"Sibel Bağcı Uzun" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Sibel Bağcı Uzun" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Sibel Bağcı Uzun

İnsan-makine işbirliği zamanı

Silikon vadisinde faaliyet gösteren robotik süreç otomasyonu şirketi Buck.Ai Ceo’su Utku Kaynar, pandemi sonrası yeni dünyada otomasyon ve yapay zekâ teknolojilerini entegre edebilen şirketlerin rekabette öne çıkacağını söyledi. Utku Kaynar, iş zekâsı ve yönetişim anlamında makinelerin işin içine daha fazla gireceğini belirterek, “Tarih boyunca hep araç olarak kullandığımız makineler artık işbirliği yapabileceğimiz daha kompleks ortaklar haline geliyorlar” dedi.

İnsan-makine işbirliği zamanı
Utku Kaynar ile Dönüşüm Günleri serimizde Silikon Vadisi’ne uzanan girişimciliği üzerinden hem deneyimlerini hem de otomasyon alanındaki çalışmalarını konuştuk. Sohbetimizde çalışanların çoğunlukla her gün yaptığı işleri tekrar ettiğine de dikkat çeken Kaynar, insan zekâsının ve zamanının yaratıcı problem çözmeye odaklanması gerektiğinin altını çizdi.

Bursa’dan Silikon Vadisi’ne uzanan şirketinizin yolculuk hikâyenizi kısaca dinleyebilir miyiz?
Elbette. Mühendislik eğitimi aldım ve çocukluğumdan bu yana bilgisayarlarla haşır neşirim. Ancak bu işi profesyonelce yapmaya başlamam uzun zaman aldı. Şirketimi 2009’da kurdum ve 2014’ten itibaren kendi ürünlerimizi geliştirmeye başladık. İlk ürünümüz kapalı devre çalışan bir sosyal ağ idi, halen de Türkiye’de on binlerce insan tarafından kullanılıyor. 2017 başlarında İstanbul Teknik Üniversitesi’nin İTÜ Gate programına kabul edildik. Bu program Türkiye’den Amerika’ya girişimleri taşımayı hedefliyordu ve bu süreçte Amerika’da şirketimizi kurduk ve şimdiki ismi ile Buck.ai kurulmuş oldu. Biz sürecin başından beri yapay zekâ ve otomasyona odaklanıyorduk ama ürünün değer teklifi ve ABD’de hedeflediği pazar konularında, orada yaşamaya başlayınca değişiklikler yaptık. Sonuçta da ortaya bugünkü ürün ve şirket çıktı. 2019’da UC Berkeley Skydeck programına kabul edildik ve Berkeley Skydeck Fund’dan yatırım aldık, bu yılın başında programı başarıyla tamamlayıp pazara açıldık.

İKİ TEMEL SORUNU ÇÖZÜN!

Girişimci olarak dönüm noktalarınızı düşündüğünüzde, şirketlere önerileriniz ne olur?
İlk olarak; iş hayatına gireli 18 yıl oldu, ben kendi ülkemin vatandaşları kadar “bizden bir şey olmaz” diyen başka bir toplum daha görmedim daha. Yazılım haricinde bir ürün nasıl geliştirilir, pazara nasıl sunulur öğrenirken şunu fark ettim; ben Anadolu ve fen lisesinde okudum, sonra da devlet üniversitesinde mühendislik eğitimi aldım ve gayet iyi bir eğitim almışım. Lisede ve üniversitede öğrendiğim temel bilim ve programlama yaklaşımını kullandım hep. Bizim de iyi mühendislerimiz var. Türkiye’den de çok iyi girişimler çıkabilir ve biz de bunlardan biri olmak için çalışıyoruz ancak iki temel sorunla karşı karşıya kalıyor yeni girişimler: ilki tutkuyla çalışacak ekip yaratma sorunu, ikincisi de sermaye problemi. İlki üniversite ve teknoparklarda daha fazla girişimciye birbirleriyle tanışma ve çalışma şansı vererek, ikincisi de risk sermayesi ile çözülüyor dünyada.

BAŞARININ FORMÜLÜ

Üzerinde tutkuyla çalışacağınız bir problemi bulmalı ve gözünüzü problemden ayırmadan çalışmalısınız. Bu problem, mümkünse başka insanların pek denemediği veya umursamadığı, ama potansiyel olarak çözümü çok fazla insanın veya şirketin hayatını etkileyebilecek bir sorun olmalı. Bence bu formül üzerinden gidilirse başarılı olunma şansı daha yüksek. Özellikle de 800 milyon kişinin yaşadığı Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Avrupa coğrafyasını düşünürseniz. Bu insanların problemleri ABD’deki kişilerden farklı, ama bu fark düşündüğümüz kadar büyük değil. Kendi alanım için konuşayım, 5 yıla kadar yapay zekâ ve otomasyonu gündelik işinde kullanmayan şirket kalmayacak neredeyse.

İŞİN ÇOK BAŞINDAYIZ

İnsan-makine işbirliği zamanı

( Buck.Ai ortakları soldan sağa) Haithem Elembaby, Aditya Bhuwania, Utku Kaynar, Chris Donnelly.

Otomasyonun gelecekte şirketleri nasıl etkileyeceği konusu yeni değil ancak pandemi süreciyle birlikte neler öngörüyorsunuz?
Bence otomasyon ve yapay zekâ konusunda hala işin çok başındayız ve çok fazla yapacak iş var. Şirketler buna şimdiye kadar “olsa güzel olur” anlayışı ile yaklaştılar ancak COVID19 sonrası yeni dünyada bu teknolojileri entegre edebilen ve şirketlerini bu anlayışla yalınlaştırabilen şirketler rekabette öne çıkacak. Yapay zekâya dayanan asistanları ve tahmin etme, yordamlama araçlarını daha sık görüyor ve kullanıyor olacağız. İş zekâsı ve yönetişim anlamında makineler işin içine daha fazla girecek. Bunun insanları işsiz bırakacağı yönündeki öngörüler ancak kısa vadede doğru sayılabilir. Otomobil icat edildi diye atlı araba sahipleri işsiz kaldı belki, ama çok kısa süre sonra büyüyen ekonomide yeni iş imkânları buldular. İnsanlık tarihinde bir defa daha, teknolojik imkânlar mevcut ekonomik potansiyeli büyütme potansiyeli taşıyor ve bu sıfır toplamlı bir oyun değil, yani birileri kazanırken diğerleri kaybetmek zorunda değil.

YÜZDE SEKSEN TEKRAR EDİYORUZ

İnsan zekası ve yapay zeka kullanımını iş gücü, kaynak israfı, dijital çalışan beklentileri konusunda değerlendirdiğinizde, nelere dikkat çekmek istersiniz?
Çalışanların ofislerine dönmelerinin bazı işler ve sektörler için neredeyse gereksiz hale geldiği bir dönem yaşıyoruz. Bizim kendi araştırmalarımıza göre, işletmelerde çalışanların her gün yeni bir şey eklemeden, bir önceki gün ile aynı şekilde tekrar tekrar yaptığı işlerin oranı yüzde 80’lere kadar varabiliyor. Bu işlerin hepsi, robotik, yapay zekâ veya otomasyonun hedef alanında. Bu çok büyük bir potansiyel ve insan zekâsının kullanımı için de yeni imkânlar sunuyor. Düşünecek olursanız, insan zekâsı yaratıcı problem çözmeye, her gün aynı forma aynı şeyleri yazmaktan çok daha uygun.
İnsan zamanını ve zekâsını tekrar eden görevlerde harcamamalı diyorsunuz yani?
Biz şimdiye kadar tekrar eden işler için daha iyi bir kaynağımız olmadığı için insanları kullanıyorduk. Ama artık daha iyi bir kaynak var ve takım arkadaşlarımızı daha yaratıcı işler için değerlendirebiliriz. Yakın gelecekte daha fazla saatlik veya parça başı çalışma, dış insan kaynağı kullanımı vb. metotlar göreceğiz. İnsanlar makinelerin çözemediği bir dolu yeni problemle uğraşmak zorunda kalacak. Burada esas olan insan ile makinenin birlikteliğinin, araçtan işbirliğine evriliyor olması. Tarih boyunca makineleri ve aletleri hep araç olarak kullandık. Şimdi, kısıtlı alanlarda da olsa işbirliği yapabileceğimiz daha kompleks ortaklar haline geliyorlar.

ÜLKELER ÜSTÜ YAKLAŞIM GEREKTİRİYOR

İnsan-makine işbirliği zamanıHerkes sanayi devrimi sürecinde mavi yakaya odaklanmıştı, bu süreçte asıl krizin beyaz yakalılar için olacağı endişesi de hâkim olmaya başladı. Siz nasıl değerlendirirsiniz bu görüşü?
Bence beyaz yakalar mavi yakalardan daha az tehlikede değil. Ama bu aynı zamanda bir fırsat demek. Tek boyutlu baktığınızda bir robotun bir işçinin yerini alması ilk akla gelen şey, peki bir yapay zekânın satın alma teklifi alabileceğini, satış teklifi verebileceğini, rekabet koşullarını analiz edebileceğini söylesem? Kaynakları işlere atamak veya potansiyel işlerin önceliklendirilmesi konusunda da yapay zekâ çok daha iyi çalışabilir. Daha pek çok alandan söz edilebilir.

İnsani tarafımızı da ortaya koyduğumuzda nasıl bir yaklaşım gerekiyor?
Yapay zeka daha çok uzun bir zaman empati yapmayacak, rekabetin insani koşullarını bizim gibi analiz etmeyecek, 20 yıl önce öğrendiği bir bilgiden ilham devşirmeyecek, Dokuzuncu Senfoni’yi dinlediğinde coşmayacak veya bir gün başka gezegenlerde yaşamayı hayal etmeyecek. Bunlar bizi insan yapan şeyler ve aynı zamanda da yeni dönemde rekabet üstünlüğümüz. İnsanlık yepyeni mücadelelere ve zorluklara doğru ilerliyor, bunu şimdiye kadar bu sorunları yaratırken sahip olduğu zihin haliyle çözemez. Koronavirüs bu sürecin ilk belirtilerinden biri. Yavaş yavaş, ülke ülke bölünmüşlük paradigmasının yerini gezegen ve uygarlık olarak önceliklerimizi düşünmemizi önceleyen bir mantığın alması gerekli. Küresel ısınmadan, küresel virüs salgınlarına ve küresel yoksulluğa kadar bir sürü sorun, ülkeler üstü bir yaklaşım gerektiriyor.

KOBİLER KALANLA YETİNİYOR

Ya KOBİ’ler, bu sürece ne kadar hazırlıklılar?
KOBİ esas itibariyle tüm pazarlarda aynı türden bir geri kalmışlığa sahip, deyim yerindeyse teknolojiler olgunlaşana kadar kurumsal firmalar tarafından satın alınıyor ve KOBİ’ler kalanlarla yetiniyor. Hâlbuki onların da teknolojik ihtiyaçları son derece hesaplı yapılarla karşılanabilir ve onlar da işlerini geliştirebilirler. Neyse ki akıllı telefonların icadı ile kurumsal şirketleri önceleyen ürün geliştirme mantığı yerini son kullanıcıyı önceleyen bir yaklaşıma bıraktı. Bugün önce bireysel kullanıcının geldiği bir dünyada, onların çalıştığı şirketler için yazılım üretiyoruz. Buna KOBİ de dahil. Haliyle otomasyon ve yapay zekâ tarafında da küçük şirketleri önemseyen ve onlara odaklı iş yapan şirketlerin büyük şansı var. Biz de bu şirketlerden biri olmak için çalışıyoruz.

BÖLGESEL STRATEJİLER DÜŞÜNMELİYİZ

Ar-Ge yatırımı konusunda ülke olarak bu süreçten nasıl çıkarız?
Öncelikle bu eşit bir yarış değil. Ülkelerin Ar-Ge yatırımı standartlarının ortalama GSYİH’nin yüzde 3’ü dolaylarında olduğunu varsayarsak, biz zaten sürece geriden başlıyoruz. Dolayısıyla Ar-Ge’ye daha fazla para ayrılması gerekli, ama daha da önemlisi bu paranın stratejik olarak kullanılacağı alanları seçmek. Bu konuda en önemli örnek Doğu Batı Almanya’nın duvar yıkıldıktan sonra birleşimi. Almanya birleşimden sonra elinde ne yapacağını pek bilmediği bir ülke buldu ve Doğu Almanya’nın üniversiteleri ve şehirleriyle birlikte iki alanda uzmanlaşması planlandı: Nanoteknoloji ve moleküler genetik. 1990’lı yıllardan söz ediyoruz, İkisi de daha yeni yeni konuşulan, özel alanlardı. Şimdi Almanya’nın doğusu bu konularda uzman üniversitelere ve etraflarında bu konuda kurulmuş teknoparklara sahip, ihracat yapıyor. Stratejik odaklanmaya iyi bir örnek bu. Bizim de bölgesel stratejileri düşünmemiz lazım. Neden mikroçip üretemesin Diyarbakır? Neden moleküler gen terapisi konusunda lider olmasın Rize?

SONUÇLARI ÖDÜLLENDİRELİM

Sizin nasıl bir hayaliniz var?
Benim düşüm şu; şu kadar milyon yazılımcı veya şu kadar milyon metrekare teknopark diye düşünmeyi bırakalım, şuna bakalım: Türkiye yıllardan beri her yıl Ar-Ge’ye milyarlarca lira para harcıyor ve -dünyada örneği görülmemiş biçimde- şirketleri devlet bütçesinden destekliyor. Vergi almıyor, çalışanların maaşlarını destekliyor, vb. Muazzam bir şey bu. Ben mühendisim, her şeye verim açısından yaklaşırım: Ar-Ge yatırımının verimi nedir? Bizim ihracat odaklı çıkartabildiğimiz ürün sayısı ve bu ürünlerin satış rakamlarıdır. Girdi ve çıktı yani. Böyle düşünmeye başlar ve çabayı değil sonuçları ödüllendirirsek her şey daha iyi olacaktır.

 

 

X