, Türkiye genelinde kampanya yürüten tüm SMA’lı hastaların tedavisi için seslerini duyurmaya, bilgi ve tecrübelerini paylaşmaya devam edeceklerini de dile getirdiler.

Şu andaki duygularınız tarifsiz olmalı?
Yelda Küçük: Çok heyecanlıyız, Amerika’ya gitmek ve tedaviyi alabilmek için çok sabırsızlanıyoruz. Yaşanacak süreçle ilgili biz de merak içerisindeyiz. Hala sabah uyandığımızda sanki bir kampanya koşturmacasının içinde olacağız gibi hissediyoruz. Sanırım ilacı aldıktan sonra gerçekten tam rahatlayabileceğiz.
Amerika’da nasıl bir tedavi süreci yaşanacak?
Sefa Küçük: Amerika’ya vardıktan sonra muhtemelen bir hafta içinde Boston Children Hospital’da Gökalp’in randevusunun oluşması ile birlikte SMA hastası çocukları tedavi etmek üzere onay alan ilk gen tedavisi Zolgensma ilacının uygulaması gerçekleşecek. İlacın verilmesi 1 saat sürüyor, hastanede kalma süreci olmuyor. Üç ay gibi bir tedavi süreci öngörüyoruz. Konaklama için de tüm organizasyonumuzu yaptık. İlaçtan sonra vücuda zararı olmaması adına kontroller yapılıyor ve yükselen karaciğer enzimleri gibi yan etkilerin azaltılması için de tedaviler uygulanıyor. Aynı zamanda bu süreçte Gökalp hem hastanede hem de farklı rehabilitasyon merkezlerinde fizik tedavi de görecek.

YÜZDE 92 ORANINDA BAŞARILI

Bilmeyenler için SMA hastalığı ve tedavisi hakkında kısa bir bilgilendirme alabilir miyiz?

Yazının Devamını Oku

Hedefim paralimpik milli sporculuk

Profesyonel bisiklet sporcusu Barış Asa, iki yıl önce bisikletinin patlayan lastiğini değiştirirken talihsiz bir kaza sonucu iki ayağını kaybetti ancak “Hayat bisiklet sürmeye benzer, düşmemek için pedal çevirmeye devam etmelisiniz” diyerek yaşam azmi ile de herkese örnek olmayı başardı.

Bisiklet sporu aşkından da vazgeçmeyen ve protez ayaklarıyla yarışmalarda dereceler almayı sürdüren Barış Asa’nın tek hedefi, ülkemizi olimpiyatlarda paralimpik branşlarda temsil etmek. Asa, “Paralimpik komiteden benim gibi çalışan insanları görmelerini ve olimpiyatlarda ülkemizi temsil etme şansını sağlamalarını bekliyorum” diyor.
Aynı zamanda eczacılık mesleğine de devam eden Barış Asa ile söyleşimizde kaza anında yaşadıklarını, hayata tutunma mücadelesini ve milli sporcu olma yolundaki hedeflerini konuştuk.

Hayat felsefenizi ve mücadelenizi daha iyi anlamak için hikayenin en başına, kaza anına dönelim isterseniz?
Özetlemem gerekirse 2 Temmuz 2018 günü, normalde antrenmanlarımı 9-10 saatleri arasında yapmama rağmen, o gün havanın çok sıcak olması nedeniyle bir arkadaşım erken saatlerde çıkmayı teklif etti. Hayatımda ilk defa saat 5 sularında uyandım. Normalde pek yaptığım bir davranış değildir. Sabah serinliğinde bisiklet sürmek çok hoşuma gitmişti. Gündoğdu taraflarına sürdükten sonra antrenmanımı biraz uzatıp Mudanya tarafına geçtim, çünkü sonraki hafta gerçekleşecek olan Türkiye şampiyonasına hazırlanıyordum. Geri dönüş yolunda ise evime son 5 kilometre mesafe kala Avrupa Konseyi Bulvarı’nda lastiğim patladı.

Yer olarak güvenli bir bölgede miydiniz?

Yazının Devamını Oku

Doğaya dönünce yaşadığımızı anladık

Mehmet Uğur ve Sema Tekin çifti, dört yıl önce profesyonel iş hayatlarını bırakarak şehrin gürültüsünden doğanın sessiz kollarına sığınma kararı aldı. Hafta sonları taşıdıkları tahtalarla Keles’in Dağdibi Köyü yaylasına evlerini yapmaya başladıklarında, ne aileleri ne köy sakinleri sürekli bir yaşam kurabileceklerine inanmamışlardı. Oysa Tekin çifti yollarından vazgeçmedi ve sadece kendileri için yeni bir yaşam değil doğa âşıkları için de küçük bir kamping alanı yaratmayı başararak kapılarını misafirlerine de açtılar.

Yakın arkadaşlarımızla bir hafta sonu ailece doğayla baş başa kalabilmek için uzun süredir deneyimlemek istediğimiz Uludağ Kamping’in yolunu tuttuk. Yeşil bir Bursa’nın kıymetini daha iyi anladığımız ziyaretimiz kalabalıklardan kaçmak isteyen çevremizde de merak ve ilgi uyandırınca, Mehmet Uğur ve Sema Tekin çiftinin özel hikâyesini sizlerle de buluşturmaya karar verdim. Tekin çifti özellikle şehirden uzaklaşarak toprakla uğraşmanın hayalini kuran girişimciler için de olmazsa olmazları anlattılar.

Kamping yaşamına geçmeden önce nasıl bir yaşantıya sahiptiniz ?
Mehmet Uğur Tekin: Benim dağcılık malzemeleri sattığım bir dükkânım vardı. Eşim Sema da özel bir şirkette müşteri temsilcisi olarak çalışıyordu. Her bulduğumuz fırsatta doğa yürüyüşlerine katılıyor, kamplara gidiyorduk ancak hafta sonu gittiğimiz kamplardan doyuma ulaşamıyorduk. Bursa’daki evimizin bahçesinde de yavaş yavaş bir şeyler yetiştirmeye başlamıştık ama sonrasında doğada daha fazla zaman geçirmek istediğimizin farkına vardık. İlk hayalimiz şehirde de yaşama devam ederken Uludağ’da da hafta sonları gidip geleceğimiz bir evimizin olmasıydı, sonra tamamen yaşamaya karar verdik.
Kaç yıl önce aldınız bu kararı?
Dört yıl öncesinden bahsediyoruz. Bir yıl boyunca da Uludağ’ın güney yüzünde bir yer aramaya başladık. Bazen fiyatlar bazen doğa şartları nedeniyle gönlümüze göre yer bulmak bir yıl sürdü ve 3 yıl önce Keles’in Dağdibi köyünde karar verdik. Özelliklerine de çok bakamadık açıkçası öncesinde yer almak için bankadan kredi çektiğimiz için bir an önce alma telaşımız vardı. Ama iyi ki burası olmuş en azından kış mevsiminde diğer yerlere göre güneş aldığı için ulaşım olanağı daha fazla.

17 PAZAR GÜNÜNDE TAMAMLADIK

Yazının Devamını Oku

İyi̇ bi̇r okur olmak kötü yazmaktan i̇yi̇

Yazar Hakan Akdoğan, edebiyatın nitelikli okurlarla belli bir noktaya geleceğine dikkat çekerken, iyi bir okur olmanın kötü bir yazar olmaktan çok daha önemli olduğunu söyledi. Akdoğan, “Nitelikli okur kitlesinin azlığı, nitelikli edebiyat metinlerini raflardan kaldırıp sadece internetten satışa götüren durumdur. O yüzden Türkiye’de iyi okura çok daha fazla ihtiyacımız var” dedi.


Aynı zamanda Dilbilim Uzmanı olan Hakan Akdoğan, milat kabul ettiği özel sektör üst düzey yöneticilik kariyerini bıraktığından beri gönül rahatlığıyla daha çok yazıyor ve anlatmak için meslek edindiği Yaratıcı Yazarlık Atölyesi eğitmenliğini uzun zamandır sürdürüyor. Bugüne kadar üç bine yakın öğrenci yetiştiren Hakan Akdoğan ile yazar olma yolculuğundaki deneyimlerimden son romanı Kirpi Mesafesi’ne, sanatın kazandırdığı farkındalıklardan Türk dilinin içinde bulunduğu tehlikelere uzanan bir söyleşi gerçekleştirdik.

Pandemi sürecinde evde kaldığımız dönemleri nasıl geçirdiniz?
Benim açımdan yeni bir deneyim oldu. Yüz yüze eğitimlerde Bursa, İstanbul, Ankara gibi belli şehirlere odaklı çalışırken, internet ortamında dersleri sürdürme imkânım olduğu için dünyanın dört bir yanından da öğrencilerim oldu. Ben de görev duygusuyla çalışabildiğim kadar çalıştım. Sosyal medyadan canlı yayınlar yapıp, elimden geldiğince sanatın nasıl bir farkındalık yarattığıyla ilgili anlatımlar yaptım. Hem yorucu hem de çok işlevsel olduğum, iyi hissettiğim bir süreçti. Beslerken beslendim diyebilirim. Bundan sonraki süreçte herkes çalışırken yeni romanımı yazmak için ben içime çekileceğim.

ARADAKİ MAKAS AÇILDI

Bu süreçte sanat alanında bir farkındalık yaşandı mı sizce?
Baktığınızda herkes evlerine kapanıp hızla sanatsever oldu. Ve herkes dedi ki, “Yaşasın insanlar sanatla ilgilenecek, düşünsel açıdan bir farkındalık oluşacak.” Hayal kurmayalım böyle bir şey mümkün değil! Sadece aradaki makas açıldı bence. Daha önce her şey mümkünken öyle bir tercihte bulunmayan bir insan zorunlu olarak bunu yaptığında o farkındalığı asla kazanamaz. Zoraki aydınlanmaya çalışanlar bence iyice nefret ettiler sanattan. Daha önce sanatsal bir farkındalık yaşamamış bir kimse aslında sahte değerlerin içinde var oldu hep. Şimdi özgürlüğü tekrar kazandıklarında da o sahte değerlere daha büyük bir hırsla bağlanacaklar. Ama kendini geliştirmiş, sanatla felsefeyle ilgilenmiş insanların böyle bir değer arayışı yok, hiçbir zaman olmaz. Burada kazanan özgürken de bu tercihi yapan aynı insan olacaktır.

SANAT GÖLGENİZLE TANIŞTIRIR

Yazının Devamını Oku

‘Acemi Yalnızlığım’ın ruhuna i̇nanıyorum

Bursalı Müzisyen Tacınur, yıllardır Selami Şahin’e vokalistlik yaptıktan sonra alternatif pop rock tarzındaki “7’İLK” isimli ilk albümüyle müzikseverlerin kalbine sesleniyor. Tacınur ile söyleşi için bizi bir araya getiren söz müziği kendisine ait şarkılarından oluşan albümünün özgünlüğü kadar, çıkış şarkısı “Acemi Yalnızlığım”ın da çok özel hikâyesi. Yarın ilk defa dijital platformlarda yayınlanacak şarkının sözleri annesine, bestesi kendisine, klibi ise kardeşine ait. Çekim mekânı olarak Bursa’da dedesinin köyü Soğukpınar’ı seçen Tacınur, “Her anlamda maneviyatı çok yüksek olan şarkımın ruhuna inanıyorum,” diyor.

Fotoğraflar: Recai Güler

Alternatif pop rock müziği sanatçısı Tacınur ile söyleşi için pandemi sürecini geçirdiği ailesinin Demirci’deki evinde buluştuk. Mis gibi bir Bursa havasında, yıllardır üzerinde çalıştığı ve prodüktörlüğünü de üstlendiği ilk albümünün ve çıkış şarkısının heyecanını birlikte yaşamak bizim için de keyifli bir anı oldu. 15 yıllık müzik eğitiminin ardından, ünlü olabilmek için değil müziğini dilediğince yapabilmek adına albüm yapmaya karar verdiğini anlatan Tacınur, hayallerini, “Bir gün sahneden mikrofonu uzattığımda şarkılarımı tek bir çığlık olarak dinlemek istiyorum” şeklinde özetliyor. Tacınur ile müzik kariyerinin tüm basamaklarını ve albümünün hikâyesini konuştuk.
İlk albümünüz “7’İLK” hayırlı olsun. Bu vesileyle de ilk röportajınızı memleketinizde gerçekleştiriyoruz sanırım?
Teşekkür ederim. Evet, iki ayrı heyecanı bir arada yaşıyorum. Alternatif pop rock tarzındaki albümümde sözleri ve müzikleri bana ait bestelerimden seçtiğim 7 şarkım var. Bu nedenle adı “7’İLK”. İlk çıkış şarkımız Acemi Yalnızlığım’ın klibi de yarın (17 Temmuz) saat 17.00’de dijital platformlarda dönmeye başlayacak.
Albümünüzün hikâyesini paylaşmadan önce, müzik yeteneğinizin keşfini dinlemek isteriz?
1986 yılında Bursa’da doğdum, çocukluğum Altıparmak semtinde geçti. Çok sessiz bir çocukmuşum aslında ama büyüdükçe annem müziğe ve tiyatroya olan ilgimin farkına varmış. Kendimce taklitler yapardım, çocukça şarkılar bestelerdim. Tabii ki ayna karşısında benim de saç fırçasıyla şarkı söylemişliğim var (gülerek). Ailem bu yatkınlığımı fark edince beni Belediye Konservatuarının çocuk korosuna yazdırdı ve müzik eğitimime ilk adımı böylece attım. Ardından ilkokulda müzik öğretmenimin yönlendirmesiyle Uludağ Üniversitesi Devlet Konservatuvarının sınavlarına hazırlanıp girdim. Viyola Anasanat Dalı bölümünü kazandım ve müzik eğitimime başladım. Aynı zamanda Cihat Aşkın ve Küçük Arkadaşları (CAKA)’nın da ilk öğrencilerindenim. Liseyi de İstanbul’da Mimar Sinan Devlet Konservatuarında okudum.

Yazının Devamını Oku

Yaşamın her alanında kalite arayışı var

Türkiye Kalite Derneği (KalDer) Bursa Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Emin Direkçi, artık sadece ürün ve hizmette değil yaşamın her alanında kalite arayışının olduğunu belirtirken, güncellenen mükemmelik modeli uygulamasıyla bir çalışanın emeğinin tüm dünya insanlarının geleceğine katkı sağlamasının amaçlandığını söyledi. “Yerelden küresele” sloganını çok önemsediğini anlatan Başkan Direkçi, “Gönülden inanarak söylüyorum ki, tüm birey ve kurumlar mükemmellik modelini iş ve yaşam tarzı haline getirse, insanlar cenneti dünyada yaşarlar” dedi.


Dönüşüm Günleri serisinde bu hafta kurulduğu günden bu yana (1990) mükemmellik kültürünü bir yaşam biçimi olarak yaymaya çalışan ve benim de gönüllü üyesi olmaktan mutluluk duyduğum KalDer Bursa Şubesi’nin yeni dönem Başkanı Emin Direkçi’yi ağırladık. Pandemi sürecinde dernek çalışmaları, yeni dönem hedeflerini konuştuğumuz röportajımızda, KalDer olarak Avrupa Kalite Yönetim Vakfı (EFQM) mükemmellik modeli uygulamasında ülkemizde tek yetkili kuruluş olduklarını da hatırlatan Direkçi, modeldeki güncellemeye, “Çeviklik, dijitalleşme daha da ön plana çıkartılırken, BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri ile Küresel İlkeler Sözleşmesi kurumların uygulamak zorunda olduğu bir şekle büründü,” sözleriyle dikkat çekti.

Şubat ayında yapılan genel kurulla yeniden KalDer Başkanı olarak göreve geldiniz. Hızlı bir çalışma dönemine girmişken yaşadığınız pandemi süreci iş yapış şekillerinizi nasıl etkiledi?

Genel kurulumuzla beraber, Bursa’nın seçkin kurumları ve temsilcilerinden oluşan güçlü bir yönetimle göreve geldik. Yeni yönetim, denetleme kurulumuz ve çalışanlarımız büyük bir istek ve arzuyla çalışmalara başlamıştık. Sempozyum programı kısa sürede tamamlanmıştı, kentin önde gelen kurumlarına nezaket ve iş birliği ziyaretleri gerçekleştirdik, yeni projeler için çalıştay yaptık, yeni eğitim ve Ulusal Kalite Hareketi projeleri planladık ama gel gör ki dünyada toplam varlığı iki gram olan virüs 20 Mart tarihinde bizi eve gönderdi. Bu sürede; herkes gibi fiziksel temasımız kesildi ancak bildirimlerle, duyurularla, e-bültenlerle ve en önemlisi de dijital platform etkinlikleri ile görev başında ve faal olduğumuzu hem hissettirdik hem de biz hissettik. İnsana dokunmak gibisi yok…

Bir şube çalıştayı gerçekleştirerek geleceğe ışık tutacak bir rapor hazırlığındaydınız. Bu sürecin dernek olarak size aldırdığı yeni kararlar oldu mu?

KalDer olarak her zaman özdeğerlendirme yapmayı çok önemsiyoruz, bunun yanı sıra üyelerimiz ve halkımız için aklımızda yeni projeler vardı; yetkin kişilerin katılımıyla etkin bir çalıştay yaptık. Bu çalıştayda; yapmamız, daha iyi yapmamız ve yeni yapmamız gereken başlıkları belirledik, önceliklendirdik. Salgınla kısmi bir ara versek de, temmuz ayı içerisinde somut çıktıları olacaktır. Destek vermek istediğimiz konulardan birisi de kadınlarımızdı; davet üzerine Mayıs ayı itibariyle Kadının Güçlenmesi Bursa Platformu’na ev sahibi kurum olarak dâhil olduk.

TEK YETKİLİ KURULUŞUZ

Sadece üyelerinize yönelik değil Bursa’da mükemmellik kültürünün bir yaşam biçimi olarak benimsenmesi adına çalıştığınızı her fırsatta dile getiriyorsunuz. Bu konuda birey ve kurumların çabalarını yeterli buluyor musunuz?

Yazının Devamını Oku

Fiziki albüm değil deneyim alıyorlar

Covid -19 pandemisinde en çok etkilenen ve kayıp yaşayan alanlardan biri de kültür-sanat oldu. Salgının uluslararası sempozyumları zorlaştırmasıyla da Etnomüzikoloji Derneği Türkiye’de ilk kez online uluslararası bir sempozyum gerçekleştirdi. İçinde bulunduğu dezavantajlı durumu avantaja dönüştüren dernek, üç gün boyunca alanında 16 bildirinin sunulmasını sağladı. 


Etnomüzikoloji Derneği Başkanı Doç.Dr.Özlem Doğuş Varlı ile online sempozyum deneyimi ile etnomüzikoloji çalışmalarının günümüz dünyasının değişen dinamiklerine cevap verebilmesi ve uyum sağlaması bakımından önemini konuştuk. Prof. Dr. Özlem Doğuş Varlı, sempozyumda geleneksel sanat ve yöntemlerinden farklı olarak yeni medya teknolojileriyle düzenlenen etkinliklerin müzik dinleme, tüketme ve üretime nasıl yansıdığını da anlattı. Varlı, “Tüketiciler artık fiziki albüm yerine “deneyim” satın alıyor” dedi.

Etnomüzikoloji Derneği olarak Türkiye’de ilk kez online uluslararası bir sempozyum gerçekleştirdiniz. Öncelikle nasıl bir deneyim yaşadınız?
Tam da değindiğiniz gibi yeni deneyimler yaşadığımız bir dönem oldu. Yine tesadüftür ki sempozyumda da deneyim üzerine sunum yapan katılımcılarımız mevcuttu. İlerleyişinin ve sonucunun ne olacağını tam kestiremediğimiz bir süreçti açıkça söylemem gerekirse. Çünkü özellikle sosyal bilimler alanında -ki bizim gibi müzik ve teorinin iç içe olduğu bir alanda yüz yüze olmak aranan bir gerçekliğimiz. Haziran ayının ikinci haftasında Macar Kültür Merkezi, Kalem Ajans ve Türk Avrupa Tanıtım Vakfı ile bir proje kapsamında çağrısını bile yapmış olduğumuz “Müzik-Dans ve Kimlik: Tuna’nın Tınıları” temalı sempozyuma hazırlanıyorken, pandemi süreci bizleri farklı bir sempozyum düzenlemesine yöneltti. Dezavantajları olan bu süreci avantajlı bir hale sokmak adına dernek olarak kolları sıvadık. İletişim kurma kanallarını daha yoğun bir şekilde kullanararak üç gün boyunca, “Dünyada ve Türkiye’de Etnomüzikolojinin Dünü, Bugünü, Yarını” konulu, online uluslararası bir sempozyum gerçekleştirdik. Toplamda 16 bildiri sunuldu. Tüm katılımcılara bu süreçte bize inandıkları, paha biçilemeyecek emekleri için teşekkür ediyoruz.

Sizin için online sempozyumun avantajları neler oldu?
Etnomüzikoloji alanında çok önemli bir isim olan ve normal şartlarda Türkiye’ye haziran ayında getirme şansımız olamayan Prof. Dr. Jeff Todd Titon’u konuk etme şansı bulduk. Son yıllarda ekomüzikoloji- ekoetnomüzikoloji alanında önemli tespitleri bulunuyor. Pandemi döneminde bu sorgulamanın ayrıca önem kazandığı yaklaşım paralelinde müzik, ses ve çevre odaklı bir sunum gerçekleştirdi. Yine konuşmacılarımızdan UNESCO-Somut olmayan kültürel miras komitesinin Makedonya temsilcilerinden Velika S. Serafımovka, etnomüzikolojiyle bağlantı kurarak kültürel miras mevzusuna değindi. Bence bu deneyimin en önemli avantajları ise hem kayıtlı halde bulunması hem de sonraki süreçlerde izlenebilir, yorum kısımlarına sorular sorulabilir olmasıydı. Ayrıca sempozyum geleneklerinden olan etkinlik kısımlarına da anlatımlı konserleri ile katılan sanatçılarımız oldu. Her biriyle Youtube’da yer alan performanslarından sonra, Instagram da bol sohbetli canlı yayınlarımız gerçekleşti. Nikos Andrikos, Farqana Qasımova, Derya Türkan ve Erdal Erzincan tüm ilgililerin yıllarca izleyebilecekleri yayınlar gerçekleştirdiler. Sempozyumun afişini dahi alışılmışın dışında, genç sanatçımız Arda Tulum’un karikatür çizimi ile gerçekleştirdik.

MEKÂNLARA BAĞLILIK SORGULANIYOR

Sempozyumda ele alınan konulardan biri de mekân ve merkezsizleşme kavramlarıydı. Covid 19 pandemisi bu anlamda müzik dinleme ve üretme pratiklerine nasıl yansıdı?

Yazının Devamını Oku

Geleneksel emlakçı devri bitti

Bursa Uludağ Üniversitesi Emlak Yönetimi Program Başkanı Prof. Dr. Elif Karakurt Tosun, tüm mesleklerde olduğu gibi emlak sektöründe de zorunlu bir dönüşümün yaşandığına dikkat çekerek geleneksel yöntemler kullanmaya devam eden emlak danışmanlarının devrinin bittiğini belirtti.Pandemi sürecinin teknolojik araçların emlak pazarlamasının olmazsa olmazı olduğunu çarpıcı bir şekilde ortaya koyduğunu anlatan Prof. Dr. Elif Karakurt Tosun, “Emlak danışmanları artık bir karar vermek zorunda. Ya teknolojik dönüşümün içinde yer alarak kazanacaklar ya da dönüşüme sırt çevirerek sektörden yavaş yavaş yok olacaklar” dedi.


Emlak Yönetimi Program Başkanı Prof. Dr. Elif Karakurt Tosun ile Dönüşüm Günleri serisi için pandemi süreci ve normalleşme sürecine yönelik emlak sektörünü masaya yatırdık. Konut ve ofis piyasasındaki tercihlerden sektördeki değişime kadar sorularımızı yanıtlayan Karakurt, meslek odaları ve emlak danışmanları ile yaptığı görüşmelerden taleplere yetişemedikleri ve normalleşme sürecine çok hızlı başladıkları yanıtlarının geldiğini söyledi.

Pandemi sürecinin Türkiye emlak piyasası üzerinde nasıl etkileri oldu? Dengeleri değiştirdi mi?
Tüm dünya insanları olarak bir kez daha fark ettik ki sağlıktan daha önemli hiçbir şey yok, dolayısıyla sağlığımızın korunması dışında gündelik isteklerimizin ve arzularımızın da pek bir önemi yok. Doğal olarak bu dönemde mümkün olduğu kendi çekirdek ailemize dönük izole hayatlar yaşadık. Bu süreçte sağlığın korunması temel öncelik iken emlak başta olmak üzere tüm ekonomik kaygılarımızı bir süreliğine de olsa erteledik. Elbette bu süreç ekonomik hayatın tüm unsurları kadar emlak sektörünü de kökünden etkiledi. Virüsün hızla yayılması, önlem amaçlı çeşitli iş yerlerinin kapatılması ve sokağa çıkma yasakları neticesinde emlak sektörü Nisan – Mayıs döneminde resmen dibi gördü. Hemen bu söylediğimi bir istatistiki veriyle örneklendireyim, Türkiye genelinde konut satışları nisan ayında bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 55,5 oranında ve mayıs ayında ise bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 44,6 oranında azaldı. 

Yatırımcılar ve bireysel alıcılar açısından bu sürecin bir fırsat olarak değerlendirilebileceği görüşlerine katılıyor musunuz?
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki emlak, hem dünyada hem Türkiye’de en önemli yatırım aracıdır. Bu Covit 19 salgını öncesinde de birçok kişinin gerek yatırım amaçlı gerek yaşamak için emlak satın alma yönünde bir eğilimi vardı. Zira Türkiye’de her yıl ortalama 1 milyon 400 bin adet konut satılmaktadır. Ve her yıl en az yeni 750 bin konut yapılması ihtiyacı vardır. Şimdi düşünün konut özelinde emlak, bir yatırım aracı olmanın dışında ayrıca kişilerin en önemli fizyolojik ihtiyaçlarından olan barınma ihtiyacına cevap vermektedir. Dolayısıyla her geçen gün değer kazanacak bir yatırım aracıdır. Üstelik Covid 19, bizlere yaşadığımız konutların ne kadar önemli olduklarını, onların bizim sığınağımız olarak dışarıdan kaynaklanan tehlikelere karşı kendimizi koruduğumuz birer kale olduğunu bir kere daha gösterdi. Dolayısıyla konuta yapılan yatırımların değeri daha da artmıştır.

BAHÇELİ EV İLGİ GÖRÜYOR

Tüketicilerin konut tercihlerinde değişim olacağı görüşleri var. Gayrimenkul trendleri değişecek mi?

Yazının Devamını Oku

Dijitalleşmekten değil iletişimsizlikten korkun!

İletişimci ve yazar Dr.Umut Kısa, dijital oyun bağımlılığından endişe duyan ebeveynlere seslenerek, “Kötü olan oyun değil, çocukların ilişki kurma becerilerinin gelişmemesi ve dijital yetkinliklerini ilerletememesidir. Dijital oyunların çocuklara neler kazandırdığını 1980’den önce doğan ebeveynler hayal bile edemez. Onlar sadece kendilerini sokağa çıkma konusunda yasaklayan ebeveynlerini bilir ve aynı şeyi yaptıklarını fark etmezler” dedi.


Dr. Umut Kısa röportajımızda, dijital dünyanın sadece teknolojik araçlarıyla değil içindeki insan kültürüyle, ruhuyla başka bir dünyayı temsil ettiğine dikkat çekerken, oyundan simülasyona, kolektif zekâdan ağ kurmaya kadar bir sürü yetkinliğin üst adı olan dijital zekânın önemine de vurgu yaptı. Dijital yetkinlikler alanında doktoralı Umut Kısa ile Dönüşüm Günleri serisi için Dijital Zekâ kitabının da içeriği olan “dijital yetkinlikler, oyun bağımlılığı ve ebeveynler” çerçevesinde dijital dünyayı konuştuk.

Dijitalleşme deyince çoğunlukla bilgisayar, sosyal medya, oyunlar akla geliyor. “Dijital dünya” kavramı doğru anlaşılıyor mu?
Bu kesinlikle doğru ama bence dijital dünyanın tanımı doğru anlaşılmıyor. Size “Yontma Taş Çağı Dünyası” deseydim bundan ne anlardınız? Bu dünyada sadece yontma taşlar olduğunu mu? Yontma taş dünyası yontulmuş taşlardan çok daha fazlasıdır. İçinde insan da vardır. Dijital Dünya; sadece teknolojik araçlarıyla değil içindeki insan kültürüyle, ruhuyla başka bir dünyayı temsil ediyor. Milenyum sonrası “Yakın Çağ”dan çıktık “Dijital Çağ”ın içine girdik. Her şey değişti. Örneğin bilim değişiyor. Eskiden bir paradigma değişimi için onlarca yıl gerekiyordu. Örneğin atom bölünemez en küçük parçaydı ama bir süre sonra bölündü. Bu bölünme süreci onlarca yıl sürdü. Şimdi bir şeyi incelemeye başlıyorsunuz ertesi gün incelediğiniz şey anlamını kaybediyor. Bilim kümülatif ilerleyemiyor. Farklı şekillerde ilerleyen küçük atomize bilim insanları var gibi. Din de değişti. Etkisini gün geçtikçe azaltıyor. Dinler bile ortak bir dijital potada eriyorlar. Medya değişti, hep beraber George Floyd için ağlıyoruz. Birlikte gülüyoruz. Her birimiz #erkeksenyerinibil akımına katılıyoruz, farklı platformlarda tartışıyoruz. Bunu mümkün kılan şey dijital araçlar olsa da dijital dünya teknolojinin çok üzerindedir. Teknoloji sadece onun bir parçasıdır.

HERKES MESAJ TAŞIYOR

Dijital dünyanın araçları nelerdir?
Dijital dünyanın temel olarak üç aracı var. İlki platform, hangi platformdasınız? Mahallede mi, instagramda mı, tiktokta mı? İkincisi içerik ya da medya. Hangi içeriği ya da mesajı iletiyorsunuz. İnsanları savaştırmak mı yoksa barıştırmak mı istiyorsunuz? Tek kesin olan şu: İnsanların mutlaka bir şey yapmasını istiyorsunuz? Örneğin Hürriyet’in bir amacı var kendi içeriğinde. Ya da benim istediğim bir şey var. Her insanın mesajı var. Ya kendinizinkini ya da başka birinin mesajını taşıyorsunuz. Eğer kendi mesajınızı fark edecek olgunluğa erişmediyseniz fark ederek ya da etmeden başkasının mesajının kanalı haline geliyorsunuz. Dijital dünyanın üçüncü aracı ise telekomünikasyon. En güçlü araçlardan biri bu. Hangi ağı kullanıyorsunuz? Bir mesaj iletmek istediğinizde kimin ağından yararlanıyorsunuz? Ağda en güçlü olan kim? Ağın sahibi kim? Sahip olan kişi ağda olanların bilgilerini ne yapıyor? Mesela WhatsApp neden ücretsiz hizmet veriyor? Ağın sahibi olmak onun için çok önemli. Gelir elde etmese bile kanala sahip olmak onu güçlü kılıyor. Telekomünikasyon 1900’lerin petrol şirketleri gibi dijital çağın en güçlüleri, onları Facebook, Google gibi platform sahipleri takip ediyor. Ancak ağı sağlayanlar platformları çok kısa sürede yok etme şansına da sahip.

DİJİTAL ZEKÂ YETKİNLİKLERİ

Yazının Devamını Oku

Oyun oynamak ciddi bir iştir!

Oyun denildiğinde her kuşağın farklı tanımlarının olduğu bir dönemi yaşıyoruz. Ancak oyun artık sadece eğlence amaçlı bir etkinlik değil, işe alımdan pazarlamaya kadar hayati öneme sahip ciddi bir iş olarak da karşımıza çıkıyor! Dünyada hızla ivme kazanan ve ‘oyunla bir işi yaptırma’ olarak tanımlanan ‘Oyunlaştırma’ tekniğini, Türkiye’de bu işin kitabını da yazan Eğitimci, Oyunlaştırma Uzmanı Ercan Altuğ Yılmaz ile konuştuk.

 

Aynı zamanda GamFed Uluslararası Oyunlaştırma Federasyonu Türkiye Temsilcisi olan Yılmaz, Dönüşüm Günleri söyleşi serimizde yeni nesil motivasyon yönteminin oyun ve oyunlaştırma olduğunun altını çizdi. Yılmaz, “Türkiye’de artık oyunlaştırma bir kültür haline getirilip müşterisinden çalışanına tüm kanallarda yer almalıdır. Özellikle var olan sorunu yenilikçi ve eğlenceli bir yöntemle nasıl çözerim diye düşünen gençlere daha çok fırsat verilmelidir” dedi.

Dün oyun dediğimize bugün oyun demiyoruz. Aslında en basitinden oyun düşüncesinden ne anlamalıyız?
Oyun, insanın en özünü keşfetmesi diyebiliriz. Oyun’u tanımlamak, sınırlandırmak ve kategorize etmek oldukça zor. Ancak sadece eğlence amaçlı ya da fiziksel olabilen, ya da çocuklara özel bir oluşum olmadığını söyleyerek; insanlığın ilk iletişim modeli ve tüm canlılarda tekrar eden tek eğitim yöntemi diyebilirim. 
Peki ‘Oyunlaştırma’ kavramı hakkında öncelikle neyi bilmemiz gerekiyor?
Oyunlaştırma, insanın içindeki oyun duygusuyla gerçek hayattaki bazı hedefleri gerçekleştirmesidir. Bugün daha çok adım atacağım, bu hafta en iyi öneriyi ben vereceğim, günün ilk satış siftahını ben yapacağım gibi çeşitli kurgularla yeni davranışlara oyun duygusuyla yönlendirince bu süreci oyunlaştırmış oluyoruz. Annelerimiz gibi aslında, yemek yerken kaşığı uçak yaparak uçak geliyor dediklerinde aslında oyun oynamıyoruz oyunla yemek yiyoruz. Oyunlaştırmada da amaç oyun oynatmak değil oyunla bir işi gerçekleştirmektir. 

OYUN KÜLTÜRÜMÜZÜ AKTARAMADIK

Yazının Devamını Oku

Marmara Denizi’nde umut kalmadı

Sualtı Görüntüleme Yönetmeni ve Belgesel Yapımcısı Tahsin Ceylan ve ekibi, dört yıl önce kameralarını Marmara Denizi’nin saklı güzelliklerine çevirmiş, Bursa’nın kıyı şeridindeki denizsel yaşamı da ilk kez görüntülemişti. Bursa Valiliği desteğiyle gerçekleşen çalışmada azalan balık türlerinde önemli bulgular elde edilirken, kirlenmeye özellikle dikkat çekilmişti.

Pandemi sürecinde kıyısal yaşam alanlarında görülen yunuslar, balinalar belki de bizi gelecek adına umutlandıran önemli gelişmelerden oldu. Gerçekten öyle mi? Denizsel yaşam için sürdürülebilir çalışmalar var mı? Bu soruların cevabını, aynı zamanda Türkiye Sualtı Sporları Federasyonu (TSSF) Çevre Kurulu Başkanı olan Tahsin Ceylan ve dalış ekibinde yer alan TSSF Çevre Kurulu Üyesi, Sualtı Fotoğrafçısı Mehtap Akbaş Çiftçi’den aldık.
Dünüşüm Günleri söyleşi serişimiz için özellikle Marmara Denizi’nin ekosistemi hakkında değerlendirmelerde bulunan ekip, kirliliğe karşı hala savunmasız olan Marmara’da umut taşımak için çok geç kalındığını vurguladı.

Öncelikle pandemi süreci ile Marmara Denizi’nde ne gibi değişiklikler gözlemlendi, tespitleriniz nelerdir?

T.C.: Evet, doğada arzu ettiğimiz bazı görüntülere tanık olduk hep birlikte. Keyif vericiydi ama elbette yeterli değildi. Çünkü madalyonun bir de diğer tarafı var. İki ay boyunca belki sanayi hız kesti ülkemizde ama buna karşın evsel atık miktarı arttı. Denizleri esas kirleten ise evsel atıklardır bildiğiniz gibi. Marmara bir iç deniz. Bütün yaşamı Karadeniz’den gelen besin açısından zengin yüzey sularına bağlı. Her yıl ortalama 173 km3 su boğazdan geçerek Kuzey Ege’ye kadar uzanır ve Marmara’nın da üst tabakasını oluşturur. Bu iç denizin kıyısal alanları tamamen yerleşim yeri. Pandemi süresince eve kapanan insanların denize bıraktığı evsel atıkların etkileri birkaç ay da ekosistemde göreceli olarak hissedilir. Zaten kirliliğe karşı savunmasız olan Marmara kirlenmeye yine devam edecektir. Burada önemli olan şey yaşam şeklimizi rafineleştirmek, üretim modellerimizi gözden geçirmek ve bilinç düzeyimizi yükseltmektir.

AZOT MİKTARI ÇOK FAZLA

Ekosistemdeki farklılıklar, neden sonuç ilişkileri üzerinde incelemeler yapıyorsunuz. Marmara ekosisteminde olumlu değişiklik var mı?

T.C.: 240 km uzunluğa sahip Marmara denizi bir dönem Balinaların ve Akdeniz Foku’nun yaşadığı bir alandı. Moby Dick Romanı’nın Yazarı Melville, İstanbul’da yaşamış Bizanslı tarihçi Prokopios’un M.S. 10.yy Marmara Denizi’nde gemilere saldıran bir balinadan söz ettiğini anlatır. Ahmet Mithat Efendi “Sayyadane Bir Cevelan” kitabında, İstanbul surlarına asılmış balina kemiklerinden bahseder. Kaldırılan kemikler nedeniyle denizin bereketi kaçınca padişahın, kemiklerin bulunup yerine asılmasının emreden bir fetva yayınladığından bahseder. İnsanlık artan nüfusa bağlı olarak doğanın da kaynaklarını artıracağını düşünüyor. Oysa 1967’de Marmara’da 66 ekonomik değeri olan tür varken bu sayı günümüzde 10-15 aralığında. Evsel, endüstriyel ve tarımsal ilâçlamadan dolayı azot ve fosfor miktarı oldukça fazla. Evsel ve endüstriyel atıklar sağlıklı bir besin zinciri oluşumunu engelliyor. Bir halkada başlayan kırılma diğerlerine doğal olarak yansıyor. Marmara’da yaşanan bu.

DENİZ KAYNAKLARI BİTECEK

Yazının Devamını Oku