GeriSibel BAĞCI UZUN İş yerinde mobbing halk sağlığı sorunu
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

İş yerinde mobbing halk sağlığı sorunu

İş yerinde karşılaşılan psikolojik taciz yaygın adıyla mobbing, son yıllarda artan şikâyetlerle de birlikte çalışma hayatının önemli sorunlarından biri haline geldi. Psikolojik danışman, Prof. Dr. Sefa Bulut, sosyal şiddet türü olan mobbingin bireysel bir sorun olarak görülse de aslında bir halk sağlığı sorunu olduğuna dikkat çekti. İyi eğitimli, üstün yetenekli, başarı yönelimli kişilerin psikolojik yıldırmaya daha fazla hedef olduğunu anlatan Prof. Dr. Bulut, “Bu sorun sadece psikologları değil işletmecileri, endüstriyi, girişimcileri de ilgilendiriyor. Mobbingin olumsuz etkileri toplumsal gelişmeye ve ilerlemeye zarar vermektedir,” dedi.

İş yerinde mobbing halk sağlığı sorunu
Aynı zamanda mobbingin Türk Ceza Kanununda yer alması adına çalışmaları bulunan ve Mobbingle Mücadele Derneği kurucularından Prof. Dr. Sefa Bulut ile söyleşimizde iş yerinde uygulanan mobbingin özelliklerini, sosyal, psikolojik etkilerini ve korunma yöntemlerini konuştuk.

Mobbing bir şiddet türü müdür?
Mobbingi sosyal şiddet kategorisinde değerlendirebiliriz. Fiziksel şiddetin etkileri gayet net görülebilir ancak mobbing gizli, dolaylı, indirekt yöntemlerin, tanımlanması, görülmesi çok zor olan şiddet türlerinden biridir. Biz buna iş yerinde duygusal şiddet de diyebiliriz. Aslında çocukların birbirine yaptığı akran zorbalığıyla yetişkinlerin birbirine yaptığı mobbing çok benzer; aynı amacı ve hedefi güdüyor. Çalışma hayatında herkesin yaşamış olduğu bazı zorluklar mutlaka oluyor; iş saatlerinin uzunluğu, işin zorluğu, üretim-tüketim ilişkileri ve iş yükü gibi durumlar insanlarda yorgunluk ve strese yok açıyor. Fakat bireyleri iş yerinde en çok işin zorluğu ya da güçlüğü değil, kişiler arası ilişkiler yormaktadır.
Bu açıdan toplumsal bir sorun olarak değerlendirilebilir mi?
Son 20-25 yılda dünyada ve ülkemizde çok fazla yapılan araştırma var, bir literatür birikti. Türkiye’de de psikologların, psikiyatrislerin, mobbingle mücadele derneğinin gördüğü ve incelediği çok fazla vaka bulunuyor. Çalıştığı kurumda 10-15 yıl mobbinge uğrayan insanlar var. Mobbing bireysel ve tek bir kişiyi ilgilendiren bir sorun olduğu düşünülse de aslında bir sosyal sorun, halk sağlığı sorunudur. Sadece psikologları ilgilendirmiyor, işletmecileri, endüstriyi, yatırımcıları, girişimcileri de ilgilendiriyor. Etkileri maruz kalanı çok derin bir şekilde yaraladığı gibi bu bireyin ilişki içinde olduğu, ailesini, çalışma arkadaşlarını ve ilişki içinde olan herkesi çok olumsuz bir biçimde etkilemektedir. Sonuçta bu etkiler toplumsal gelişme ve ilerlemeye zarar vermekte, çok yetenekli, çalışkan bireylerin toplum yararına çalışması engellenmektedir.

BİLEREK VE SİSTEMATİK YAPILIR
İş yerinde mobbing halk sağlığı sorunu
Bir davranışın mobbing olduğu nasıl anlaşılır?

Psikolojik yıldırma yani mobbing kavramı son yıllarda oldukça popüler oldu ancak biraz yanlış anlaşıldığını da düşünüyorum. Herkes işyerinde kendisine mobbing yapıldığını iddia ediyor, bu doğru değil. Bir kişinin ya da grubun, başka bir kişi ya da grubu planlı ve düzenli olarak, yıldırması, baskı yapması ve her türlü rahatsız etmesi, mobbingdir. Burada önemli olan iki etmen vardır birincisi bilerek, isteyerek yapılması; bir diğeri de sistematik olarak haftada en az bir kez zorlayıcı bir davranışta bulunmasıdır. Böylece birey işlerinde pes ederek kayıtsız şartsız itaat edecek ya da iş yerinden ayrılacaktır.
Hangi davranışları mobbing dışında değerlendirmek gerekiyor?
Örneğin bir kere olan ve tekrarlanmayan kabalık, ses yükseltme ya da herhangi bir taciz mobbing değildir. Bunlar istisna olan olaylardır. Yine amirin ya da yöneticinin geç gelenlere işe vaktinde gelin, işinizi zamanında bitirin, iş yerinde kılık kıyafetlere dikkat edin ya da iş yerinde kahvaltı yapmayın demesi, uyarması ve de bu konularla ilgili birkaç kez uyarıda bulunması mobbing değildir.

NEDENİ PROFESYONEL KISKANÇLIK

Mobbing mağduru olanların ortak özellikleri nelerdir?
Bu davranışa hedef olan kişilerle yapılan görüşmelerde, bu kişilerin zeki, yetenekli, yaratıcı, başarı yönelimli, dürüst, güvenilir oldukları görülmektedir. Politik davranamayan bu kişiler, yeni fikirler geliştirdiği için psikolojik yıldırmaya daha fazla hedef olmakta ve daha üst düzeydeki personele tehdit oluşturacağı endişesi ile hedef seçilmektedir. Mağdurlar aynı zamanda çok iyi niyetli ve naif insanlardır, diğerlerinin art niyetlerini ve planlarını anlamakta zorlanırlar. Öyle görülüyor ki, mobbing kurbanları, iyi eğitimli, başarılı ve üstün yetenekli kişiler olmaları nedeniyle başkalarının dikkatini ve kıskançlığını çekmektedirler.
Mobbing yapanları nasıl tanımlarsınız?
Mobbingin en yaygın nedenlerinden birisi profesyonel kıskançlıktır. Genelde hırslı, narsistik özellikleri olan, başkalarını kolayca manipüle edebilen, yetersizlik duyguları yaşayan kişilerdir. Antisosyal-psikotik özellikler görülür, başkalarının emeğine saygı göstermez, empati duyma yeteneğinden yoksundurlar. İdeolojik ve politik farklılıkları da kendi çıkarları için kullanabilir, kolayca iftira ve dedikodu yapabilirler.

KENDİLERİNİ SUÇLARLAR!

Mobbinge uğrayan kişilerin davranışlarında ne tür değişiklikler oluyor?
Mobbing, kurbanın duygusal, sosyal ve ekonomik durumunu çok olumsuz olarak etkilemektedir. Mobbinge uğrayan bireyler başlangıçta bunun ne olduğunu anlayamazlar, kendilerini bir bilinmezlik içinde bulurlar, kendilerini suçlarlar. Bu aylar hatta yıllar bile sürebilir. Daha sonra öfke, çabuk kızma, kaygılı olma, depresyon, uyku sorunları olabilir. İlerleyen vakalarda aile içi sorunlar ve hatta boşanmalar sık görülür. Herkesin mobbingle baş etme mekanizmaları sağlam olmayabilir, bazı insanlar daha duyarlı olabilirler. Maalesef bu intihar ya da karşı tarafa zarar verme gibi sonuçlara kadar gidebilir.

GÜÇ DENGESİZLİĞİ DE ETKİLİ

Genellikle yöneticilerin çalışanlar üzerinde mobbing uyguladığı düşünülür, doğru bir inanış mıdır?
Mobbing üst yöneticilerden alttakilere yapılacağı gibi, çalışanların kendi aralarında da olabilir. Alttakiler hep beraber ortak bir konu etrafında birleşerek üstlere de mobbing yapabilirler. Popüler olan inancın tersine mobbing aşağıdan yukarıya daha çok yaygındır. Mobbing, bir anlamda sosyal sermayeye saldırıdır. Mobbing mavi yakalı çalışanlarda olabildiği gibi, beyaz yakalı profesyonel mesleklerde de olabilmektedir. Hatta daha üst düzeyde eğitimli olan bireyler arasında daha ince, daha derin, daha gizli ve daha sofistike bir şekilde de yapılabilmektedir. Mavi yakalılar arasında daha açık ve fiziksel ve sözle olarak kendini göstermektedir.
Güç dengesizliği ne kadar etkili peki?
Yıldırma davranışındaki etkenlerden birisi bireyler arasında güç dengesizliğinin olma durumudur. Burada kast edilen güç sadece fiziksel güç değil, aynı zamanda bir makam sahibi olma, sosyal olarak tanınma, geniş bir çevreye sahip olma, yaşça daha büyük ve etkili olma, bir yerde uzun süre kalarak tanınmış olma ve bazen de cinsiyeti de kapsamaktadır. Bireyler ya da gruplar bir şekilde kendilerinden farklı olanları, tolere edememekte ve onları farklı görmekte, dışlamakta, ötekileştirmekte ve onlara karşı düşmanca davranmaya başlamaktadır.

SAĞLIK VE EĞİTİMDE DAHA YAYGIN

İş yerinde mobbing halk sağlığı sorunu
Mobbingin yaygın olduğu sektörler var mı?

En çok stres ve yorgunluk yaşanan, insanlarla beraber çalışılan meslekler ve insanlar için yapılan servis sektöründeki mesleklerde olmaktadır. Özel sektördeki yaygınlığı da en az devlet sektörü kadardır. Eğitim ve sağlık sektöründe mobbing daha yaygındır. Ben özellikle tıp fakültelerinde insan ilişkileri, sosyal bilimler, iletişim derslerinin de verilmesi gerektiğini savunuyorum.
Kurumsal faktörler de mobbinge yol açar mı?
Kurumlarda çok otoriter ve hiyerarşik bir yapının olması, altlar ve üstler arasında direk bir iletişim kanalının olmaması, açık iletişim olmaması, iş tanımlamalarının ve beklentilerinin açık ve net olmaması da yıldırmaya yol açmaktadır. İş yerinde, çalışanlar arasında zaman zaman çekişmelerin, anlaşmazlıkların ve sürtüşmelerin olması kaçınılmazdır. Asıl sorun bu çatışmaların uzamasıdır.

PANDEMİ KAYGI YARATTI

Pandemi sürecinin de çalışanlar üzerinde farklı stresleri oluşmaya başladı. Bu süreci mobbing açısından nasıl değerlendirirsiniz?
Son bir yıldır yaşadığımız Covid sürecinde de çalışanlar, evden çalışma saatleri açısından kendilerini daha fazla baskı altında hissetmeye başladılar. Sürekli bilgisayar başında, her şeye hemen cevap verme zorunluluğunda hissediyorlar. Aslında Covid sürecinde işyerlerine gitmiyoruz ama daha fazla çalışıyoruz, gece geç saatlere kadar bilgisayar başındayız. Gene geç saatlere kadar whatsapp mesajlarını cevaplıyoruz. Bu da çalışanların yanlış anlaşılma kaygısından kaynaklanıyor, kimse iş yapmıyormuş ya da çalışmıyormuş gibi algılanmak istemiyor. Bu açıdan pandemi süreci çalışanları daha çok zorladı diyebiliriz.

YAŞADIKLARINIZI PAYLAŞIN

Mobbinge uğrayan kişiler haklarını koruyabiliyor mu, tavsiyeleriniz var mı?
Mobbingle ilgili bundan 10 yıl önce TBMM’nin kadın erkek fırsat eşitliği komisyonunda bir sunum yaptık ve çalıştaylar da gerçekleşti. Ardından da kanun hükmünde kararname çıkartılarak Türk Ceza Kanununda yer aldı, ciddi atılımlar oldu. Mobbinge uğrayanların şikâyetleri için, benim önerimle ALO 170 hattı da kuruldu. 10 yıl öncesine göre insanlar biraz daha bilinçli. Mobbinge uğradığını düşünenler için ayrıca önerilerim; bir ajandaya yaşadığınız olayları yazın, size gelen e-mail ve yazılı evrakları saklayın. Amirinize bundan sonra talimatları yazılı vermesini isteyin, mobbingci ile aynı mekânda yalnız kalmayın, gerekiyorsa ses ve görüntü kaydı alın. Yaşadıklarınızı ailenizle ve yakın meslektaşlarınızla paylaşın, kendinizi yalnızlığa sürüklemeyin. Size mobbing yapan kişiyi çok uygun bir dille uyarın ve hakkınızı mahkemede arayacağınızı söyleyin. Pek çok yönetici ve kurum mobbingci olarak anılmak istemez, o nedenle daha caydırıcı olabilirsiniz.

FARKINDALIK EĞİTİMLERİ VERİLMELİ

Bireysel ve kurumsal anlamda mobbingi önlemek adına neler yapılabilir?
Öncelikle çocuklarımızı akademik bilginin dışında, sosyal zekâsını da geliştirecek, diğer insanların niyetlerini, duygularını, sosyal ortamı da anlayacakları şekilde, duygusal açıdan da dirençli bireyler olarak yetiştirmemiz çok önemli. Kurumsal taraftan bakarsak, mobbing hakkında farkındalık eğitimleri verdirerek, hem çalışanları hem de yöneticileri daha fazla bilgilendirmek gerekiyor. Eğitim alan kurumlara olumlu olarak yansımakta; çalışanlar arasında yardım, dayanışma, uyum ve motivasyon artmaktadır. Bu da toplam üretime katkı sağlıyor. O nedenle tüm resmi ve özel kurumların, kuruluşların, şirketlerin ve sivil toplum kuruluşlarının çalışanlarına eğitim ve seminerleri aldırması çok gereklidir.

X

Küresel düşünüp harekete geçtiler

Mavi kapaklar, portakal kabukları eğitim bursuna; atık piller kefire, yoğurda dönüşüyor. Okunmuş bir kitap köy okulları için yeni kitapların sayfalarını aralıyor. Nasıl mı? Dünya liderleri önümüzdeki 10 yıl içinde, 17 Küresel Amaç üzerinde üç önemli sorunu; aşırı yoksulluğu sona erdirmek, eşitsizlik ve adaletsizlik ile mücadele, iklim değişikliğini düzeltmek için uzlaşırken; farkındalık kazanan gençler de kendi üzerlerine düşen sorumluluğu yerine yetirmek adına harekete geçtiler.


TED Bursa Koleji 10. Sınıf IB (Uluslararası Bakalorya diploma programı ) öğrencileri kurdukları gruplar ile projeler yazarak, dünya sorunlarına dikkat çekmeye ve sosyal bilinçli bir küresel hareketin yayılmasına yardımcı olmak için çalışıyor.
Geçen yıl Global Social Leader Yarışması’nda uluslararası yüzlerce proje arasında yarı finale kalarak “Impact (Etki)” ödülü alan Collect For Future grubu; Yiğit Yalçın ve Taha Yiğit Karabulut, Mehmet Çetiner, Çağrı Özsarı ve Atilla Kağan Gönder ile yeni projelerini konuştuk. Söyleşimizde dünyayı eşit ve yaşanabilir bir hale getirmek için herkesi yürüttükleri “atık pil” ve “köy okullarına kitap” projelerine destek vermeye davet ettiler.
Projeler öncesi ilgili Küresel Sözleşmeler İlkesi maddeleriyle ilgili farkındalığınız ne düzeydeydi?
Yiğit Yalçın (Proje Lideri) : Geçtiğimiz yıl okulumun Global Citizen Klübüne girdiğimde bilgi sahibi oldum ve beş arkadaşım ile birlikte Collect For Future grubunu kurdum. Klüp çalışmaları sırasında; 2011 yılında Future Foundations ve Wellington Liderlik Enstitüsü tarafından kurulan bir yapı olan Global Social Leaders sayfasını keşfettim. Misyonları, gençlere tam potansiyellerine ulaşmaları için ilham vermek. Her yıl onlarca ülkeden yüzlerce projenin katıldığı bir program. Yaşıtlarımızın dünya sorunları ile ilgili yaptıkları çalışmaları görünce, biz de küresel hareketin yayılmasına yardımcı olmak için farkındalık yaratacak bir proje geliştirdik. Dünyayı herkes için eşit ve yaşanabilir bir hale getirmek bizlerin görevi. Gençler biraraya gelip sesimizi duyurduğumuzda ne kadar güçlü olabiliriz bunu gördük. Ben de bunun parçası olmak için elimden geleni yapmaya çalışıyorum.

KIR ÇİÇEKLERİ İÇİN TOPLADIK

Geçen yıl “Impact (Etki)” ödülü aldığınız ilk projenizde nasıl çalışmalar yürüttünüz?

Yazının Devamını Oku

Kadına şiddette istatistik değilim

Avukat Berrin Bayam, geçtiğimiz yıl evinde çalışan hizmetlisinin eşi tarafından silahlı saldırıya uğradı. İsabet eden 7 kurşun sonrası ağır yaralanarak hayata tutunmayı başaran Bayam, yaşadıklarını ilk kez tüm detaylarıyla röportajımızda anlattı. Şiddetle ilgili kadın ya da avukat olarak nisan ayı istatistiği değil hukuki adalet isteyen bir insan olduğunun altını çizen Berrin Bayam, “Yaşadığım olayı anlatmadıkça, öldürülen ya da dövülen avukat meslektaşlarımın, yakınlarımın maruz kaldığı psikolojik şiddetin sorumluluğunu hissetmeye başladım. En büyük eksiklik eğitim ve şiddetin bir iletişim aracı olmadığını acilen öğretmemiz gerekiyor,” dedi.


İlk andan itibaren takip ettiğim bu üzücü olayın detaylarını soğukkanlılıkla dinlemeye çalışırken, yaşam azmine de hayran bırakan Avukat Bayam, söyleşimizde kararın tam bir yıl sonra 14 Nisan’da görülecek davada açıklanacağını ifade ederken, İstanbul Sözleşmesi ile ilgili görüşlerini de belirtmeyi ihmal etmedi.

Yaşadıklarınızı anlatmaya nasıl karar verdiniz?
Öncelikle dosyanın mahkemenin heyeti tarafından, sadece içindeki bilgiler ve belgelerle değerlendirilmesini istiyorum, hukuk adına doğrusu da budur. Ama sustukça beni vuran Şükrü, bana ve yakınımdakilere cezaevinden mektup yazmaya devam etti. En son, kapıcılık yaptığı siteden birine, ablam da dâhil 6-7 (belki de daha fazla) kişiye yazdığı mektupları dağıtması için iletmiş. Ablam panikle haber verince, önce içeriği korkunç olan mektubu okudum sonrasında direkt mektubu dağıtan adamı arayarak, dağıtma sebebini sordum. Yaptığı çok normalmiş gibi cevaplar verdi. Sonra düşündüm, insanlar bir başkasının ne yaşadığını anlamaktan uzak oldukları gibi bu konuya ilişkin eylemlerinin ne zarar vereceğini de bilmiyorlar. Ben de suçluyum, hiç anlatmadım! Zaten vurulmamla bir travma yaşayan ablamın, mektupla da psikolojik şiddete maruz kalmasına sebebiyet verdim. Bu yüzden size konuşmaya karar verdim.
Vurulma olayı yaşanmadan önce nasıl bir süreç yaşamıştınız?
Hatun, yaklaşık 16 yıldır tanıdığım, yanımızda çalışan, köyde okutulmamış ama Bursa’da yaşasaydı belki benim yerimde oturacak, zeki, evimdeki kitapların en az yarısını okumuş bir kadın. Belki yıllardır eşinden şikâyeti vardı bilmiyorum. Eşi Şükrü son zamanlarda boşanmak istediğini yoksa eve kuma getireceğini söyleyince, Hatun da artık dayanamayacağını dile getirmeye başlamıştı. Şükrü’nün bende genel vekâleti zaten vardı. Ofise geldi, anlaşmalı bir protokol hazırladım ve teknik nedenle ofisimde çalışan bir avukata da vekâletini verdirdim. Her ikisine de sakin olmalarını telkin ettim. Hatun evden ayrılmak istediğini belirtince, hemen bir ev tutmamasını, annemin evinde kalabileceğini söyledim. Eşyalarını da Şükrü taşıdı. Ama sonra Hatun ile yeniden barışmaya çalıştı. Pandeminin ilk günlerinde ikimizin de kanser geçmişi var, gidiş gelişler problem olur diye, Hatun yaklaşık 3 hafta bizde kaldı. 1 Nisan’da karısına, yine mesajlarla küfür, hakaret etmiş. Ağabeyini arayıp, özür dilemesi gerektiğini anlattım. Arkasından yine bana, “lütfen son görevini hakkaniyetli yap, bizim birleşmemiz imkânsız” yazan mesajlar atmaya başladı. Zaten mahkemelerin kapatıldığı, sürecin belirsiz olduğu bir dönemdi. Bu konuda ay sonunu beklemeyi uygun gördüm.

ELİMİ KALDIRMAM KALBİMİ KORUDU

Olayın yaşandığı 14 Nisan gününe geri dönersek?

Yazının Devamını Oku

‘Bursa’dan Kore’ye 80 yıllık öykü’

Bugün 92 yaşında olan Kore gazisi Necdet Yazıcıoğlu ile Dr. Ceyhun İrgil, eski Bursa’yı ve Kore Savaşı’nın ilk elden tanıklığını “Bursa’dan Kore’ye 80 Yıllık Öykü” kitabı ile tarihe not düştü. Necdet Yazıcıoğlu, 1930-60 arası Bursa manzarasından, en şiddetli cephelerinde bulunduğu Kore Savaşı’nda yaşadıklarını çarpıcı anılarıyla anlatırken, içinde yıllardır yanıtlayamadığı “Bu savaş gerekli miydi? Biz neden savaştık?” sorularına da kitabında cevap arıyor.


Yazıcıoğlu, 2000’li yıllarda Kore Hükümeti’nin davetiyle yeniden gittiği Güney Kore heyecanını da satırlarında hissettirirken, Dr. İrgil de aynı dönemlerde bulunduğu, diğer cephe olan Kuzey Kore’ye ait gözlemlerini merak edenler için anlatıyor.

Tanışmanız ve kitabınızın yazılış öyküsü nasıl başladı?
Ceyhun İrgil: Kore Savaşı muharip gazisi Sayın Necdet Yazıcıoğlu ile 2019 yılı 29 Ekim günü Cumhuriyet Bayramı vesilesi ile tanıştık. Eski Bursa ve Kore anılarını anlatıyordu. “Neden bunları yazmıyorsun?” diye sordum ve bu kitabın büyük bölümünü oluşturan anıları böylece oluştu. 1930-60 arası Bursa manzarasının ve Kore Savaşı’nın ilk elden tanıklığının tarihe not düşürmesinin değerli bir tarihi belge olacağını düşündüm. Öteden beri sübjektif de olsa herkesin anıları yazması gerektiğine inanıyorum. Anılarda yanılgı, yanlış anımsama ve öznel bakış açısı her zaman vardır. Bu gerçeğe karşın Yazıcıoğlu’nun anılarında birkaç tarih düzeltmesi dışında orijinal metne sadık kaldım. Kitapta ayrıca Türk Otomotiv Sanayi’nin de ilk yerli otomobil maceralarını Yazıcıoğlu’ndan bir teknisyen gözünde okuyacaksınız.
Necdet Yazıcıoğlu: Bursa’da arkadaşım Fazıl, Nilüfer Belediye Başkanı tarafından düzenlenen törene davet edildiğimi bildirdi, bu büyük fırsattı. Özellikle doğduğum şehri, çocukluğumun geçtiği mahallemi ve eğer varsa arkadaşlarımı, çocukluğumun geçtiği evi görmek istiyordum. Birçok Cumhuriyet Bayramı etkinliğine katıldım, uzun zamandır bu kadar kapsamlı bir bayram kutlamamıştım. Bu seyahatim sırasında hatıralarımı kitap haline getirmeye karar verdik. 80 yıllık yaşamıma dair anılarımı; tarihe not düşmek, yeni nesillere geçmişteki Bursa’yı, Türkiye’yi ve Kore savaşında yaşananları bir nebze olsun kendi gözümden gördüğümden aktarmak için yazdım. Bir satırı bile esin kaynağı olursa ömrü hayatımın tüm çabaları kadar değerli olacaktır.

ÇOCUKLUĞUMA DÖNDÜM

Necdet Bey, yıllar sonra Bursa ziyaretinizde nasıl duygular yaşadınız?

Yazının Devamını Oku

Çılgın dalgalardan hayatın akışına

Ayşin Oya Bekbay, defalarca milli formayı giymiş, 17 yaşında Armutlu-Mudanya arasını yüzen ilk ve tek kadın yüzücümüz. Bu tarihten tam 30 yıl sonra babasına verdiği sözü gerçekleştirmek için Manş Denizi’ni gidiş-dönüş geçerek rekor kıran ilk Türk takımının tek kadın üyesi. Size başarılarla dolu bir giriş yapsam da onun profesyonel yüzme yaşantısı ciddi kırılmalar ve mücadelelerle dolu. Ancak hayata bakış açısı ve korkularıyla yüzleşme biçimi, hikâyesini herkes için ilham verici kılıyor.


Ayşin Oya Bekbay ile 2017 yılında kırdıkları rekorun ardından yaptığım takım söyleşisi vesilesiyle tanışmıştık. Bu kez bu başarının ardındaki kendi hikâyesini ve de çılgın dalgalarda yüzerken hayatın akışına kulak vermeyi, oluruna bırakmayı öğrenme sürecini konuştuk.

Yüzmeyi nasıl öğrendiniz, özel bir hikâyesi var mı?
Ben kendimi bildim bileli bir denizkızı oldum. Yüzme bilmezken bile sahilde suyun içinde sürekli yatardım. Almanya’da ilkokula altı yaşında başladım. Okul yedi yaşını dolduran tüm çocukları yüzme sertifikasını alabilmeleri için bir eğitime götürmüştü. Ben hariç, çünkü yaşım tutmuyordu. Çok üzülmüştüm, babama bu konuda dert yanmıştım. O da bana yüzmeyi öğreteceğine dair söz vermişti. Yaz tatili için gittiğimiz Küçük Kumla’da, bir gün babam annemi ve beni alarak kayıkla gezintiye çıkardı. Babam biraz açıldığımızda anneme kürekleri tutmasını söyledi. Sonra da bana dönüp, “Sana bir söz vermiştim, şimdi hemen yüzmeyi öğreneceksin” dedi ve beni tutup denize attı. Ne olduğunu şaşırmış bir biçimde kulaç atmaya başladım. Annem çığlık çığlığa tabii, babam bir yandan ‹kulaç at› diye bana sesleniyor diğer yandan da annemi sakinleştirmeye çalışıyor, derken ben o hengâme içinde cidden yüzmeyi öğrendim.

YENİDEN BAŞLADIM

Almanya’dan Türkiye’ye dönüşünüz yüzme hayatınızı nasıl etkiledi?
Almanya’da on üç yaşıma kadar çok başarılı bir öğrenci, koroda çok başarılı bir ses ve kendi yaş grubumda çok başarılı bir yüzücü olmuştum. Türkiye’ye geldiğimizde sudan çıkmış balık oldum desem hafif kalır. Kaybolmuş, bir anda her şeyini kaybetmiş ve ne yapacağını bilemeyen bir çocuk vardı. Yaşam tarzı farklı geliyordu, olanaklar yoktu ve her şey çok zordu. Lisanı bilmiyordum ve sistemden bihaber bir çocuktum. Üstelik Galatasaray kulübünün milli yüzücüsü olduğum için Bursa’da da havuz olmadığından, mecburen İstanbul’da tanımadığım bir ailenin yanında kaldım. Her şeye yeniden başladım yani. Takdir ile geçerken Türkiye’de ilk yıl yedi kırık ile yüzleştim, o yetmedi yüzme hayatım bitmişti; derecelerim berbat oldu. Bale yok, koro yok, tek var olan şey mücadeleydi.

BABAM HAYATA HAZIRLADI

Yazının Devamını Oku

Yaşam köyü kurarak ön yargıyı yıkacağız

Dört sosyal girişimci; Hülya Aras, Neslihan Edinçliler, Asiye Asal ve Songül Kaya, özel gereksinimli bireylerin sesini duyurmak ve toplumda oluşan ön yargıları yıkmak için bir araya geldi. Mesleki deneyimleri, tecrübeleri ve yaşanmışlıklarıyla güç birliği yaparak, Türkiye’nin ilk sosyal girişimcilik ve inovasyon modelini uyguladıkları Simbiyoz Sosyal Aktivite Derneği’ni kurdular. Bursa’nın üretim odaklı ilk “Yaşam Köyü” modelini oluşturmak için harekete geçen sosyal girişimciler, engelli bireylerin çalışma ve sağlıklı yaşam hakkını sağlamak adına kurum ve kuruluşlardan destek bekliyor.

Neslihan Edinçliler . Songül Kaya, Hülya Aras, Asiye Asal

Ailelerin en büyük kaygılarının kendilerinden sonra çocuklarının ne olacağı endişesi olduğunun altını çizen girişimciler ile hayallerini, hedeflerini ve toplumsal farkındalık yaratmak için geliştirdikleri sosyal girişimcilik modellerini konuştuk.

Öncelikle bir araya gelmenizi sağlayan hikâyenizle birlikte, sizi tanıyabilir miyiz?
Neslihan Edinçliler: Simbiyoz Sosyal Aktivite Derneği Başkanıyım. Anadolu Üniversitesi Özel Eğitim Bölümü Zihin Engelliler öğretmenliği mezunuyum. 28 yıl Nilüfer İş Okulunda öğretmen ve yönetici olarak çalıştım. Emekliyim. Eğitimlerim ve çalışmalarım esnasında çocukların savunmasızlıkları, korunmasızlıkları, istenmeyen, korkulan çocuklar olmaları beni hep çok etkiledi. Halbuki istedikleri sadece ilgi ve sevgiydi, bunu verdiğimizde de bizden ayrılmamaları beni onlara daha çok bağladı. Kendi çocuğumun olmaması zamanımın çoğunu onlara ayırmamı sağladı.
Hülya Aras: İTÜ mezunu elektrik mühendisi olarak 29 yıl kurumsal hayatın ardından, sosyal girişim alanına gönül verdim. İki çocuk annesiyim. Benim ailemde ya da yakın çevremde özel gereksinimli bir birey yoktu ama ben çocukluğumdan beri gönüllülük çalışmaları yapmayı seven birisiyim. Dolayısıyla okulun ve kafenin varlığını öğrendiğimde arkadaşlarımla buluşacaksam ya da çalıştığım şirket için bir etkinlik düzenleyeceksem, hediye alacaksam burayı tercih edip kendi çapımda küçük destekler vermeye çalışıyordum.
Asiye Asal: Başta sağlıklı doğan, büyüyen, okula giden, 17 yaşına geldikten sonra yaşamsal faaliyetlerini kaybeden ve bakım hastası olan iki güzel meleğe annelik ederken, bir çocuğumu üç yıl önce kaybettim. 11 yıl Niş Cafe’nin işletmecisi olarak çalıştım, pandemi nedeniyle ayrıldım. Yoluna devam etmeye çalışan, yine benzeri kaygılarla hayata tutunmaya çalışan annelerden biriyim.

Yazının Devamını Oku

Dijital dünyada ölçülebilir veriyiz

Sosyal medya platformlarının hayatımıza girmesiyle birlikte elde edilen veriler, dijital reklamcılık sektörüne hız kazandırırken, markaların pazarlama yöntemlerine de yön vermeye devam ediyor. Yaklaşık 10 yıl önce Türkiye’nin ilk influencer marketing ajansını kuran Bahadır Mısır ile pandemi sürecinde popülerleşmeye devam eden sosyal ağların, iş ve özel yaşamımıza yansımalarını konuştuk. Mısır, “Çevrimiçi ya da çevrimdışı dijital dünyada artık her hareketimizde inanılmaz ayak izleri yani veriler bırakıyoruz. Ses, görüntü ve yazı olarak dinleniyor, kategorize ediliyoruz. Veri olarak yansıdığımız bu dünyadan artık çıkış zor!” dedi. Bahadır Mısır, iş dünyasının değişen ticari anlayışlarla birlikte iş yapış şekillerini hızlıca sorgulaması ve çıkarım yapması gerektiğinin de altını çizdi.

Dijital dönüşümle birlikte çağı anlamlandırmaya çalışırken, pandemi süreciyle gündeme gelen ‘kırılım çağı’ sizin için ne ifade ediyor?

Tüm ticari anlayışlar için konuşursak; dünyada ve Türkiye’de çok önemli günlerden geçiyoruz. 80’lerde yaşanan kırılımın bir benzeri 2020’lere geldiğimizde yaşanıyor. Evet, hep birlikte bir kırılım çağından geçiyoruz; sonuçlarını da çok kısa sürede görmeye başlayacağız. Örneğin Koç grubu 35 bin çalışanı için evden çalışmaya geçtiklerini açıkladı. Bu durum aslında kırılımın çatır çatır sesleri, inanılmaz bir şey! En basitinden 35 bin kişinin kahve maliyeti, kullandığı araçlar, öğlen yemekleri gibi inanılmaz bir gider kalemi var ortada ve üzerine bir çizik atılıyor. Verimliliğe baktığımızda; eğer siz uzaktan çalışmayı iyi kontrol edebiliyorsanız, çalışanlar 8 saatte değil iş yerindeki 3-4 saat çalışmanın karşılığında o verime ulaşabiliyorlar. Hem ticari hem özel hayatımızda, bu kırılım çağının neresinde olmalıyız diye aldığımız derslerle bir çıkarım yapmalıyız diye düşünüyorum.

İŞ YAPIŞ ŞEKİLLERİ DEĞİŞTİ

İş dünyasında özellikle dikkate alınması gereken şey nedir?
Pandemi her şeyi hızlandırdı; iş dünyasını da hayatlarımızı da, bu net! Önümüzdeki günler çok farklı şeylere gebe. Çok iyi gözlemlememiz, havayı çok iyi koklamamız gerekiyor. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak sözünü belki yıllardır duyuyoruz ama pandemi ile birlikte gerçekten çok şey değişti. Futbol maçları bile! En önemli 12’inci oyuncusu olan seyircisiz oynanıyor ve bunu da öğrenmeye çalışıyoruz. Sporda bile kırılım yaşanıyorken, iş dünyasında herkesin başını iki elinin arasına alıp iş yapış şekillerini sorgulaması gerekiyor. Bugün birçok küçük esnafın işleri durdu. Kendimizi yenilemekten başka çaremiz yok. Örneğin restoranlar yerini hayalet mutfak yatırımlarına bırakıyorlar. Bizim de danışmanlık verdiğimiz yatırımlar var. Restoranlarda hiçbir şekilde perakende satış olmadan, tabelasını görmeyeceğiniz sadece online siparişlerle, kurye ile ilerleyecek bir süreçten söz ediyoruz. Maalesef eski günleri rahat göremeyeceğiz.

BİREYSELLEŞMEMİZ İSTENİYOR

Bu süreçte yalnızlaştırılıyor muyuz?

Yazının Devamını Oku

Gıda bankası ile israfı önleyeceğiz

Gönüllü Hareketi Derneği geçtiğimiz yıl Gıda Bankacılığı Programı’nı başlatarak, bir sivil toplum kuruluşu inisiyatifi ile Bursa’da ilk Gıda Bankası’nı kurmak için kolları sıvadı. Dernek Başkanı Sertaç Şipka, Türkiye’de her yıl 325 bin ton gıdanın imha edildiğine ve israfın maliyetinin 214 milyar lira olduğuna dikkat çekerek, “Öncelikle çoğunluğu atılacak olan gıda ve temizlik ürünlerini toplayarak, oluşturduğumuz Gıda Bankası Ağı aracılığıyla ihtiyaç sahiplerine dağıtmayı ve israfı önlemeyi hedefliyoruz” dedi.


Şipka, özellikle Covid-19 pandemisi nedeniyle ihtiyaç taleplerinin artmasının çalışmalarını hızlandırdığının altını çizerken, en önemli temel amaçlarının da ihtiyaç sahiplerinin sürekli destek almaktan kurtarılmasına yönelik faaliyetlerde bulunmak olduğunu anlattı. Gıda Bankası’nın sürdürülebilir bir model olması için paydaş iletişimi ve işbirliğinin çok önemli olduğunu söyleyen Başkan Şipka, destek vermek, bağışçı olmak isteyen kurum ve kuruluşlar ile gönüllülere sosyal dayanışma için çağrıda bulundu.

Gıda Bankacılığı deyince öncelikle ne anlamalıyız?
Gıda Bankacılığı; gıda ile birlikte, giysi, temizlik ve hijyen ürünlerini bağış olarak toplayan, ayrıştıran, depolayan ve ihtiyaç sahiplerine dağıtan bir sivil toplum modelidir. Kurumlar ve kişiler gıda, giysi ve temizlik ürünlerini “Gıda Bankası’na verir”, ihtiyacı olanlar da bu ürünleri “gıda bankasından alır”. Gıda bankacılığı bir toplumdaki ya da ülkedeki yoksulluğun çözümü değildir ancak çözümün büyük bir desteğidir.
Bu model ilk olarak nerede, nasıl oluşmuş?
Gıda Bankacılığı kavramının 50 yıllık bir hikâyesi var aslında. ABD’de yaşayan emekli işadamı John Van Hengel, fakirlere yemek dağıtan yerel bir mutfakta gönüllü olarak çalışırken, son tüketim tarihi yaklaştığı veya ambalajı hasarlı olduğu için kullanabilir durumdayken atılan, imha edilen tonlarca ürün olduğunu fark eder. Çalıştığı yere dağıtılan yemek miktarından daha fazla gıda bağışlandığı için de bunları saklayabilecek bir depo kiralar. Çevresindeki marketleri ve üreticileri ikna ederek, bu tür ürünleri deposuna vermelerini sağlar ve ilk gıda bankasını kurar. Bu model yıllar içerisinde tüm dünyada uygulanır hale gelmiştir.

AFETLERDE ÖNEMİ ANLAŞILDI

Gıda Bankası kavramının Türkiye’de yasal mevzuatta yeri nedir?

Yazının Devamını Oku

Saplantılı siber takip tacizin yeni boyutu

Psikolog, eğitimci Prof. Dr. Sefa Bulut, tacizin dijital hayatın getirdiği imkânlarla yeni bir boyut kazandığına ve internetle ilişkili saplantılı takibe (cyber stalking) dönüştüğüne dikkat çekti. Tacizcinin sosyal medyadan kolaylıkla takip ettiği kişinin hayatına, yaptığı işlere, arkadaşlarına ulaştığını anlatan Prof. Dr. Bulut, “Toplumda yaşanan taciz, çocuk istismarı ve mobbing gibi konuların saklanmaması ve bunu yapanların deşifre edilmesi gerekir ki bu gibi durumlara maruz kalmaları azaltabilelim. Böylelikle toplumsal bir farkındalığın gelişmesine katkıda bulunabiliriz” dedi..


Taciz eski bir olgu olmasına rağmen son yıllarda internetin gelişmesi ile birlikte dijital taciz davranışları da gün geçtikçe örnekleri artan sosyal durumlardan biri oldu. Bu alanda çalışmalar yürüten Prof. Dr. Sefa Bulut, söyleşimizde hayranlık, takip, tacizin bazen birbiri içine geçtiğini anlatırken, sadece ünlü kişilerin değil herkesin başına gelebileceği gerçeğinin de altını çizdi. Psikolog Bulut ile saplantılı tacizin aşamalarını, alınacak bireysel önlemler ile mağduru koruyacak hukuksal ve psikolojik tedbirlerin önemini konuştuk.

Hangi davranışlar tacizdir? Günlük hayatta sık yaşanan bir durum mudur?
Taciz, temas olmaksızın rahatsız edici bir davranışta bulunulmasını ifade etmektedir. Evet, farklı araştırmalarda bir ömür süresince tacizle karşılaşma için yüzde 2-50 arasında oranlar bildirilmektedir. Zaman zaman taciz davranışının sınırlarını belirlemek de zordur. Örneğin sürekli şekilde isimsiz çiçek göndermek, herhangi bir davranışta bulunmaksızın bir kişiyi işe giderken uzaktan izlemek, dürbünle kişinin evini gözlemek gibi. Burada önemli olan nokta mağdur veya kurbanın bu davranışı istememesidir. Yani ortada asimetrik bir ilgi söz konudur. Mağdur olaya taraf olmak istemediği halde sürüklenmekte hatta olaydan ruhsal bazen de fiziksel olarak etkilenmektedir.

Taciz gibi, yaşadığımız olumsuz olayları deşifre etmeli miyiz?
Evet, cesur olmalıyız ve çekinmeden yaşadıklarımızı anlatmalıyız. Böylelikle hem kendimize hem de başkalarına yardım etmiş oluruz. Yaşadığımız olaylara karşı tutumumuz bir daha aynı sorunla karşı karşıya gelip gelmeyeceğimizi belirleyen faktörlerden biridir. O nedenle toplumda yaşanan taciz, çocuk istismarı ve mobbing gibi konuların saklanmaması ve bunu yapanların deşifre edilmesi gerekir ki bu gibi durumlara maruz kalmaları azaltabilelim. Böylelikle toplumsal bir farkındalığın gelişmesine katkıda bulunabiliriz ve benzer durumlardaki mağdurların yalnız olmadıklarını hissettirebiliriz.

ÇOĞUNLUKLA TACİZCİ TANIDIK!

Taciz davranışında etken faktörler nelerdir?

Yazının Devamını Oku

Yeni dünya düzeninde hareketsizlik öldürüyor

Doç. Dr. Erkut Tutkun, teknolojinin yaygın olarak kullanıldığı yeni dünya düzeninde hareket etmeyi parmak ucuna indirgediğimize dikkat çekerek, “Sağlık, kaliteli yaşamın olmazsa olmazı ise egzersizin de bir yaşam tarzı olduğunu aklımıza kazımak zorundayız. Çünkü hareketsizlik bizleri her geçen gün öldürüyor,” dedi. Doç.Dr. Tutkun ayrıca vücut yapımızı fit görünmek adı altında mucize teknikler, reçeteler peşinde koşarak kendi ellerimizle bozduğumuzun altını çizerken, sağlıklı bir yaşam hedeflerken sağlık arayan bireylere dönüşebileceğimiz uyarısında bulundu.

 

Uludağ Üniversitesi Spor Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Doç.Dr. Erkut Tutkun ile yakın zamanda okuyucusuyla buluşan “Doğru Sağlık” kitabı hakkında bilgi almak için bir araya geldik. Röportajımızda egzersiz ve beslenme alışkanlıklarında şehir efsanesine dönen çok fazla yanlış bilgi olduğunu anlatan Tutkun, kitap içeriğinde sağlıklı bir yaşam için doğru yaklaşımları ve kavramları bir araya getirmeyi hedeflediklerini belirtti.

Doğru Sağlık kitabı nasıl hayat buldu, içeriğini nasıl oluşturdunuz?

Bilmemiz gereken tek şey bizlerin hareket etmek ve beslenmek üzere kodlanmış olduğumuzdur. Ancak herkes mucizelerin peşine düşmüş durumda. Doğru sağlık; doğru egzersiz ve doğru beslenme ile mümkündür. Kitabın doğuşu da pandemi süreciyle başladı. Dr. Gizem Köse ile birlikte bilgi havuzumuzu değerlendirmek istedik. Ben egzersiz boyutunu, Gizem Hoca da beslenme boyutunu ele aldı. Bildiğiniz doğruları (!), şüphe ettiğiniz ya da yetersiz bulduğunuz bilgileri, takip ettiğiniz uzmanların söyleşilerini dinlerken, aklınızda oluşan soruları tespit edip; farklı yaklaşımları ve olması gerekenleri paylaştık. Beslenme, egzersiz ve spor hakkındaki şehir efsanelerini de ele aldık. “Gerçekten böyle miymiş?” cümlesini kurdurabiliyorsak başarmışız demektir. Çünkü bu soruyu sordurmak bir başlangıç, ondan sonraki aşamalar daha önemli zaten.

Kendimizi neye inandırdık, gerçek olan nedir peki?

Vücut hareketleri yerine işaret parmağıyla kontrol edilen sanal bir dünya başlangıçta çok cezbedici görünse de; geçmiş insanın yaşam biçimi, ömrü ve sağlığı günümüz insanıyla karşılaştırıldığında, modern hayat bizlerden çok şey alıp götürmüşe benziyor. Beynimiz ve vücudumuz bu durumdan hiç hoşnut değil! Nasıl mı anlayacağız? Akşam eve döndüğünüzde yorgunluktan bitmiş, sanki dayak yemiş gibi mi hissediyorsunuz? İşe gitsem de dinlensem der gibi misiniz? Beyniniz sizinle konuşmuş! Yorgunluk, mide sancıları, şişkinlik, bıkkınlık ağrı vb. tüm sinyalleri göndermiş. Daha nasıl konuşmasını bekliyorsunuz ki? Bir yandan da hala “hiç zamanım yok” masallarını kendimize anlatmaya devam ediyoruz. Ölmek için neden bu kadar aceleciyiz? Aklımızın sadece hastaneye gidince başına gelmesi nasıl bir çelişkidir? Bu nedenle egzersizin bir yaşam tarzı olduğunu aklımıza kazımak zorundayız. Çünkü hareketsizlik bizleri her geçen gün öldürüyor. Teknolojiyi yaygın olarak kullanan ülkelerdeki erken ölüm oranları inanın hiç iç açıcı değil!

Yazının Devamını Oku

Şiddetsiz yarınlar için “Bin turna” katlıyor

Kâğıt sanatçısı Gürat Öztürk, turna katlayarak başladığı origami sanatında Türkiye’deki ilk kişisel sergiyi açarak hobisini profesyonelliğe taşımayı başardı. Katladığı her kâğıda sınırsız hayaller sığdıran sanatçı, dilek ağacının dallarına “bin turna” asarak başlattığı sosyal sorumluluk projeleriyle de farkındalık yaratıyor.

 


Rengârenk tasarımlarıyla kâğıtlara ruh katan Gürat Öztürk ile katlama sanatı aşkından origaminin felsefesine uzanan röportajımızda, turnanın bu sanat dalında temsil ettiği değerleri de konuştuk. Öztürk, kadına yönelik şiddete dikkat çektiği son projesini anlatırken, “25 Kasım 2020 tarihinde başlattığım ‘Umudunu Katla’ projem, 8 Mart 2021 Dünya Kadınlar Günü’ne kadar devam edecek. Bu süreçte barışı ve umudu temsil eden 1000 adet turnayı katlayıp şiddetin son bulmasını dileyeceğim,” dedi.

Origami sanatı ile ilk televizyonda tanışan kuşaktansınız. Hobi olarak başladığınız origami profesyonel bir işe nasıl dönüştü?
Televizyonda tanışan ve yapamadığım için üzülen kuşaktanım evet (gülerek). Uludağ Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstriyel İlişkiler mezunuyum. Mezuniyetimin ardından, öğrencilik yıllarında da yaptığım radyo programcılığı ve TV sunuculuğu mesleğime devam ettim. 10 yıl yurt dışında yaşadıktan sonra İstanbul’a döndüm. Yurt dışında yaşadığım yıllarda resim dersleri de aldım. Çeşitli sanat dalları ile uğraştım, ilgimi çeken her şeyi deneyimledim ancak origami son durağım oldu. Hayatın her alanında olduğu gibi karar vermek çok önemli. Bugüne kadar yaptığım her şeyin aslında beni origamiye hazırladığını gördüm ve kararımı verdim. Kâğıttan yaptığım figürlerle tasarım yapmaya başladım. Tasarımlarımın ilgi görmesi ve talebin artması mevcut işimi bırakıp son 7 yıldır sadece kağıtlarla haşır neşir olmama sebep oldu.
Origami ile aranızdaki bağın ya da tutkunun güçlenmesindeki en büyük etken nedir?
En büyük etken her bir projenin benim üzerimdeki etkisi. Üzerinde hiç çalışmadığım bir figürle yaptığım tasarımın bittiğinde nasıl görüneceğini çok merak ediyorum ve büyük bir tutku ile çalışıyorum. Hep söylerim, “bana kâğıtlarımı verin gerisi sizin olsun” diye. Ben kâğıtlara, bir müzisyenin enstrümanına, bir çiftçinin toprağına, bir terzinin iğnesine bağlı olduğu gibi bağlıyım. Kâğıtların ellerimde pervasızca dans ettiğini hissediyorum. Origami artık hayatımın vazgeçilmez bir parçası oldu.

TURNALARDAN BALKABAĞINA

Yazının Devamını Oku

Gen tedavisi mümkün ancak mucize değil!

SMA hastalarının erken teşhisle gen tedavilerinin mümkün olduğuna dikkat çeken Prof. Janbernd Kirschner ve bu hastaların tedavi sürecinde izlendiği Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Soyhan Bağcı, geç kalmış semptomlarla ilgili Türkiye’den tedavi için merkezlerine ulaşan çokça aile olduğunu, kampanyalarla kamuoyunda oluşan “mucize” beklentilerinin de gerçekçi olmadığının altını çizdiler.

Prof. Bağcı, asıl meselenin SMA hastalığının erken taramalarla tanısının konulması ve tedavi edilebilecek çocuklar için gerekli ilacın acilen sağlanması olduğunu ifade ederken, “Ancak cevaplanması gereken çok fazla soru var. Zamanla yarışan çocuklarla ilgili organizasyonu kim sağlayacak? Sosyal medya mı? Yoksa aileler kendi başlarına kampanya düzenlemeye devam mı edecek? Analizleri yapan, kriterleri belirleyen merkez neresi olacak? Konunun özünden uzaklaşmadan acilen SMA hastaları için net bir çözüm üretilmesi gerekiyor” dedi.

Prof. Dr. Soyhan Bağcı

Sinir hücrelerini etkileyen, kalıtsal ve ilerleyici bir kas hastalığı olarak Spinal Müsküler Atrofi (SMA) hastalığı ile ilgili tedavi yöntemleri, sosyal medyada düzenlenen milyon dolarlık kampanyalar tartışılmaya, gündemde yerini almaya devam ediyor. Bursa’dan da çokça irtibata geçilen, SMA hastalarına gen tedavisini uygulayan ekibin başında bulunan Almanya Bonn Rheinische Friedrich-Wilhelms Üniversitesi Çocuk Nöroloji Şefi Prof. Janbernd Kirschner ve Çocuk Yoğun Bakım Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Soyhan Bağcı, Hürriyet Bursa’ya özel açıklamalarda bulundular. Kirschner ve Bağcı, tartışmalara konu olan ilaç tedavilerinin etkinliği, tedavi yöntemleri arasındaki fark, uygulanma kriterleri, kamuoyunda doğru bilinen yanlışlarla ilgili sorularımızı yanıtladı.
Türkiye’den gen tedavisi için Merkezinize başvuran aileler var mı?
Prof. Janbernd Kirschner: Bölümümüze gen tedavisi için kabul yazıları için ulaşanlar oluyor. Her gün aralarında Türkiye, Ukrayna, Rusya, Brezilya’nın da bulunduğu 50’den fazla mail alıyoruz. Ancak gen tedavisinin hastalarda semptomlar başlamadan ya da henüz yeni başlamışken yani çok erken dönemde yapılması ve de bu hastaların ilaç yan etkilerine karşı en az 3-6 ay arasında izlenmesi gerekiyor. Bu nedenle Almanya dışından hasta kabul etmiyoruz. Çünkü gen tedavisinde kalıcı olmasa da karaciğer yetmezliği gelişen hastalarımız da oluyor maalesef. Bu nedenle hastaların yakın izlenmesi gerekiyor. Kliniğimiz şu anda yurt dışındaki vakalar için eğer tedavi sonrası en az 3 ay Almanya’da kalmayacaklarsa bu sorumluluğu üstlenmiyor.

Prof. Janbernd Kirschner

Yazının Devamını Oku

İhtiyaç mı lüks mü?

Tüm üzüntülerini kalbimizde derinden hissettiğimiz 2020 yılını geride bırakırken; yılın ilk başlarını düşündüğümde kentin dört bir yanında düzenlenen etkinlikler, söyleşiler, organizasyonlarla birlikte, tercih yapmak zorunda kaldığım söyleşilerin tatlı yorgunluklarının olduğu günlere geri dönüyorum.

2021’e henüz girdiğimiz bugünlerde ise umudumu ve inancımı hep korumakla birlikte sosyalleşememekten çok turizmden sanata, spordan edebiyata tüm alanlarda yeniden ayağa kalkmak için her zamankinden daha büyük bir çabanın gerektiğini görmenin üzüntüsünü yaşıyorum.

EVRENE ‘DUR’ MESAJI

İlk günlerde çokça, “Evet, buna ihtiyacımız vardı. Şu yoğun koşturmanın bir an önce durmasını dilemiştim,” sözlerini yakın çevremden de çok duyduğumu itiraf etmeliyim. Evrene hep birlikte “dur” mesajını uzun süredir gönderdiğimizi düşünmeden edemedim.
O zaman soru şuydu; yaşamı doldurmadan tüketirken, bu isteğimiz ihtiyaç mıydı lüks mü?
Yılın sonunda artık “yeter” sesleri çoğalmaya başlayınca aslında elimizdekilerin kıymetini kaybetme korkusu hissetmeden anlamadığımızı; yaşamın da bize cevabını unutamayacağımız bir “ders” ile verdiğine inancım arttı.

Bu süreçte, olabildiğince yüz yüze sohbetlerden kaçınarak ama hayatın içinden röportajlar yapmaya devam ettim. Aynı zamanda yaşanan zorunlu değişimin, bireysel ve toplumsal yaşama olası etkilerini, uyum sürecini sık sık ele almaya çalıştım. Alanında uzman her konuğumuz köklü değişikliklerin kaçınılmaz bir gerçeklik olduğunu sık sık vurguladılar. Yeteri derecede hazır olmadığımızı da…

Evet, zor günlerden geçiyoruz. Gelecek; değişimle, dönüşümle geliyor derken bir pandemi ile tarihi günlere tanıklık edeceğimizi düşünmüş müydük bilmiyorum. Ama artık zamanda ciddi bir kırılma yaşadığımızı biliyoruz!

Alınan tedbirler eşliğinde hayata zorunlu bir mücadele ile tutunurken, geleceği kendi ellerimizle inşa ettiğimizi de!

Yazının Devamını Oku

Şehrin yaralarını doğa ile sardım

Emrah Koçer, sosyal medyada bilinen adıyla “Doğadaki Yabancı”. Genetik hastalığının ilacının stresten uzak durmak olduğunu öğrenince, çok sevdiği mesleği ve doğa arasında tercih yapmak istemedi. Şehir hayatına nokta değil virgül koyarak, her fırsatta doğaya koşup daha çok deneyimleyerek kendisini tedavi etmeyi başardı. Edindiği bilgi ve deneyimlerini “doğaya çıkmaya vaktim yok” diyenlere örnek olma çabasıyla paylaşmaya devam eden Koçer, 2020 yılında halk oylaması ile ‘Yılın Doğa Gezgini’ ödülünün de sahibi oldu.


Şehir ve doğa hayatını bir arada yürütmenin gerekliliğini savunan Emrah Koçer ile yeni yıl ile birlikte doğanın kıymetini daha çok bileceğimiz günler dileğiyle bir söyleşi gerçekleştirdik. Koçer, kamp hayatının yaşamına etkilerinden kızı için yaptığı Uludağ tırmanışına uzanan ilham veren hikâyesini anlatırken, yeni başlayanları da “Doğada bir misafir olduğunuzu asla unutmayın. Teknik kamplara ise bilgi ve deneyim sahibi kişilerle katılın” diye uyarmayı ihmal etmedi.

Sizi doğa ve kamp hayatı ile buluşturan şey stresin de etkin olduğu hastalığınız olmuş. Bu sürecin sizdeki etkilerini dinleyebilir miyiz?
Yaklaşık 7 yıl önce Behçet’e bağlı Üveit denilen bir genetik rahatsızlığım olduğunu öğrendim. Belki de yaşanabilecek en ağır şartlarını atlattım ve halen bir tedavisi yok. Ağır ilaçlarla hastalığın seyrini kontrol altına alabiliyoruz sadece. Bu hastalığın gün yüzüne çıkmasını tetikleyen en önemli faktör ise yoğun stres... Dedelerimden bana arsa değil de nadir görülen bu hastalık kaldığı için şanssız olabilirim. Doktorum, ‘’stresten uzak kalmalısın’’ dediğinde ise benim kurtarıcım; doğada geçirdiğim hafta sonlarım oldu. Şansızlığımı fırsata çevirip, 48 saati tam anlamıyla kullanarak kamp hayatıyla daha da yakınlaştım. En doğal tedavi bu olsa gerek ki uzun zamandır hastalıkla ilgili bir şikâyetim olmadı. Doğada vakit geçirmenin şehir hayatının açtığı yaralara yara bandı yapıştırmak olduğuna inanıyorum.

Amacınızı, “şehir yaşamına virgül koymak” şeklinde açıklıyorsunuz. Nokta değil de virgülü seçerek hangi mesajı veriyorsunuz?Kurumsal bir şirkette 10 yıldır beyaz yakalı olarak çalışıyorum. Turizm sektöründe olduğum için mesleğimi de severek yapıyorum. Doktorum tavsiyelerde bulunurken, “gerekirse işini bırak, köye yerleş” bile demişti. Yıllarca bilgi birikimi yaptığınız işim ile oldukça sevdiğim kamp ve doğa hayatını ile mesleğim arasında bir seçim yapmak fikrine karşıyım. Eğitimini ve yaptığı işi bırakıp gezgin olan, doğaya koşan insanları elbette takdir ediyorum ama bana göre bu doğru değil. İkisini bir arada yaşamak mümkün; nokta yerine virgül koyarak, ‘arta kalan zamanda’.

Ertuğrul Özkök’ün derlediği aryaları yayınladığı, aynı isimli çalışmasında bu zamanı şöyle dile getirmişti; ‘Arta kalan zaman nedir, derseniz; hepimize başkalarından, işimizden, nefret ettiklerimizden, ilgisiz kaldıklarımızdan hatta en büyük aşkla sevdiklerimizden dahi geriye kalan zamanı anlatır.’
İşte benim “şehir yaşamına virgül koymak” mottom da arta kalan zamanımı nasıl değerlendirdiğimi gösteriyor; mesleğime, aileme ve sevdiklerime ayırdığım zamandan çalmadan, eğitimimi ve kariyerimi bir köşeye atmadan başarabilmeyi. Elbette bu seçim daha zor ve daha büyük fedakarlıklar istiyor. Fakat bu şekilde kazanılan her tecrübenin anısı daha kıymetli olmaz mı?

YABANCILIĞIMI EĞİTİMLE ATIYORUM

Yazının Devamını Oku

350 yıllık kültürün mirasını geleceğe doğru aktarmalıyız

Koleksiyoner Esat Uluumay tarafından 60 yılda oluşturulan Osmanlı Halk Kıyafet ve Takıları Koleksiyonu, konusunda ilk ve dünyadaki en kapsamlı ihtisas koleksiyonlarından olma özelliği taşıyor. Usta koleksiyonerin vefatından sonra mirasını devralan kızı Feyza Uluumay Gökalp, İmparatorluğun son 350 yılını anlatan kültür emanetinin doğru strateji ve desteklerle ülke ekonomisine katkı sağlayacak önemli bir merkeze dönüşebileceğine dikkat çekiyor.


Uluumay Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Feyza Uluumay Gökalp ile önemli bir koleksiyonerin kızı olarak büyümesinden, aldığı emanetin maneviyatının ağırlığına kadar uzanan bir söyleşi gerçekleştirdik. En büyük korkusunun tarihi hafızanın kendisinden sonraya aktarılamaması olduğunu anlatan Uluumay Gökalp, “Tüm eserlerin bilimsel metotlarla incelenip, araştırılıp tanıtılması, korunması ve geleceğe aktarılması için kısıtlı imkânlarla çalışıyoruz. Bir gönül adamının yüreğiyle ortaya çıkan koleksiyonumuzun başka ülkelerde olsa, özel ya da kamu kurumlarının desteğini alarak, korunabilen bir kültürel miras olabileceğini görüp, üzülmüyor da değiliz” diye konuşuyor.

EKSİKLERİMİ SANATLA TAMAMLADIM

Babanız Esat Uluumay’ın koleksiyonerliğe ilk adım attığı hikâyesini sizden dinlemek isteriz?
Babamın ilk koleksiyonerlik macerası, oyuncak tahta bir Macar matarası ile başlamış. Bazen birileri dokunur ya hayatınıza, babamın da öyle olmuş işte. Eski Kapalıçarşı Ahi teşkilatına bağlı bir esnaf efendi, küçük Esat’ın annesinden ısrarla istediği oyuncak Macar matarasını babama hediye edivermiş. O yufka yürekli esnaf, sonrasında satacağı mataraları düşünerek mi hediye etti bilinmez ama bugün ulusumuza kalan eşsiz bir kültürel mirasın belki de ilk işaretçisi olmuştur. Rahmet olsun.
Usta bir koleksiyonerin kızı olmayı nasıl anlatırsınız. Sizin hayatınızı nasıl etkiledi bu durum?
Bir koleksiyonerin kızı olarak babamdan sevgi ve ilgiyi pek görmeden büyüsem de, çocukluğum çok renkli geçti diyebilirim. Bursa’da akşam ezanına kadar sokakta oynadığımız günlerden birinde arkadaşlarıma bizim evdeki telaşı anlatıp, o zamanın başbakanı olan rahmetli Turgut Özal’ın eşi Semra Hanım’ın babamı ziyarete geleceğini söylediğimde arkadaşlarım benimle epey eğlenmişlerdi. Ertesi gün Semra Hanım, yazar Selim İleri, Nezihe Araz ve isimlerini hatırlayamadığım hanımefendiler mahalleyi dolduran arabalardan inince yüzlerini görmek paha biçilemezdi (gülerek). Aslında evimize her zaman çok önemli araştırmacılar, profesörler gelip giderdi. Ben de bu sohbetlerden feyz alıp her biri sanat eseri olan eşyalarla büyüyünce; çocukluğumda yaşadığım eksiklikleri sanatla tamamlamaya karar verdim ve Mimar Sinan Üniversitesini bitirip tasarımcı oldum. Uzun yıllar ulusal kanallarda binden fazla programın sahne ve set dekorlarını tasarlayıp uyguladım. Eşimle de televizyonda çalışırken tanışıp evlendik.

DÜNYADAKİ EN KAPSAMLI İHTİSAS KOLEKSİYONU

Yazının Devamını Oku

“Eylül” ile birlikte görünür oldum

Uğur Kanbay, trans bir karakteri canlandırdığı Eylül oyunundaki tek kişilik sahne performansıyla birçok ödül kazanarak dikkatleri üzerine çeken genç bir tiyatro oyuncusu. Sahnelediği oyunlarını da kaleme olan Kanbay, her konuda ötekileştirilen insanlara karşı ayrı bir hassasiyet taşıdığını belirtiyor. Oyunculuğu bir insan bilimi olarak gördüğünü anlatan oyuncu, “Eylül karakteri, hikâyesiyle sanatsal anlamda benim de görünür olmamı sağladı. Bir şekilde yaralı insanların oyunculukta duygularının ve güdülerinin biraz daha güçlü olduğuna inanıyorum. Ben de oynadıkça eksik kalmış duygularımın sahnede tamamlandığını fark ettim,” diyor.



Oyuncu Uğur Kanbay ile geçtiğimiz ay sahne aldığı Ekim Sanat Tiyatrosu’nda bir araya gelerek, oyunculuğundan yönetmenlik deneyimine uzanan ve “Henüz yolun çok başındayım” sözleriyle tevazusunu taşıdığı sanat yolculuğu üzerine samimi bir sohbet gerçekleştirdik.

Çok küçük yaşta oyuncu olmaya karar veriyorsunuz ve en büyük destekçiniz de anneniz oluyor. Hatta sizi yazdırdığı bir ajans seçmesiyle ilgili komik bir anınız da var, dinlemek isteriz?
Tiyatrocu olmaya beşinci sınıfta piyeslerde oynamaya başlayınca karar verdim, ilgimi görünce annem de hep destek oldu. Bahsettiğiniz anıya gelirsek, lisedeyken özel bir kursta eğitim alıyordum; annem de sanırım öyle olması gerektiğini düşündüğü için, beni en iyi ajanslardan birine yazdırmıştı. Okuldan eve geldiğim bir gün, annemin çığlık kıyamet “Oğlum seni filme seçtiler,” diye bağırışlarıyla karşılaştım. Bir heyecan, mutluluk, gurur duyma haliydi bu. Dizinin adını da hiç unutmam OKS Anneleri diye, bir gittik ajansa içerde 500 kişi var. Meğer seçmelere çağırmışlar (gülerek). Elime bir kağıt verip çalışmamı istediler. En sona ben kaldığımda içeri girdim, seçici kurul kağıdı bırakıp başlamamı istedi. Ben ezberlemem gerektiğini bile anlayamamıştım. Yani ilk seçmemde mecburen elimdeki kağıdı okuyarak oynamaya çalışmıştım. Olmadı tabii ki (gülüyor). Ama iyi ki de olmamış yoksa eğitim sürecimi etkilerdi diye düşünüyorum.
Konservatuvara da kolay girmemişsiniz, üçüncü girişinizde kazanmışsınız. Bu vazgeçmeme deneyimi size ne öğretti?
Genellikle bir de bir şeyi kafama koyduysam çalışarak, çabalayarak en olacağı noktaya kadar zorlarım, sonra kadere kısmete bırakırım. Oyunculuktan da hiç vazgeçmedim ve sonunda tiyatroyu sadece bir meslek olarak görmediğimi, gerçekten bir aşk beslediğimi anladım.

OYUNCULUK İNSAN BİLİMİDİR

Yazının Devamını Oku

Gastronomik turizm memleket meselesidir

Araştırmacı yazar ve yönetim danışmanı Engin Koban, diğer turizm türlerine göre hızla büyüyen gastronomik turizmin bir yemek sofrasının ötesinde değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekerek, “Gastronomik turizm bir memleket meselesidir. Tüm paydaşlar geleneksel yerel gıdaların ve üretiminin gastronomik turizmde oynayacağı role odaklanmalıdır. Bu alanda başarı tarım-gıda ilişkisini anlamayı, stratejik olarak hazırlanacak bir planlamayı ve uygulamayı gerektiriyor” diyor.


Yaklaşık 30 yılı aşan profesyonel iş yaşamında Bursa da dahil olmak üzere pazarlama odaklı üst düzey yöneticilik yapan Engin Koban, bilgi ve deneyimlerinden yola çıkarak konu ve kapsam olarak Türkiye’de bir ilk olan “Gastronomik Turizm” kitabını kaleme aldı.
Bursa’nın da sahip olduğu tüm gastronomik zenginliği hala değerlendiremediğine dikkat çeken Koban, bu noktada kültürel kimliği de temsil eden yerel mutfağının yeniden keşfedilmesine ve tanımlanmasına acil ihtiyacı olduğunun altını çizdi.
Koban ile söyleşimizde gastronomik turizmin paydaşları için rehber niteliği taşıyan kitabı çerçevesinde gastronomik turizminin gerçek anlamını ve daha fazla ekonomik değer yaratılabilmesi için yapılması gerekenleri konuştuk.

Bir turizm ürünü olarak gastronomi için öncelikle bilinmesi gerekenler nelerdir?
Farklı alanlar veya disiplinler gibi değerlendirilse de yiyecekler ve kültür, yiyecekler ve toplum, yiyecekler ve pazarlama, son olarak da yiyecekler ve turizm günlük yaşamın ve ekonominin ortak bileşenleridir. Özellikle postmodern turizmde, bir turizm ürünü olarak gastronomi, turizmle birçok farklı nedenle ciddi bir etkileşim içindedir. Bu kapsamda gastronomi ürünü, geleneksel yerel kültürün ve kimliğin belirleyicisi, küresel boyutta etkileşim faktörü, bir lezzet meselesi, turistler için deneyim zenginliği, destinasyonlar için pazarlama ve rekabette farklılaşma faktörü konumundadır. Ülkemizde de gastronomi ve turizm kavramları birlikte son 15 yıldır daha yoğun olarak kullanılıyor.

Karşımızda aynı zamanda hızla büyüyen bir gastronomik turizm endüstrisi var. Bu çatı altında hangi sektörlerden söz ediyoruz?

Yazının Devamını Oku

Dislektik öğrencileri için özel alfabe geliştirdi

Eğitmen Şafak Coştu, sınıfında disleksi tanılı öğrenci sayısının fazla olduğunu fark edince soruna değil çözüme odaklanmaya karar verdi. Öğrencileri için özel bir çalışma yürüterek öğrenmelerinde fark yarattı ve Türkiye’de ilk olan görsel disleksi alfabesini geliştirdi. Eğitimde fırsat eşitliği adına özel gereksinimli çocuklar için farkındalık çalışmalarına ağırlık veren Şafak Coştu, çalışma tekniğini bir eğitim seti eşliğinde tüm çocuklarla buluşturmak için de kolları sıvadı.


Aynı zamanda Posta Gazetesi’nde köşe yazılarıyla aileleri ve eğitimcileri bilgilendirmeye çalışan Şafak Çoştu ile özel gereksinimli çocuklar için doğru yaklaşım ve eğitim yöntemlerinin nasıl olması gerektiğini konuştuk. Coştu röportajımızda, “Eğitim kurumlarında acilen özel birimler oluşturulmalı; çünkü bu çocuklar diğer çocuklarla aynı eğitimi alarak başarısız olduklarında yargılanıyorlar” dedi.

Öncelikle özel gereksinimli çocuklar dendiğinde tam olarak ne anlamalıyız?
Kalıpların ötesinde çocuklar demek istiyorum ben onlara. Bize dayatılan klişelerin çok üstündeler. Genel tanımıyla; hastalık, kaza, sendrom gibi çeşitli nedenlerle gelişim özellikleri açısından akranlarıyla beklenen düzeyde eşitlik sağlayamayan çocuklar diyebiliriz. Otizmli bireyler, zihinsel engelli bireyler, bedensel engelli bireyler ve görme engelli bireyler özel gereksinimli çocuklardır.

DAHA BİLİNÇLİ OLMALIYIZ

Öğretmen olmak için eğitim alırken, özel gereksinimli çocuklarla ilgili de bir dersiniz oluyor mu?
Aslında çoğu dersimizin içinde görüyoruz ama özellikle bazı derslerimizde daha yoğun olarak işleniyor bu konular. Ama henüz bir öğrenciyken sayıların bu kadar fazla olduğundan habersizdim. Öğretmen olunca da verilen derslerde onları anlatmak veya sorunlarını konuşmak yerine daha çok çözüm yollarına odaklanılması gerektiğini fark ettim. “Evet, bu çocuklar otizmli peki nasıl iletişim kurabiliriz, onları nasıl eğitebiliriz?” sorularının üstünde durulmalı. Zihinsel engelliler öğretmenliği bölümünde daha yoğun işleniyor bu dersler. Fakat atladığımız nokta şu ki çocuk tanı alırsa özel eğitim alıyor; çoğu aile tanı aldırmaktan uzak duruyor. O yüzden tüm öğretmenlerin bu konuda daha bilgili olmaları çok önemli.

AYRICALIKLI EĞİTİMLE TOPLUMA KAZANDIRMALIYIZ

Yazının Devamını Oku

Kazan dairesinden dünya sahnesine

Türkiye’den 2020 yılı ‘küresel öğretmen’ ödülünü kazanan Sezer Ortadağ, mazeretlere değil maharetlere odaklanılmasına inanan bir ilkokul öğretmeni. 10 yıl önce gitar çalmak isteyen bir öğrencisinin hayalini gerçekleştirmek için yola çıktı, kurduğu “Minik Notalar” grubu ile tüm sınıfına enstrüman çalmayı öğreterek örnek bir başarı hikâyesine imza attı. İmkansızlıklar onu yıldırmadı aksine eğitimde motivasyon aracı olarak gördü. “Ufuk açmak defter açtırmaktan daha öncelikli meselem oldu” diyen Sezer Öğretmen, bu yıl 110 ülkede 15 bin öğretmen arasından seçilerek kazan dairesinde başlayan hikâyelerini dünya sahnesine taşımayı başardı.


Sezer Ortadağ ile öğretmenler günü vesilesiyle; üçüncü kuşağını yetiştiren ‘Minik Notalar’ın hikâyesini, kitabını yazmaya başladığı eğitim felsefesini ve de çocukların gelişiminde büyük rol oynayan sanatın etkilerini konuştuk.

Öncelikle müziğe olan ilginizin nasıl başladığını öğrenmek isterim?
Kayseri’nin şirin bir ilçesi olan Bünyan’da dünyaya gelmişim. Henüz beş yaşındayken dayımın çocukluğundan kalma eski bir blok flütte birçok parçayı çalabiliyordum. Öğretmenliğin de sadece hayatı idame ettirmek için icra edilen bir meslek olmadığını daha öğrencilik yıllarımda anlamıştım. İlkokuldayken öğretmenimiz bizimle birlikte bahçede oynar ve bağlama çalardı. Bir sıkıntımız olduğunda güvenli bir yardımcı ve sırdaştı bizim için. İlk olarak o zamanlarda öğretmenlik mesleğine hayran olduğumu söyleyebilirim. İlkokul yıllarım ne zaman hatırıma gelse, bahçemizdeki ağaçların altında öğretmenimizin bize söylediği içli türküler gözümün önünden geçer.

BİR HEDİYE HAYATIMI DEĞİŞTİRDİ

Sizde de öğretmenlerinizin büyük etkisi büyük olmuş anlaşılan. Bir enstrümana sahip olmak kolay olmuş muydu?
Çok sıkıntılar yaşadım elbette. Lise çağlarındayken kardeşimle birlikte bağlama öğrenmeye karar verdiğimizde, bir arkadaşımızdan çok eski ve telleri olmayan bir bağlamayı emanet almıştık. Bahçemizdeki odunları yontarak burgusunu yapmış, renkli telefon kablolarından teller takarak kendi kendimize öğrenmeye çalışmıştık. Yetersizdi ama yeni bir bağlama almaya da imkânımız yoktu. Bir gün kardeşim kılıfında bir bağlamayla geldi eve. Rehber öğretmeni durumumuzu öğrenmiş ve çalmayı başaramadığı bağlamasını zorla kardeşime hediye etmişti. O hediyenin benim ve birçok insanın hayatını değiştireceğini o an tahmin bile edemezdim doğrusu. Bazen küçük bir dokunuşun, neticelerinin ne olacağını kestirebilmek çok güçtür.

ÖĞRETMENLİK SINIRSIZ BİR ÖZGÜRLÜK

Yazının Devamını Oku

‘Memeli Horoz’ şiddete başkaldırıdır

Bursalı yazar Bilge Fatma Akbaş, tarih boyunca kızlara verilen öğütlerle erkeklere verilen öğütlerin; birbirini anlamak ve sevmekten çok, itaat ve emretmek üzerine kurulu olduğuna dikkat çekerken, bu ötekileştirme döngüsünün daha çocukken kırılması gerektiğinin altını çiziyor. Kadına şiddete karşı edebiyat yöntemiyle çözümler arama derdinde olduğunu anlatan yazar Akbaş, “Şiddete sadece erkeklerin sorunu değil ‘iyi insan’ olamama sorunu olarak bakmalıyız. Buna ahlaki açıdan da mecburuz. Çünkü insan olmaya çalışmak, erkek olmaya çalışmaktan çok daha kolay,” diyor.

Tüm dünyada kadına yönelik şiddet farklı boyutlarda ve yoğunlukta yaşanmaya devam ederken, tüm toplumu etkileyen şiddete karşı mücadeleler de sürüyor. “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü” yaklaşırken, Bursalı yazar Bilge Fatma Akbaş da ilk romanı ile ihtiyacını duyduğumuz “insanlık adına umut var” düşüncesine edebi anlamda katkı koyuyor. Yazar Akbaş ile yazma serüvenini ve gerçek olaylardan esinlenerek kaleme aldığı “erkek” şiddetine maruz kalmayı red­deden bütün kadınlara adadığı ilk romanı Memeli Horoz A.Ş.'yi konuştuk.

- Romanınıza geçmeden önce sizi tanımak adına, yazar hakkında kısmında söz edilen “içine konuşup dışına sustu” cümlelerini açabilir misiniz?
Beş yıl önce kaybettiğimiz çok sevdiğim Gülten Akın’ın şiirindeki gibi, “Maalesef kimselerin vakti yok durup ince şeyleri düşünmeye”. Dünya bu kadar hızlı biçim değiştirirken dille de oynandı. Aynı dili konuşuyoruz ama birbirimizi anlayamıyoruz. Herkesin her şeyi bildiği bu yerde ben hiçbir şey bilmemeyi, susmayı tercih ediyordum. Öte yandan çocukluğumdan bu yana neredeyse bulduğum her şeyi okuyacak kadar çok okurum. Türk edebiyatına ayrı bir hayranlığım da var, beslendiğim çok yazar da. Bir süre sonra benim için yazmak iletişim kurmanın bir üst modeli oldu. Üstelik her zaman değiştirme ve düzeltme imkânım da bulunuyor. Ama konuşmak öyle mi? Ok gibi fırlıyor ağzımızdan kelimeler ve açtığı yaranın telafisi yok. Herkes yaralı.

ŞİDDET DÜNYANIN YARASI

- Bu susma sürecinden roman yazma serüvenine nasıl geçiş yaptınız?
Kafamda deli sorular vardı. Memeli Horoz A.Ş. uzun zamandır yazmaya çalıştığım bir kurguydu. Romanı yazarken merkeze şiddeti alan ve toplumu öyle aynalayan Otomatik Portakal’dan da etkilendiğimi söylemeliyim. Ben de masamda, çekmecelerde notlar çoğaldıkça endişeye kapılıp yazmamak için tuhaf bahaneler arıyordum kendime. Karakterlerle konuşup onların yaşadığı sorunları anlamaya çalışırken; aslında hepimizin bir şekilde şiddet gördüğünü hissediyordum. Dünyanın derdi bu; insanın yarası. Kabuk bağlasa da altındaki pembe yaranın aslında hep sızladığını düşünüyorum. Kalemimi samuray gibi salladıkça meselelerin üzerine cesaretimi kıran bir şey oluyordu. Çok okuyordum, çok araştırıyordum çok gözlemliyordum ama yazmak için bunların yetmeyeceğini biliyordum. Yazarlık atölyesine başlamam da böyle oldu.

Yazının Devamını Oku