Fitoterapi Avrupa’ya Türkiye’den yayılacak

Bilimsel fitoterapide dünya lideri olan AlchemLife’ın Avrupa Genel Başkanı Recai Özbir, bitkisel kökenli fitoterapötik ürünlerin artık Türkiye’de de üretilmeye başlandığını söyledi. İki yıl gibi kısa bir sürede gerçekleştirilen başarılı yapılanmayla, Avrupa ülkelerine stratejik yaklaşım sağlama imkanına da sahip olduklarına dikkat çeken Özbir, “Kaliteli bitkisel ürünleri halka ulaştırma noktasında bilimsel dokunuşlar yapmaya Türkiye’den devam edeceğiz” dedi.

Fitoterapi Avrupa’ya Türkiye’den yayılacak

Fotoğraflar; Duygu Özbekçi Milli

Recai Özbir ile Bursa’da, Yeditepe Üniversitesi işbirliğiyle doktor ve eczacılara yönelik düzenlenen fitoterapi sertifikasyon programı kapsamında bir araya geldik. İlaç sektöründeki 30 yılı aşkın deneyimini bilimsel fitoterapi alanına aktaran Özbir, doğru bilgi ve farkındalığı hem sağlık çalışanları hem toplumda yaygınlaştırmayı kendine nasıl misyon edindiğini anlattı.
Kariyer yolculuğunuzun kilometre taşlarıyla birlikte sizi biraz daha yakından tanıyabilir miyiz?

Kıbrıs Limasol’da doğdum. İngiliz Koleji’nden sonra İstanbul Teknik Üniversitesi‘nde fizik mühendisliği, arkasından da nükleer mühendisliği okudum. Cerrahpaşa’da nükleer tıpta staj yaparken, aslında iş geliştirme kısmında daha başarılı olacağıma inandığım için İstanbul Üniversitesi‘nde MBA yapmaya karar verdim. Aynı zamanda da çalışmaya başladım. 1989 yılında tercihimi ilaç sektöründen yana kullanarak, Elitaş Grubu’nda başladım. Küçük bir şirketti ama okul gibi olmasının avantajını yaşadım. Dış ticaretten planlamaya kadar birçok şey öğrendim. Daha sonra kariyerime Fako’da ve Alcon’da devam ettim. Her iki kurumda da hep yeni sistemler kurup, ilkleri yaşadığım güzel tecrübeler edindim. Sonrasında ise en büyük okulum dediğim Abdi İbrahim’de 15 yıl kadar çeşitli görevlerde bulundum. Benim hayat felsefem, nerede olursak olalım işinizi tutkuyla ve farklı yapmak üzerine kurulu. Hayata ancak böyle iz bırakabilirsiniz.
İlaç sektöründe 30 yılı aşkın deneyimden sonra fitoterapi alanıyla buluşmanız nasıl gerçekleşti?
Aslına bakarsanız tam da emeklilik hayalleri kuruyordum ki, İsviçre’de bulunduğum bir toplantıda Alchem International’dan birisi benimle tanışarak, fitoterapinin bütüncül sağlığı temel alan felsefesini anlatmak istediğini söyledi. O zamana kadar ilgi alanımda değildi. Hem felsefeyi hem klinik çalışmalarını inceleyince bilimsel destekli fitoterapötik ürünler, kullandıkları teknoloji dikkatimi çekti. Böylece emeklilik hayallerimi de bir kenara bıraktım.

GELENEKSEL TARİFLERE BİLİMSEL YAKLAŞIM

Bilimsel fitoterapi denildiğinde öncelikle neyi bilmemiz gerekiyor?
Biliyorsunuz 1930’lara kadar insanlık hep bitkilerle, geleneksel tedavi yöntemleri ile tedavi oldu. 1930’lardan sonra aspirinin bulunması, kimyasal tertiplerin hazırlanmasıyla birlikte kısa sürede daha etkili olabilecek kimyasal ilaçlara geçildi. İlaç tertiplerindeki mekanizma diyor ki, etkin maddeyi izole etmek durumundayım. İzole edilen o madde de ilgili noktayı hedefleyerek, çabuk bir şekilde iyileştirmeye çalışıyor. Fakat süreklilik arz ettiği zaman birçok yan etkileri de çıkmaya başlıyor. İnsanoğlu ne zaman ki daha uzun ve daha sağlıklı yaşamaya başladı, yan etkilerinden arındırılmış preparatlara doğru yönelmeye başladı. İşte o dönemde artık fitoterapi de geleneksel tarifleri alarak daha bilimsel bir yaklaşımla tedavi yöntemlerini vücuda kabul ettirecek yönteme geçti.
Doğa için doğru teknoloji neden bu kadar önem kazandı sizce?
Teknoloji, yaşam koşulları bakımından bize çok şey sundu ama lüks yaşamla birlikte doğadan da uzaklaştık ve onu koruyamadık. Bu yüzden doğal bir şeyin ulaşımı, kontrolü de bir bilim şekline dönüştü. Topladığınız bitkinin nerede yetiştiği, hangi koşullarda toplanması gerektiği, hangi teknoloji ile üretildiği daha da önem kazandı. Herhangi bir bitkisel preparatta klinik bir çalışma göremezsiniz. Ancak benim de ilgimi çeken insanları gelecekte sağlıklı bir beden ve zihin için limitsiz bir yaşama davet ediyorsanız, bunu doğru maddelerle onlara ulaştırma misyonudur.

Fitoterapi Avrupa’ya Türkiye’den yayılacakFARKINDALIK YARATMAK GÖREVİMİZ

Türkiye’de fitoterapi alanında bu zamana kadar neden yatırımlar yapılamadı?
Baktığınızda Türkiye’de endemik bitki olarak inanılmaz bir doku var ve özellikle Anadolu‘da birçok insan kendini bu doku ile iyileştiriyor. Maalesef biz bu dokuyu her zaman aynı kalitede ürün sağlamak adına bilimle buluşturamamışız. Ya teknolojisini pahalı bulduk ya da bu alana yatırım yapmak istemedik. Oysa Fransızlar 60’lı yıllarda bunu fark etmiş. Almanya’da ve Fransa’da bitkisel tedavilerin uygulama oranı yüzde yetmişe yaklaşıyor. Bizde ise yüzde on beşlerde. Bitkisel tedavilerin doğru olanını tespit etmek, farkındalık yaratmak ve o bilgileri aktarmak bizim görevimiz. Bu da ancak klinik çalışmalarla desteklediğiniz zaman olur. Biz bilimsel dokunuşlar yapmaya Türkiye‘den devam edeceğiz.

ÖĞRENDİKÇE HAYRANLIĞIM ARTTI

Siz de uzun yıllardır bu sektörde olmanıza rağmen her gün yeni bir bilgiyle karşılaşıyorsunuzdur?
Kesinlikle, bu da dinamik olmamı sağlıyor. Abdi İbrahim döneminde Edirne’de neredeyse dünyada ilk sağlık tesisi konumunda olan 2. Beyazıt Külliyesi’nin restorasyon çalışmalarının koordinasyonunu gerçekleştirmiştim. Her aşamasında sağlık tarihimizle ilgili yeni bir bilgi edinmiştim. Sıra bahçeyi düzenlemek için bahçıvanla çalışmaya geldiğinde, şu ağacı keselim mi diye sorunca, “Hayır, şimdi kesemeyiz. Ay şimdi çok tepede. Yerçekimi gövdesindeki suyu dallara kadar taşır ve kesersen kurtlanır. Ayın inmesini beklemeliyiz” demişti. Benim fitoterapiye ilk hayranlığım da, firma yetkililerinden birinin mide ağrısı için hepimizin kullandığı naneye ilişkin verdiği bilgiyle artmıştı. “Nane rastgele toplanmaz, sabah çiğ olduğu zaman toplarsan, içerisindeki faydalı verilerin hepsi o sulardadır. Sonrasında da yetmiş derecedeki suda beş dakika bekleterek alabileceğin en maksimum verimi alırsın” demişti. Tüm bu bilgiler ve tanıdığım insanlar hayatıma değer kattı. Geleneksel tedavi yöntemlerinin bilimle buluşturularak aktarılması benim için de artık keyifli bir misyon oldu.

SERTİFİKASYON PROGRAMI

Türkiye’deki yapılanmayı nasıl gerçekleştirdiniz?
Yaklaşık 1,5 yıl önce, Yeditepe Üniversitesi’nden Eczacılık Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erdem Yeşilada ile de görüşerek, Yeditepe Üniversitesi işbirliğiyle, doktor ve eczacılara yönelik sertifikasyon programlarına başladık. Bütün felsefemiz bilgiyi ve bilimi insanlara doğru aktarmak üzerine kurulu. Bu sürede toplamda altı yüz elli eczacı ve doktora sertifikasyon programı gerçekleştirdik. Bursa’da gerçekleştirdiğimiz eğitimde de yine 60 kişi daha 4 hafta sonu süren eğitimlere katıldı. Öyle ki bu başarımız sonrası, Türkiye Pazarlama Direktörü Esra Güleryüz tarafından eğitimlerimiz artık Avrupa’ya da Türkiye’den planlanmaya başlandı. Bu bizim için bir gurur kaynağıdır.

TÜRKİYE’DE ÜRETİM BAŞLADI

Siz de geçtiğimiz ay Alchem International’ın Avrupa Genel Başkanlığı’na atandınız. Çalışmalarınız ne yönde devem edecek?
Evet, Türkiye’nin yanı sıra Avrupa, Ortadoğu ve Kuzey Afrika Başkanlığı’nı da yürütüyorum. Bütün Avrupa ve Türkiye olarak baktığımızda 100 kişilik bir ekibimiz var. Türkiye, Avrupa bölgesi merkez ofisi olarak gösteriliyor. Bu sayede bilimsel fitoterapi farkındalığının artırılması ve halka kaliteli bitkisel ürünleri ulaştırma noktasında Avrupa ülkelerine stratejik yaklaşım sağlama imkânına da sahip olduk. Yakın zamanda eczanelerde bitkilerin faydalarını anlatacağımız ansiklopedik kitapçıklarımızı da hazırlayarak kullanıcıya sunacağız. Ayrıca ağrı mekanizmasında çok hızlı etki gösteren yağ formunun Türkiye’de üretilmesi kararını aldık. Sağlık Bakanlığı onaylı bir tesiste üretilen ilk parti ürünler bu hafta Avrupa’ya gönderilecek. Böylece hem Türkiye’de de yatırım yapmış hem de dış ülkeleri buradan da desteklemiş olacağız.

Fitoterapi Avrupa’ya Türkiye’den yayılacak

TIP FAKÜLTESİNDE OKUTULMALI

Tıp fakültelerinde müfredatta fitoterapi bilimine yönelik dersler konulması gerektiği görüşlerine katılıyor musunuz?
Elbette, özellikle bölüm yerleşmesi çok büyük avantaj olacaktır çünkü o zaman tıp fakültesi öğrencileri bir bitkide gerçek anlamda bakılması gereken verileri kontrol etmesi gerektiğini ve ne zaman kullanması gerektiği de çok iyi bilecektir. En önemlisi bu bilime önleyici tıp olarak bakıldığında ileride oluşabilecek hastalıkların da önüne geçmiş olursunuz. Bu devlet açısından da sağlık giderlerini kontrollü hale getireceği için önemli bir konudur. Toplumda geliştirilmeye çalışılan bilinç de kesinlikle önleyici tedavinin yerleşmesi olmalıdır. Şu zamana kadar eğitimlere katılan doktorlardan ve eczacılardan olumlu yönde çok değerli geri dönüşler alıyoruz.

Fitoterapi Avrupa’ya Türkiye’den yayılacakBİLGİ KİRLİLİĞİ YAŞANIYOR

Tüketici açısından tavsiyeleriniz ne olur?
Türkiye’de bitki kaynaklı gıda takviyeleri bulunuyor ancak bitkisel içerikli fitoterapi bilimine uygun ürünlerin yer aldığı pazar henüz çok bakir. Çok büyük bir kirlilik de var. Lütfen fitoterapik ürünleri eczaneden alsınlar ve de standardizasyonuna, klinik çalışmalarla ispatlanmasına, analizlerine bakarak kullansınlar. Sadece, bu üründe Omega 3 var, kullanın demek ticari bir amaç taşır. Öte yandan yaygın olan bir aktar kültürümüz de var. Aktarlara ise en büyük tavsiyemiz alınan üründe kimyasal olup olmadığını, ilaçlamasından ürünün toplanma ve koruma koşullarına kadar mutlaka kontrol etmeleri ve öyle tüketiciye sunmaları olacaktır.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Yeni dünya düzeninde hareketsizlik öldürüyor

Doç. Dr. Erkut Tutkun, teknolojinin yaygın olarak kullanıldığı yeni dünya düzeninde hareket etmeyi parmak ucuna indirgediğimize dikkat çekerek, “Sağlık, kaliteli yaşamın olmazsa olmazı ise egzersizin de bir yaşam tarzı olduğunu aklımıza kazımak zorundayız. Çünkü hareketsizlik bizleri her geçen gün öldürüyor,” dedi. Doç.Dr. Tutkun ayrıca vücut yapımızı fit görünmek adı altında mucize teknikler, reçeteler peşinde koşarak kendi ellerimizle bozduğumuzun altını çizerken, sağlıklı bir yaşam hedeflerken sağlık arayan bireylere dönüşebileceğimiz uyarısında bulundu.

 

Uludağ Üniversitesi Spor Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Doç.Dr. Erkut Tutkun ile yakın zamanda okuyucusuyla buluşan “Doğru Sağlık” kitabı hakkında bilgi almak için bir araya geldik. Röportajımızda egzersiz ve beslenme alışkanlıklarında şehir efsanesine dönen çok fazla yanlış bilgi olduğunu anlatan Tutkun, kitap içeriğinde sağlıklı bir yaşam için doğru yaklaşımları ve kavramları bir araya getirmeyi hedeflediklerini belirtti.

Doğru Sağlık kitabı nasıl hayat buldu, içeriğini nasıl oluşturdunuz?

Bilmemiz gereken tek şey bizlerin hareket etmek ve beslenmek üzere kodlanmış olduğumuzdur. Ancak herkes mucizelerin peşine düşmüş durumda. Doğru sağlık; doğru egzersiz ve doğru beslenme ile mümkündür. Kitabın doğuşu da pandemi süreciyle başladı. Dr. Gizem Köse ile birlikte bilgi havuzumuzu değerlendirmek istedik. Ben egzersiz boyutunu, Gizem Hoca da beslenme boyutunu ele aldı. Bildiğiniz doğruları (!), şüphe ettiğiniz ya da yetersiz bulduğunuz bilgileri, takip ettiğiniz uzmanların söyleşilerini dinlerken, aklınızda oluşan soruları tespit edip; farklı yaklaşımları ve olması gerekenleri paylaştık. Beslenme, egzersiz ve spor hakkındaki şehir efsanelerini de ele aldık. “Gerçekten böyle miymiş?” cümlesini kurdurabiliyorsak başarmışız demektir. Çünkü bu soruyu sordurmak bir başlangıç, ondan sonraki aşamalar daha önemli zaten.

Kendimizi neye inandırdık, gerçek olan nedir peki?

Vücut hareketleri yerine işaret parmağıyla kontrol edilen sanal bir dünya başlangıçta çok cezbedici görünse de; geçmiş insanın yaşam biçimi, ömrü ve sağlığı günümüz insanıyla karşılaştırıldığında, modern hayat bizlerden çok şey alıp götürmüşe benziyor. Beynimiz ve vücudumuz bu durumdan hiç hoşnut değil! Nasıl mı anlayacağız? Akşam eve döndüğünüzde yorgunluktan bitmiş, sanki dayak yemiş gibi mi hissediyorsunuz? İşe gitsem de dinlensem der gibi misiniz? Beyniniz sizinle konuşmuş! Yorgunluk, mide sancıları, şişkinlik, bıkkınlık ağrı vb. tüm sinyalleri göndermiş. Daha nasıl konuşmasını bekliyorsunuz ki? Bir yandan da hala “hiç zamanım yok” masallarını kendimize anlatmaya devam ediyoruz. Ölmek için neden bu kadar aceleciyiz? Aklımızın sadece hastaneye gidince başına gelmesi nasıl bir çelişkidir? Bu nedenle egzersizin bir yaşam tarzı olduğunu aklımıza kazımak zorundayız. Çünkü hareketsizlik bizleri her geçen gün öldürüyor. Teknolojiyi yaygın olarak kullanan ülkelerdeki erken ölüm oranları inanın hiç iç açıcı değil!

Yazının Devamını Oku

Şiddetsiz yarınlar için “Bin turna” katlıyor

Kâğıt sanatçısı Gürat Öztürk, turna katlayarak başladığı origami sanatında Türkiye’deki ilk kişisel sergiyi açarak hobisini profesyonelliğe taşımayı başardı. Katladığı her kâğıda sınırsız hayaller sığdıran sanatçı, dilek ağacının dallarına “bin turna” asarak başlattığı sosyal sorumluluk projeleriyle de farkındalık yaratıyor.

 


Rengârenk tasarımlarıyla kâğıtlara ruh katan Gürat Öztürk ile katlama sanatı aşkından origaminin felsefesine uzanan röportajımızda, turnanın bu sanat dalında temsil ettiği değerleri de konuştuk. Öztürk, kadına yönelik şiddete dikkat çektiği son projesini anlatırken, “25 Kasım 2020 tarihinde başlattığım ‘Umudunu Katla’ projem, 8 Mart 2021 Dünya Kadınlar Günü’ne kadar devam edecek. Bu süreçte barışı ve umudu temsil eden 1000 adet turnayı katlayıp şiddetin son bulmasını dileyeceğim,” dedi.

Origami sanatı ile ilk televizyonda tanışan kuşaktansınız. Hobi olarak başladığınız origami profesyonel bir işe nasıl dönüştü?
Televizyonda tanışan ve yapamadığım için üzülen kuşaktanım evet (gülerek). Uludağ Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstriyel İlişkiler mezunuyum. Mezuniyetimin ardından, öğrencilik yıllarında da yaptığım radyo programcılığı ve TV sunuculuğu mesleğime devam ettim. 10 yıl yurt dışında yaşadıktan sonra İstanbul’a döndüm. Yurt dışında yaşadığım yıllarda resim dersleri de aldım. Çeşitli sanat dalları ile uğraştım, ilgimi çeken her şeyi deneyimledim ancak origami son durağım oldu. Hayatın her alanında olduğu gibi karar vermek çok önemli. Bugüne kadar yaptığım her şeyin aslında beni origamiye hazırladığını gördüm ve kararımı verdim. Kâğıttan yaptığım figürlerle tasarım yapmaya başladım. Tasarımlarımın ilgi görmesi ve talebin artması mevcut işimi bırakıp son 7 yıldır sadece kağıtlarla haşır neşir olmama sebep oldu.
Origami ile aranızdaki bağın ya da tutkunun güçlenmesindeki en büyük etken nedir?
En büyük etken her bir projenin benim üzerimdeki etkisi. Üzerinde hiç çalışmadığım bir figürle yaptığım tasarımın bittiğinde nasıl görüneceğini çok merak ediyorum ve büyük bir tutku ile çalışıyorum. Hep söylerim, “bana kâğıtlarımı verin gerisi sizin olsun” diye. Ben kâğıtlara, bir müzisyenin enstrümanına, bir çiftçinin toprağına, bir terzinin iğnesine bağlı olduğu gibi bağlıyım. Kâğıtların ellerimde pervasızca dans ettiğini hissediyorum. Origami artık hayatımın vazgeçilmez bir parçası oldu.

TURNALARDAN BALKABAĞINA

Yazının Devamını Oku

Gen tedavisi mümkün ancak mucize değil!

SMA hastalarının erken teşhisle gen tedavilerinin mümkün olduğuna dikkat çeken Prof. Janbernd Kirschner ve bu hastaların tedavi sürecinde izlendiği Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Soyhan Bağcı, geç kalmış semptomlarla ilgili Türkiye’den tedavi için merkezlerine ulaşan çokça aile olduğunu, kampanyalarla kamuoyunda oluşan “mucize” beklentilerinin de gerçekçi olmadığının altını çizdiler.

Prof. Bağcı, asıl meselenin SMA hastalığının erken taramalarla tanısının konulması ve tedavi edilebilecek çocuklar için gerekli ilacın acilen sağlanması olduğunu ifade ederken, “Ancak cevaplanması gereken çok fazla soru var. Zamanla yarışan çocuklarla ilgili organizasyonu kim sağlayacak? Sosyal medya mı? Yoksa aileler kendi başlarına kampanya düzenlemeye devam mı edecek? Analizleri yapan, kriterleri belirleyen merkez neresi olacak? Konunun özünden uzaklaşmadan acilen SMA hastaları için net bir çözüm üretilmesi gerekiyor” dedi.

Prof. Dr. Soyhan Bağcı

Sinir hücrelerini etkileyen, kalıtsal ve ilerleyici bir kas hastalığı olarak Spinal Müsküler Atrofi (SMA) hastalığı ile ilgili tedavi yöntemleri, sosyal medyada düzenlenen milyon dolarlık kampanyalar tartışılmaya, gündemde yerini almaya devam ediyor. Bursa’dan da çokça irtibata geçilen, SMA hastalarına gen tedavisini uygulayan ekibin başında bulunan Almanya Bonn Rheinische Friedrich-Wilhelms Üniversitesi Çocuk Nöroloji Şefi Prof. Janbernd Kirschner ve Çocuk Yoğun Bakım Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Soyhan Bağcı, Hürriyet Bursa’ya özel açıklamalarda bulundular. Kirschner ve Bağcı, tartışmalara konu olan ilaç tedavilerinin etkinliği, tedavi yöntemleri arasındaki fark, uygulanma kriterleri, kamuoyunda doğru bilinen yanlışlarla ilgili sorularımızı yanıtladı.
Türkiye’den gen tedavisi için Merkezinize başvuran aileler var mı?
Prof. Janbernd Kirschner: Bölümümüze gen tedavisi için kabul yazıları için ulaşanlar oluyor. Her gün aralarında Türkiye, Ukrayna, Rusya, Brezilya’nın da bulunduğu 50’den fazla mail alıyoruz. Ancak gen tedavisinin hastalarda semptomlar başlamadan ya da henüz yeni başlamışken yani çok erken dönemde yapılması ve de bu hastaların ilaç yan etkilerine karşı en az 3-6 ay arasında izlenmesi gerekiyor. Bu nedenle Almanya dışından hasta kabul etmiyoruz. Çünkü gen tedavisinde kalıcı olmasa da karaciğer yetmezliği gelişen hastalarımız da oluyor maalesef. Bu nedenle hastaların yakın izlenmesi gerekiyor. Kliniğimiz şu anda yurt dışındaki vakalar için eğer tedavi sonrası en az 3 ay Almanya’da kalmayacaklarsa bu sorumluluğu üstlenmiyor.

Prof. Janbernd Kirschner

Yazının Devamını Oku

İhtiyaç mı lüks mü?

Tüm üzüntülerini kalbimizde derinden hissettiğimiz 2020 yılını geride bırakırken; yılın ilk başlarını düşündüğümde kentin dört bir yanında düzenlenen etkinlikler, söyleşiler, organizasyonlarla birlikte, tercih yapmak zorunda kaldığım söyleşilerin tatlı yorgunluklarının olduğu günlere geri dönüyorum.

2021’e henüz girdiğimiz bugünlerde ise umudumu ve inancımı hep korumakla birlikte sosyalleşememekten çok turizmden sanata, spordan edebiyata tüm alanlarda yeniden ayağa kalkmak için her zamankinden daha büyük bir çabanın gerektiğini görmenin üzüntüsünü yaşıyorum.

EVRENE ‘DUR’ MESAJI

İlk günlerde çokça, “Evet, buna ihtiyacımız vardı. Şu yoğun koşturmanın bir an önce durmasını dilemiştim,” sözlerini yakın çevremden de çok duyduğumu itiraf etmeliyim. Evrene hep birlikte “dur” mesajını uzun süredir gönderdiğimizi düşünmeden edemedim.
O zaman soru şuydu; yaşamı doldurmadan tüketirken, bu isteğimiz ihtiyaç mıydı lüks mü?
Yılın sonunda artık “yeter” sesleri çoğalmaya başlayınca aslında elimizdekilerin kıymetini kaybetme korkusu hissetmeden anlamadığımızı; yaşamın da bize cevabını unutamayacağımız bir “ders” ile verdiğine inancım arttı.

Bu süreçte, olabildiğince yüz yüze sohbetlerden kaçınarak ama hayatın içinden röportajlar yapmaya devam ettim. Aynı zamanda yaşanan zorunlu değişimin, bireysel ve toplumsal yaşama olası etkilerini, uyum sürecini sık sık ele almaya çalıştım. Alanında uzman her konuğumuz köklü değişikliklerin kaçınılmaz bir gerçeklik olduğunu sık sık vurguladılar. Yeteri derecede hazır olmadığımızı da…

Evet, zor günlerden geçiyoruz. Gelecek; değişimle, dönüşümle geliyor derken bir pandemi ile tarihi günlere tanıklık edeceğimizi düşünmüş müydük bilmiyorum. Ama artık zamanda ciddi bir kırılma yaşadığımızı biliyoruz!

Alınan tedbirler eşliğinde hayata zorunlu bir mücadele ile tutunurken, geleceği kendi ellerimizle inşa ettiğimizi de!

Yazının Devamını Oku

Şehrin yaralarını doğa ile sardım

Emrah Koçer, sosyal medyada bilinen adıyla “Doğadaki Yabancı”. Genetik hastalığının ilacının stresten uzak durmak olduğunu öğrenince, çok sevdiği mesleği ve doğa arasında tercih yapmak istemedi. Şehir hayatına nokta değil virgül koyarak, her fırsatta doğaya koşup daha çok deneyimleyerek kendisini tedavi etmeyi başardı. Edindiği bilgi ve deneyimlerini “doğaya çıkmaya vaktim yok” diyenlere örnek olma çabasıyla paylaşmaya devam eden Koçer, 2020 yılında halk oylaması ile ‘Yılın Doğa Gezgini’ ödülünün de sahibi oldu.


Şehir ve doğa hayatını bir arada yürütmenin gerekliliğini savunan Emrah Koçer ile yeni yıl ile birlikte doğanın kıymetini daha çok bileceğimiz günler dileğiyle bir söyleşi gerçekleştirdik. Koçer, kamp hayatının yaşamına etkilerinden kızı için yaptığı Uludağ tırmanışına uzanan ilham veren hikâyesini anlatırken, yeni başlayanları da “Doğada bir misafir olduğunuzu asla unutmayın. Teknik kamplara ise bilgi ve deneyim sahibi kişilerle katılın” diye uyarmayı ihmal etmedi.

Sizi doğa ve kamp hayatı ile buluşturan şey stresin de etkin olduğu hastalığınız olmuş. Bu sürecin sizdeki etkilerini dinleyebilir miyiz?
Yaklaşık 7 yıl önce Behçet’e bağlı Üveit denilen bir genetik rahatsızlığım olduğunu öğrendim. Belki de yaşanabilecek en ağır şartlarını atlattım ve halen bir tedavisi yok. Ağır ilaçlarla hastalığın seyrini kontrol altına alabiliyoruz sadece. Bu hastalığın gün yüzüne çıkmasını tetikleyen en önemli faktör ise yoğun stres... Dedelerimden bana arsa değil de nadir görülen bu hastalık kaldığı için şanssız olabilirim. Doktorum, ‘’stresten uzak kalmalısın’’ dediğinde ise benim kurtarıcım; doğada geçirdiğim hafta sonlarım oldu. Şansızlığımı fırsata çevirip, 48 saati tam anlamıyla kullanarak kamp hayatıyla daha da yakınlaştım. En doğal tedavi bu olsa gerek ki uzun zamandır hastalıkla ilgili bir şikâyetim olmadı. Doğada vakit geçirmenin şehir hayatının açtığı yaralara yara bandı yapıştırmak olduğuna inanıyorum.

Amacınızı, “şehir yaşamına virgül koymak” şeklinde açıklıyorsunuz. Nokta değil de virgülü seçerek hangi mesajı veriyorsunuz?Kurumsal bir şirkette 10 yıldır beyaz yakalı olarak çalışıyorum. Turizm sektöründe olduğum için mesleğimi de severek yapıyorum. Doktorum tavsiyelerde bulunurken, “gerekirse işini bırak, köye yerleş” bile demişti. Yıllarca bilgi birikimi yaptığınız işim ile oldukça sevdiğim kamp ve doğa hayatını ile mesleğim arasında bir seçim yapmak fikrine karşıyım. Eğitimini ve yaptığı işi bırakıp gezgin olan, doğaya koşan insanları elbette takdir ediyorum ama bana göre bu doğru değil. İkisini bir arada yaşamak mümkün; nokta yerine virgül koyarak, ‘arta kalan zamanda’.

Ertuğrul Özkök’ün derlediği aryaları yayınladığı, aynı isimli çalışmasında bu zamanı şöyle dile getirmişti; ‘Arta kalan zaman nedir, derseniz; hepimize başkalarından, işimizden, nefret ettiklerimizden, ilgisiz kaldıklarımızdan hatta en büyük aşkla sevdiklerimizden dahi geriye kalan zamanı anlatır.’
İşte benim “şehir yaşamına virgül koymak” mottom da arta kalan zamanımı nasıl değerlendirdiğimi gösteriyor; mesleğime, aileme ve sevdiklerime ayırdığım zamandan çalmadan, eğitimimi ve kariyerimi bir köşeye atmadan başarabilmeyi. Elbette bu seçim daha zor ve daha büyük fedakarlıklar istiyor. Fakat bu şekilde kazanılan her tecrübenin anısı daha kıymetli olmaz mı?

YABANCILIĞIMI EĞİTİMLE ATIYORUM

Yazının Devamını Oku

350 yıllık kültürün mirasını geleceğe doğru aktarmalıyız

Koleksiyoner Esat Uluumay tarafından 60 yılda oluşturulan Osmanlı Halk Kıyafet ve Takıları Koleksiyonu, konusunda ilk ve dünyadaki en kapsamlı ihtisas koleksiyonlarından olma özelliği taşıyor. Usta koleksiyonerin vefatından sonra mirasını devralan kızı Feyza Uluumay Gökalp, İmparatorluğun son 350 yılını anlatan kültür emanetinin doğru strateji ve desteklerle ülke ekonomisine katkı sağlayacak önemli bir merkeze dönüşebileceğine dikkat çekiyor.


Uluumay Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Feyza Uluumay Gökalp ile önemli bir koleksiyonerin kızı olarak büyümesinden, aldığı emanetin maneviyatının ağırlığına kadar uzanan bir söyleşi gerçekleştirdik. En büyük korkusunun tarihi hafızanın kendisinden sonraya aktarılamaması olduğunu anlatan Uluumay Gökalp, “Tüm eserlerin bilimsel metotlarla incelenip, araştırılıp tanıtılması, korunması ve geleceğe aktarılması için kısıtlı imkânlarla çalışıyoruz. Bir gönül adamının yüreğiyle ortaya çıkan koleksiyonumuzun başka ülkelerde olsa, özel ya da kamu kurumlarının desteğini alarak, korunabilen bir kültürel miras olabileceğini görüp, üzülmüyor da değiliz” diye konuşuyor.

EKSİKLERİMİ SANATLA TAMAMLADIM

Babanız Esat Uluumay’ın koleksiyonerliğe ilk adım attığı hikâyesini sizden dinlemek isteriz?
Babamın ilk koleksiyonerlik macerası, oyuncak tahta bir Macar matarası ile başlamış. Bazen birileri dokunur ya hayatınıza, babamın da öyle olmuş işte. Eski Kapalıçarşı Ahi teşkilatına bağlı bir esnaf efendi, küçük Esat’ın annesinden ısrarla istediği oyuncak Macar matarasını babama hediye edivermiş. O yufka yürekli esnaf, sonrasında satacağı mataraları düşünerek mi hediye etti bilinmez ama bugün ulusumuza kalan eşsiz bir kültürel mirasın belki de ilk işaretçisi olmuştur. Rahmet olsun.
Usta bir koleksiyonerin kızı olmayı nasıl anlatırsınız. Sizin hayatınızı nasıl etkiledi bu durum?
Bir koleksiyonerin kızı olarak babamdan sevgi ve ilgiyi pek görmeden büyüsem de, çocukluğum çok renkli geçti diyebilirim. Bursa’da akşam ezanına kadar sokakta oynadığımız günlerden birinde arkadaşlarıma bizim evdeki telaşı anlatıp, o zamanın başbakanı olan rahmetli Turgut Özal’ın eşi Semra Hanım’ın babamı ziyarete geleceğini söylediğimde arkadaşlarım benimle epey eğlenmişlerdi. Ertesi gün Semra Hanım, yazar Selim İleri, Nezihe Araz ve isimlerini hatırlayamadığım hanımefendiler mahalleyi dolduran arabalardan inince yüzlerini görmek paha biçilemezdi (gülerek). Aslında evimize her zaman çok önemli araştırmacılar, profesörler gelip giderdi. Ben de bu sohbetlerden feyz alıp her biri sanat eseri olan eşyalarla büyüyünce; çocukluğumda yaşadığım eksiklikleri sanatla tamamlamaya karar verdim ve Mimar Sinan Üniversitesini bitirip tasarımcı oldum. Uzun yıllar ulusal kanallarda binden fazla programın sahne ve set dekorlarını tasarlayıp uyguladım. Eşimle de televizyonda çalışırken tanışıp evlendik.

DÜNYADAKİ EN KAPSAMLI İHTİSAS KOLEKSİYONU

Yazının Devamını Oku

“Eylül” ile birlikte görünür oldum

Uğur Kanbay, trans bir karakteri canlandırdığı Eylül oyunundaki tek kişilik sahne performansıyla birçok ödül kazanarak dikkatleri üzerine çeken genç bir tiyatro oyuncusu. Sahnelediği oyunlarını da kaleme olan Kanbay, her konuda ötekileştirilen insanlara karşı ayrı bir hassasiyet taşıdığını belirtiyor. Oyunculuğu bir insan bilimi olarak gördüğünü anlatan oyuncu, “Eylül karakteri, hikâyesiyle sanatsal anlamda benim de görünür olmamı sağladı. Bir şekilde yaralı insanların oyunculukta duygularının ve güdülerinin biraz daha güçlü olduğuna inanıyorum. Ben de oynadıkça eksik kalmış duygularımın sahnede tamamlandığını fark ettim,” diyor.



Oyuncu Uğur Kanbay ile geçtiğimiz ay sahne aldığı Ekim Sanat Tiyatrosu’nda bir araya gelerek, oyunculuğundan yönetmenlik deneyimine uzanan ve “Henüz yolun çok başındayım” sözleriyle tevazusunu taşıdığı sanat yolculuğu üzerine samimi bir sohbet gerçekleştirdik.

Çok küçük yaşta oyuncu olmaya karar veriyorsunuz ve en büyük destekçiniz de anneniz oluyor. Hatta sizi yazdırdığı bir ajans seçmesiyle ilgili komik bir anınız da var, dinlemek isteriz?
Tiyatrocu olmaya beşinci sınıfta piyeslerde oynamaya başlayınca karar verdim, ilgimi görünce annem de hep destek oldu. Bahsettiğiniz anıya gelirsek, lisedeyken özel bir kursta eğitim alıyordum; annem de sanırım öyle olması gerektiğini düşündüğü için, beni en iyi ajanslardan birine yazdırmıştı. Okuldan eve geldiğim bir gün, annemin çığlık kıyamet “Oğlum seni filme seçtiler,” diye bağırışlarıyla karşılaştım. Bir heyecan, mutluluk, gurur duyma haliydi bu. Dizinin adını da hiç unutmam OKS Anneleri diye, bir gittik ajansa içerde 500 kişi var. Meğer seçmelere çağırmışlar (gülerek). Elime bir kağıt verip çalışmamı istediler. En sona ben kaldığımda içeri girdim, seçici kurul kağıdı bırakıp başlamamı istedi. Ben ezberlemem gerektiğini bile anlayamamıştım. Yani ilk seçmemde mecburen elimdeki kağıdı okuyarak oynamaya çalışmıştım. Olmadı tabii ki (gülüyor). Ama iyi ki de olmamış yoksa eğitim sürecimi etkilerdi diye düşünüyorum.
Konservatuvara da kolay girmemişsiniz, üçüncü girişinizde kazanmışsınız. Bu vazgeçmeme deneyimi size ne öğretti?
Genellikle bir de bir şeyi kafama koyduysam çalışarak, çabalayarak en olacağı noktaya kadar zorlarım, sonra kadere kısmete bırakırım. Oyunculuktan da hiç vazgeçmedim ve sonunda tiyatroyu sadece bir meslek olarak görmediğimi, gerçekten bir aşk beslediğimi anladım.

OYUNCULUK İNSAN BİLİMİDİR

Yazının Devamını Oku

Gastronomik turizm memleket meselesidir

Araştırmacı yazar ve yönetim danışmanı Engin Koban, diğer turizm türlerine göre hızla büyüyen gastronomik turizmin bir yemek sofrasının ötesinde değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekerek, “Gastronomik turizm bir memleket meselesidir. Tüm paydaşlar geleneksel yerel gıdaların ve üretiminin gastronomik turizmde oynayacağı role odaklanmalıdır. Bu alanda başarı tarım-gıda ilişkisini anlamayı, stratejik olarak hazırlanacak bir planlamayı ve uygulamayı gerektiriyor” diyor.


Yaklaşık 30 yılı aşan profesyonel iş yaşamında Bursa da dahil olmak üzere pazarlama odaklı üst düzey yöneticilik yapan Engin Koban, bilgi ve deneyimlerinden yola çıkarak konu ve kapsam olarak Türkiye’de bir ilk olan “Gastronomik Turizm” kitabını kaleme aldı.
Bursa’nın da sahip olduğu tüm gastronomik zenginliği hala değerlendiremediğine dikkat çeken Koban, bu noktada kültürel kimliği de temsil eden yerel mutfağının yeniden keşfedilmesine ve tanımlanmasına acil ihtiyacı olduğunun altını çizdi.
Koban ile söyleşimizde gastronomik turizmin paydaşları için rehber niteliği taşıyan kitabı çerçevesinde gastronomik turizminin gerçek anlamını ve daha fazla ekonomik değer yaratılabilmesi için yapılması gerekenleri konuştuk.

Bir turizm ürünü olarak gastronomi için öncelikle bilinmesi gerekenler nelerdir?
Farklı alanlar veya disiplinler gibi değerlendirilse de yiyecekler ve kültür, yiyecekler ve toplum, yiyecekler ve pazarlama, son olarak da yiyecekler ve turizm günlük yaşamın ve ekonominin ortak bileşenleridir. Özellikle postmodern turizmde, bir turizm ürünü olarak gastronomi, turizmle birçok farklı nedenle ciddi bir etkileşim içindedir. Bu kapsamda gastronomi ürünü, geleneksel yerel kültürün ve kimliğin belirleyicisi, küresel boyutta etkileşim faktörü, bir lezzet meselesi, turistler için deneyim zenginliği, destinasyonlar için pazarlama ve rekabette farklılaşma faktörü konumundadır. Ülkemizde de gastronomi ve turizm kavramları birlikte son 15 yıldır daha yoğun olarak kullanılıyor.

Karşımızda aynı zamanda hızla büyüyen bir gastronomik turizm endüstrisi var. Bu çatı altında hangi sektörlerden söz ediyoruz?

Yazının Devamını Oku

Dislektik öğrencileri için özel alfabe geliştirdi

Eğitmen Şafak Coştu, sınıfında disleksi tanılı öğrenci sayısının fazla olduğunu fark edince soruna değil çözüme odaklanmaya karar verdi. Öğrencileri için özel bir çalışma yürüterek öğrenmelerinde fark yarattı ve Türkiye’de ilk olan görsel disleksi alfabesini geliştirdi. Eğitimde fırsat eşitliği adına özel gereksinimli çocuklar için farkındalık çalışmalarına ağırlık veren Şafak Coştu, çalışma tekniğini bir eğitim seti eşliğinde tüm çocuklarla buluşturmak için de kolları sıvadı.


Aynı zamanda Posta Gazetesi’nde köşe yazılarıyla aileleri ve eğitimcileri bilgilendirmeye çalışan Şafak Çoştu ile özel gereksinimli çocuklar için doğru yaklaşım ve eğitim yöntemlerinin nasıl olması gerektiğini konuştuk. Coştu röportajımızda, “Eğitim kurumlarında acilen özel birimler oluşturulmalı; çünkü bu çocuklar diğer çocuklarla aynı eğitimi alarak başarısız olduklarında yargılanıyorlar” dedi.

Öncelikle özel gereksinimli çocuklar dendiğinde tam olarak ne anlamalıyız?
Kalıpların ötesinde çocuklar demek istiyorum ben onlara. Bize dayatılan klişelerin çok üstündeler. Genel tanımıyla; hastalık, kaza, sendrom gibi çeşitli nedenlerle gelişim özellikleri açısından akranlarıyla beklenen düzeyde eşitlik sağlayamayan çocuklar diyebiliriz. Otizmli bireyler, zihinsel engelli bireyler, bedensel engelli bireyler ve görme engelli bireyler özel gereksinimli çocuklardır.

DAHA BİLİNÇLİ OLMALIYIZ

Öğretmen olmak için eğitim alırken, özel gereksinimli çocuklarla ilgili de bir dersiniz oluyor mu?
Aslında çoğu dersimizin içinde görüyoruz ama özellikle bazı derslerimizde daha yoğun olarak işleniyor bu konular. Ama henüz bir öğrenciyken sayıların bu kadar fazla olduğundan habersizdim. Öğretmen olunca da verilen derslerde onları anlatmak veya sorunlarını konuşmak yerine daha çok çözüm yollarına odaklanılması gerektiğini fark ettim. “Evet, bu çocuklar otizmli peki nasıl iletişim kurabiliriz, onları nasıl eğitebiliriz?” sorularının üstünde durulmalı. Zihinsel engelliler öğretmenliği bölümünde daha yoğun işleniyor bu dersler. Fakat atladığımız nokta şu ki çocuk tanı alırsa özel eğitim alıyor; çoğu aile tanı aldırmaktan uzak duruyor. O yüzden tüm öğretmenlerin bu konuda daha bilgili olmaları çok önemli.

AYRICALIKLI EĞİTİMLE TOPLUMA KAZANDIRMALIYIZ

Yazının Devamını Oku

Kazan dairesinden dünya sahnesine

Türkiye’den 2020 yılı ‘küresel öğretmen’ ödülünü kazanan Sezer Ortadağ, mazeretlere değil maharetlere odaklanılmasına inanan bir ilkokul öğretmeni. 10 yıl önce gitar çalmak isteyen bir öğrencisinin hayalini gerçekleştirmek için yola çıktı, kurduğu “Minik Notalar” grubu ile tüm sınıfına enstrüman çalmayı öğreterek örnek bir başarı hikâyesine imza attı. İmkansızlıklar onu yıldırmadı aksine eğitimde motivasyon aracı olarak gördü. “Ufuk açmak defter açtırmaktan daha öncelikli meselem oldu” diyen Sezer Öğretmen, bu yıl 110 ülkede 15 bin öğretmen arasından seçilerek kazan dairesinde başlayan hikâyelerini dünya sahnesine taşımayı başardı.


Sezer Ortadağ ile öğretmenler günü vesilesiyle; üçüncü kuşağını yetiştiren ‘Minik Notalar’ın hikâyesini, kitabını yazmaya başladığı eğitim felsefesini ve de çocukların gelişiminde büyük rol oynayan sanatın etkilerini konuştuk.

Öncelikle müziğe olan ilginizin nasıl başladığını öğrenmek isterim?
Kayseri’nin şirin bir ilçesi olan Bünyan’da dünyaya gelmişim. Henüz beş yaşındayken dayımın çocukluğundan kalma eski bir blok flütte birçok parçayı çalabiliyordum. Öğretmenliğin de sadece hayatı idame ettirmek için icra edilen bir meslek olmadığını daha öğrencilik yıllarımda anlamıştım. İlkokuldayken öğretmenimiz bizimle birlikte bahçede oynar ve bağlama çalardı. Bir sıkıntımız olduğunda güvenli bir yardımcı ve sırdaştı bizim için. İlk olarak o zamanlarda öğretmenlik mesleğine hayran olduğumu söyleyebilirim. İlkokul yıllarım ne zaman hatırıma gelse, bahçemizdeki ağaçların altında öğretmenimizin bize söylediği içli türküler gözümün önünden geçer.

BİR HEDİYE HAYATIMI DEĞİŞTİRDİ

Sizde de öğretmenlerinizin büyük etkisi büyük olmuş anlaşılan. Bir enstrümana sahip olmak kolay olmuş muydu?
Çok sıkıntılar yaşadım elbette. Lise çağlarındayken kardeşimle birlikte bağlama öğrenmeye karar verdiğimizde, bir arkadaşımızdan çok eski ve telleri olmayan bir bağlamayı emanet almıştık. Bahçemizdeki odunları yontarak burgusunu yapmış, renkli telefon kablolarından teller takarak kendi kendimize öğrenmeye çalışmıştık. Yetersizdi ama yeni bir bağlama almaya da imkânımız yoktu. Bir gün kardeşim kılıfında bir bağlamayla geldi eve. Rehber öğretmeni durumumuzu öğrenmiş ve çalmayı başaramadığı bağlamasını zorla kardeşime hediye etmişti. O hediyenin benim ve birçok insanın hayatını değiştireceğini o an tahmin bile edemezdim doğrusu. Bazen küçük bir dokunuşun, neticelerinin ne olacağını kestirebilmek çok güçtür.

ÖĞRETMENLİK SINIRSIZ BİR ÖZGÜRLÜK

Yazının Devamını Oku

‘Memeli Horoz’ şiddete başkaldırıdır

Bursalı yazar Bilge Fatma Akbaş, tarih boyunca kızlara verilen öğütlerle erkeklere verilen öğütlerin; birbirini anlamak ve sevmekten çok, itaat ve emretmek üzerine kurulu olduğuna dikkat çekerken, bu ötekileştirme döngüsünün daha çocukken kırılması gerektiğinin altını çiziyor. Kadına şiddete karşı edebiyat yöntemiyle çözümler arama derdinde olduğunu anlatan yazar Akbaş, “Şiddete sadece erkeklerin sorunu değil ‘iyi insan’ olamama sorunu olarak bakmalıyız. Buna ahlaki açıdan da mecburuz. Çünkü insan olmaya çalışmak, erkek olmaya çalışmaktan çok daha kolay,” diyor.

Tüm dünyada kadına yönelik şiddet farklı boyutlarda ve yoğunlukta yaşanmaya devam ederken, tüm toplumu etkileyen şiddete karşı mücadeleler de sürüyor. “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü” yaklaşırken, Bursalı yazar Bilge Fatma Akbaş da ilk romanı ile ihtiyacını duyduğumuz “insanlık adına umut var” düşüncesine edebi anlamda katkı koyuyor. Yazar Akbaş ile yazma serüvenini ve gerçek olaylardan esinlenerek kaleme aldığı “erkek” şiddetine maruz kalmayı red­deden bütün kadınlara adadığı ilk romanı Memeli Horoz A.Ş.'yi konuştuk.

- Romanınıza geçmeden önce sizi tanımak adına, yazar hakkında kısmında söz edilen “içine konuşup dışına sustu” cümlelerini açabilir misiniz?
Beş yıl önce kaybettiğimiz çok sevdiğim Gülten Akın’ın şiirindeki gibi, “Maalesef kimselerin vakti yok durup ince şeyleri düşünmeye”. Dünya bu kadar hızlı biçim değiştirirken dille de oynandı. Aynı dili konuşuyoruz ama birbirimizi anlayamıyoruz. Herkesin her şeyi bildiği bu yerde ben hiçbir şey bilmemeyi, susmayı tercih ediyordum. Öte yandan çocukluğumdan bu yana neredeyse bulduğum her şeyi okuyacak kadar çok okurum. Türk edebiyatına ayrı bir hayranlığım da var, beslendiğim çok yazar da. Bir süre sonra benim için yazmak iletişim kurmanın bir üst modeli oldu. Üstelik her zaman değiştirme ve düzeltme imkânım da bulunuyor. Ama konuşmak öyle mi? Ok gibi fırlıyor ağzımızdan kelimeler ve açtığı yaranın telafisi yok. Herkes yaralı.

ŞİDDET DÜNYANIN YARASI

- Bu susma sürecinden roman yazma serüvenine nasıl geçiş yaptınız?
Kafamda deli sorular vardı. Memeli Horoz A.Ş. uzun zamandır yazmaya çalıştığım bir kurguydu. Romanı yazarken merkeze şiddeti alan ve toplumu öyle aynalayan Otomatik Portakal’dan da etkilendiğimi söylemeliyim. Ben de masamda, çekmecelerde notlar çoğaldıkça endişeye kapılıp yazmamak için tuhaf bahaneler arıyordum kendime. Karakterlerle konuşup onların yaşadığı sorunları anlamaya çalışırken; aslında hepimizin bir şekilde şiddet gördüğünü hissediyordum. Dünyanın derdi bu; insanın yarası. Kabuk bağlasa da altındaki pembe yaranın aslında hep sızladığını düşünüyorum. Kalemimi samuray gibi salladıkça meselelerin üzerine cesaretimi kıran bir şey oluyordu. Çok okuyordum, çok araştırıyordum çok gözlemliyordum ama yazmak için bunların yetmeyeceğini biliyordum. Yazarlık atölyesine başlamam da böyle oldu.

Yazının Devamını Oku

Deprem, kayıp ve yas müfredata girmeli

Klinik Psikolog Ayşegül Sabuncu, deprem ülkesi olduğumuzun bilinciyle fiziksel tedbirler kadar özellikle ilköğretimde kayıp ve yas konulu duygusal eğitimlerin de verilmesinin önemine dikkat çekti. Deprem konusunda yapılan paylaşımlarda yeterli duyarlılığın gösterilmediğini de anlatan Psikolog Sabuncu, “Depremde kurtarılan çocuklar üzerinden yapılan paylaşımlar, şimdiki ya da ileriki yaşantısında onları travmatize edeceği gibi, kişilik haklarını da ihlaldir. Acıları kişiselleştirmekten çok, kurumlar üzerinden yardımlaşmanın ön plana çıkarılması deprem travması yaşayanlara daha iyi gelecektir” dedi.


Fotograflar: Recai Güler

Yakın zamanda yaşadığımız İzmir depremi, ülkece hepimize acıyı, korkuyu, sevinci, umudu barındıran birçok duyguyu da bir arada yaşattı. Depremi bizzat yaşayanlarla birlikte dolaylı şekilde yaşayanlar da deprem bölgesinde hissetti kendini. Kalbimiz deprem bölgesinde birlikte attı. Peki, fiziksel tedbirler sıkça dillendirilirken duygusal olarak deprem ülkesi olduğumuzun bilincinde mi hareket ediyoruz, gereken önlemleri alıyor muyuz? Acıları paylaşalım derken kullandığımız görsellerle durumu daha da trajediye mi çeviriyoruz? Deprem travması nasıl yaralar bırakır, nasıl iyileşir? Depremin bize hatırlattığı birçok sorunun yanıtını deprem travması üzerine çalışmaları bulunan Klinik Psikolog Ayşegül Sabuncu’dan aldık.

Deprem ve benzeri afetler, genel olarak hangi duyguları etkiler?
Öncelikle İzmir depreminde, kaybettiğimiz 115 canımıza rahmet, ailelerine sabır, enkaz altından çıkarılan vatandaşlarımıza şifa diliyorum. Ülkemize de geçmiş olsun. Doğal afetler sonrası, insanlar haberleşme araçları ile bilgiyi aldıkça, yoğun üzüntü, çaresizlik duygusu ile ne yapabilirim şeklinde düşünür. Ve maddi manevi yardım yaptıkça iyi hisseder ve büyüme, güçlenme, dayanıklılık artar. Ama bir kısım insan da, afet bilgisini öğrendikten sonra kendini kapatır. İçine döner. Olmamış gibi yaşama devam etmeye çalışır. Tepki, kişi tarafından dondurulmuştur. ‘Acı tavında dövülür’ diye bir atasözümüz var, tepkinin zamanında verilememesi, kişiyi daha kırılganlaştırır. Yine birçok hastalığa davetiye çıkarır.

YARDIMLAŞMA ÖN PLANA ÇIKMALI

Depremle ilgili haberlerde ve paylaşımlarda acı ve sevinci dile getirirken yeterince duyarlı davranıyor muyuz?

Yazının Devamını Oku

Pandemi en çok yoksulları vurdu

Sosyolog Prof. Dr. Veysel Bozkurt, yoksul mahallelerde virüsün daha hızlı yayılmasının tesadüf olmadığına dikkat çekerken, “Üst tabakaların risk olarak gördüğü şeyler, yoksulların gündelik hayatının bir parçasıdır. Daha fazla toplu taşıma kullanmaları, işlerinin evden çalışmaya uygun olmaması ve hayatın dayattığı zaruretler karşısında yapmak zorunda kaldıkları işler, virüs riskini artırıyor,” dedi. Bozkurt, maske ve mesafe kuralı uyumu konusunda ise en çok gençlerin ve erkeklerin yüksek risk alma eğiliminde olduğunun da altını çizdi.


Kovid-19 salgınının bireylerin yaşam memnuniyeti ve mutluluğu üzerindeki etkisini araştıran Prof. Dr. Veysel Bozkurt, çalışma sonuçlarını ilk kez Hürriyet Bursa’ya açıkladı. 2 bin 500 kişinin katıldığı araştırma ile nisan ayından eylül ayına kadar geçen süre içinde iş ve istihdam imkânlarının daralmasının insanların mutluğunu ve hayattan memnuniyetini gerilettiğini ortaya koyan Prof. Dr. Veysel Bozkurt, söyleşimizde Kovid-19 salgınının bütün dünyanın adeta kimyasını bozduğunu söyledi.

Daralan pazar ve istihdam imkânları açısından baktığımızda bu dönemin kazananları ve kaybedenleri kimler oldu?
Alıştığımız normların dışına çıktık. Bildiğimiz çalışma ve yaşama biçimi değişti. İşleri dijital çalışmaya uygun olan orta ve üst sınıflar, uzaktan/çevrimiçi çalışmaya başladı. Her olağanüstü dönemin kazananları ve kaybedenleri olur. KOVİD-19 pandemisi döneminin kazananları ağırlıklı temizlik malzemeleri üretenler, oyun şirketleri, elektronik ticaretle uğraşanlar, yüksek teknoloji ve ilaç şirketleri oldu. Öte yandan bütün dünya genelinde ekonomiler daralmaya başladı. Özellikle otelcilik/ turizm işiyle uğraşanlar, restoran sahipleri, berberler, taşıma işi yapanlar ve küçük esnaf iş yapmakta zorlanır hale geldi. Doğal olarak daralan pazarlar insanların, istihdam imkânlarını, yaşam memnuniyetlerini ve mutluluklarını derinden etkiledi.
Pandemi Döneminde Yaşam Memnuniyeti ve Mutluluğu araştırmasında kimler yer aldı, hangi yöntem kullanıldı?
29 Ağustos-5 Eylül tarihleri arasında çevrimiçi anket yöntemiyle yapılan araştırmaya 2.515 kişi katıldı. Örneklem toplumun bilişsel kapasitesi görece yüksek kısmını kapsamaktadır. Anketi cevaplayanların yüzde 94’ü üniversite ve üzeri eğitime sahiptir. Dolayısıyla bu araştırma hemen hemen tümü sosyal medya kullanan ağırlıklı olarak yükseköğrenimli orta sınıfların eğilimlerini ortaya koymaktadır. Anketi cevaplayanlarının yaş ortalaması 31,82’dir. Yüzde 51,1’i orta gelir grubundan olduğunu ifade ederken, yüzde 23,3’ü de orta alt, yüzde 18,8’i orta üst gelir grubundan olduğunu belirtmiştir. Çevrimiçi anketler, geneli temsil etme iddiasında olmasa da, ankete katılanlar anketör ve çevre etkisi altında kalmadan anketi doldurdukları için, verilen cevaplar çok daha samimi olmaktadır.
Yaşam memnuniyetinde nisan ayı anketine göre nasıl bir değişim söz konusu?

Yazının Devamını Oku

Meme kanserini düzenli tarama yener

Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Can Başaran, “Meme kanserinde farkındalık için tarama yaptırmayı ihmal edersek, biz hassas davranmazsak; unutmayalım ki kanser ayrım yapmaz, herkese eşit davranır” diyerek muayenenin ve erken tanının önemine dikkat çekti. “Ekim Ayı Meme Kanseri Farkındalık Ayı” sebebiyle bir araya geldiğimiz Op. Dr. Can Başaran, günümüzde hala birçok kadının da korkuları yüzünden hastalığını saklamaya çalıştığını da anlattı.


Meme kanseri, kadın kanserleri arasında en sık görülen ve erken tanı ile birlikte tedavi edilebilir kanser cinsi. Her 8 kadından birinin hayatının belirli bir zamanında meme kanserine yakalanacağı bildiriliyor. Her 100 kadına karşılık 1 erkek de meme kanseri tanısı alıyor. Söyleşimizde Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Can Başaran ile meme kanserinde erken tanının önemi ve tedavi yöntemlerini konuşurken, ayrıca meme kanserini yenmiş iki ‘Amazon Kadını’nın da Hürriyet Bursa okuyucularına özel yazdığı mektuplarına yer verdik. İki güçlü kadın mücadelelerini farklı bir bakış açısıyla farkındalık oluşturmak adına kaleme aldı.

Meme kanserinde erken tanı için neler yapılması gerekiyor?
Erken tanı için fiziki muayene, ultrason ve mamografi kullanıyoruz. Ancak şöyle yanlış bir algı var; mamografi 40’lı yaşlardan itibaren başladığı için insanlar zannediyor ki meme kanseri taramaları 40 yaşında başlıyor. Aslında öyle değil. Biz farkındalık için 20’li yaşlardan itibaren kendi kendine meme muayenelerinin yapılmasını, yılda bir ya da iki yılda bir mutlaka hekim muayenesi ve bununla beraber ultrasonu öneriyoruz. Artık taramaları yaptırmak da çok kolay, KETEM’lere (Kanser Erken Teşhis Tarama ve Eğitim Merkezi) her yerden ulaşabiliyorsunuz. Keşke dememek, gelecek güzel günleri yaşamak için önce farkında olmak ve tarama yaptırmak gerekiyor.

AİLE HİKÂYESİ VARSA

Mamografinin 40 yaşında çekilmesinin özelliği nedir?
Aslında bir röntgen filmi, bütün dünyada altın standart çünkü uygulaması kolay bir yöntem. Kısa zamanda daha çok hastayı tarayabiliyorsunuz. Erken yaşlarda meme, emzirme olmadığından doku olarak daha yoğun. Bu durum erken yaşlarda mamografide bazı kitleleri atlama ihtimalini doğuruyor. O yüzden 40 yaşından sonra öneriyoruz. Ancak aile hikâyesi varsa 30 yaşında da mutlaka çektiriyoruz.

Yazının Devamını Oku

Tiyatroda 'oyuncu' dizide 'senaryo' izlettirir

Usta oyuncu Taner Turan, tiyatro sahnesinin oyunculuğun er meydanı olduğunu söylerken, oyunculukta tiyatro-dizi-sinema sacayaklarının olmazsa olmazlarını şöyle açıklıyor, “Tiyatroda, yetenekli oyuncu olduğu müddetçe en kötü tekstlere bile hayat verebilirsiniz. Dizide sağlam bir senaryonuz varsa istediğiniz kişiyi oynatabilirsiniz. Sinemada ise yönetmenin gözü çok önemlidir. Senaryoyu ve oyuncuyu muhteşem gösterebilir.”

TV dizilerinden izleyenler usta oyuncuyu genellikle kötü rollerin adamı olarak tanıdı. Şimdilerde ise tarihi bir dizide gaddar bir emir rolüyle hayranlarının karşısına çıkıyor. Diğer taraftan tiyatro sahnesinde “insan sevgisine duyarlı” dediği Sait Faik’i canlandıran Turan’ın, komedi dalında bir ödülü, yazdığı ve yönettiği çocuk oyunları da bulunuyor. Karşımızda her rolün hakkını veren çok yönlü bir oyuncu olunca, sohbetimiz de tiyatrodan son dönem dizilerine, kendisinin uykularını kaçıran genç oyuncu adaylarının hayallerine kadar uzandı. Ayrıca 14 yıl Bursa’da görev yapan Taner Turan ile Bursa’nın kendisi için özel anlamını da konuştuk elbette.

-Tarihi bir dizi olan, Uyanış: Büyük Selçuklu’daki rolünüz hayırlı olsun öncelikle. Sert mizacınız nedeniyle genellikle sizi kötü adam rollerinde izledik. Şimdi nasıl bir karakteri oynuyorsunuz?

Diğer rollerimden farklı olarak bu kez tarihi bir karakteri canlandırıyorum. Sevgili izleyicilerimiz bu rolde daha gaddar asıp kesen, diğer tarafıyla kızına düşkün bir emir görecekler. Daha önce oynadığım dizilerde sert mizacımdan kaynaklı olmasıyla beraber, iyi ve doğru canlandırdığımı düşündüklerinden bu tarz roller teklif ediliyor. Tabii ki, ben oyunculuk eğitimi almış bir sanatçıyım. Tiyatroda bir çok tarzda oyunlar oynadım; komedi, dram, Osmanlı tarzı, absürt, clown tarzı, epik, meddah... Hatta, sert mizaçlı bir kişi olarak tiyatroda komedi dalında ödülüm dahi var (gülerek).

TARİHİ ROL HEYECANLANDIRDI

-Tarihi dizilerle ilgili görüşlerinizle birlikte, rolünüz teklif edildiğindeki ilk duygularınızı da öğrenmek isterim?

Yazının Devamını Oku

Yaşayan efsanelerle yolculuğa çıktım

Selçuk Metin yönetmenliğini üstlendiği biyografi belgeseller ile sanatçıların sadece kariyerine değil, kişisel yaşamına da büyüteç̧ tutarak, son yıllarda değişen “sanatçı” kavramını yeniden hatırlatmak istediğini belirtiyor. Haldun Taner ve Leyla Gencer belgesellerinin ardından yaşadığı farkındalıkla kariyerinde “yaşayan efsanelerle” yeni bir yolculuğa başladığına dikkat çeken Metin ile “Türkiye özlemiyle yola çıktım” dediği belgesel çalışmalarının kamera arkasını konuştuk.

Selçuk Metin ile son yapımı Metin Akpınar’ın hayatını anlatan “İyi ki yapmışım” belgeselinin gösterimi için Bursa’da buluşacaktık. Ancak pandemi nedeniyle gösterim tarihi ertelenince, sözleştiğimiz röportajımızı daha fazla bekletmeden sizlerle buluşturmak istedik. Belgeseli önceden izleyen şanslı kişilerden biri olarak kimi zaman gözyaşları kimi zaman kahkahalar eşliğinde bir zaman yolculuğuna çıktığımı söyleyebilirim. Yönetmen Metin’in anlattığı gibi “Bir dolu imkânsızlıklar içinde sanat yapmayı başarmış” efsanelerin hayatını yaşarken öğrenmeye daha çok ihtiyacımız var.
25 yıllık kariyeriniz sürecinde İKSV’de festivaller için çektiğiniz tanıtım filmlerinin ardından belgesel yönetmenliği ile yolunuza devam ediyorsunuz. Belgesel için ilk profesyonel adım ne zaman geldi?
Kariyerim Bursa’da başladı. Üniversite için gittiğim Bursa bana önce gazete, ardından da televizyon yolunu açtı. Ve bu yolda devam etmek için İstanbul’a geldikten sonra 21 yıl süresince İstanbul Film Festivali’nde ödül alan sanatçıların filmlerini hazırladım. Belgesel yolu da yine İKSV’de 2015 yılında Haldun Taner “Ve Perde” yapımı ile açıldı. 2019 yılında da “La Diva Turca Leyla Gencer” belgeselinin yönetmenliğini yaptım. Şimdi kendi yapım şirketimle devam ediyorum.

GERÇEKLERİ BELGELİYORUM

Bir sanatçının ardından belgesel yapmak ile yaşayan bir sanatçı için belgesel yapmak arasında mutlaka farklar vardır. Öncelikle her iki süreci de yaşayan bir yönetmen olarak size yansıyanları öğrenmek isteriz?

Yazının Devamını Oku

Bursa’nın başı moderniteyle belada

Halil Ziya Doğruöz, Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Yarışması’nın bu yılki kazananı. Bursalı genç bir yazar. Yarışmaya son anda katılmaya karar verip, derece ihtimalini aklından bile geçirmezken, “Geçmiş zaman aynasında Bursa” temasında yazdığı hikâyesi ile dikkatleri üzerine çekmeyi başardı.


Türkiye’nin en uzun soluklu edebiyat yarışmasında birinci olan Müzmin Susuzluk hikâyesi gibi yazarının da ayrı bir hikâyesi olmalıydı. Bu merakla takip ettiğim Halil Ziya Doğruöz beni yanıltmadı. Karşımda tıpkı hikâyesinde yarattığı karakter gibi bildiği, okuduğu, büyüklerinden dinlediği Bursa’nın yanında bir de kendi payına düşen Bursa’yı deneyimlerken edindiği farkındalıkla sancı yaşayan biri duruyordu.
Söyleşimizde, “Yirmi sekiz senedir bizzat deneyimlediğim Bursa’nın bile günbegün bambaşka bir hâl aldığını izliyorum. Yadırgıyorum tabii bunu, yabancılıyorum” diyen Doğruöz, geçmişe olan özlemini de “Moderniteyle Bursa’nın da başı belada. Gökdelenlerle, yalan yanlış yapılan restorasyonlarla, korumak yerine yıkmayı tercih eden insanımızla büyük bir imtihandayım. En güncel örnek: Basmalı Çeşme. Nasıl yok edilir anlamış değilim. Çocukluğumu yıktılar sanki,” sözleriyle dile getiriyor.
Halil Ziya Doğruöz ile iyi bir okur ve yazar olma yolunda kendini bulma yolculuğunu ve umutlarını konuştuk.

Yarışmaya katılmanızda en büyük etken ne oldu?
“Nasıl fark edilirim?” Epey bir zamandır bu sorunun cevabını aramakta ve sağlıklı bir yanıt bulamamaktaydım. Üstüne üstük ‘pandemi’ isimli bir dertten de mustariptim artık. Boyuna yazıyordum ama bu yazdıklarım ne olacaktı? Hedeflediğim isimlere yazdıklarımı nasıl okutabilirdim? İşte tüm bu sorularla boğuşurken bir dostum -Yunus İslamoğulları, çok iyi bir okurdur- Osmangazi Belediyesi tarafından düzenlenen Tanpınar Edebiyat Yarışması’nın görselini gönderdi bana. Şöyle bir göz ucuyla baktım, kayıtsız kaldım ilk başta. Nihayetin de görsele tıklayıp seçici kurulun isimlerini okumaya başladığımda, yarışmaya katılmaya çoktan karar vermiştim. Handan İnci ve Murat Yalçın; yıllarca okuyup sessiz sessiz takip ettiğim, hayranlık beslediğim iki büyük entelektüel oradaydılar. Eğer dosyam onlardan geçer de bir kıymet bulursa boşuna kürek çekmediğimin farkına varacaktım. Yarışmaları sevmesem de, yarışmaksa yarışmak, denemeliydim.
Kazanmayı ya da derece almayı bekliyor muydunuz?

Yazının Devamını Oku

Algı değil bilgi lazım

Oyuncu Fırat Tanış, muazzam bir deneye benzettiği televizyon dizilerine uzun süreli maruz kalan izleyicilerin gerçeklik algısından uzaklaşabileceğine dikkat çekerken, “Maalesef neden sonuç ilişkilerinden kopuk, doğruların yanlışların havada uçuştuğu hikâyelerle bir algı toplumuna dönüştürüldük. Gerçek hayatta da neyin, ne zaman olduğu; kimin, nerede nasıl davrandığını tespit edebilmeniz gittikçe güçleşiyor. Hâlbuki bize en çok bilgi lazım,” diyor.


Oyuncu ve müzisyen Fırat Tanış ile kısa bir tatil molasında karşılaştı yolumuz. Dilime dolanan “Yani” şarkısıyla başladığım haftanın güzel sürprizi, Tanış’ın söyleşi isteğimi kırmamasıyla daha da anlam kazandı. Ünlü oyuncu ile kendisi için “devrim” dediği sorgulamalarından, niteliğin önemine sözün kıymetine uzanan samimi bir sohbet gerçekleştirdik. Fırat Tanış, pandemi nedeniyle yeni döneme uyum sürecini de anlatırken, sevenlerine “Gelin Tanış Olalım” oyununun devam edeceği ve yeni şarkılarının da yolda olduğu müjdesini verdi.

Geçtiğimiz günlerde Instagram’a çocukluk fotoğrafınızı koymuş ve “Fırat nasılsın?” diye sormuştunuz. O da size hayatla ilgili bir soru sorsa çocuk Fırat’a, ne söylemek istersiniz?
Yaptığım her şeyde o çocuk var, her şeyi ona borçluyum. Öte yandan ‘Hayat çok ciddiye alınacak bir şey mi?’ diye sorarsanız; anneannem vefat ettiğinde onu büyükbabamın üstüne gömdükleri sırada mezarcı büyükbabamın kafatasını, kemiklerini biraz yana itelemişti. Bu çok Hamlet benzeri bir şey oldu ama; ‘hayat elbette ciddiye alınacak bir şey ama bu ciddiyet hırsla üstüne bastırılacak, bir amaca ulaşmak için her yolun mübah olduğu bir şey değil’, diyebilirim.
Aynı zamanda 6 yaşında bir kız çocuğunuz var, Zeynep. Kızınızdan önce baba olmanın bir oyuncuya çok şey katacağını düşündüğünüzü söylemişsiniz, baba olduktan sonra da her gün kendinize şaşırdığınızı. Baba olmak size neler kattı?
Lafta her zaman bir duruma pek çok bakış açısı olması gerektiğini söyleriz ama bunu ne kadar içselleştirebiliyoruz soru işareti. Öncelikle bu anlamda çok değer kattı. Diğer yandan her şeyin çok canınızla oranlandığı, canınız değeriyle çarpıldığı bir gerçekle karşılaşıyorsunuz. Onun için her şeyi yapabilirsiniz ya da yapamayacağınız şeyler vardır gibi... Oyunculuğuma da mutlaka yansımıştır ama bunu bilinçli yapmıyorum.

BAĞIMSIZLIĞIMI SORGULADIM

Konservatuvara gitmeye karar verdiğiniz 15-18 yaşlarınız için, bu yaşların insanın kendi içinde yarattığı bir “devrim” olabilmesi adına önemli olduğunu belirtiyorsunuz. Kendi adınıza hangi döneminizi “devrim” olarak niteliyorsunuz?

Yazının Devamını Oku

Kızlara ilham için kitaplar yola geldi

Asil Özbay, motosikletiyle son 5 yılda 3 kıtada 250 bin kilometreye yakın yolu tek başına ve de “kadınlara özgürlük” için aştı. Şimdi özellikle kızlara hem hikâyesini anlatmak hem kitaplarla aralarında köprü olmak için “Kitaplar yola geldi” diyerek Türkiye turuna çıktı. Üç ay sürmesini planladığı bu anlamlı yolculuğuna Özbay, “Dünyanın en güzel yön tabelasına sahip” dediği Bursa’nın Mustafakemalpaşa ilçesinden başladı.

Bundan üç yıl önce Asil Özbay ile ilk söyleşimizi yaptığımızda motosikletiyle Kız Kulesi’nden başlattığı dünya turunu, aslında hem kendi iç dünyasında hem de yaşamında mahkûm olmak zorunda kalan kadınlara adamıştı. Mesajını iletmek için gittiği ülkelerde varlığının bile cesaret verdiğine şahit olduğu hikâyeler biriktirdikçe “keşfetmek, dönüşmek ve dönüştürmek” de artık onun yolu oldu. Özellikle kız çocuklarına rol model olmak isteyen Asil ile bu süreçte iletişimimiz hiç kopmadı. Bazen ilham verdiği söyleşilerinde buluşup yarattığı etkiyi birlikte deneyimledik, kimi zaman dünyanın bir ucundayken bizlere ulaştırdığı mesajlarla kavuştuk. Bu kez ise çocuklarla kitaplar arasında köprü olmak için çıktığı Türkiye turu öncesi konuştuğumuz Asil Özbay, “Kitaplar yola geldi” yolculuğunun başlangıç hikâyesini ve hedeflerini Hürriyet Bursa okuyucuları için paylaştı.

2015 yılında başladığınız “kadınlara özgürlük yakışır” mottolu dünya turunda motorunuzla ne kadar yol aldınız? Hedefime ulaştım, diyebiliyor musunuz yoksa devam mı?
Beş yılda 3 farklı kıtada onlarca ülkeye gittim, 250 bin kilometrenin üzerinde yol yaptım. Özellikle Moğolistan ve Nepal hayallerimdeki rotalardan biriydi. Evet, hedeflerime ulaştım fakat daha çok peşinde olduğum şey keşfetmek ve farklılıklarla karşılaşmaktı. Bu yüzden sonsuz bir hedef diyebiliriz. Devam etmesini çok isterim.
Aynı zamanda bir iç yolculuk yaptığınızı da her fırsatta dile getirdiniz. Kendinizde ne gibi değişimler gözlemliyorsunuz?
Geri dönebilmek için uzaklaştığımı ve yola çıktığımı düşünüyorum. Her kat ettiğim rota farklı bir kültüre, farklı bir coğrafyaya doğruydu. Her döndüğümde farklı bakış açılarına sahip olduğumu gözlemliyorum. Bence bu yaşamdaki en kıymetli şey; bakış açımızı farklılaştırabilmek. Kendime ve yaşama karşı daha ılımlı, daha anlayışlı olduğumu ve benden farklı olanı da anlamaya çalışmaktan keyif aldığımı görüyorum.

DUYGULARIN VE PAYLAŞMANIN PEŞİNDEYİM

Yazının Devamını Oku

Gökalp ve kahramanları SMA’lı hastalara umut verdi

“Gevşek Bebek Sendromu” olarak da bilinen ve hareket siniri hücrelerini etkileyen SMA tip- 2 hastası Gökalp Küçük, “Gökalp’in Kahramanı Sen Ol” kampanyasına destek veren 120 bin kahramanının bağışı ile 2 milyon 400 bin dolarlık gen tedavisini almak üzere Amerika’ya gitti.


Kampanyaya destek veren gönüllü kahramanlar tarafından uğurlanan Küçük ailesi ile yolculukları öncesi buluşarak yürüttükleri kampanyanın perde arkasını ve gerçekleşecek tedavi sürecini konuştuk. Yelda ve Sefa Küçük çifti oğulları Gökalp ile birlikte bizi gülen yüzleriyle karşıladıklarında, tarifsiz bir heyecan ve mutluluk içindeydiler. Aynı duygular içerisinde gerçekleştirdiğimiz röportajımız bizim için de mutluluğun tablosu gibiydi. Küçük ailesi röportajımızda kampanya bitse bile yolculuklarının henüz bitmediğine dikkat çekerken, Türkiye genelinde kampanya yürüten tüm SMA’lı hastaların tedavisi için seslerini duyurmaya, bilgi ve tecrübelerini paylaşmaya devam edeceklerini de dile getirdiler.

Şu andaki duygularınız tarifsiz olmalı?
Yelda Küçük: Çok heyecanlıyız, Amerika’ya gitmek ve tedaviyi alabilmek için çok sabırsızlanıyoruz. Yaşanacak süreçle ilgili biz de merak içerisindeyiz. Hala sabah uyandığımızda sanki bir kampanya koşturmacasının içinde olacağız gibi hissediyoruz. Sanırım ilacı aldıktan sonra gerçekten tam rahatlayabileceğiz.
Amerika’da nasıl bir tedavi süreci yaşanacak?
Sefa Küçük: Amerika’ya vardıktan sonra muhtemelen bir hafta içinde Boston Children Hospital’da Gökalp’in randevusunun oluşması ile birlikte SMA hastası çocukları tedavi etmek üzere onay alan ilk gen tedavisi Zolgensma ilacının uygulaması gerçekleşecek. İlacın verilmesi 1 saat sürüyor, hastanede kalma süreci olmuyor. Üç ay gibi bir tedavi süreci öngörüyoruz. Konaklama için de tüm organizasyonumuzu yaptık. İlaçtan sonra vücuda zararı olmaması adına kontroller yapılıyor ve yükselen karaciğer enzimleri gibi yan etkilerin azaltılması için de tedaviler uygulanıyor. Aynı zamanda bu süreçte Gökalp hem hastanede hem de farklı rehabilitasyon merkezlerinde fizik tedavi de görecek.

YÜZDE 92 ORANINDA BAŞARILI

Bilmeyenler için SMA hastalığı ve tedavisi hakkında kısa bir bilgilendirme alabilir miyiz?

Yazının Devamını Oku