GeriSibel BAĞCI UZUN Sürüden ayrılan kendini bulur
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Sürüden ayrılan kendini bulur

Kişisel dönüşüm danışmanı, yazar Aret Vartanyan, “Onay almak ve dışlanmamak için sürünün istediği kişiyi oynamak, insanı her geçen gün kendisinden uzaklaştırır,” diyor. Kendini tanımadan ve nereye varacağını bilmeden, yaşamda hep bir şeylerin eksik kalacağını anlatan Vartanyan, insanın önce “Nereye gidiyorum?” sorusuna yanıt bulması gerektiğine dikkat çekiyor. Aret Vartanyan ile Mor Salkım Kadın Dayanışma Derneği tarafından düzenlenen “Erkek Diliyle Şiddeti Konuşuyoruz” etkinliğinde bir araya gelerek, günlük hayata, aşka ve ilişkilere dair sorgulamaya davet eden bir söyleşi gerçekleştirdik.

Sürüden ayrılan kendini bulur

Fotoğraflar: Duygu Özbekçi Milli

En çok ilişkilerimizden yara alıyoruz diyorsunuz. O zaman önce insanın kendisiyle olan ilişkisinden başlayalım mı? Kendimizi yeterince tanıyor muyuz?
Kendini tanıma süreci muhtemelen son nefese kadar devam edecek. Önemli olan şey bu keşfi aralıksız sürdürmeye devam etmek, değişimi kucaklamak ve her şeyden önce kendimi kabul etmek. Hepimizin artıları, eksileri farklıdır. Ancak asıl sorun insan doğduğu andan itibaren aldıklarıyla, topladıklarıyla ‘kim’ olduğunu şekillendiriyor. Yani doğduğunuz aile farklı olsaydı bambaşka bir bakış açınız, yaşamınız olacaktı. O yüzden sorgulamak anahtar yöntem. Neye göre, kime göre doğru yanlış, iyi kötü?
Kendimizi bulmayı neden erteliyoruz? Hangi gerçekleri görmemiz, hangi soruları sormamız gerekiyor?
Şu anda yaşadığın hayat, seçimlerin sana mı ait yoksa önceden belirlenmiş, önüne konmuş senden beklenen hedefler mi? Örneğin evleneceğin yaştan, nasıl bir yaşamın olmasına kadar toplumun, ailenin önümüze getirdikleri var. Ancak örneğin eşcinsel yönelimi olan biri nasıl beklenen klasik aile yapısını kursun. Kendi hamuruna uygun olmayan bir hayatı yaşamaya çalışmak, yaşarken intihar etmek demek. Herkes müdür olmak zorunda değil, zengin olmak ya da evlenmek, çocuk sahibi olmak ya da başka herhangi bir şey zorunda değil. Günün sonunda tek bir hayatın var ve öleceksin.
Bir de işte başka, aile ilişkilerinde başka, arkadaş ortamında başka olma durumları var. Kendimiz olmaktan nasıl çıkıyoruz?
Nebze göre şerbet vermek, bukalemun olmak demek. Sevgiyi, onayı, ilgiyi almak, dışlanmamak için sürünün istediği insanı oynamak, insanı her geçen gün kendisinden uzaklaştırır. Özsaygıyı ve özdeğeri törpüler ki bunu çevremizde her gün gözlemliyoruz.

SEVGİYİ ŞARTLARA BAĞLIYORUZ

 Karşımızdakini sevmek için hep şartlarımız, koşullarımız mı var? Ne zaman, nasıl başlıyor bu beklentiler?
Anne babadan başlıyor. İlk önce ebeveynlerimizin istediği insan olmayı öğreniyoruz. Onların onayı, onların aferinini almak için onların kurallarına, değerlerine uygun davranmayı öğreniyoruz. Sonra okulun, mahallenin, çevrenin, toplumun… Doğduğumuz yere göre şekillenirken, sevgiyi şartlara şurtlara bağlıyoruz. Çocukken ekmeğimizi herkes ile paylaşıyor, sonra kiminle paylaşıp kiminle paylaşmayacağımızı öğretiyorlar bize.
Hayatımızdaki birçok davranış kalıplarının temeli değersizlik duygusuna gidip dayanıyor. Peki bizi bu denli etkileyen bu duygunun kaynağı nedir?
Sevilmem için, değerli olmam için, kabul görmem için hep bir şeyler yapmam lazım. Zenginleşmek, ünlü olmak, en yakınımdakilerin övgüsünü almak... Hala birçok yetişkinde babalarının, annelerinin onlarla gurur duymama endişesini görüyorum. Bu yüzden ailesinin onaylayacağı kişiyi ailesiyle tanıştırabileceğini seçiyor hala büyük çoğunluk. Oysa aşkım dediğinizde mesleğin, inancın, kimliğin, kimlerden olduğunun ne önemi olabilir ki? Ancak böyle olmuyor. Kriterlere göre aşkım diyeceğimiz insanı seçiyoruz.

RÜŞVET VERMEK ÇÖZÜM DEĞİL

 “Ne kadar çok değer verirsem, o kadar çok değer görürüm sandım” düşüncesinde olan kişi asıl neyi kaçırıyor?
Rüşvet vermek çözüm değil. Şunu anlaması gerekiyor; seni seven insan seni ne paran, ne fiziğin, ne de başka bir şey için seviyor. Sadece sen olduğun için seviyor. Böyle bir şeyin mümkün olmadığını söylersen o zaman nasıl gerçek sevgiyi bulabilirsin ki. Yani kimse seni sen olduğun için sevemez mi? Birileri buna seni fena inandırmış demektir ve kurtulmalısın en kısa zamanda. Sen de her insan gibi sevilmeyi hak ediyorsun. Ancak çocukken ailen sadece karnen iyi olduğunda sana aferin dediyse, hayatın boyunca sadece başarılı olduğunda aferin alacağını sanıyorsun.

KENDİNLE BARIŞMAZSAN ZOR!

Sürüden ayrılan kendini bulur

 İlişkilere nasıl bakıyoruz, çok mu anlam yüklüyoruz acaba?
Kendimle barışmadan, kendimi tanımadan, nereye gittiğimi bilmeden bir ilişkiyi yürütmek çok zor. İstiyoruz ki yaralarımızı sarsın, bizi sevsin, istediğimiz gibi sevsin, istediğimiz gibi davransın, olsun. Böyle bir şey yok. Önemli olan nasıl bir ilişki yaşamak istediğini bilip bilmediğin. Aradıklarını bulduğun ilişki doğru ilişkidir. Ne var ki burada çok derin konulardan söz ediyoruz. Kendini değersiz hisseden, gelişimini sürdürmeyen, okumayan, gezmeyen, sorgulamayan bir insan ilişkisinde instagram yüzünden tartışan insan olacaktır.
Seçimlerimizi yaparken neleri öncelik koyuyoruz? Oysa?
Aşktan söz ediyorsak, hayatı paylaşmaktan söz ediyorsak düşünmeyi bir kenara koyup, hislerime bakmalıyım. Düşünceler yanıltır. Senin için doğru olan insanı sırf inancı, mevkisi yüzünden eliyor olabilirsin ya da annen sevmeyeceği, onaylamayacağı için. O yüzden sarıldığında, dokunduğunda, yanında olduğunda hissettiklerine bakmalı insan.
“Elalem ne der?” için yaşamaya devam etmek aslında nelerin habercisidir?
Tatmini, huzuru ve gerçek mutluluğu bulamayacağının habercisi. Sana uygun olmayan bir hayatı yaşadığında elde ettiğin, ulaştığın hiçbir şey seni tatmin etmiyor, sürekli bir şeyler eksik kalıyor.

YAŞANACAK VE GÖRÜLECEK

Sürüden ayrılan kendini bulur

Bilimin çığır açtığı, teknolojinin hızına yetişemediğimiz bir çağda hala “doğru insan var mı?” sorusu size ne hissettiriyor?
Hayatımıza giren birkaç insan üzerinden bunu söylemek inanılmaz bir yanılgı. 8 milyar insanı aynı kefeye koymak demek. Doğru insanı seçmeni sağlayacak kriter yok. Yaşanacak ve görülecek. Hayal kırıklıkları da yaşanacak, değiştikçe bazı ilişkiler sona erecek, yenileri başlayacak. Bunun süresi, sayısı, kuralı yok. Söylenmekten ve jenerik cümlelere sığınmaktan vazgeçip şunu görmem lazım, hayatıma giren insanları ben seçiyorum. O zaman sorumluluğu almalıyım. O adamı, kadını sen seçtin unutma. Sen seçmediysen zaten ortada ilişki falan yokmuş demektir.

HERKESİN İLİŞKİSİ KENDİNE

Sezen Aksu’nun bir şarkısı; “İhaneti sende gördüm, şiddeti gördüm, aşkı gördüm” diye başlar. Sonra da “Kopar zincirleri yeniden gel, durmadan gel, hep gel” diye devam eder. Şiddeti kabulleniş ya da yüzleşememe halini iyi özetliyor sanki ne dersiniz?
Bütün kavramlar referansına, bakış açısızına göre biçim değiştirir. Hiçbir ilişki komşuya, uzmana, dizilere, medyaya, aileye bakarak yaşanmaz. Herkesin ilişkisi kendine. Dinamikleri, koşulları farklı. Şiddet demişken, şaka yollu bile, beraber olduğun insana hakaret edemezsiniz. “Salak, aptal” diyemezsiniz. Bu bile kabul edilebilir değildir ve psikolojik şiddettir.
Eğitim yükseldikçe beklentiler de yükseliyor mu ya da dönüşüm ne yönde oluyor?
Daha iyi seçimler yapma olasılığı artıyor olsa da bence burada önemli olan diplomalar, bilinen diller, entelektüel sermayeden öte bir yaşam birikimi, yaşanmışlıklar bütünü belirleyici oluyor. Dar bir pencereden hayata bakan bir insan, ne ilişkisinde ne kariyerinde ne de sosyal yaşamında aradıklarını bulamayacaktır. Önce okyanusun içinde akvaryumda yaşamaya çalışmayı bir bırakalım.

BAHANELERİ SAMİMİ BULMUYORUM

Kadınların genelde güçlü, güven veren, koruyan erkek aradığı görüşüne katılıyor musunuz?
Bu kadar dolambaçlı konuşmaya gerek yok. Hepimiz kadın, erkek olduğumuzu hissettiğimiz, aşağıya değil yukarıya çekildiğimiz, aradıklarımızı bulduğumuz ilişkiler yaşamak istiyoruz. Bunu yaşayamamızı kabullenecek bahaneleri samimi bulmuyorum. Örneğin, “sevgilim çok agresif, hayatında zorluklar yaşamış o yüzden öfkelendiğinde öyle davranıyor.” Bu sevgilinizin çözmesi gereken durum, sizin değil. Onun koşulları veya işinin kötü gitmesi bana saygısızlık etmesini haklı çıkartmaz, katlanmamı gerekli kılmaz.
Belirli bir erkeklik modelinin kendilerine dayatılmasını istemeyen erkekler de çoğaldı mı, ne dersiniz?
Kesinlikle evet. Eşi çalışırken çocuk bakan babalar artıyor. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ortadan kaldıracak olan da bu. Erkek budur, kadın şudur, evlilikte erkek böyle olmalı, kadın böyle olmalı bunları geçiniz efendim.

NEREYE GİTTİĞİNİ BİLMELİSİN
Hayatımızın en önemli seçimi ve kararı size göre nedir?
Nereye gittiğimi bilmek. Gideceğim bir yer yoksa gelişine yaşıyor olurum. Ancak gittiğim yeri biliyorsam, hayatımdaki her şey ilişkim de ona göre şekillenir. Örneğin dünyaya açılmak isteyen, hatta açılan başarılı bir oyuncu ya da model olmak istediğinizi varsayalım. Oraya doğru da ilerliyorsunuz. Sizi ev hanımı olarak görmek isteyen, hayatınıza müdahale eden bir erkeğin hayatınıza girmesi imkânsızdır. O yüzden önce niye yaşıyorum ve nereye gidiyorum... Sonrası geliyor, doğru insan da geliyor.
Bu röportajı okuyan kişinin kendine ilk hangi soruyu sormasını isterdiniz?
Yaşamımda ne olursa, nereye varırsam iyi ki yaşadım diyeceğim?
Nedir o?

X

Var ettiği müzik doğayı kurtarabilir

Sanatı tüm Anadolu’ya yaymayı amaç edinmiş, doğasever, müziğin iyileştirici ve birleştirici gücünü çoğaltmak isteyen “Müzikist”ler çevre için harekete geçti. Marmara Denizi’nin kirliliğine dikkat çekmek için de müzikli bir eyleme imza atan Müzikist Derneği’nin Kurucusu Onur Kahvecioğlu ile hikâyelerini dinlemek için bir araya geldik. Söyleşimizde doğanın en büyük sanatçı olduğunu hatırlatan Kahvecioğlu, “Doğanın bir zamanlar var ettiği müziğin anlatım ve harekete geçiren gücüne ihtiyacı var. Sanatın edebi gücü, doğanın en önemli kurtarıcılarından olabilir. Sanatçı duyarlılığına, hiç olmadığı kadar ihtiyacımız var” dedi.

Kahvecioğlu ile söyleşimizde hayalleriyle yeşerttiği Müzikist Derneği’nin hikâyesini ve beş yılda ulaştıkları 23 ilden 300 gönüllü müzisyen ile sürdürdükleri müzikte iyilik hareketini konuştuk.

Müzikle olan hikâyeniz nasıl başladı?
Aslında müzikle olan maceram çok tesadüfi başlamadı. Dedem bir halk ozanı; Âşık Yusuf Karataş. Onun ailede bıraktığı müzik kültürünün içinde büyüdüm. Bu bana büyük bir yaratıcı bakış açısı kazandırmış ki henüz dokuz yaşındayken besteler yapmaya başladım. Tabii bunun yanında çocukluğum İstanbul, Bursa, Gaziantep üçgeninde geçti. Çok farklı kültürlerin içinde, farklı farklı renkleri kendime katarak büyüdüm. Bu durum kişiliğimi ve hayata bakış açımı en temelden etkileyen şey oldu. Şu anki Onur Kahvecioğlu’yu var eden renkler. Günümüze gelecek olursak Uludağ Üniversitesi Müzik Öğretmenliği mezunuyum. Mezuniyet sonrası kendi müziğime yöneldim. Müzikist’le olan maceramız da tam bu noktada başlıyor zaten. Kendimi tanıtırken müzik öğretmeni ve müzisyen diyordum fakat son beş yıldır bunun yanına müzikist de eklendi. Artık soranlara Müzikist’im diyorum (gülerek).
Müzikist’in adımları nasıl atıldı, amaçlarını nasıl belirlediniz?
Uludağ Üniversitesi’ndeki lisansımın ilk yılında K.Ö.Y. Projesinde gönüllü olarak köydeki çocuklarla müzik atölyeleri yaptım. Hayatında hiç enstrüman görmeyen çocuklarla karşılaştım. Orada gördüğüm şey beni çok etkilemişti. Çocuklar çok istekliydi fakat imkânları yoktu. O günden itibaren, köy çocuklarının sanatla kolaylıkla tanışıp buluştuğu hatta sanatçıların yetiştiği, sanatla dolu köyler hayal ettim. Hayat amaçlarımdan birini orada edindim ve bunun için çalışmalara başladım. Müzikist’e uzanan hikâyenin ilk tohumları buydu diyebilirim. Kendi müziğimi yapmaya başladıktan sonra bir bağımsız sanatçı olarak da çok zorlandım. Ana akım medyada belli başlı sanatçıların klipleri dönüyor. Konser organizatörleri risk almadan etkinliklerde popüler isimlere yer veriyor. Bu durumda bağımsız sanatçıların sanatlarını kitlelere ulaştırmaları çok zor. Bunu yaşayan biri olarak, bağımsız sanatçıları destekleyici bir ağa ihtiyacımız olduğunun da farkındaydım.

MÜZİĞİN İYİLEŞTİRİCİ GÜCÜNE İNANDIM

Yazının Devamını Oku

Marmara Denizi’nin toparlanma şansı yok!

Bir süredir Marmara Denizi’nde yürek burkan ve endişeye sebep olan deniz kirliliği hakkında açıklama yapan Belgesel Yapımcısı ve Su Altı Görüntüleme Yönetmeni Tahsin Ceylan, “Kıyısal alana sıkışmış bu kadar yaşam söz konusu iken Marmara Denizi’nin kendini toparlama şansı yok denenecek kadar azdır,” dedi.


Yakın zamanda kirliliğin sebep olduğu oluşumu, Gemlik Körfezi’nin altında dalış yaparak da görüntüleyen ve “Esas trajedi suyun altında” açıklamasıyla 17 Mayıs tarihli Hürriyet Bursa gazetesine manşet olan Tahsin Ceylan, suyun altındaki trajediyi bu kez ayrıntılarıyla anlattı.
Ceylan, tanık olduğumuz gerçekliğin doğanın bir haykırışı, gözyaşları olduğuna dikkat çekerek, “Marmara Denizi uzun zamandır tehlike sinyalleri veriyor. Buna karşın, sessiz dünyanın bu cılız sesi suyun yüksek iletkenliğine rağmen maalesef duyulmuyor. Ancak doğa intikamını mutlaka alacaktır” dedi.

Su altı fotoğrafları: Tahsin Ceylan

Yakın zamanda Gemlik, Mudanya sahillerinde çekimler gerçekleştirdiniz. Marmara Denizi’ndeki son durumu siz nasıl açıklarsınız?
Soluduğumuz havanın içindeki oksijenin yüzde 70’ini denizlere borçluyuz. Bunun yüzde 50’si de tek hücreli canlılar dediğimiz fitoplanktonların fotosentezinden geliyor. Fitoplanktonların büyük bir bölümünü dinoflagelat dediğimiz türler oluşturuyor. Bunlar organik maddeyi sindiren türler. Öldükleri zaman bakteriyel parçalanma yaşıyorlar ve ortamdaki oksijeni hızla tüketiyorlar. Bu tüketimin sonunda anoksik bir alan oluşuyor ve o bölgede yaşayan canlıların yaşamı risk altına giriyor. Son günlerde Marmara Denizi’nde yaşadığımız olay tam da budur. Gerçekten suyun altı görünmüyor. Suyun üstünden bakanların “bu ne biçim kirlilik” dediği olayı suyun altında gördüğünüz zaman daha büyük bir “trajedi” yaşandığını anlıyorsunuz. Tanık olduğumuz gerçeklik doğanın bir haykırışı aslında, doğanın gözyaşlarıdır. Doğa intikamını mutlaka alacaktır.

Bu görüntülere alışmalı mıyız?

Yazının Devamını Oku

Evdeki iş yükünden erkekler şikâyetçi!

Bursa Uludağ Üniversitesi (İİBF) Öğretim Üyesi Prof. Dr. Aşkın Keser, Türkiye genelinde 4 bin 20 kişinin katılımıyla gerçekleştirdiği “Evden Çalışma” araştırmasında yaşanan temel sorunları ve çalışanların beklentilerini gözler önüne serdi. Prof. Dr. Keser, araştırmada uzaktan çalışma modelinde en temel sorunun iş ortamındaki iletişim ve işbirliği fırsatlarının kaybedilmesi olduğunu açıklarken, söylemlerin aksine en çok erkeklerin evde artan iş yükünden şikâyet ettiğine de dikkat çekti. Keser, “Bu sonuç, erkeklerin evde çalışırken daha önceden çok vakit harcamadıkları çocuklarla ilgilenme ve ev işlerinde eşlerine yardımcı olma gibi yeni görevlerinden kaynaklanmış olabilir” dedi.


Evden çalışma modeli pandemi süreci ile birlikte iş hayatının gündem maddeleri arasında yer alırken, tüm dünyada çalışma hayatının kuralları da yeniden yazılmaya başladı. Yönetim ve Çalışma Psikolojisi ABD Öğretim Üyesi Prof. Dr. Aşkın Keser ile röportajımızda evde çalışma yönteminin uygulanabilirliğini ve getirdiği yükümlülükleri konuştuk.

Araştırma sonuçlarında evde çalışırken karşılaşılan öncelikli sorunlar nelerdir ve çalışanlara ne yönde yansıyor?
Araştırma 20 Kasım 2020 ile 20 Aralık 2020 tarihleri arasında internet üzerinden gerçekleştirildi. Bir aylık sürede katılanların verdikleri cevaplar incelendiğinde, ilk sırada “İş ortamındaki iletişim ve işbirliği fırsatlarını kaybetmek”, ikinci sırada “Aile ile birlikte yaşarken çalışmada zorlanmak” ve üçüncü sırada da “Artan iş yükü ile boğuşmak” olduğu görülüyor. Pek çoğumuz açısından sosyal bir alan olan işimiz, sosyalleşmemiz açısından da değerli. Motivasyonumuz açısından da çalışma arkadaşlarımızla iletişim ve işbirliğimiz önem kazanıyor. Uzaktan çalışma, işbirliğinden kaynaklanan sinerji imkanımızı ortadan kaldırdı. Yaptığımız iş sonrasında yöneticimizin takdiri, kabul görme süreci yok oldu. Tüm bunlar günümüzde sanal ortamdan gerçekleşmekte ve bu durum da maalesef suni bir hava oluşturuyor. Bizler iş yerinde problem çözerken, gelişim fırsatlarından yararlanırken, birlikte çalıştığımız kişilerle birlikte sosyalleşiyor ve birlikte öğrenmenin büyüsü ile gelişiyoruz. Evde çalışırken, yüz yüze iletişimin olmadığı ortamda çalışma arkadaşlarımızdan, yöneticilerimizden aldığımız enerji söz konusu olmuyor. Evde çalışırken, yalnızlaştık ve grubun bir üyesi olmanın ayrıcalığımızı kaybediyoruz.

İŞTE ANLAM KAYBI YAŞANIYOR

Evde çalışırken sadece iş ortamından fiziksel olarak uzak kalınmıyor, aynı zamanda “işte anlam kaybı” yaşanıyor. Çalıştığımız ortamda, müşterilerle bir araya gelme, çalışma arkadaşlarımızla ya da yöneticimizle bir arada çalışıyor olma, bir sorunun çözümüne katkı sağlama gibi birçok etkinlik bizlerin yaptığımız işte bir anlam elde etmemizi sağlıyor. Yaptığımız işe başarmanın verdiği haz, mutluluk, işimizi daha da anlamlı kılıyor. Evde çalışma bu anlamı zayıflattı. Örneğin öğretmenler ve akademisyenler öğrencileri ile temas kurma, onların gözlerinin içine bakarak ders anlatmak yerine bilgisayar ekranına bakarak ders yapar hale geldiler.

HİBRİT MODEL UYGULANABİLİR

Evde çalışma konusunda karar alan işletmelere sizin önerileriniz ne olur?

Yazının Devamını Oku

Corona virüsü (CV) yeni bir çağ başlattı

Araştırmacı yazar Erhan Arda, son kitabı “Çin Hapşırığı”nda dünya sisteminin dünü ve bugününe hâkim kavramları edebiyat, felsefe, ekonomi ve moda alanındaki boyutlarıyla ele alırken, gelecekteki dünyanın yaşam şeklindeki değişimi de Corona Virüsü (CV) üzerinden analiz ediyor.Tüm bilinmez verileri nedeniyle virüsü ejderha olarak nitelendiren Arda, hayatın yolunun Corona Virüsünden geçeceğini anlatarak, “Derdi, aklınıza ne geliyorsa tüm ilişkileri sarsmak hatta yok etmek ve yeniden dizayn etmek; ancak bunları gerçekleştirdiğinde yok olacak. CV (corona virüs) tam da nefes yolunun üzerine oturdu. Ekonomik, sosyal, siyasi, kültürel, organizasyonel, zihinsel, görsel, ilişkisel değişim başladı. Etkileme modası ile yeni bir çağ başlattı,” dedi.


Yazar Erhan Arda ile söyleşimizde yavaş yaşam ile hızlı tüket kavramlarının özüne inen, giysiler ile Corona Virüsü arasındaki ilişkiden; tüm alanların merkezine neden modanın oturduğuna dair birçok soruyu gözler önüne seren kitabını konuştuk.

Corona Virüs’ü farklı bir yaklaşımla ele aldığınız kitabınızı yazarken, kullandığınız yöntemi öğrenmek isterim?
Uzun yıllar akademik kitaplar ile uğraştım ve birçok akademisyenle çalıştım. Ekonomi ve uluslararası ilişkiler alanında kırkın üzerinde kaynak kitap hazırladım. Kendime ait bir yöntemim var ve basitçe tarif edersem: Yüz parça (birçok parça demek istiyorum) bir araya gelerek tek parça olmalı, bunu hedefledim. Her şeyde olduğu gibi uyumluluğu sağlamak ise parçaların mükemmelliği ile olabilir. Bu kitabın yazım planında, yönteminde çok parça olmasına rağmen özellikle edebiyat dünyasının büyük üstadı J.L Borges’in “Zahir” adlı öyküsü moda ve paranın işleviyle, zihin ve vizyona müthiş vurgusundan dolayı, beni çok etkilediğini belirtmek istiyorum. En önemli insani özelliğimizden istifade ile onun yöntemini taklit ederek hareket ettim. Tıpkı Borges tedrisatından geçmiş Paulo Coelh’nun da dünyanın en çok satan romanı “Simyacı”da yaptığı gibi. Diğer yandan Walter Benjamin, Gilles Deleuze ve Paul Ricoeur’den etkilenmemek mümkün değildir. Edebiyat, felsefe ve ekonomi alanında iyi eserler vermiş, değerli üstadlardan yararlanmak benim için hassas bir konudur.
Çin Hapşırığı kitabınızda, Corona Virüsü neden bir ejderha olarak nitelendiriyorsunuz?
“Çin Hapşırığı” ismiyle “global etki”yi, daha net ve sınırları daraltan bir isimle anlatmak istedim. Örneğin “dünya” dediğimizde çok şey akla gelir. Oysa sadece “Corona Virüsü” dediğimizde gözle görülemeyecek kadar küçük bir şey, dünyayı istila etmiştir ve vizyona oturmuştur. Milyarlarca insanın zihninde, global vizyonda, baktığı ekranda, aynı ve tek bir şeyin olması en çok olağanüstüdür. Bütün bakışların tek bir şeyi izlemesi mümkün müdür? Karar sizin… Spot açıklamasında ise “Corona Virüsü Ejderhası ve Etkileme Modası” alt başlığını özellikle tercih ettim. Ejderha figürünü en çok Çin’de görsek de tercih sebebim, ejderha kelimesinin anlamının genelde bilinmeyeni ifade etmesindendir. Corona Virüsünün (CV) bilinmezlikleri, onu 2020’nin muamması, ejderhası yapmıştır.

HIZ SEBEBİYLE DÜNYAYA YAYILDI

Üzerinde durduğunuz kavramlardan “meta”nın corona virüs ile yeniden konumlanmasını biraz daha açabilir misiniz?

Yazının Devamını Oku

Çocukluğumun dünyası dijital kuşatmaya karşı

Yazar Yeşim Saygın, sokaklarda özgürce koştuğu çocuk dünyasının gerçekliğini, dijital kuşatma altında bulunduğuna dikkat çektiği günümüz çocuklarına romanları aracılığıyla anlatıyor. İçlerindeki asıl çocukla tanışmaları için kitaplarında geçmiş zaman köprüsünü kurduğunun altını çizen Saygın, “Bizi yeniden ışıl ışıl ve insanca olana yaklaştıracak gücün; toplumsal ve kültürel hafızamız ile gelişmiş bir eğitim sistemi olduğuna inanıyorum” dedi.


Macera türündeki son kitabı “Günlükte Saklı Sırlar” için bir araya geldiğimiz Yeşim Saygın, insanın giderek kendi dünyasının renklerini soldurduğunu ifade ederken, çocuk edebiyatının iyileştirici gücünden yetişkinlerin de faydalanması gerektiğini söyledi. Saygın, röportajımızda çocukluk yıllarındaki yeşil Bursa’nın yazarlığında cesaretlendirici ve ilham verici bir rolü olduğunu da belirtti.

Çocukluğunuzun Bursa’sını ve kitaplarla ilk tanışıklığınızı dinlemek isterim öncelikle?
Çocukluğum, 70’li yılların Bursa’sında, anneannemle dedemin evinin her türlü meyve ağacı ve çiçeklerle kaplı gizemli bir ormanı anımsatan bahçesinde ya da sokak aralarında arkadaşlarımla hayali maceralar peşinde koşarak geçti. Başını benim çektiğim küçük bir çetem bile vardı. Durum böyle olunca dizlerimde de onur nişanesi gibi taşıdığım yeni bir yara belirirdi her gün. Kitapları görünür kılan sihirli el ise babamındı. Edebiyata âşık, eve sürekli yeni kitaplarla gelen, bir yandan çayını yudumlayıp bir yandan aklı ve ruhuyla satırlar arasında coşkuyla dolaşan babama… Ona o kadar özenirdim ki. Henüz okumayı bilmediğim yaşlarda ileride okumam için çocuk kitapları alır, adlarını söylerdi. Benimse iştahım kabarır, sabırsızlığım artar, okuyamadığım için bozulurdum. Bunlar içinde, adı da kapağındaki resim de beni büyüleyen “Yaşasın Pablito”, okumayı söktükten sonra kendi seçimimle okuduğum ilk çocuk romanı olmuştu.

ÇOCUK KİTAPLARI UMUT DEMEK

Çocuk edebiyatı alanında ilerlemeye nasıl karar verdiniz?
Çocuk kitapları her şeyden önce umut demek, içimizdeki gücün farkındalığı demek. Yazmanın ötesinde çocuk edebiyatının rengârenk vadilerinde dolaşmayı, keşfetmeyi, o sınırsız tılsımlara tanık olmayı çok seviyorum. Çocuk kitaplarındaki iyileştirme gücü, tam da kendimizi çaresiz hissettiğimizde bize verdiği yeniden başlama enerjisi, başka bir alanda bulması son derece zor olan, nadir bir değer. Bu yüzden çocuklar kadar yetişkinlerin de çocuk edebiyatından kocaman yudumlar almalarının, yaşama sevinçlerini şahane bir şekilde parlatacağına inanıyorum.

Yazının Devamını Oku

Bilim Kızı projesi yaşama değer katacak

Mesleki kariyerinde hep ilklere imza atan Müjgân Çetin, şimdi de inovasyon yönetimi alanındaki tüm bilgi birikimini Bilim Kızı projesine adadı. Danışman, eğitimci Müjgan Çetin “İnovasyon ile Değer Katanlar” kitabının gelirini bağışladığı, “Bilim Kızı” projesi ile en büyük hayalinin Nobel Ödülü alacak kız çocuklarına yol açmak olduğunu söyledi ve “10 yıl sonra 100 bilim kızının yetişmesine olanak sağlayacağız. 1 Bilim Kızı’nın Nobel ödülü almasına tanıklık edeceğiz” dedi.

Yaşam hikâyesi projesinin amacını destekler nitelikte olan Çetin ile tüm kırılmalara rağmen örnek bir mücadeleyle yoluna devam etmeyi nasıl başardığını da konuştuk.

Arçelik’te Endüstri Mühendisliği bölümünü kurarak, ilk kadın mühendis yöneticilerinden olan TÜBİTAK’ta internetin Türkiye’ye de kurulumu ve üniversitelere yaygınlaştırılması çalışmalarına liderlik eden elektronik bilgi merkezi ULAKBIM’i kuran bunlara rağmen “Bilim kariyeri yapmak, içimde hep ukde kaldı” diyen Müjgan Çetin ile yaklaşan ‘21 Nisan Dünya Yaratıcılık ve İnovasyon Günü› haftasına özel bir söyleşi gerçekleştirdik. Çetin ile kitabını tanıtmak üzere geldiği Simbiyoz Aktivite Derneği etkinliği vesilesiyle bir araya geldik.

Çocukluk hayallerinizi merak ettim. Mesleğinizi seçerken bilinçli bir tercih mi yaptınız?
Rahmetli babam bir asker emeklisiydi. Her sene başka bir okulda okuyorduk ve ilkokul öğrencisi için sürekli öğretmen, sınıf değiştirmek, arkadaş edinmeye çalışmak çok travmatik şeylerdi. Şimdi öğrencilere hayatımı anlatırken fark ediyorum; o zamanki mutsuzluğum şimdiki yeteneğim haline dönüştü. Hiç tanımadığım insanlarla hemen bağ kurup, sohbet edebiliyorum. O yaşlarda yaşadıklarım, 10 yaşında bir kız çocuğu olarak, babamın olmamı istediği öğretmen mesleğini seçmek ve kendimi babama sevdirmekti... İlk kırılmamı o zaman yaşadım. O kadar çok ders çalıştım ki, ODTÜ’de kimya lisansını birincilikle kazandım.

KARDEŞLERİM İÇİN MESLEĞİMİ DEĞİŞTİRDİM

Öğretmen olmak isterken mühendisliğe geçişiniz nasıl oldu?

Yazının Devamını Oku

Küresel düşünüp harekete geçtiler

Mavi kapaklar, portakal kabukları eğitim bursuna; atık piller kefire, yoğurda dönüşüyor. Okunmuş bir kitap köy okulları için yeni kitapların sayfalarını aralıyor. Nasıl mı? Dünya liderleri önümüzdeki 10 yıl içinde, 17 Küresel Amaç üzerinde üç önemli sorunu; aşırı yoksulluğu sona erdirmek, eşitsizlik ve adaletsizlik ile mücadele, iklim değişikliğini düzeltmek için uzlaşırken; farkındalık kazanan gençler de kendi üzerlerine düşen sorumluluğu yerine yetirmek adına harekete geçtiler.


TED Bursa Koleji 10. Sınıf IB (Uluslararası Bakalorya diploma programı ) öğrencileri kurdukları gruplar ile projeler yazarak, dünya sorunlarına dikkat çekmeye ve sosyal bilinçli bir küresel hareketin yayılmasına yardımcı olmak için çalışıyor.
Geçen yıl Global Social Leader Yarışması’nda uluslararası yüzlerce proje arasında yarı finale kalarak “Impact (Etki)” ödülü alan Collect For Future grubu; Yiğit Yalçın ve Taha Yiğit Karabulut, Mehmet Çetiner, Çağrı Özsarı ve Atilla Kağan Gönder ile yeni projelerini konuştuk. Söyleşimizde dünyayı eşit ve yaşanabilir bir hale getirmek için herkesi yürüttükleri “atık pil” ve “köy okullarına kitap” projelerine destek vermeye davet ettiler.
Projeler öncesi ilgili Küresel Sözleşmeler İlkesi maddeleriyle ilgili farkındalığınız ne düzeydeydi?
Yiğit Yalçın (Proje Lideri) : Geçtiğimiz yıl okulumun Global Citizen Klübüne girdiğimde bilgi sahibi oldum ve beş arkadaşım ile birlikte Collect For Future grubunu kurdum. Klüp çalışmaları sırasında; 2011 yılında Future Foundations ve Wellington Liderlik Enstitüsü tarafından kurulan bir yapı olan Global Social Leaders sayfasını keşfettim. Misyonları, gençlere tam potansiyellerine ulaşmaları için ilham vermek. Her yıl onlarca ülkeden yüzlerce projenin katıldığı bir program. Yaşıtlarımızın dünya sorunları ile ilgili yaptıkları çalışmaları görünce, biz de küresel hareketin yayılmasına yardımcı olmak için farkındalık yaratacak bir proje geliştirdik. Dünyayı herkes için eşit ve yaşanabilir bir hale getirmek bizlerin görevi. Gençler biraraya gelip sesimizi duyurduğumuzda ne kadar güçlü olabiliriz bunu gördük. Ben de bunun parçası olmak için elimden geleni yapmaya çalışıyorum.

KIR ÇİÇEKLERİ İÇİN TOPLADIK

Geçen yıl “Impact (Etki)” ödülü aldığınız ilk projenizde nasıl çalışmalar yürüttünüz?

Yazının Devamını Oku

Kadına şiddette istatistik değilim

Avukat Berrin Bayam, geçtiğimiz yıl evinde çalışan hizmetlisinin eşi tarafından silahlı saldırıya uğradı. İsabet eden 7 kurşun sonrası ağır yaralanarak hayata tutunmayı başaran Bayam, yaşadıklarını ilk kez tüm detaylarıyla röportajımızda anlattı. Şiddetle ilgili kadın ya da avukat olarak nisan ayı istatistiği değil hukuki adalet isteyen bir insan olduğunun altını çizen Berrin Bayam, “Yaşadığım olayı anlatmadıkça, öldürülen ya da dövülen avukat meslektaşlarımın, yakınlarımın maruz kaldığı psikolojik şiddetin sorumluluğunu hissetmeye başladım. En büyük eksiklik eğitim ve şiddetin bir iletişim aracı olmadığını acilen öğretmemiz gerekiyor,” dedi.


İlk andan itibaren takip ettiğim bu üzücü olayın detaylarını soğukkanlılıkla dinlemeye çalışırken, yaşam azmine de hayran bırakan Avukat Bayam, söyleşimizde kararın tam bir yıl sonra 14 Nisan’da görülecek davada açıklanacağını ifade ederken, İstanbul Sözleşmesi ile ilgili görüşlerini de belirtmeyi ihmal etmedi.

Yaşadıklarınızı anlatmaya nasıl karar verdiniz?
Öncelikle dosyanın mahkemenin heyeti tarafından, sadece içindeki bilgiler ve belgelerle değerlendirilmesini istiyorum, hukuk adına doğrusu da budur. Ama sustukça beni vuran Şükrü, bana ve yakınımdakilere cezaevinden mektup yazmaya devam etti. En son, kapıcılık yaptığı siteden birine, ablam da dâhil 6-7 (belki de daha fazla) kişiye yazdığı mektupları dağıtması için iletmiş. Ablam panikle haber verince, önce içeriği korkunç olan mektubu okudum sonrasında direkt mektubu dağıtan adamı arayarak, dağıtma sebebini sordum. Yaptığı çok normalmiş gibi cevaplar verdi. Sonra düşündüm, insanlar bir başkasının ne yaşadığını anlamaktan uzak oldukları gibi bu konuya ilişkin eylemlerinin ne zarar vereceğini de bilmiyorlar. Ben de suçluyum, hiç anlatmadım! Zaten vurulmamla bir travma yaşayan ablamın, mektupla da psikolojik şiddete maruz kalmasına sebebiyet verdim. Bu yüzden size konuşmaya karar verdim.
Vurulma olayı yaşanmadan önce nasıl bir süreç yaşamıştınız?
Hatun, yaklaşık 16 yıldır tanıdığım, yanımızda çalışan, köyde okutulmamış ama Bursa’da yaşasaydı belki benim yerimde oturacak, zeki, evimdeki kitapların en az yarısını okumuş bir kadın. Belki yıllardır eşinden şikâyeti vardı bilmiyorum. Eşi Şükrü son zamanlarda boşanmak istediğini yoksa eve kuma getireceğini söyleyince, Hatun da artık dayanamayacağını dile getirmeye başlamıştı. Şükrü’nün bende genel vekâleti zaten vardı. Ofise geldi, anlaşmalı bir protokol hazırladım ve teknik nedenle ofisimde çalışan bir avukata da vekâletini verdirdim. Her ikisine de sakin olmalarını telkin ettim. Hatun evden ayrılmak istediğini belirtince, hemen bir ev tutmamasını, annemin evinde kalabileceğini söyledim. Eşyalarını da Şükrü taşıdı. Ama sonra Hatun ile yeniden barışmaya çalıştı. Pandeminin ilk günlerinde ikimizin de kanser geçmişi var, gidiş gelişler problem olur diye, Hatun yaklaşık 3 hafta bizde kaldı. 1 Nisan’da karısına, yine mesajlarla küfür, hakaret etmiş. Ağabeyini arayıp, özür dilemesi gerektiğini anlattım. Arkasından yine bana, “lütfen son görevini hakkaniyetli yap, bizim birleşmemiz imkânsız” yazan mesajlar atmaya başladı. Zaten mahkemelerin kapatıldığı, sürecin belirsiz olduğu bir dönemdi. Bu konuda ay sonunu beklemeyi uygun gördüm.

ELİMİ KALDIRMAM KALBİMİ KORUDU

Olayın yaşandığı 14 Nisan gününe geri dönersek?

Yazının Devamını Oku

‘Bursa’dan Kore’ye 80 yıllık öykü’

Bugün 92 yaşında olan Kore gazisi Necdet Yazıcıoğlu ile Dr. Ceyhun İrgil, eski Bursa’yı ve Kore Savaşı’nın ilk elden tanıklığını “Bursa’dan Kore’ye 80 Yıllık Öykü” kitabı ile tarihe not düştü. Necdet Yazıcıoğlu, 1930-60 arası Bursa manzarasından, en şiddetli cephelerinde bulunduğu Kore Savaşı’nda yaşadıklarını çarpıcı anılarıyla anlatırken, içinde yıllardır yanıtlayamadığı “Bu savaş gerekli miydi? Biz neden savaştık?” sorularına da kitabında cevap arıyor.


Yazıcıoğlu, 2000’li yıllarda Kore Hükümeti’nin davetiyle yeniden gittiği Güney Kore heyecanını da satırlarında hissettirirken, Dr. İrgil de aynı dönemlerde bulunduğu, diğer cephe olan Kuzey Kore’ye ait gözlemlerini merak edenler için anlatıyor.

Tanışmanız ve kitabınızın yazılış öyküsü nasıl başladı?
Ceyhun İrgil: Kore Savaşı muharip gazisi Sayın Necdet Yazıcıoğlu ile 2019 yılı 29 Ekim günü Cumhuriyet Bayramı vesilesi ile tanıştık. Eski Bursa ve Kore anılarını anlatıyordu. “Neden bunları yazmıyorsun?” diye sordum ve bu kitabın büyük bölümünü oluşturan anıları böylece oluştu. 1930-60 arası Bursa manzarasının ve Kore Savaşı’nın ilk elden tanıklığının tarihe not düşürmesinin değerli bir tarihi belge olacağını düşündüm. Öteden beri sübjektif de olsa herkesin anıları yazması gerektiğine inanıyorum. Anılarda yanılgı, yanlış anımsama ve öznel bakış açısı her zaman vardır. Bu gerçeğe karşın Yazıcıoğlu’nun anılarında birkaç tarih düzeltmesi dışında orijinal metne sadık kaldım. Kitapta ayrıca Türk Otomotiv Sanayi’nin de ilk yerli otomobil maceralarını Yazıcıoğlu’ndan bir teknisyen gözünde okuyacaksınız.
Necdet Yazıcıoğlu: Bursa’da arkadaşım Fazıl, Nilüfer Belediye Başkanı tarafından düzenlenen törene davet edildiğimi bildirdi, bu büyük fırsattı. Özellikle doğduğum şehri, çocukluğumun geçtiği mahallemi ve eğer varsa arkadaşlarımı, çocukluğumun geçtiği evi görmek istiyordum. Birçok Cumhuriyet Bayramı etkinliğine katıldım, uzun zamandır bu kadar kapsamlı bir bayram kutlamamıştım. Bu seyahatim sırasında hatıralarımı kitap haline getirmeye karar verdik. 80 yıllık yaşamıma dair anılarımı; tarihe not düşmek, yeni nesillere geçmişteki Bursa’yı, Türkiye’yi ve Kore savaşında yaşananları bir nebze olsun kendi gözümden gördüğümden aktarmak için yazdım. Bir satırı bile esin kaynağı olursa ömrü hayatımın tüm çabaları kadar değerli olacaktır.

ÇOCUKLUĞUMA DÖNDÜM

Necdet Bey, yıllar sonra Bursa ziyaretinizde nasıl duygular yaşadınız?

Yazının Devamını Oku

Çılgın dalgalardan hayatın akışına

Ayşin Oya Bekbay, defalarca milli formayı giymiş, 17 yaşında Armutlu-Mudanya arasını yüzen ilk ve tek kadın yüzücümüz. Bu tarihten tam 30 yıl sonra babasına verdiği sözü gerçekleştirmek için Manş Denizi’ni gidiş-dönüş geçerek rekor kıran ilk Türk takımının tek kadın üyesi. Size başarılarla dolu bir giriş yapsam da onun profesyonel yüzme yaşantısı ciddi kırılmalar ve mücadelelerle dolu. Ancak hayata bakış açısı ve korkularıyla yüzleşme biçimi, hikâyesini herkes için ilham verici kılıyor.


Ayşin Oya Bekbay ile 2017 yılında kırdıkları rekorun ardından yaptığım takım söyleşisi vesilesiyle tanışmıştık. Bu kez bu başarının ardındaki kendi hikâyesini ve de çılgın dalgalarda yüzerken hayatın akışına kulak vermeyi, oluruna bırakmayı öğrenme sürecini konuştuk.

Yüzmeyi nasıl öğrendiniz, özel bir hikâyesi var mı?
Ben kendimi bildim bileli bir denizkızı oldum. Yüzme bilmezken bile sahilde suyun içinde sürekli yatardım. Almanya’da ilkokula altı yaşında başladım. Okul yedi yaşını dolduran tüm çocukları yüzme sertifikasını alabilmeleri için bir eğitime götürmüştü. Ben hariç, çünkü yaşım tutmuyordu. Çok üzülmüştüm, babama bu konuda dert yanmıştım. O da bana yüzmeyi öğreteceğine dair söz vermişti. Yaz tatili için gittiğimiz Küçük Kumla’da, bir gün babam annemi ve beni alarak kayıkla gezintiye çıkardı. Babam biraz açıldığımızda anneme kürekleri tutmasını söyledi. Sonra da bana dönüp, “Sana bir söz vermiştim, şimdi hemen yüzmeyi öğreneceksin” dedi ve beni tutup denize attı. Ne olduğunu şaşırmış bir biçimde kulaç atmaya başladım. Annem çığlık çığlığa tabii, babam bir yandan ‹kulaç at› diye bana sesleniyor diğer yandan da annemi sakinleştirmeye çalışıyor, derken ben o hengâme içinde cidden yüzmeyi öğrendim.

YENİDEN BAŞLADIM

Almanya’dan Türkiye’ye dönüşünüz yüzme hayatınızı nasıl etkiledi?
Almanya’da on üç yaşıma kadar çok başarılı bir öğrenci, koroda çok başarılı bir ses ve kendi yaş grubumda çok başarılı bir yüzücü olmuştum. Türkiye’ye geldiğimizde sudan çıkmış balık oldum desem hafif kalır. Kaybolmuş, bir anda her şeyini kaybetmiş ve ne yapacağını bilemeyen bir çocuk vardı. Yaşam tarzı farklı geliyordu, olanaklar yoktu ve her şey çok zordu. Lisanı bilmiyordum ve sistemden bihaber bir çocuktum. Üstelik Galatasaray kulübünün milli yüzücüsü olduğum için Bursa’da da havuz olmadığından, mecburen İstanbul’da tanımadığım bir ailenin yanında kaldım. Her şeye yeniden başladım yani. Takdir ile geçerken Türkiye’de ilk yıl yedi kırık ile yüzleştim, o yetmedi yüzme hayatım bitmişti; derecelerim berbat oldu. Bale yok, koro yok, tek var olan şey mücadeleydi.

BABAM HAYATA HAZIRLADI

Yazının Devamını Oku

İş yerinde mobbing halk sağlığı sorunu

İş yerinde karşılaşılan psikolojik taciz yaygın adıyla mobbing, son yıllarda artan şikâyetlerle de birlikte çalışma hayatının önemli sorunlarından biri haline geldi. Psikolojik danışman, Prof. Dr. Sefa Bulut, sosyal şiddet türü olan mobbingin bireysel bir sorun olarak görülse de aslında bir halk sağlığı sorunu olduğuna dikkat çekti. İyi eğitimli, üstün yetenekli, başarı yönelimli kişilerin psikolojik yıldırmaya daha fazla hedef olduğunu anlatan Prof. Dr. Bulut, “Bu sorun sadece psikologları değil işletmecileri, endüstriyi, girişimcileri de ilgilendiriyor. Mobbingin olumsuz etkileri toplumsal gelişmeye ve ilerlemeye zarar vermektedir,” dedi.


Aynı zamanda mobbingin Türk Ceza Kanununda yer alması adına çalışmaları bulunan ve Mobbingle Mücadele Derneği kurucularından Prof. Dr. Sefa Bulut ile söyleşimizde iş yerinde uygulanan mobbingin özelliklerini, sosyal, psikolojik etkilerini ve korunma yöntemlerini konuştuk.

Mobbing bir şiddet türü müdür?
Mobbingi sosyal şiddet kategorisinde değerlendirebiliriz. Fiziksel şiddetin etkileri gayet net görülebilir ancak mobbing gizli, dolaylı, indirekt yöntemlerin, tanımlanması, görülmesi çok zor olan şiddet türlerinden biridir. Biz buna iş yerinde duygusal şiddet de diyebiliriz. Aslında çocukların birbirine yaptığı akran zorbalığıyla yetişkinlerin birbirine yaptığı mobbing çok benzer; aynı amacı ve hedefi güdüyor. Çalışma hayatında herkesin yaşamış olduğu bazı zorluklar mutlaka oluyor; iş saatlerinin uzunluğu, işin zorluğu, üretim-tüketim ilişkileri ve iş yükü gibi durumlar insanlarda yorgunluk ve strese yok açıyor. Fakat bireyleri iş yerinde en çok işin zorluğu ya da güçlüğü değil, kişiler arası ilişkiler yormaktadır.
Bu açıdan toplumsal bir sorun olarak değerlendirilebilir mi?
Son 20-25 yılda dünyada ve ülkemizde çok fazla yapılan araştırma var, bir literatür birikti. Türkiye’de de psikologların, psikiyatrislerin, mobbingle mücadele derneğinin gördüğü ve incelediği çok fazla vaka bulunuyor. Çalıştığı kurumda 10-15 yıl mobbinge uğrayan insanlar var. Mobbing bireysel ve tek bir kişiyi ilgilendiren bir sorun olduğu düşünülse de aslında bir sosyal sorun, halk sağlığı sorunudur. Sadece psikologları ilgilendirmiyor, işletmecileri, endüstriyi, yatırımcıları, girişimcileri de ilgilendiriyor. Etkileri maruz kalanı çok derin bir şekilde yaraladığı gibi bu bireyin ilişki içinde olduğu, ailesini, çalışma arkadaşlarını ve ilişki içinde olan herkesi çok olumsuz bir biçimde etkilemektedir. Sonuçta bu etkiler toplumsal gelişme ve ilerlemeye zarar vermekte, çok yetenekli, çalışkan bireylerin toplum yararına çalışması engellenmektedir.

BİLEREK VE SİSTEMATİK YAPILIRBir davranışın mobbing olduğu nasıl anlaşılır?

Yazının Devamını Oku

Yaşam köyü kurarak ön yargıyı yıkacağız

Dört sosyal girişimci; Hülya Aras, Neslihan Edinçliler, Asiye Asal ve Songül Kaya, özel gereksinimli bireylerin sesini duyurmak ve toplumda oluşan ön yargıları yıkmak için bir araya geldi. Mesleki deneyimleri, tecrübeleri ve yaşanmışlıklarıyla güç birliği yaparak, Türkiye’nin ilk sosyal girişimcilik ve inovasyon modelini uyguladıkları Simbiyoz Sosyal Aktivite Derneği’ni kurdular. Bursa’nın üretim odaklı ilk “Yaşam Köyü” modelini oluşturmak için harekete geçen sosyal girişimciler, engelli bireylerin çalışma ve sağlıklı yaşam hakkını sağlamak adına kurum ve kuruluşlardan destek bekliyor.

Neslihan Edinçliler . Songül Kaya, Hülya Aras, Asiye Asal

Ailelerin en büyük kaygılarının kendilerinden sonra çocuklarının ne olacağı endişesi olduğunun altını çizen girişimciler ile hayallerini, hedeflerini ve toplumsal farkındalık yaratmak için geliştirdikleri sosyal girişimcilik modellerini konuştuk.

Öncelikle bir araya gelmenizi sağlayan hikâyenizle birlikte, sizi tanıyabilir miyiz?
Neslihan Edinçliler: Simbiyoz Sosyal Aktivite Derneği Başkanıyım. Anadolu Üniversitesi Özel Eğitim Bölümü Zihin Engelliler öğretmenliği mezunuyum. 28 yıl Nilüfer İş Okulunda öğretmen ve yönetici olarak çalıştım. Emekliyim. Eğitimlerim ve çalışmalarım esnasında çocukların savunmasızlıkları, korunmasızlıkları, istenmeyen, korkulan çocuklar olmaları beni hep çok etkiledi. Halbuki istedikleri sadece ilgi ve sevgiydi, bunu verdiğimizde de bizden ayrılmamaları beni onlara daha çok bağladı. Kendi çocuğumun olmaması zamanımın çoğunu onlara ayırmamı sağladı.
Hülya Aras: İTÜ mezunu elektrik mühendisi olarak 29 yıl kurumsal hayatın ardından, sosyal girişim alanına gönül verdim. İki çocuk annesiyim. Benim ailemde ya da yakın çevremde özel gereksinimli bir birey yoktu ama ben çocukluğumdan beri gönüllülük çalışmaları yapmayı seven birisiyim. Dolayısıyla okulun ve kafenin varlığını öğrendiğimde arkadaşlarımla buluşacaksam ya da çalıştığım şirket için bir etkinlik düzenleyeceksem, hediye alacaksam burayı tercih edip kendi çapımda küçük destekler vermeye çalışıyordum.
Asiye Asal: Başta sağlıklı doğan, büyüyen, okula giden, 17 yaşına geldikten sonra yaşamsal faaliyetlerini kaybeden ve bakım hastası olan iki güzel meleğe annelik ederken, bir çocuğumu üç yıl önce kaybettim. 11 yıl Niş Cafe’nin işletmecisi olarak çalıştım, pandemi nedeniyle ayrıldım. Yoluna devam etmeye çalışan, yine benzeri kaygılarla hayata tutunmaya çalışan annelerden biriyim.

Yazının Devamını Oku

Dijital dünyada ölçülebilir veriyiz

Sosyal medya platformlarının hayatımıza girmesiyle birlikte elde edilen veriler, dijital reklamcılık sektörüne hız kazandırırken, markaların pazarlama yöntemlerine de yön vermeye devam ediyor. Yaklaşık 10 yıl önce Türkiye’nin ilk influencer marketing ajansını kuran Bahadır Mısır ile pandemi sürecinde popülerleşmeye devam eden sosyal ağların, iş ve özel yaşamımıza yansımalarını konuştuk. Mısır, “Çevrimiçi ya da çevrimdışı dijital dünyada artık her hareketimizde inanılmaz ayak izleri yani veriler bırakıyoruz. Ses, görüntü ve yazı olarak dinleniyor, kategorize ediliyoruz. Veri olarak yansıdığımız bu dünyadan artık çıkış zor!” dedi. Bahadır Mısır, iş dünyasının değişen ticari anlayışlarla birlikte iş yapış şekillerini hızlıca sorgulaması ve çıkarım yapması gerektiğinin de altını çizdi.

Dijital dönüşümle birlikte çağı anlamlandırmaya çalışırken, pandemi süreciyle gündeme gelen ‘kırılım çağı’ sizin için ne ifade ediyor?

Tüm ticari anlayışlar için konuşursak; dünyada ve Türkiye’de çok önemli günlerden geçiyoruz. 80’lerde yaşanan kırılımın bir benzeri 2020’lere geldiğimizde yaşanıyor. Evet, hep birlikte bir kırılım çağından geçiyoruz; sonuçlarını da çok kısa sürede görmeye başlayacağız. Örneğin Koç grubu 35 bin çalışanı için evden çalışmaya geçtiklerini açıkladı. Bu durum aslında kırılımın çatır çatır sesleri, inanılmaz bir şey! En basitinden 35 bin kişinin kahve maliyeti, kullandığı araçlar, öğlen yemekleri gibi inanılmaz bir gider kalemi var ortada ve üzerine bir çizik atılıyor. Verimliliğe baktığımızda; eğer siz uzaktan çalışmayı iyi kontrol edebiliyorsanız, çalışanlar 8 saatte değil iş yerindeki 3-4 saat çalışmanın karşılığında o verime ulaşabiliyorlar. Hem ticari hem özel hayatımızda, bu kırılım çağının neresinde olmalıyız diye aldığımız derslerle bir çıkarım yapmalıyız diye düşünüyorum.

İŞ YAPIŞ ŞEKİLLERİ DEĞİŞTİ

İş dünyasında özellikle dikkate alınması gereken şey nedir?
Pandemi her şeyi hızlandırdı; iş dünyasını da hayatlarımızı da, bu net! Önümüzdeki günler çok farklı şeylere gebe. Çok iyi gözlemlememiz, havayı çok iyi koklamamız gerekiyor. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak sözünü belki yıllardır duyuyoruz ama pandemi ile birlikte gerçekten çok şey değişti. Futbol maçları bile! En önemli 12’inci oyuncusu olan seyircisiz oynanıyor ve bunu da öğrenmeye çalışıyoruz. Sporda bile kırılım yaşanıyorken, iş dünyasında herkesin başını iki elinin arasına alıp iş yapış şekillerini sorgulaması gerekiyor. Bugün birçok küçük esnafın işleri durdu. Kendimizi yenilemekten başka çaremiz yok. Örneğin restoranlar yerini hayalet mutfak yatırımlarına bırakıyorlar. Bizim de danışmanlık verdiğimiz yatırımlar var. Restoranlarda hiçbir şekilde perakende satış olmadan, tabelasını görmeyeceğiniz sadece online siparişlerle, kurye ile ilerleyecek bir süreçten söz ediyoruz. Maalesef eski günleri rahat göremeyeceğiz.

BİREYSELLEŞMEMİZ İSTENİYOR

Bu süreçte yalnızlaştırılıyor muyuz?

Yazının Devamını Oku

Gıda bankası ile israfı önleyeceğiz

Gönüllü Hareketi Derneği geçtiğimiz yıl Gıda Bankacılığı Programı’nı başlatarak, bir sivil toplum kuruluşu inisiyatifi ile Bursa’da ilk Gıda Bankası’nı kurmak için kolları sıvadı. Dernek Başkanı Sertaç Şipka, Türkiye’de her yıl 325 bin ton gıdanın imha edildiğine ve israfın maliyetinin 214 milyar lira olduğuna dikkat çekerek, “Öncelikle çoğunluğu atılacak olan gıda ve temizlik ürünlerini toplayarak, oluşturduğumuz Gıda Bankası Ağı aracılığıyla ihtiyaç sahiplerine dağıtmayı ve israfı önlemeyi hedefliyoruz” dedi.


Şipka, özellikle Covid-19 pandemisi nedeniyle ihtiyaç taleplerinin artmasının çalışmalarını hızlandırdığının altını çizerken, en önemli temel amaçlarının da ihtiyaç sahiplerinin sürekli destek almaktan kurtarılmasına yönelik faaliyetlerde bulunmak olduğunu anlattı. Gıda Bankası’nın sürdürülebilir bir model olması için paydaş iletişimi ve işbirliğinin çok önemli olduğunu söyleyen Başkan Şipka, destek vermek, bağışçı olmak isteyen kurum ve kuruluşlar ile gönüllülere sosyal dayanışma için çağrıda bulundu.

Gıda Bankacılığı deyince öncelikle ne anlamalıyız?
Gıda Bankacılığı; gıda ile birlikte, giysi, temizlik ve hijyen ürünlerini bağış olarak toplayan, ayrıştıran, depolayan ve ihtiyaç sahiplerine dağıtan bir sivil toplum modelidir. Kurumlar ve kişiler gıda, giysi ve temizlik ürünlerini “Gıda Bankası’na verir”, ihtiyacı olanlar da bu ürünleri “gıda bankasından alır”. Gıda bankacılığı bir toplumdaki ya da ülkedeki yoksulluğun çözümü değildir ancak çözümün büyük bir desteğidir.
Bu model ilk olarak nerede, nasıl oluşmuş?
Gıda Bankacılığı kavramının 50 yıllık bir hikâyesi var aslında. ABD’de yaşayan emekli işadamı John Van Hengel, fakirlere yemek dağıtan yerel bir mutfakta gönüllü olarak çalışırken, son tüketim tarihi yaklaştığı veya ambalajı hasarlı olduğu için kullanabilir durumdayken atılan, imha edilen tonlarca ürün olduğunu fark eder. Çalıştığı yere dağıtılan yemek miktarından daha fazla gıda bağışlandığı için de bunları saklayabilecek bir depo kiralar. Çevresindeki marketleri ve üreticileri ikna ederek, bu tür ürünleri deposuna vermelerini sağlar ve ilk gıda bankasını kurar. Bu model yıllar içerisinde tüm dünyada uygulanır hale gelmiştir.

AFETLERDE ÖNEMİ ANLAŞILDI

Gıda Bankası kavramının Türkiye’de yasal mevzuatta yeri nedir?

Yazının Devamını Oku

Saplantılı siber takip tacizin yeni boyutu

Psikolog, eğitimci Prof. Dr. Sefa Bulut, tacizin dijital hayatın getirdiği imkânlarla yeni bir boyut kazandığına ve internetle ilişkili saplantılı takibe (cyber stalking) dönüştüğüne dikkat çekti. Tacizcinin sosyal medyadan kolaylıkla takip ettiği kişinin hayatına, yaptığı işlere, arkadaşlarına ulaştığını anlatan Prof. Dr. Bulut, “Toplumda yaşanan taciz, çocuk istismarı ve mobbing gibi konuların saklanmaması ve bunu yapanların deşifre edilmesi gerekir ki bu gibi durumlara maruz kalmaları azaltabilelim. Böylelikle toplumsal bir farkındalığın gelişmesine katkıda bulunabiliriz” dedi..


Taciz eski bir olgu olmasına rağmen son yıllarda internetin gelişmesi ile birlikte dijital taciz davranışları da gün geçtikçe örnekleri artan sosyal durumlardan biri oldu. Bu alanda çalışmalar yürüten Prof. Dr. Sefa Bulut, söyleşimizde hayranlık, takip, tacizin bazen birbiri içine geçtiğini anlatırken, sadece ünlü kişilerin değil herkesin başına gelebileceği gerçeğinin de altını çizdi. Psikolog Bulut ile saplantılı tacizin aşamalarını, alınacak bireysel önlemler ile mağduru koruyacak hukuksal ve psikolojik tedbirlerin önemini konuştuk.

Hangi davranışlar tacizdir? Günlük hayatta sık yaşanan bir durum mudur?
Taciz, temas olmaksızın rahatsız edici bir davranışta bulunulmasını ifade etmektedir. Evet, farklı araştırmalarda bir ömür süresince tacizle karşılaşma için yüzde 2-50 arasında oranlar bildirilmektedir. Zaman zaman taciz davranışının sınırlarını belirlemek de zordur. Örneğin sürekli şekilde isimsiz çiçek göndermek, herhangi bir davranışta bulunmaksızın bir kişiyi işe giderken uzaktan izlemek, dürbünle kişinin evini gözlemek gibi. Burada önemli olan nokta mağdur veya kurbanın bu davranışı istememesidir. Yani ortada asimetrik bir ilgi söz konudur. Mağdur olaya taraf olmak istemediği halde sürüklenmekte hatta olaydan ruhsal bazen de fiziksel olarak etkilenmektedir.

Taciz gibi, yaşadığımız olumsuz olayları deşifre etmeli miyiz?
Evet, cesur olmalıyız ve çekinmeden yaşadıklarımızı anlatmalıyız. Böylelikle hem kendimize hem de başkalarına yardım etmiş oluruz. Yaşadığımız olaylara karşı tutumumuz bir daha aynı sorunla karşı karşıya gelip gelmeyeceğimizi belirleyen faktörlerden biridir. O nedenle toplumda yaşanan taciz, çocuk istismarı ve mobbing gibi konuların saklanmaması ve bunu yapanların deşifre edilmesi gerekir ki bu gibi durumlara maruz kalmaları azaltabilelim. Böylelikle toplumsal bir farkındalığın gelişmesine katkıda bulunabiliriz ve benzer durumlardaki mağdurların yalnız olmadıklarını hissettirebiliriz.

ÇOĞUNLUKLA TACİZCİ TANIDIK!

Taciz davranışında etken faktörler nelerdir?

Yazının Devamını Oku

Yeni dünya düzeninde hareketsizlik öldürüyor

Doç. Dr. Erkut Tutkun, teknolojinin yaygın olarak kullanıldığı yeni dünya düzeninde hareket etmeyi parmak ucuna indirgediğimize dikkat çekerek, “Sağlık, kaliteli yaşamın olmazsa olmazı ise egzersizin de bir yaşam tarzı olduğunu aklımıza kazımak zorundayız. Çünkü hareketsizlik bizleri her geçen gün öldürüyor,” dedi. Doç.Dr. Tutkun ayrıca vücut yapımızı fit görünmek adı altında mucize teknikler, reçeteler peşinde koşarak kendi ellerimizle bozduğumuzun altını çizerken, sağlıklı bir yaşam hedeflerken sağlık arayan bireylere dönüşebileceğimiz uyarısında bulundu.

 

Uludağ Üniversitesi Spor Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Doç.Dr. Erkut Tutkun ile yakın zamanda okuyucusuyla buluşan “Doğru Sağlık” kitabı hakkında bilgi almak için bir araya geldik. Röportajımızda egzersiz ve beslenme alışkanlıklarında şehir efsanesine dönen çok fazla yanlış bilgi olduğunu anlatan Tutkun, kitap içeriğinde sağlıklı bir yaşam için doğru yaklaşımları ve kavramları bir araya getirmeyi hedeflediklerini belirtti.

Doğru Sağlık kitabı nasıl hayat buldu, içeriğini nasıl oluşturdunuz?

Bilmemiz gereken tek şey bizlerin hareket etmek ve beslenmek üzere kodlanmış olduğumuzdur. Ancak herkes mucizelerin peşine düşmüş durumda. Doğru sağlık; doğru egzersiz ve doğru beslenme ile mümkündür. Kitabın doğuşu da pandemi süreciyle başladı. Dr. Gizem Köse ile birlikte bilgi havuzumuzu değerlendirmek istedik. Ben egzersiz boyutunu, Gizem Hoca da beslenme boyutunu ele aldı. Bildiğiniz doğruları (!), şüphe ettiğiniz ya da yetersiz bulduğunuz bilgileri, takip ettiğiniz uzmanların söyleşilerini dinlerken, aklınızda oluşan soruları tespit edip; farklı yaklaşımları ve olması gerekenleri paylaştık. Beslenme, egzersiz ve spor hakkındaki şehir efsanelerini de ele aldık. “Gerçekten böyle miymiş?” cümlesini kurdurabiliyorsak başarmışız demektir. Çünkü bu soruyu sordurmak bir başlangıç, ondan sonraki aşamalar daha önemli zaten.

Kendimizi neye inandırdık, gerçek olan nedir peki?

Vücut hareketleri yerine işaret parmağıyla kontrol edilen sanal bir dünya başlangıçta çok cezbedici görünse de; geçmiş insanın yaşam biçimi, ömrü ve sağlığı günümüz insanıyla karşılaştırıldığında, modern hayat bizlerden çok şey alıp götürmüşe benziyor. Beynimiz ve vücudumuz bu durumdan hiç hoşnut değil! Nasıl mı anlayacağız? Akşam eve döndüğünüzde yorgunluktan bitmiş, sanki dayak yemiş gibi mi hissediyorsunuz? İşe gitsem de dinlensem der gibi misiniz? Beyniniz sizinle konuşmuş! Yorgunluk, mide sancıları, şişkinlik, bıkkınlık ağrı vb. tüm sinyalleri göndermiş. Daha nasıl konuşmasını bekliyorsunuz ki? Bir yandan da hala “hiç zamanım yok” masallarını kendimize anlatmaya devam ediyoruz. Ölmek için neden bu kadar aceleciyiz? Aklımızın sadece hastaneye gidince başına gelmesi nasıl bir çelişkidir? Bu nedenle egzersizin bir yaşam tarzı olduğunu aklımıza kazımak zorundayız. Çünkü hareketsizlik bizleri her geçen gün öldürüyor. Teknolojiyi yaygın olarak kullanan ülkelerdeki erken ölüm oranları inanın hiç iç açıcı değil!

Yazının Devamını Oku

Şiddetsiz yarınlar için “Bin turna” katlıyor

Kâğıt sanatçısı Gürat Öztürk, turna katlayarak başladığı origami sanatında Türkiye’deki ilk kişisel sergiyi açarak hobisini profesyonelliğe taşımayı başardı. Katladığı her kâğıda sınırsız hayaller sığdıran sanatçı, dilek ağacının dallarına “bin turna” asarak başlattığı sosyal sorumluluk projeleriyle de farkındalık yaratıyor.

 


Rengârenk tasarımlarıyla kâğıtlara ruh katan Gürat Öztürk ile katlama sanatı aşkından origaminin felsefesine uzanan röportajımızda, turnanın bu sanat dalında temsil ettiği değerleri de konuştuk. Öztürk, kadına yönelik şiddete dikkat çektiği son projesini anlatırken, “25 Kasım 2020 tarihinde başlattığım ‘Umudunu Katla’ projem, 8 Mart 2021 Dünya Kadınlar Günü’ne kadar devam edecek. Bu süreçte barışı ve umudu temsil eden 1000 adet turnayı katlayıp şiddetin son bulmasını dileyeceğim,” dedi.

Origami sanatı ile ilk televizyonda tanışan kuşaktansınız. Hobi olarak başladığınız origami profesyonel bir işe nasıl dönüştü?
Televizyonda tanışan ve yapamadığım için üzülen kuşaktanım evet (gülerek). Uludağ Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstriyel İlişkiler mezunuyum. Mezuniyetimin ardından, öğrencilik yıllarında da yaptığım radyo programcılığı ve TV sunuculuğu mesleğime devam ettim. 10 yıl yurt dışında yaşadıktan sonra İstanbul’a döndüm. Yurt dışında yaşadığım yıllarda resim dersleri de aldım. Çeşitli sanat dalları ile uğraştım, ilgimi çeken her şeyi deneyimledim ancak origami son durağım oldu. Hayatın her alanında olduğu gibi karar vermek çok önemli. Bugüne kadar yaptığım her şeyin aslında beni origamiye hazırladığını gördüm ve kararımı verdim. Kâğıttan yaptığım figürlerle tasarım yapmaya başladım. Tasarımlarımın ilgi görmesi ve talebin artması mevcut işimi bırakıp son 7 yıldır sadece kağıtlarla haşır neşir olmama sebep oldu.
Origami ile aranızdaki bağın ya da tutkunun güçlenmesindeki en büyük etken nedir?
En büyük etken her bir projenin benim üzerimdeki etkisi. Üzerinde hiç çalışmadığım bir figürle yaptığım tasarımın bittiğinde nasıl görüneceğini çok merak ediyorum ve büyük bir tutku ile çalışıyorum. Hep söylerim, “bana kâğıtlarımı verin gerisi sizin olsun” diye. Ben kâğıtlara, bir müzisyenin enstrümanına, bir çiftçinin toprağına, bir terzinin iğnesine bağlı olduğu gibi bağlıyım. Kâğıtların ellerimde pervasızca dans ettiğini hissediyorum. Origami artık hayatımın vazgeçilmez bir parçası oldu.

TURNALARDAN BALKABAĞINA

Yazının Devamını Oku

Gen tedavisi mümkün ancak mucize değil!

SMA hastalarının erken teşhisle gen tedavilerinin mümkün olduğuna dikkat çeken Prof. Janbernd Kirschner ve bu hastaların tedavi sürecinde izlendiği Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Soyhan Bağcı, geç kalmış semptomlarla ilgili Türkiye’den tedavi için merkezlerine ulaşan çokça aile olduğunu, kampanyalarla kamuoyunda oluşan “mucize” beklentilerinin de gerçekçi olmadığının altını çizdiler.

Prof. Bağcı, asıl meselenin SMA hastalığının erken taramalarla tanısının konulması ve tedavi edilebilecek çocuklar için gerekli ilacın acilen sağlanması olduğunu ifade ederken, “Ancak cevaplanması gereken çok fazla soru var. Zamanla yarışan çocuklarla ilgili organizasyonu kim sağlayacak? Sosyal medya mı? Yoksa aileler kendi başlarına kampanya düzenlemeye devam mı edecek? Analizleri yapan, kriterleri belirleyen merkez neresi olacak? Konunun özünden uzaklaşmadan acilen SMA hastaları için net bir çözüm üretilmesi gerekiyor” dedi.

Prof. Dr. Soyhan Bağcı

Sinir hücrelerini etkileyen, kalıtsal ve ilerleyici bir kas hastalığı olarak Spinal Müsküler Atrofi (SMA) hastalığı ile ilgili tedavi yöntemleri, sosyal medyada düzenlenen milyon dolarlık kampanyalar tartışılmaya, gündemde yerini almaya devam ediyor. Bursa’dan da çokça irtibata geçilen, SMA hastalarına gen tedavisini uygulayan ekibin başında bulunan Almanya Bonn Rheinische Friedrich-Wilhelms Üniversitesi Çocuk Nöroloji Şefi Prof. Janbernd Kirschner ve Çocuk Yoğun Bakım Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Soyhan Bağcı, Hürriyet Bursa’ya özel açıklamalarda bulundular. Kirschner ve Bağcı, tartışmalara konu olan ilaç tedavilerinin etkinliği, tedavi yöntemleri arasındaki fark, uygulanma kriterleri, kamuoyunda doğru bilinen yanlışlarla ilgili sorularımızı yanıtladı.
Türkiye’den gen tedavisi için Merkezinize başvuran aileler var mı?
Prof. Janbernd Kirschner: Bölümümüze gen tedavisi için kabul yazıları için ulaşanlar oluyor. Her gün aralarında Türkiye, Ukrayna, Rusya, Brezilya’nın da bulunduğu 50’den fazla mail alıyoruz. Ancak gen tedavisinin hastalarda semptomlar başlamadan ya da henüz yeni başlamışken yani çok erken dönemde yapılması ve de bu hastaların ilaç yan etkilerine karşı en az 3-6 ay arasında izlenmesi gerekiyor. Bu nedenle Almanya dışından hasta kabul etmiyoruz. Çünkü gen tedavisinde kalıcı olmasa da karaciğer yetmezliği gelişen hastalarımız da oluyor maalesef. Bu nedenle hastaların yakın izlenmesi gerekiyor. Kliniğimiz şu anda yurt dışındaki vakalar için eğer tedavi sonrası en az 3 ay Almanya’da kalmayacaklarsa bu sorumluluğu üstlenmiyor.

Prof. Janbernd Kirschner

Yazının Devamını Oku

İhtiyaç mı lüks mü?

Tüm üzüntülerini kalbimizde derinden hissettiğimiz 2020 yılını geride bırakırken; yılın ilk başlarını düşündüğümde kentin dört bir yanında düzenlenen etkinlikler, söyleşiler, organizasyonlarla birlikte, tercih yapmak zorunda kaldığım söyleşilerin tatlı yorgunluklarının olduğu günlere geri dönüyorum.

2021’e henüz girdiğimiz bugünlerde ise umudumu ve inancımı hep korumakla birlikte sosyalleşememekten çok turizmden sanata, spordan edebiyata tüm alanlarda yeniden ayağa kalkmak için her zamankinden daha büyük bir çabanın gerektiğini görmenin üzüntüsünü yaşıyorum.

EVRENE ‘DUR’ MESAJI

İlk günlerde çokça, “Evet, buna ihtiyacımız vardı. Şu yoğun koşturmanın bir an önce durmasını dilemiştim,” sözlerini yakın çevremden de çok duyduğumu itiraf etmeliyim. Evrene hep birlikte “dur” mesajını uzun süredir gönderdiğimizi düşünmeden edemedim.
O zaman soru şuydu; yaşamı doldurmadan tüketirken, bu isteğimiz ihtiyaç mıydı lüks mü?
Yılın sonunda artık “yeter” sesleri çoğalmaya başlayınca aslında elimizdekilerin kıymetini kaybetme korkusu hissetmeden anlamadığımızı; yaşamın da bize cevabını unutamayacağımız bir “ders” ile verdiğine inancım arttı.

Bu süreçte, olabildiğince yüz yüze sohbetlerden kaçınarak ama hayatın içinden röportajlar yapmaya devam ettim. Aynı zamanda yaşanan zorunlu değişimin, bireysel ve toplumsal yaşama olası etkilerini, uyum sürecini sık sık ele almaya çalıştım. Alanında uzman her konuğumuz köklü değişikliklerin kaçınılmaz bir gerçeklik olduğunu sık sık vurguladılar. Yeteri derecede hazır olmadığımızı da…

Evet, zor günlerden geçiyoruz. Gelecek; değişimle, dönüşümle geliyor derken bir pandemi ile tarihi günlere tanıklık edeceğimizi düşünmüş müydük bilmiyorum. Ama artık zamanda ciddi bir kırılma yaşadığımızı biliyoruz!

Alınan tedbirler eşliğinde hayata zorunlu bir mücadele ile tutunurken, geleceği kendi ellerimizle inşa ettiğimizi de!

Yazının Devamını Oku

Şehrin yaralarını doğa ile sardım

Emrah Koçer, sosyal medyada bilinen adıyla “Doğadaki Yabancı”. Genetik hastalığının ilacının stresten uzak durmak olduğunu öğrenince, çok sevdiği mesleği ve doğa arasında tercih yapmak istemedi. Şehir hayatına nokta değil virgül koyarak, her fırsatta doğaya koşup daha çok deneyimleyerek kendisini tedavi etmeyi başardı. Edindiği bilgi ve deneyimlerini “doğaya çıkmaya vaktim yok” diyenlere örnek olma çabasıyla paylaşmaya devam eden Koçer, 2020 yılında halk oylaması ile ‘Yılın Doğa Gezgini’ ödülünün de sahibi oldu.


Şehir ve doğa hayatını bir arada yürütmenin gerekliliğini savunan Emrah Koçer ile yeni yıl ile birlikte doğanın kıymetini daha çok bileceğimiz günler dileğiyle bir söyleşi gerçekleştirdik. Koçer, kamp hayatının yaşamına etkilerinden kızı için yaptığı Uludağ tırmanışına uzanan ilham veren hikâyesini anlatırken, yeni başlayanları da “Doğada bir misafir olduğunuzu asla unutmayın. Teknik kamplara ise bilgi ve deneyim sahibi kişilerle katılın” diye uyarmayı ihmal etmedi.

Sizi doğa ve kamp hayatı ile buluşturan şey stresin de etkin olduğu hastalığınız olmuş. Bu sürecin sizdeki etkilerini dinleyebilir miyiz?
Yaklaşık 7 yıl önce Behçet’e bağlı Üveit denilen bir genetik rahatsızlığım olduğunu öğrendim. Belki de yaşanabilecek en ağır şartlarını atlattım ve halen bir tedavisi yok. Ağır ilaçlarla hastalığın seyrini kontrol altına alabiliyoruz sadece. Bu hastalığın gün yüzüne çıkmasını tetikleyen en önemli faktör ise yoğun stres... Dedelerimden bana arsa değil de nadir görülen bu hastalık kaldığı için şanssız olabilirim. Doktorum, ‘’stresten uzak kalmalısın’’ dediğinde ise benim kurtarıcım; doğada geçirdiğim hafta sonlarım oldu. Şansızlığımı fırsata çevirip, 48 saati tam anlamıyla kullanarak kamp hayatıyla daha da yakınlaştım. En doğal tedavi bu olsa gerek ki uzun zamandır hastalıkla ilgili bir şikâyetim olmadı. Doğada vakit geçirmenin şehir hayatının açtığı yaralara yara bandı yapıştırmak olduğuna inanıyorum.

Amacınızı, “şehir yaşamına virgül koymak” şeklinde açıklıyorsunuz. Nokta değil de virgülü seçerek hangi mesajı veriyorsunuz?Kurumsal bir şirkette 10 yıldır beyaz yakalı olarak çalışıyorum. Turizm sektöründe olduğum için mesleğimi de severek yapıyorum. Doktorum tavsiyelerde bulunurken, “gerekirse işini bırak, köye yerleş” bile demişti. Yıllarca bilgi birikimi yaptığınız işim ile oldukça sevdiğim kamp ve doğa hayatını ile mesleğim arasında bir seçim yapmak fikrine karşıyım. Eğitimini ve yaptığı işi bırakıp gezgin olan, doğaya koşan insanları elbette takdir ediyorum ama bana göre bu doğru değil. İkisini bir arada yaşamak mümkün; nokta yerine virgül koyarak, ‘arta kalan zamanda’.

Ertuğrul Özkök’ün derlediği aryaları yayınladığı, aynı isimli çalışmasında bu zamanı şöyle dile getirmişti; ‘Arta kalan zaman nedir, derseniz; hepimize başkalarından, işimizden, nefret ettiklerimizden, ilgisiz kaldıklarımızdan hatta en büyük aşkla sevdiklerimizden dahi geriye kalan zamanı anlatır.’
İşte benim “şehir yaşamına virgül koymak” mottom da arta kalan zamanımı nasıl değerlendirdiğimi gösteriyor; mesleğime, aileme ve sevdiklerime ayırdığım zamandan çalmadan, eğitimimi ve kariyerimi bir köşeye atmadan başarabilmeyi. Elbette bu seçim daha zor ve daha büyük fedakarlıklar istiyor. Fakat bu şekilde kazanılan her tecrübenin anısı daha kıymetli olmaz mı?

YABANCILIĞIMI EĞİTİMLE ATIYORUM

Yazının Devamını Oku