Bursa’nın başı moderniteyle belada

Halil Ziya Doğruöz, Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Yarışması’nın bu yılki kazananı. Bursalı genç bir yazar. Yarışmaya son anda katılmaya karar verip, derece ihtimalini aklından bile geçirmezken, “Geçmiş zaman aynasında Bursa” temasında yazdığı hikâyesi ile dikkatleri üzerine çekmeyi başardı.

Bursa’nın başı moderniteyle belada
Türkiye’nin en uzun soluklu edebiyat yarışmasında birinci olan Müzmin Susuzluk hikâyesi gibi yazarının da ayrı bir hikâyesi olmalıydı. Bu merakla takip ettiğim Halil Ziya Doğruöz beni yanıltmadı. Karşımda tıpkı hikâyesinde yarattığı karakter gibi bildiği, okuduğu, büyüklerinden dinlediği Bursa’nın yanında bir de kendi payına düşen Bursa’yı deneyimlerken edindiği farkındalıkla sancı yaşayan biri duruyordu.
Söyleşimizde, “Yirmi sekiz senedir bizzat deneyimlediğim Bursa’nın bile günbegün bambaşka bir hâl aldığını izliyorum. Yadırgıyorum tabii bunu, yabancılıyorum” diyen Doğruöz, geçmişe olan özlemini de “Moderniteyle Bursa’nın da başı belada. Gökdelenlerle, yalan yanlış yapılan restorasyonlarla, korumak yerine yıkmayı tercih eden insanımızla büyük bir imtihandayım. En güncel örnek: Basmalı Çeşme. Nasıl yok edilir anlamış değilim. Çocukluğumu yıktılar sanki,” sözleriyle dile getiriyor.
Halil Ziya Doğruöz ile iyi bir okur ve yazar olma yolunda kendini bulma yolculuğunu ve umutlarını konuştuk.

Yarışmaya katılmanızda en büyük etken ne oldu?
“Nasıl fark edilirim?” Epey bir zamandır bu sorunun cevabını aramakta ve sağlıklı bir yanıt bulamamaktaydım. Üstüne üstük ‘pandemi’ isimli bir dertten de mustariptim artık. Boyuna yazıyordum ama bu yazdıklarım ne olacaktı? Hedeflediğim isimlere yazdıklarımı nasıl okutabilirdim? İşte tüm bu sorularla boğuşurken bir dostum -Yunus İslamoğulları, çok iyi bir okurdur- Osmangazi Belediyesi tarafından düzenlenen Tanpınar Edebiyat Yarışması’nın görselini gönderdi bana. Şöyle bir göz ucuyla baktım, kayıtsız kaldım ilk başta. Nihayetin de görsele tıklayıp seçici kurulun isimlerini okumaya başladığımda, yarışmaya katılmaya çoktan karar vermiştim. Handan İnci ve Murat Yalçın; yıllarca okuyup sessiz sessiz takip ettiğim, hayranlık beslediğim iki büyük entelektüel oradaydılar. Eğer dosyam onlardan geçer de bir kıymet bulursa boşuna kürek çekmediğimin farkına varacaktım. Yarışmaları sevmesem de, yarışmaksa yarışmak, denemeliydim.
Kazanmayı ya da derece almayı bekliyor muydunuz?
Ben pek de talihli bir insan olduğumu düşünmüyorum. Bunu giriştiğim birtakım iş ve meselelerde gördüm. Bu sebepten yarışmayı kazanma düşüncesini neredeyse hiç aklıma getirmedim. Eserimi yazıp gönderdim, beklemedim anlayacağınız. Hem beklemek dediğimiz durum başlı başlına bir işkence. Nasıldı? El-intizar eşşedü minen-nâr. Yani: Beklemek ateşten şedittir. Yaşım yirmi sekiz. Yirmi sekiz senedir yanıyorum ben o ateşte. Sonuç itibariyle bir yarışma bu. Rekabet ve rakipler var demek. Yazdığım öykünün hangi öyküyle, hangi kalemle kıyaslanacağını bilmiyordum. Türk edebiyatının yeni bir Tanpınar, yeni bir Oğuz Atay, yeni bir Tomris Uyar çıkaracağı tutar da, bu yarışmaya; yani bana denk gelir... Küçük de olsa bir ihtimaldi bu.

KABUL GÖRMEYİ UMUYORUM

Bursa’nın başı moderniteyle belada
İhtimal vermemişsiniz ama Türkiye’nin en uzun soluklu edebiyat yarışmasında birinci oldunuz. Bu ödülü almak yazı hayatınızı olumlu yönde etkiler mi?

İnanın bu benim için bir muamma. Henüz kestiremiyorum. Ama ekstra bir motivasyon kaynağı olduğunu da inkar edemem. Malumunuz pandemi var. Kültür-sanat camiası da ziyadesiyle mustarip bundan. Zaten önemli yayıncılara dosya kabul ettirmek zordu, bu süreçle birlikte iyice güçleşti galiba. Sanıyorum ve ümit ediyorum ki benim bir yerlere ulaşmamı, kabul görmemi kolaylaştıracak. Seviniyorum buna.

FARK ETMENİN SANCISI VAR

Hikâyenize gelirsek; yarışmada “Geçmiş zamanın aynasında Bursa” teması vardı.‌Nasıl bir karakter ve olay kurgusuyla karşı karşıya okur?
Evet, bu tema etrafında şekillenen bir kurgu var. Kolay bir iş değil. İnce bir ayar yapmak, küçük dokundurmalarla sağlamak gerekiyor bunu. Okurun gözüne temayı sokmamak çok önemli. Zorlanmadım ama. Metin su gibi akıp gitti, diyebilirim. Karakterin durumu da müsaitti buna. Modern tıbbın diliyle şizofreni belirtileri gösteren anlatıcı, kapalı kaldığı ve bir türlü anahtarı bulamadığı bir mekanda, -kendi evinde- geçmişin kilitlerini zorladı. Bilinç ile bilinçdışı arasında salınıp hayal-gerçek tanımlarını sorgulattı. Oyunlar oynadı. Tanpınar’a, Oğuz Atay’a bolca selam durdu. İlginç bir karakter bekliyor okuru.
Hikâyenizin adı Müzmin Susuzluk ne ifade ediyor?
Susuzluk bir metafor tabii ki burada. Kronik bir yabancılık hâlini, topluma bir türlü ait olamama, kendini toplumun bir parçası gibi hissedememe hâlini imgeliyor. Ama nasıl bir yabancılık bu? Albert Camus ’nün Yabancı’sı değil elbet. “Benim için fark etmez,” diyen bir yabancılık değil. Aksine fark eden, fark ettiği için bunun sancımasına tutulan yabancılık. Hem bireysel hem içtimai bir titreme, nöbet hâli. Oğuz Atay’ın sancımaları gibi. Değil bir bardak su, tüm nehirlerdeki, pınarlardaki ve dahi barajlardaki suyun içilmesiyle bile dinmeyecek bir susuzluk vaziyeti. Ancak böyle anlatabilirim.

BASMALI ÇEŞMEYİ DEĞİL, ÇOCUKLUĞUMU YIKTILAR

‌Bursa’nın tarihine dair nasıl bir özlemden bahsediyoruz?
Benim bildiğim, okuduğum, dinlediğim birçok Bursa var. Babaannemin, dedemin, anne ve babamın, benim Bursa’m var. Hepsi de birbirinden farklı. Ve tabii bir de Tanpınar’ın Bursa’sı var mesela. Ben kendi payıma düşen Bursa’yı, yani yirmi sekiz senedir bizzat deneyimlediğim Bursa’nın bile günbegün bambaşka bir hâl aldığını izliyorum. Yadırgıyorum tabii bunu, yabancılıyorum. Tıpkı Müzmin Susuzluk’ta yarattığım karakter gibi. Moderniteyle Bursa’nın da başı belada. Gökdelenlerle, yalan yanlış yapılan restorasyonlarla, korumak yerine yıkmayı tercih eden insanımızla büyük bir imtihandayım. Mesela çok güncel bir örnek vereyim: Basmalı Çeşme. Nasıl yok edilir anlamış değilim. Oysa çocukluğumun ne büyük eğlencesiydi o çeşme. Annem elimi tutmuş beni çarşıya sürüklerken Basmalı Çeşme’yi es geçmemizin mümkünatı yoktu. Çeşmeyi değil, çocukluğumu yıktılar sanki. Yerine yenisi yapsalar kaç yazar!

OKURUMLA DİKENLERİ AYIKLAYACAĞIM

Bursa’nın başı moderniteyle belada
‌Normal şartlarda yazdıklarımı beğenmiyorum diyorsunuz. Nedir sizi rahatsız eden?

Yazarken sürekli yaşıyorum bunu. Yıkıp yapmakla meşgulüm sürekli. Yıkıyorum, yapıyorum; sonra yeniden ve yeniden. Bir mükemmeliyetçilik değil bu, böyle algılansın istemem. Daha ziyade bir vehim galiba. Şikâyetçiyim de bundan. Bir seneyi aşkın süredir bir roman var elimde. Bu sebeple bitemiyor bir türlü. Cümlenin yapısı ve ses uyumuna da bir takıntım var. Dahası ıskaladığımı düşündüğüm bazı durum ve olaylar zihnimi meşgul ediyor çokça. Bildiğiniz kavga ediyorum metinle, yani kendimle. Ama iyi bir iş çıkacak, son rötuşlar var. İsmini verdim geçen gün: ‘Dikenli Meseleler’. Dikenleri birlikte teker teker ayıklayacağım okurumu arıyorum. Umuyorum bulacağım da. Bunu nasıl arzuladığımı bir bilseniz...

YETENEKLER HEBA OLUYOR

Sözel alandaki yeteneğinize karşın meslek lisesinde okumuşsunuz. “Ruhen hiçbir zaman orda yoktum. Asıl yoklamalar ruhlara yapılmalı,” diyorsunuz bir söyleşinizde. Eğitim sistemine de bir serzeniş mi?
Ailelerin ortak bir kaygısı var: Zanaat, yani altın bilezik. “Bir meslek edinsin, aç açık kalmasın evladım,” diyorlar. Kötü bir şey istemiyorlar aslına bakarsınız. Bir sözel öğrencisi tarihçi, edebiyatçı, felsefeci olabilir. Peki, bunların günümüzdeki karşılığı ne? İrdelenmesi gereken tam olarak da bu. Bu meslek gruplarının kahir ekseriyeti kendi alanlarında iş bulamıyorlar ne yazık ki. Ama bir elektrik teknisyenine, kalıp ustasına her zaman iş var. Bizim sistemin tıkanıklığı bu. Mekanizma tam anlamıyla işleyemedi bir türlü, işleyemeyecek gibi de duruyor. Yönlendirmeli eğitimi de beceremedik. Öğretmenler de inisiyatif alamadı. “Bu çocuğun duyuşu çok yüksek,” diyen bir öğretmeni mumla arasak bulamayız. Ver diplomayı, ver karneyi; yallah! Seksen küsur milyonluk bir ülkenin domates-biber yetiştirir gibi sanatçı yetiştirmesi gerekiyor. Kim bilir ne heykeltıraşlar sanayide kalıp ustasına, ne ressamlarımız oto boyacısına dönüştü. Tüm bunlara acilen bakılması lazım ki Türkiye’nin yetenekleri daha fazla heba olmasın. Buna tahammül göstermeyelim artık.

OKUMADAN NİTELİKLİ ESER VERMEK ZOR

Aslında okulunuzda bir masal yarışması birinciliğiniz de olmuş. Sizi yazı yazmaya teşvik edenler oldu mu?
Yazmak hep vardı aklımda. Söz konusu masaldan sonra pek bir şey yazmadım aslına bakarsanız, yani edebî açıdan. Çevre çok önemli buna inanıyorum. Etkilenmek dediğimiz durum inkâr edilemez bir gerçek. Adnan İslamoğulları var, bana Tanpınar yarışmasının afişini gönderen Yunus’un babası olur kendileri. Çok büyük bir okur, iyi bir yazardır, üslupçudur. Bir istidadım, bir kumaşım olduğunu öğretmenlerim değil de o söyledi bana. Hem de sosyal medyada yazdığım birkaç küçük paragraftan. Kitaplar verdi. Dostoyevski’yle, Cemil Meriç’le, Kemal Tahir’le, Tanpınar’la tanıştırdı beni. “Yaz,” dedi. “Daha çok yaz, çok çok oku.” Okumadan nitelikli eser vermenin olanaksız bir şey olduğunu anlattı. Okuyup yazdım ben de. Meslek olsun diye değil ama sevdiğim için. Oğuz Atay’ı buldum sonra. Kendimi buldum.
Kendinizi de keşfetmişsiniz bir anlamda?
Cemal Süreya diyor ya: “1931 yılında doğdum. 1937’de annem öldü. 1944 yılındaysa Dostoyevski’yi okudum. O gün bugündür huzurum yoktur. Biyografim budur.” Benimkisi de bunun bir benzeri galiba. 1992’de doğdum, çok şükür annem ölmedi. 2015’te Oğuz Atay’la tanıştım. O gün bugündür huzurum yoktur. Biyografim budur. Anlayacağınız Oğuz Atay bir ‘yarı tanrı’ benim için. Türk edebiyatını ve dahi dünya edebiyatını ikiye ayırırım hep. Oğuz Atay ve diğerleri şeklinde. Çünkü yalnız insanların kendi içlerinde başlayıp biten eğlencelerinin olduğunu o çarptı yüzüme. Ya da Coşkun Ermiş’in kalbi olduğu için öldüğünü. Ve daha birçok şeyi de. İnşaat mühendisi falan olamaz o, insan mühendisi, ruh mühendisi.

İNSAN RUHUNU ES GEÇMEYİN

Yazarlık ile ilgili eğitim aldınız mı? Atölyeler hakkında ne düşünüyorsunuz?
Hayır, almadım. Ama son zamanlarda epey ilgimi çekiyor bu atölye meselesi. Çünkü yaratıcı yazarlığın öğretilebilecek bir şey olmadığını düşünüyorum. Ama şu var; insanın belli bir istidadı var ve bunun farkında değil. Atölye ancak bu doğrulta işe yarar bir hâl alabilir. Gidip görmem, tecrübe etmem gerek.
‌Sizin gibi genç yeteneklere tavsiyeniz ne olur?
Bolca okumaları elbette. Kendi nitelikli eserlerini bulmaları, onların üzerinde çokça düşünüp kafa patlatmaları. Doğru insanlarla, okuyan-yazan kimselerle kendilerine bir halka kurmaları, duyuşu, insan ruhunu es geçmemeleri. Görmeyi öğrensinler. Bence tüm mesele bu. Rilke’nin şu cümlesi kulaklarına küpe olsun: “Sanatçının öğrenmesi gereken yalnızca görmektir.”

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Yaşayan efsanelerle yolculuğa çıktım

Selçuk Metin yönetmenliğini üstlendiği biyografi belgeseller ile sanatçıların sadece kariyerine değil, kişisel yaşamına da büyüteç̧ tutarak, son yıllarda değişen “sanatçı” kavramını yeniden hatırlatmak istediğini belirtiyor. Haldun Taner ve Leyla Gencer belgesellerinin ardından yaşadığı farkındalıkla kariyerinde “yaşayan efsanelerle” yeni bir yolculuğa başladığına dikkat çeken Metin ile “Türkiye özlemiyle yola çıktım” dediği belgesel çalışmalarının kamera arkasını konuştuk.

Selçuk Metin ile son yapımı Metin Akpınar’ın hayatını anlatan “İyi ki yapmışım” belgeselinin gösterimi için Bursa’da buluşacaktık. Ancak pandemi nedeniyle gösterim tarihi ertelenince, sözleştiğimiz röportajımızı daha fazla bekletmeden sizlerle buluşturmak istedik. Belgeseli önceden izleyen şanslı kişilerden biri olarak kimi zaman gözyaşları kimi zaman kahkahalar eşliğinde bir zaman yolculuğuna çıktığımı söyleyebilirim. Yönetmen Metin’in anlattığı gibi “Bir dolu imkânsızlıklar içinde sanat yapmayı başarmış” efsanelerin hayatını yaşarken öğrenmeye daha çok ihtiyacımız var.
25 yıllık kariyeriniz sürecinde İKSV’de festivaller için çektiğiniz tanıtım filmlerinin ardından belgesel yönetmenliği ile yolunuza devam ediyorsunuz. Belgesel için ilk profesyonel adım ne zaman geldi?
Kariyerim Bursa’da başladı. Üniversite için gittiğim Bursa bana önce gazete, ardından da televizyon yolunu açtı. Ve bu yolda devam etmek için İstanbul’a geldikten sonra 21 yıl süresince İstanbul Film Festivali’nde ödül alan sanatçıların filmlerini hazırladım. Belgesel yolu da yine İKSV’de 2015 yılında Haldun Taner “Ve Perde” yapımı ile açıldı. 2019 yılında da “La Diva Turca Leyla Gencer” belgeselinin yönetmenliğini yaptım. Şimdi kendi yapım şirketimle devam ediyorum.

GERÇEKLERİ BELGELİYORUM

Bir sanatçının ardından belgesel yapmak ile yaşayan bir sanatçı için belgesel yapmak arasında mutlaka farklar vardır. Öncelikle her iki süreci de yaşayan bir yönetmen olarak size yansıyanları öğrenmek isteriz?

Yazının Devamını Oku

Kızlara ilham için kitaplar yola geldi

Asil Özbay, motosikletiyle son 5 yılda 3 kıtada 250 bin kilometreye yakın yolu tek başına ve de “kadınlara özgürlük” için aştı. Şimdi özellikle kızlara hem hikâyesini anlatmak hem kitaplarla aralarında köprü olmak için “Kitaplar yola geldi” diyerek Türkiye turuna çıktı. Üç ay sürmesini planladığı bu anlamlı yolculuğuna Özbay, “Dünyanın en güzel yön tabelasına sahip” dediği Bursa’nın Mustafakemalpaşa ilçesinden başladı.

Bundan üç yıl önce Asil Özbay ile ilk söyleşimizi yaptığımızda motosikletiyle Kız Kulesi’nden başlattığı dünya turunu, aslında hem kendi iç dünyasında hem de yaşamında mahkûm olmak zorunda kalan kadınlara adamıştı. Mesajını iletmek için gittiği ülkelerde varlığının bile cesaret verdiğine şahit olduğu hikâyeler biriktirdikçe “keşfetmek, dönüşmek ve dönüştürmek” de artık onun yolu oldu. Özellikle kız çocuklarına rol model olmak isteyen Asil ile bu süreçte iletişimimiz hiç kopmadı. Bazen ilham verdiği söyleşilerinde buluşup yarattığı etkiyi birlikte deneyimledik, kimi zaman dünyanın bir ucundayken bizlere ulaştırdığı mesajlarla kavuştuk. Bu kez ise çocuklarla kitaplar arasında köprü olmak için çıktığı Türkiye turu öncesi konuştuğumuz Asil Özbay, “Kitaplar yola geldi” yolculuğunun başlangıç hikâyesini ve hedeflerini Hürriyet Bursa okuyucuları için paylaştı.

2015 yılında başladığınız “kadınlara özgürlük yakışır” mottolu dünya turunda motorunuzla ne kadar yol aldınız? Hedefime ulaştım, diyebiliyor musunuz yoksa devam mı?
Beş yılda 3 farklı kıtada onlarca ülkeye gittim, 250 bin kilometrenin üzerinde yol yaptım. Özellikle Moğolistan ve Nepal hayallerimdeki rotalardan biriydi. Evet, hedeflerime ulaştım fakat daha çok peşinde olduğum şey keşfetmek ve farklılıklarla karşılaşmaktı. Bu yüzden sonsuz bir hedef diyebiliriz. Devam etmesini çok isterim.
Aynı zamanda bir iç yolculuk yaptığınızı da her fırsatta dile getirdiniz. Kendinizde ne gibi değişimler gözlemliyorsunuz?
Geri dönebilmek için uzaklaştığımı ve yola çıktığımı düşünüyorum. Her kat ettiğim rota farklı bir kültüre, farklı bir coğrafyaya doğruydu. Her döndüğümde farklı bakış açılarına sahip olduğumu gözlemliyorum. Bence bu yaşamdaki en kıymetli şey; bakış açımızı farklılaştırabilmek. Kendime ve yaşama karşı daha ılımlı, daha anlayışlı olduğumu ve benden farklı olanı da anlamaya çalışmaktan keyif aldığımı görüyorum.

DUYGULARIN VE PAYLAŞMANIN PEŞİNDEYİM

Yazının Devamını Oku

Gökalp ve kahramanları SMA’lı hastalara umut verdi

“Gevşek Bebek Sendromu” olarak da bilinen ve hareket siniri hücrelerini etkileyen SMA tip- 2 hastası Gökalp Küçük, “Gökalp’in Kahramanı Sen Ol” kampanyasına destek veren 120 bin kahramanının bağışı ile 2 milyon 400 bin dolarlık gen tedavisini almak üzere Amerika’ya gitti.


Kampanyaya destek veren gönüllü kahramanlar tarafından uğurlanan Küçük ailesi ile yolculukları öncesi buluşarak yürüttükleri kampanyanın perde arkasını ve gerçekleşecek tedavi sürecini konuştuk. Yelda ve Sefa Küçük çifti oğulları Gökalp ile birlikte bizi gülen yüzleriyle karşıladıklarında, tarifsiz bir heyecan ve mutluluk içindeydiler. Aynı duygular içerisinde gerçekleştirdiğimiz röportajımız bizim için de mutluluğun tablosu gibiydi. Küçük ailesi röportajımızda kampanya bitse bile yolculuklarının henüz bitmediğine dikkat çekerken, Türkiye genelinde kampanya yürüten tüm SMA’lı hastaların tedavisi için seslerini duyurmaya, bilgi ve tecrübelerini paylaşmaya devam edeceklerini de dile getirdiler.

Şu andaki duygularınız tarifsiz olmalı?
Yelda Küçük: Çok heyecanlıyız, Amerika’ya gitmek ve tedaviyi alabilmek için çok sabırsızlanıyoruz. Yaşanacak süreçle ilgili biz de merak içerisindeyiz. Hala sabah uyandığımızda sanki bir kampanya koşturmacasının içinde olacağız gibi hissediyoruz. Sanırım ilacı aldıktan sonra gerçekten tam rahatlayabileceğiz.
Amerika’da nasıl bir tedavi süreci yaşanacak?
Sefa Küçük: Amerika’ya vardıktan sonra muhtemelen bir hafta içinde Boston Children Hospital’da Gökalp’in randevusunun oluşması ile birlikte SMA hastası çocukları tedavi etmek üzere onay alan ilk gen tedavisi Zolgensma ilacının uygulaması gerçekleşecek. İlacın verilmesi 1 saat sürüyor, hastanede kalma süreci olmuyor. Üç ay gibi bir tedavi süreci öngörüyoruz. Konaklama için de tüm organizasyonumuzu yaptık. İlaçtan sonra vücuda zararı olmaması adına kontroller yapılıyor ve yükselen karaciğer enzimleri gibi yan etkilerin azaltılması için de tedaviler uygulanıyor. Aynı zamanda bu süreçte Gökalp hem hastanede hem de farklı rehabilitasyon merkezlerinde fizik tedavi de görecek.

YÜZDE 92 ORANINDA BAŞARILI

Bilmeyenler için SMA hastalığı ve tedavisi hakkında kısa bir bilgilendirme alabilir miyiz?

Yazının Devamını Oku

Doğaya dönünce yaşadığımızı anladık

Mehmet Uğur ve Sema Tekin çifti, dört yıl önce profesyonel iş hayatlarını bırakarak şehrin gürültüsünden doğanın sessiz kollarına sığınma kararı aldı. Hafta sonları taşıdıkları tahtalarla Keles’in Dağdibi Köyü yaylasına evlerini yapmaya başladıklarında, ne aileleri ne köy sakinleri sürekli bir yaşam kurabileceklerine inanmamışlardı. Oysa Tekin çifti yollarından vazgeçmedi ve sadece kendileri için yeni bir yaşam değil doğa âşıkları için de küçük bir kamping alanı yaratmayı başararak kapılarını misafirlerine de açtılar.

Yakın arkadaşlarımızla bir hafta sonu ailece doğayla baş başa kalabilmek için uzun süredir deneyimlemek istediğimiz Uludağ Kamping’in yolunu tuttuk. Yeşil bir Bursa’nın kıymetini daha iyi anladığımız ziyaretimiz kalabalıklardan kaçmak isteyen çevremizde de merak ve ilgi uyandırınca, Mehmet Uğur ve Sema Tekin çiftinin özel hikâyesini sizlerle de buluşturmaya karar verdim. Tekin çifti özellikle şehirden uzaklaşarak toprakla uğraşmanın hayalini kuran girişimciler için de olmazsa olmazları anlattılar.

Kamping yaşamına geçmeden önce nasıl bir yaşantıya sahiptiniz ?
Mehmet Uğur Tekin: Benim dağcılık malzemeleri sattığım bir dükkânım vardı. Eşim Sema da özel bir şirkette müşteri temsilcisi olarak çalışıyordu. Her bulduğumuz fırsatta doğa yürüyüşlerine katılıyor, kamplara gidiyorduk ancak hafta sonu gittiğimiz kamplardan doyuma ulaşamıyorduk. Bursa’daki evimizin bahçesinde de yavaş yavaş bir şeyler yetiştirmeye başlamıştık ama sonrasında doğada daha fazla zaman geçirmek istediğimizin farkına vardık. İlk hayalimiz şehirde de yaşama devam ederken Uludağ’da da hafta sonları gidip geleceğimiz bir evimizin olmasıydı, sonra tamamen yaşamaya karar verdik.
Kaç yıl önce aldınız bu kararı?
Dört yıl öncesinden bahsediyoruz. Bir yıl boyunca da Uludağ’ın güney yüzünde bir yer aramaya başladık. Bazen fiyatlar bazen doğa şartları nedeniyle gönlümüze göre yer bulmak bir yıl sürdü ve 3 yıl önce Keles’in Dağdibi köyünde karar verdik. Özelliklerine de çok bakamadık açıkçası öncesinde yer almak için bankadan kredi çektiğimiz için bir an önce alma telaşımız vardı. Ama iyi ki burası olmuş en azından kış mevsiminde diğer yerlere göre güneş aldığı için ulaşım olanağı daha fazla.

17 PAZAR GÜNÜNDE TAMAMLADIK

Yazının Devamını Oku

İyi̇ bi̇r okur olmak kötü yazmaktan i̇yi̇

Yazar Hakan Akdoğan, edebiyatın nitelikli okurlarla belli bir noktaya geleceğine dikkat çekerken, iyi bir okur olmanın kötü bir yazar olmaktan çok daha önemli olduğunu söyledi. Akdoğan, “Nitelikli okur kitlesinin azlığı, nitelikli edebiyat metinlerini raflardan kaldırıp sadece internetten satışa götüren durumdur. O yüzden Türkiye’de iyi okura çok daha fazla ihtiyacımız var” dedi.


Aynı zamanda Dilbilim Uzmanı olan Hakan Akdoğan, milat kabul ettiği özel sektör üst düzey yöneticilik kariyerini bıraktığından beri gönül rahatlığıyla daha çok yazıyor ve anlatmak için meslek edindiği Yaratıcı Yazarlık Atölyesi eğitmenliğini uzun zamandır sürdürüyor. Bugüne kadar üç bine yakın öğrenci yetiştiren Hakan Akdoğan ile yazar olma yolculuğundaki deneyimlerimden son romanı Kirpi Mesafesi’ne, sanatın kazandırdığı farkındalıklardan Türk dilinin içinde bulunduğu tehlikelere uzanan bir söyleşi gerçekleştirdik.

Pandemi sürecinde evde kaldığımız dönemleri nasıl geçirdiniz?
Benim açımdan yeni bir deneyim oldu. Yüz yüze eğitimlerde Bursa, İstanbul, Ankara gibi belli şehirlere odaklı çalışırken, internet ortamında dersleri sürdürme imkânım olduğu için dünyanın dört bir yanından da öğrencilerim oldu. Ben de görev duygusuyla çalışabildiğim kadar çalıştım. Sosyal medyadan canlı yayınlar yapıp, elimden geldiğince sanatın nasıl bir farkındalık yarattığıyla ilgili anlatımlar yaptım. Hem yorucu hem de çok işlevsel olduğum, iyi hissettiğim bir süreçti. Beslerken beslendim diyebilirim. Bundan sonraki süreçte herkes çalışırken yeni romanımı yazmak için ben içime çekileceğim.

ARADAKİ MAKAS AÇILDI

Bu süreçte sanat alanında bir farkındalık yaşandı mı sizce?
Baktığınızda herkes evlerine kapanıp hızla sanatsever oldu. Ve herkes dedi ki, “Yaşasın insanlar sanatla ilgilenecek, düşünsel açıdan bir farkındalık oluşacak.” Hayal kurmayalım böyle bir şey mümkün değil! Sadece aradaki makas açıldı bence. Daha önce her şey mümkünken öyle bir tercihte bulunmayan bir insan zorunlu olarak bunu yaptığında o farkındalığı asla kazanamaz. Zoraki aydınlanmaya çalışanlar bence iyice nefret ettiler sanattan. Daha önce sanatsal bir farkındalık yaşamamış bir kimse aslında sahte değerlerin içinde var oldu hep. Şimdi özgürlüğü tekrar kazandıklarında da o sahte değerlere daha büyük bir hırsla bağlanacaklar. Ama kendini geliştirmiş, sanatla felsefeyle ilgilenmiş insanların böyle bir değer arayışı yok, hiçbir zaman olmaz. Burada kazanan özgürken de bu tercihi yapan aynı insan olacaktır.

SANAT GÖLGENİZLE TANIŞTIRIR

Yazının Devamını Oku

‘Acemi Yalnızlığım’ın ruhuna i̇nanıyorum

Bursalı Müzisyen Tacınur, yıllardır Selami Şahin’e vokalistlik yaptıktan sonra alternatif pop rock tarzındaki “7’İLK” isimli ilk albümüyle müzikseverlerin kalbine sesleniyor. Tacınur ile söyleşi için bizi bir araya getiren söz müziği kendisine ait şarkılarından oluşan albümünün özgünlüğü kadar, çıkış şarkısı “Acemi Yalnızlığım”ın da çok özel hikâyesi. Yarın ilk defa dijital platformlarda yayınlanacak şarkının sözleri annesine, bestesi kendisine, klibi ise kardeşine ait. Çekim mekânı olarak Bursa’da dedesinin köyü Soğukpınar’ı seçen Tacınur, “Her anlamda maneviyatı çok yüksek olan şarkımın ruhuna inanıyorum,” diyor.

Fotoğraflar: Recai Güler

Alternatif pop rock müziği sanatçısı Tacınur ile söyleşi için pandemi sürecini geçirdiği ailesinin Demirci’deki evinde buluştuk. Mis gibi bir Bursa havasında, yıllardır üzerinde çalıştığı ve prodüktörlüğünü de üstlendiği ilk albümünün ve çıkış şarkısının heyecanını birlikte yaşamak bizim için de keyifli bir anı oldu. 15 yıllık müzik eğitiminin ardından, ünlü olabilmek için değil müziğini dilediğince yapabilmek adına albüm yapmaya karar verdiğini anlatan Tacınur, hayallerini, “Bir gün sahneden mikrofonu uzattığımda şarkılarımı tek bir çığlık olarak dinlemek istiyorum” şeklinde özetliyor. Tacınur ile müzik kariyerinin tüm basamaklarını ve albümünün hikâyesini konuştuk.
İlk albümünüz “7’İLK” hayırlı olsun. Bu vesileyle de ilk röportajınızı memleketinizde gerçekleştiriyoruz sanırım?
Teşekkür ederim. Evet, iki ayrı heyecanı bir arada yaşıyorum. Alternatif pop rock tarzındaki albümümde sözleri ve müzikleri bana ait bestelerimden seçtiğim 7 şarkım var. Bu nedenle adı “7’İLK”. İlk çıkış şarkımız Acemi Yalnızlığım’ın klibi de yarın (17 Temmuz) saat 17.00’de dijital platformlarda dönmeye başlayacak.
Albümünüzün hikâyesini paylaşmadan önce, müzik yeteneğinizin keşfini dinlemek isteriz?
1986 yılında Bursa’da doğdum, çocukluğum Altıparmak semtinde geçti. Çok sessiz bir çocukmuşum aslında ama büyüdükçe annem müziğe ve tiyatroya olan ilgimin farkına varmış. Kendimce taklitler yapardım, çocukça şarkılar bestelerdim. Tabii ki ayna karşısında benim de saç fırçasıyla şarkı söylemişliğim var (gülerek). Ailem bu yatkınlığımı fark edince beni Belediye Konservatuarının çocuk korosuna yazdırdı ve müzik eğitimime ilk adımı böylece attım. Ardından ilkokulda müzik öğretmenimin yönlendirmesiyle Uludağ Üniversitesi Devlet Konservatuvarının sınavlarına hazırlanıp girdim. Viyola Anasanat Dalı bölümünü kazandım ve müzik eğitimime başladım. Aynı zamanda Cihat Aşkın ve Küçük Arkadaşları (CAKA)’nın da ilk öğrencilerindenim. Liseyi de İstanbul’da Mimar Sinan Devlet Konservatuarında okudum.

Yazının Devamını Oku

Yaşamın her alanında kalite arayışı var

Türkiye Kalite Derneği (KalDer) Bursa Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Emin Direkçi, artık sadece ürün ve hizmette değil yaşamın her alanında kalite arayışının olduğunu belirtirken, güncellenen mükemmelik modeli uygulamasıyla bir çalışanın emeğinin tüm dünya insanlarının geleceğine katkı sağlamasının amaçlandığını söyledi. “Yerelden küresele” sloganını çok önemsediğini anlatan Başkan Direkçi, “Gönülden inanarak söylüyorum ki, tüm birey ve kurumlar mükemmellik modelini iş ve yaşam tarzı haline getirse, insanlar cenneti dünyada yaşarlar” dedi.


Dönüşüm Günleri serisinde bu hafta kurulduğu günden bu yana (1990) mükemmellik kültürünü bir yaşam biçimi olarak yaymaya çalışan ve benim de gönüllü üyesi olmaktan mutluluk duyduğum KalDer Bursa Şubesi’nin yeni dönem Başkanı Emin Direkçi’yi ağırladık. Pandemi sürecinde dernek çalışmaları, yeni dönem hedeflerini konuştuğumuz röportajımızda, KalDer olarak Avrupa Kalite Yönetim Vakfı (EFQM) mükemmellik modeli uygulamasında ülkemizde tek yetkili kuruluş olduklarını da hatırlatan Direkçi, modeldeki güncellemeye, “Çeviklik, dijitalleşme daha da ön plana çıkartılırken, BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri ile Küresel İlkeler Sözleşmesi kurumların uygulamak zorunda olduğu bir şekle büründü,” sözleriyle dikkat çekti.

Şubat ayında yapılan genel kurulla yeniden KalDer Başkanı olarak göreve geldiniz. Hızlı bir çalışma dönemine girmişken yaşadığınız pandemi süreci iş yapış şekillerinizi nasıl etkiledi?

Genel kurulumuzla beraber, Bursa’nın seçkin kurumları ve temsilcilerinden oluşan güçlü bir yönetimle göreve geldik. Yeni yönetim, denetleme kurulumuz ve çalışanlarımız büyük bir istek ve arzuyla çalışmalara başlamıştık. Sempozyum programı kısa sürede tamamlanmıştı, kentin önde gelen kurumlarına nezaket ve iş birliği ziyaretleri gerçekleştirdik, yeni projeler için çalıştay yaptık, yeni eğitim ve Ulusal Kalite Hareketi projeleri planladık ama gel gör ki dünyada toplam varlığı iki gram olan virüs 20 Mart tarihinde bizi eve gönderdi. Bu sürede; herkes gibi fiziksel temasımız kesildi ancak bildirimlerle, duyurularla, e-bültenlerle ve en önemlisi de dijital platform etkinlikleri ile görev başında ve faal olduğumuzu hem hissettirdik hem de biz hissettik. İnsana dokunmak gibisi yok…

Bir şube çalıştayı gerçekleştirerek geleceğe ışık tutacak bir rapor hazırlığındaydınız. Bu sürecin dernek olarak size aldırdığı yeni kararlar oldu mu?

KalDer olarak her zaman özdeğerlendirme yapmayı çok önemsiyoruz, bunun yanı sıra üyelerimiz ve halkımız için aklımızda yeni projeler vardı; yetkin kişilerin katılımıyla etkin bir çalıştay yaptık. Bu çalıştayda; yapmamız, daha iyi yapmamız ve yeni yapmamız gereken başlıkları belirledik, önceliklendirdik. Salgınla kısmi bir ara versek de, temmuz ayı içerisinde somut çıktıları olacaktır. Destek vermek istediğimiz konulardan birisi de kadınlarımızdı; davet üzerine Mayıs ayı itibariyle Kadının Güçlenmesi Bursa Platformu’na ev sahibi kurum olarak dâhil olduk.

TEK YETKİLİ KURULUŞUZ

Sadece üyelerinize yönelik değil Bursa’da mükemmellik kültürünün bir yaşam biçimi olarak benimsenmesi adına çalıştığınızı her fırsatta dile getiriyorsunuz. Bu konuda birey ve kurumların çabalarını yeterli buluyor musunuz?

Yazının Devamını Oku

Fiziki albüm değil deneyim alıyorlar

Covid -19 pandemisinde en çok etkilenen ve kayıp yaşayan alanlardan biri de kültür-sanat oldu. Salgının uluslararası sempozyumları zorlaştırmasıyla da Etnomüzikoloji Derneği Türkiye’de ilk kez online uluslararası bir sempozyum gerçekleştirdi. İçinde bulunduğu dezavantajlı durumu avantaja dönüştüren dernek, üç gün boyunca alanında 16 bildirinin sunulmasını sağladı. 


Etnomüzikoloji Derneği Başkanı Doç.Dr.Özlem Doğuş Varlı ile online sempozyum deneyimi ile etnomüzikoloji çalışmalarının günümüz dünyasının değişen dinamiklerine cevap verebilmesi ve uyum sağlaması bakımından önemini konuştuk. Prof. Dr. Özlem Doğuş Varlı, sempozyumda geleneksel sanat ve yöntemlerinden farklı olarak yeni medya teknolojileriyle düzenlenen etkinliklerin müzik dinleme, tüketme ve üretime nasıl yansıdığını da anlattı. Varlı, “Tüketiciler artık fiziki albüm yerine “deneyim” satın alıyor” dedi.

Etnomüzikoloji Derneği olarak Türkiye’de ilk kez online uluslararası bir sempozyum gerçekleştirdiniz. Öncelikle nasıl bir deneyim yaşadınız?
Tam da değindiğiniz gibi yeni deneyimler yaşadığımız bir dönem oldu. Yine tesadüftür ki sempozyumda da deneyim üzerine sunum yapan katılımcılarımız mevcuttu. İlerleyişinin ve sonucunun ne olacağını tam kestiremediğimiz bir süreçti açıkça söylemem gerekirse. Çünkü özellikle sosyal bilimler alanında -ki bizim gibi müzik ve teorinin iç içe olduğu bir alanda yüz yüze olmak aranan bir gerçekliğimiz. Haziran ayının ikinci haftasında Macar Kültür Merkezi, Kalem Ajans ve Türk Avrupa Tanıtım Vakfı ile bir proje kapsamında çağrısını bile yapmış olduğumuz “Müzik-Dans ve Kimlik: Tuna’nın Tınıları” temalı sempozyuma hazırlanıyorken, pandemi süreci bizleri farklı bir sempozyum düzenlemesine yöneltti. Dezavantajları olan bu süreci avantajlı bir hale sokmak adına dernek olarak kolları sıvadık. İletişim kurma kanallarını daha yoğun bir şekilde kullanararak üç gün boyunca, “Dünyada ve Türkiye’de Etnomüzikolojinin Dünü, Bugünü, Yarını” konulu, online uluslararası bir sempozyum gerçekleştirdik. Toplamda 16 bildiri sunuldu. Tüm katılımcılara bu süreçte bize inandıkları, paha biçilemeyecek emekleri için teşekkür ediyoruz.

Sizin için online sempozyumun avantajları neler oldu?
Etnomüzikoloji alanında çok önemli bir isim olan ve normal şartlarda Türkiye’ye haziran ayında getirme şansımız olamayan Prof. Dr. Jeff Todd Titon’u konuk etme şansı bulduk. Son yıllarda ekomüzikoloji- ekoetnomüzikoloji alanında önemli tespitleri bulunuyor. Pandemi döneminde bu sorgulamanın ayrıca önem kazandığı yaklaşım paralelinde müzik, ses ve çevre odaklı bir sunum gerçekleştirdi. Yine konuşmacılarımızdan UNESCO-Somut olmayan kültürel miras komitesinin Makedonya temsilcilerinden Velika S. Serafımovka, etnomüzikolojiyle bağlantı kurarak kültürel miras mevzusuna değindi. Bence bu deneyimin en önemli avantajları ise hem kayıtlı halde bulunması hem de sonraki süreçlerde izlenebilir, yorum kısımlarına sorular sorulabilir olmasıydı. Ayrıca sempozyum geleneklerinden olan etkinlik kısımlarına da anlatımlı konserleri ile katılan sanatçılarımız oldu. Her biriyle Youtube’da yer alan performanslarından sonra, Instagram da bol sohbetli canlı yayınlarımız gerçekleşti. Nikos Andrikos, Farqana Qasımova, Derya Türkan ve Erdal Erzincan tüm ilgililerin yıllarca izleyebilecekleri yayınlar gerçekleştirdiler. Sempozyumun afişini dahi alışılmışın dışında, genç sanatçımız Arda Tulum’un karikatür çizimi ile gerçekleştirdik.

MEKÂNLARA BAĞLILIK SORGULANIYOR

Sempozyumda ele alınan konulardan biri de mekân ve merkezsizleşme kavramlarıydı. Covid 19 pandemisi bu anlamda müzik dinleme ve üretme pratiklerine nasıl yansıdı?

Yazının Devamını Oku

Geleneksel emlakçı devri bitti

Bursa Uludağ Üniversitesi Emlak Yönetimi Program Başkanı Prof. Dr. Elif Karakurt Tosun, tüm mesleklerde olduğu gibi emlak sektöründe de zorunlu bir dönüşümün yaşandığına dikkat çekerek geleneksel yöntemler kullanmaya devam eden emlak danışmanlarının devrinin bittiğini belirtti.Pandemi sürecinin teknolojik araçların emlak pazarlamasının olmazsa olmazı olduğunu çarpıcı bir şekilde ortaya koyduğunu anlatan Prof. Dr. Elif Karakurt Tosun, “Emlak danışmanları artık bir karar vermek zorunda. Ya teknolojik dönüşümün içinde yer alarak kazanacaklar ya da dönüşüme sırt çevirerek sektörden yavaş yavaş yok olacaklar” dedi.


Emlak Yönetimi Program Başkanı Prof. Dr. Elif Karakurt Tosun ile Dönüşüm Günleri serisi için pandemi süreci ve normalleşme sürecine yönelik emlak sektörünü masaya yatırdık. Konut ve ofis piyasasındaki tercihlerden sektördeki değişime kadar sorularımızı yanıtlayan Karakurt, meslek odaları ve emlak danışmanları ile yaptığı görüşmelerden taleplere yetişemedikleri ve normalleşme sürecine çok hızlı başladıkları yanıtlarının geldiğini söyledi.

Pandemi sürecinin Türkiye emlak piyasası üzerinde nasıl etkileri oldu? Dengeleri değiştirdi mi?
Tüm dünya insanları olarak bir kez daha fark ettik ki sağlıktan daha önemli hiçbir şey yok, dolayısıyla sağlığımızın korunması dışında gündelik isteklerimizin ve arzularımızın da pek bir önemi yok. Doğal olarak bu dönemde mümkün olduğu kendi çekirdek ailemize dönük izole hayatlar yaşadık. Bu süreçte sağlığın korunması temel öncelik iken emlak başta olmak üzere tüm ekonomik kaygılarımızı bir süreliğine de olsa erteledik. Elbette bu süreç ekonomik hayatın tüm unsurları kadar emlak sektörünü de kökünden etkiledi. Virüsün hızla yayılması, önlem amaçlı çeşitli iş yerlerinin kapatılması ve sokağa çıkma yasakları neticesinde emlak sektörü Nisan – Mayıs döneminde resmen dibi gördü. Hemen bu söylediğimi bir istatistiki veriyle örneklendireyim, Türkiye genelinde konut satışları nisan ayında bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 55,5 oranında ve mayıs ayında ise bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 44,6 oranında azaldı. 

Yatırımcılar ve bireysel alıcılar açısından bu sürecin bir fırsat olarak değerlendirilebileceği görüşlerine katılıyor musunuz?
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki emlak, hem dünyada hem Türkiye’de en önemli yatırım aracıdır. Bu Covit 19 salgını öncesinde de birçok kişinin gerek yatırım amaçlı gerek yaşamak için emlak satın alma yönünde bir eğilimi vardı. Zira Türkiye’de her yıl ortalama 1 milyon 400 bin adet konut satılmaktadır. Ve her yıl en az yeni 750 bin konut yapılması ihtiyacı vardır. Şimdi düşünün konut özelinde emlak, bir yatırım aracı olmanın dışında ayrıca kişilerin en önemli fizyolojik ihtiyaçlarından olan barınma ihtiyacına cevap vermektedir. Dolayısıyla her geçen gün değer kazanacak bir yatırım aracıdır. Üstelik Covid 19, bizlere yaşadığımız konutların ne kadar önemli olduklarını, onların bizim sığınağımız olarak dışarıdan kaynaklanan tehlikelere karşı kendimizi koruduğumuz birer kale olduğunu bir kere daha gösterdi. Dolayısıyla konuta yapılan yatırımların değeri daha da artmıştır.

BAHÇELİ EV İLGİ GÖRÜYOR

Tüketicilerin konut tercihlerinde değişim olacağı görüşleri var. Gayrimenkul trendleri değişecek mi?

Yazının Devamını Oku

Dijitalleşmekten değil iletişimsizlikten korkun!

İletişimci ve yazar Dr.Umut Kısa, dijital oyun bağımlılığından endişe duyan ebeveynlere seslenerek, “Kötü olan oyun değil, çocukların ilişki kurma becerilerinin gelişmemesi ve dijital yetkinliklerini ilerletememesidir. Dijital oyunların çocuklara neler kazandırdığını 1980’den önce doğan ebeveynler hayal bile edemez. Onlar sadece kendilerini sokağa çıkma konusunda yasaklayan ebeveynlerini bilir ve aynı şeyi yaptıklarını fark etmezler” dedi.


Dr. Umut Kısa röportajımızda, dijital dünyanın sadece teknolojik araçlarıyla değil içindeki insan kültürüyle, ruhuyla başka bir dünyayı temsil ettiğine dikkat çekerken, oyundan simülasyona, kolektif zekâdan ağ kurmaya kadar bir sürü yetkinliğin üst adı olan dijital zekânın önemine de vurgu yaptı. Dijital yetkinlikler alanında doktoralı Umut Kısa ile Dönüşüm Günleri serisi için Dijital Zekâ kitabının da içeriği olan “dijital yetkinlikler, oyun bağımlılığı ve ebeveynler” çerçevesinde dijital dünyayı konuştuk.

Dijitalleşme deyince çoğunlukla bilgisayar, sosyal medya, oyunlar akla geliyor. “Dijital dünya” kavramı doğru anlaşılıyor mu?
Bu kesinlikle doğru ama bence dijital dünyanın tanımı doğru anlaşılmıyor. Size “Yontma Taş Çağı Dünyası” deseydim bundan ne anlardınız? Bu dünyada sadece yontma taşlar olduğunu mu? Yontma taş dünyası yontulmuş taşlardan çok daha fazlasıdır. İçinde insan da vardır. Dijital Dünya; sadece teknolojik araçlarıyla değil içindeki insan kültürüyle, ruhuyla başka bir dünyayı temsil ediyor. Milenyum sonrası “Yakın Çağ”dan çıktık “Dijital Çağ”ın içine girdik. Her şey değişti. Örneğin bilim değişiyor. Eskiden bir paradigma değişimi için onlarca yıl gerekiyordu. Örneğin atom bölünemez en küçük parçaydı ama bir süre sonra bölündü. Bu bölünme süreci onlarca yıl sürdü. Şimdi bir şeyi incelemeye başlıyorsunuz ertesi gün incelediğiniz şey anlamını kaybediyor. Bilim kümülatif ilerleyemiyor. Farklı şekillerde ilerleyen küçük atomize bilim insanları var gibi. Din de değişti. Etkisini gün geçtikçe azaltıyor. Dinler bile ortak bir dijital potada eriyorlar. Medya değişti, hep beraber George Floyd için ağlıyoruz. Birlikte gülüyoruz. Her birimiz #erkeksenyerinibil akımına katılıyoruz, farklı platformlarda tartışıyoruz. Bunu mümkün kılan şey dijital araçlar olsa da dijital dünya teknolojinin çok üzerindedir. Teknoloji sadece onun bir parçasıdır.

HERKES MESAJ TAŞIYOR

Dijital dünyanın araçları nelerdir?
Dijital dünyanın temel olarak üç aracı var. İlki platform, hangi platformdasınız? Mahallede mi, instagramda mı, tiktokta mı? İkincisi içerik ya da medya. Hangi içeriği ya da mesajı iletiyorsunuz. İnsanları savaştırmak mı yoksa barıştırmak mı istiyorsunuz? Tek kesin olan şu: İnsanların mutlaka bir şey yapmasını istiyorsunuz? Örneğin Hürriyet’in bir amacı var kendi içeriğinde. Ya da benim istediğim bir şey var. Her insanın mesajı var. Ya kendinizinkini ya da başka birinin mesajını taşıyorsunuz. Eğer kendi mesajınızı fark edecek olgunluğa erişmediyseniz fark ederek ya da etmeden başkasının mesajının kanalı haline geliyorsunuz. Dijital dünyanın üçüncü aracı ise telekomünikasyon. En güçlü araçlardan biri bu. Hangi ağı kullanıyorsunuz? Bir mesaj iletmek istediğinizde kimin ağından yararlanıyorsunuz? Ağda en güçlü olan kim? Ağın sahibi kim? Sahip olan kişi ağda olanların bilgilerini ne yapıyor? Mesela WhatsApp neden ücretsiz hizmet veriyor? Ağın sahibi olmak onun için çok önemli. Gelir elde etmese bile kanala sahip olmak onu güçlü kılıyor. Telekomünikasyon 1900’lerin petrol şirketleri gibi dijital çağın en güçlüleri, onları Facebook, Google gibi platform sahipleri takip ediyor. Ancak ağı sağlayanlar platformları çok kısa sürede yok etme şansına da sahip.

DİJİTAL ZEKÂ YETKİNLİKLERİ

Yazının Devamını Oku

Oyun oynamak ciddi bir iştir!

Oyun denildiğinde her kuşağın farklı tanımlarının olduğu bir dönemi yaşıyoruz. Ancak oyun artık sadece eğlence amaçlı bir etkinlik değil, işe alımdan pazarlamaya kadar hayati öneme sahip ciddi bir iş olarak da karşımıza çıkıyor! Dünyada hızla ivme kazanan ve ‘oyunla bir işi yaptırma’ olarak tanımlanan ‘Oyunlaştırma’ tekniğini, Türkiye’de bu işin kitabını da yazan Eğitimci, Oyunlaştırma Uzmanı Ercan Altuğ Yılmaz ile konuştuk.

 

Aynı zamanda GamFed Uluslararası Oyunlaştırma Federasyonu Türkiye Temsilcisi olan Yılmaz, Dönüşüm Günleri söyleşi serimizde yeni nesil motivasyon yönteminin oyun ve oyunlaştırma olduğunun altını çizdi. Yılmaz, “Türkiye’de artık oyunlaştırma bir kültür haline getirilip müşterisinden çalışanına tüm kanallarda yer almalıdır. Özellikle var olan sorunu yenilikçi ve eğlenceli bir yöntemle nasıl çözerim diye düşünen gençlere daha çok fırsat verilmelidir” dedi.

Dün oyun dediğimize bugün oyun demiyoruz. Aslında en basitinden oyun düşüncesinden ne anlamalıyız?
Oyun, insanın en özünü keşfetmesi diyebiliriz. Oyun’u tanımlamak, sınırlandırmak ve kategorize etmek oldukça zor. Ancak sadece eğlence amaçlı ya da fiziksel olabilen, ya da çocuklara özel bir oluşum olmadığını söyleyerek; insanlığın ilk iletişim modeli ve tüm canlılarda tekrar eden tek eğitim yöntemi diyebilirim. 
Peki ‘Oyunlaştırma’ kavramı hakkında öncelikle neyi bilmemiz gerekiyor?
Oyunlaştırma, insanın içindeki oyun duygusuyla gerçek hayattaki bazı hedefleri gerçekleştirmesidir. Bugün daha çok adım atacağım, bu hafta en iyi öneriyi ben vereceğim, günün ilk satış siftahını ben yapacağım gibi çeşitli kurgularla yeni davranışlara oyun duygusuyla yönlendirince bu süreci oyunlaştırmış oluyoruz. Annelerimiz gibi aslında, yemek yerken kaşığı uçak yaparak uçak geliyor dediklerinde aslında oyun oynamıyoruz oyunla yemek yiyoruz. Oyunlaştırmada da amaç oyun oynatmak değil oyunla bir işi gerçekleştirmektir. 

OYUN KÜLTÜRÜMÜZÜ AKTARAMADIK

Yazının Devamını Oku

Marmara Denizi’nde umut kalmadı

Sualtı Görüntüleme Yönetmeni ve Belgesel Yapımcısı Tahsin Ceylan ve ekibi, dört yıl önce kameralarını Marmara Denizi’nin saklı güzelliklerine çevirmiş, Bursa’nın kıyı şeridindeki denizsel yaşamı da ilk kez görüntülemişti. Bursa Valiliği desteğiyle gerçekleşen çalışmada azalan balık türlerinde önemli bulgular elde edilirken, kirlenmeye özellikle dikkat çekilmişti.

Pandemi sürecinde kıyısal yaşam alanlarında görülen yunuslar, balinalar belki de bizi gelecek adına umutlandıran önemli gelişmelerden oldu. Gerçekten öyle mi? Denizsel yaşam için sürdürülebilir çalışmalar var mı? Bu soruların cevabını, aynı zamanda Türkiye Sualtı Sporları Federasyonu (TSSF) Çevre Kurulu Başkanı olan Tahsin Ceylan ve dalış ekibinde yer alan TSSF Çevre Kurulu Üyesi, Sualtı Fotoğrafçısı Mehtap Akbaş Çiftçi’den aldık.
Dünüşüm Günleri söyleşi serişimiz için özellikle Marmara Denizi’nin ekosistemi hakkında değerlendirmelerde bulunan ekip, kirliliğe karşı hala savunmasız olan Marmara’da umut taşımak için çok geç kalındığını vurguladı.

Öncelikle pandemi süreci ile Marmara Denizi’nde ne gibi değişiklikler gözlemlendi, tespitleriniz nelerdir?

T.C.: Evet, doğada arzu ettiğimiz bazı görüntülere tanık olduk hep birlikte. Keyif vericiydi ama elbette yeterli değildi. Çünkü madalyonun bir de diğer tarafı var. İki ay boyunca belki sanayi hız kesti ülkemizde ama buna karşın evsel atık miktarı arttı. Denizleri esas kirleten ise evsel atıklardır bildiğiniz gibi. Marmara bir iç deniz. Bütün yaşamı Karadeniz’den gelen besin açısından zengin yüzey sularına bağlı. Her yıl ortalama 173 km3 su boğazdan geçerek Kuzey Ege’ye kadar uzanır ve Marmara’nın da üst tabakasını oluşturur. Bu iç denizin kıyısal alanları tamamen yerleşim yeri. Pandemi süresince eve kapanan insanların denize bıraktığı evsel atıkların etkileri birkaç ay da ekosistemde göreceli olarak hissedilir. Zaten kirliliğe karşı savunmasız olan Marmara kirlenmeye yine devam edecektir. Burada önemli olan şey yaşam şeklimizi rafineleştirmek, üretim modellerimizi gözden geçirmek ve bilinç düzeyimizi yükseltmektir.

AZOT MİKTARI ÇOK FAZLA

Ekosistemdeki farklılıklar, neden sonuç ilişkileri üzerinde incelemeler yapıyorsunuz. Marmara ekosisteminde olumlu değişiklik var mı?

T.C.: 240 km uzunluğa sahip Marmara denizi bir dönem Balinaların ve Akdeniz Foku’nun yaşadığı bir alandı. Moby Dick Romanı’nın Yazarı Melville, İstanbul’da yaşamış Bizanslı tarihçi Prokopios’un M.S. 10.yy Marmara Denizi’nde gemilere saldıran bir balinadan söz ettiğini anlatır. Ahmet Mithat Efendi “Sayyadane Bir Cevelan” kitabında, İstanbul surlarına asılmış balina kemiklerinden bahseder. Kaldırılan kemikler nedeniyle denizin bereketi kaçınca padişahın, kemiklerin bulunup yerine asılmasının emreden bir fetva yayınladığından bahseder. İnsanlık artan nüfusa bağlı olarak doğanın da kaynaklarını artıracağını düşünüyor. Oysa 1967’de Marmara’da 66 ekonomik değeri olan tür varken bu sayı günümüzde 10-15 aralığında. Evsel, endüstriyel ve tarımsal ilâçlamadan dolayı azot ve fosfor miktarı oldukça fazla. Evsel ve endüstriyel atıklar sağlıklı bir besin zinciri oluşumunu engelliyor. Bir halkada başlayan kırılma diğerlerine doğal olarak yansıyor. Marmara’da yaşanan bu.

DENİZ KAYNAKLARI BİTECEK

Yazının Devamını Oku

İnsan-makine işbirliği zamanı

Silikon vadisinde faaliyet gösteren robotik süreç otomasyonu şirketi Buck.Ai Ceo’su Utku Kaynar, pandemi sonrası yeni dünyada otomasyon ve yapay zekâ teknolojilerini entegre edebilen şirketlerin rekabette öne çıkacağını söyledi. Utku Kaynar, iş zekâsı ve yönetişim anlamında makinelerin işin içine daha fazla gireceğini belirterek, “Tarih boyunca hep araç olarak kullandığımız makineler artık işbirliği yapabileceğimiz daha kompleks ortaklar haline geliyorlar” dedi.


Utku Kaynar ile Dönüşüm Günleri serimizde Silikon Vadisi’ne uzanan girişimciliği üzerinden hem deneyimlerini hem de otomasyon alanındaki çalışmalarını konuştuk. Sohbetimizde çalışanların çoğunlukla her gün yaptığı işleri tekrar ettiğine de dikkat çeken Kaynar, insan zekâsının ve zamanının yaratıcı problem çözmeye odaklanması gerektiğinin altını çizdi.

Bursa’dan Silikon Vadisi’ne uzanan şirketinizin yolculuk hikâyenizi kısaca dinleyebilir miyiz?
Elbette. Mühendislik eğitimi aldım ve çocukluğumdan bu yana bilgisayarlarla haşır neşirim. Ancak bu işi profesyonelce yapmaya başlamam uzun zaman aldı. Şirketimi 2009’da kurdum ve 2014’ten itibaren kendi ürünlerimizi geliştirmeye başladık. İlk ürünümüz kapalı devre çalışan bir sosyal ağ idi, halen de Türkiye’de on binlerce insan tarafından kullanılıyor. 2017 başlarında İstanbul Teknik Üniversitesi’nin İTÜ Gate programına kabul edildik. Bu program Türkiye’den Amerika’ya girişimleri taşımayı hedefliyordu ve bu süreçte Amerika’da şirketimizi kurduk ve şimdiki ismi ile Buck.ai kurulmuş oldu. Biz sürecin başından beri yapay zekâ ve otomasyona odaklanıyorduk ama ürünün değer teklifi ve ABD’de hedeflediği pazar konularında, orada yaşamaya başlayınca değişiklikler yaptık. Sonuçta da ortaya bugünkü ürün ve şirket çıktı. 2019’da UC Berkeley Skydeck programına kabul edildik ve Berkeley Skydeck Fund’dan yatırım aldık, bu yılın başında programı başarıyla tamamlayıp pazara açıldık.

İKİ TEMEL SORUNU ÇÖZÜN!

Girişimci olarak dönüm noktalarınızı düşündüğünüzde, şirketlere önerileriniz ne olur?
İlk olarak; iş hayatına gireli 18 yıl oldu, ben kendi ülkemin vatandaşları kadar “bizden bir şey olmaz” diyen başka bir toplum daha görmedim daha. Yazılım haricinde bir ürün nasıl geliştirilir, pazara nasıl sunulur öğrenirken şunu fark ettim; ben Anadolu ve fen lisesinde okudum, sonra da devlet üniversitesinde mühendislik eğitimi aldım ve gayet iyi bir eğitim almışım. Lisede ve üniversitede öğrendiğim temel bilim ve programlama yaklaşımını kullandım hep. Bizim de iyi mühendislerimiz var. Türkiye’den de çok iyi girişimler çıkabilir ve biz de bunlardan biri olmak için çalışıyoruz ancak iki temel sorunla karşı karşıya kalıyor yeni girişimler: ilki tutkuyla çalışacak ekip yaratma sorunu, ikincisi de sermaye problemi. İlki üniversite ve teknoparklarda daha fazla girişimciye birbirleriyle tanışma ve çalışma şansı vererek, ikincisi de risk sermayesi ile çözülüyor dünyada.

BAŞARININ FORMÜLÜ

Yazının Devamını Oku

Gastronomi güveni hijyenle kazanacak

Gastronomi Turizmi Derneği Başkanı ve Marka Doktoru Gürkan Boztepe, turizmde en fazla harcamayı gastronomi turistinin yaptığına dikkat çekerken, yiyecek içecek sektörünün kriz sonrası çıkışı en hızlı yakalayacak sektör olacağına inandığını belirtti.

 


Söyleşimizde korona sonrası virüsün ortaya çıkardığı hijyene dayalı güven sorununu aşmak için “GT Hijyen Belgesi” çalışmalarına hız verdiklerini de anlatan Boztepe, “Ülkemizde merdiven altı çalışan kurumlar yerine, hijyene dikkat eden ve dijitalleşmeye önem veren kurumların katlanarak büyüyeceğine inanıyorum” dedi.
Marka Doktoru Gürkan Boztepe ile Dönüşüm Günleri serimizde bu kez, gastronomi turizminde korona sonrası işletmeler için önerdikleri krizden çıkış haritasını ve Gastronomi Turizmi Derneği’nin başlattığı hijyen çalışmalarını konuştuk.

Pandemiyle birlikte turizm sektörü de ekonomik daralma yaşayan sektörlerin başında geliyor. Siz hedefler konusunda umudunu koruyanlardansınız?
Sektörün hacminin yıllık 120 Milyar TL olduğu düşünülse de, her şeyin normal olması halinde Gastronomi Turistleri’nin de geleceği beklentisiyle 2020 TC Turizm Bakanlığı ile 15 Milyar Usd olarak hedef koymuştuk. Biliyoruz ki koronavirüs etkisi ile tüm işletmeler, oteller ve havayolları kapalı ve ülkemizde de neredeyse hayat durdu. Hedeften sapma yaşanmasını normal karşılasak da mevcut şartlara rağmen, yılın ikinci çeyreğinde bu hedefi telafi etmeye çalışacağımızı belirtmek isterim.

OYUNCULAR DEĞİŞECEK

Yiyecek içecek sektöründe nasıl bir değişim öngörüyorsunuz?

Yazının Devamını Oku

Turizmde corona manifestosu

Turizm sektörünün önemli isimlerinden Dr. Cem Kınay, post corona turizm açısından Sağlık & Güvenlik (Yeni Hijyen), Sosyal Mesafe ve Mutluluk kavramlarının çok önemli olduğuna dikkat çekerek, “Yeni nesil misafirperverlik ve özenli tasarım bütün otellerde uygulanırsa, dünyanın en önemli seyahat merkezi haline geliriz” dedi.


Dr. Cem Kınay, turizmde ‘Birleşmiş Milletlerin 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarının mutlaka dikkate alınması gerektiğinin altını çizerken, hazırladığı ‘Post Corona Dönüşüm ve Değişim Tasarım Manifestosu’nu ilk kez Dönüşüm Günleri serimiz için açıkladı. “Tasarımlar lobilerden, yiyecek içecek alanlarına, sahil düzenlenmesinden odalara kadar bütün alanlarda misafirlerin kafasındaki endişeleri ortadan kaldırmak ve mutlu olmalarını sağlamak için uygulanmalıdır,” diyen Dr. Kınay, Türkiye’nin turizmde yeni hikâyeleri ve çeşitliliği hedeflemesi gerektiğine de işaret etti.

Turizm sektörüne pek çok yenilik katmış ve danışmanlık yapan biri olarak pandemi ile birlikte ilk duygu durumunuz ve düşünceniz ne oldu?
İlk şoku kısa zamanda atlattım ben. Nedense normalin dışında bir şeyler olursa, benim gücüm ve yaratıcılığım artıyor. Beynim daha hızla, “Nasıl çözümler olabilir, benim nasıl katkım olur?” diye çalışmaya başladı hemen. İlk tespitim de yeni yapmış olduğum Club Sei “All Experiences” otel konseptinin sanki bugünler için düşünülmüş olduğu idi.

YENİ NESİL KONSEPT

Bir yıl önceki söyleşimizde, yeni otel konseptinin turizmde bir devrim olduğunu söylemiştiniz. Bu süreçte nasıl bir konseptten söz ediyoruz?
Yeşil bir proje; doğaya saygılı, içinde kendi taze sebzelerini üreten, ana restoranın açık büfe değil bazaar şeklinde çeşitli istasyonlardan oluştuğu ve yemeklerin anında taze pişirilerek servis edildiği, doğal ve lokal, Akdeniz, vegan ve ayurvedik mutfak ağırlıklı yemek konsepti içeriyor. Bugün ve post-corona’da istenilen de bunlar olacak. Aynı zamanda kişisel hizmetlerin Butlerlar tarafından yapıldığı, dijital misafir deneyim aplikasyonu ile misafirin odasından her türlü rezervasyonu yapabildiği yeni nesil bir konsept. Misal Spa konseptinde ayurvedik Detox olan Club Sei 2021 yılına ertelendi, ancak bu konsepti post corona döneminde birçok otelin hayata geçireceğini düşünüyorum.

Ayrıca bir “Post Corona Tasarım Manifestosu” hazırladınız. Turizmde dönüşüm ve değişim tasarımının kodları neleri içeriyor?

Yazının Devamını Oku

Haritasız sulardayız

Prof. Dr. Necmi Gürsakal, pandemi sürecinin uzaması halinde işsizliğin, sağlıktan sonra dünyanın karşısına çıkan diğer devasa bir sorun olacağına dikkat çekti. Daha önce bu ölçekte evden çalışma ile hiç karşı karşıya kalınmadığının altını çizen Prof.Dr.Gürsakal, “Karşı karşıya olduğumuz en önemli karar, iş ve sağlık konusunda bir seçim yapmak. Cevabı olmayan sorular soruyor, henüz haritası çizilmemiş sularda yol alıyoruz” dedi.

Dönüşüm Günleri söyleşi serimizin bu haftaki konuğu, araştırma konuları olan istatistik, ağ bilimi, veri bilimi konularında özgün çalışmaları bulunan Prof.Dr. Necmi Gürsakal oldu. Söyleşimizde insanlığın ağlar içinde yaşamasına rağmen hala durumun farkında olmadığını da anlatan Prof.Dr. Gürsakal, salgın hastalıkların önlenmesinde ağ biliminin önemine işaret ederken, ülkemizde en kısa zamanda bir ’Ağ Bilimi Enstitüsü’ kurulması gerektiğinin de altını çizdi.

Prof. Dr. Necmi Gürsakal

İki yıl önceki söyleşimizde küreselleşme ile teknolojinin el ele vererek dünyanın altını üstüne getirdiğini, adeta gerçek ile düş arasında yaşadığımızı konuşuyorduk. Ya şimdi?
Dünya, insanlık çok ilginç ve zor bir dönemden geçiyor. İçinde yaşadığımız bu dönemde insanoğlu ilk kez, bazı kararların alınmasını makinelere bırakmıştı. Makine öğrenmesi ve yapay zeka gibi nedenlerle makine-insan ilişkisi bir çıkmaza doğru yol alıyordu. Beklenmeyen darbe bu kez başka bir taraftan geldi. Makineler insanların işini elinden alırken, bu yetmezmiş gibi bir de insanın karşısına çıkan bir virüs de onların işini elinden almaya başladı. Virüs desteği sürerse, işsizlik insanlığın sağlıktan sonra karşısına çıkan devasa bir sorun olacak gibi görünüyor.
Şimdi, “İşsizlik zaten dünyada bir sorun değil miydi?” diye soranlar olabilir?
Evet bir sorundu ama bu kez karşımıza işsizlik, boyutları inanılmaz ölçüde büyük bir sorun olarak gelebilir, bunu anlatmak istiyoruz. Hem dışarı çıkmayalım hem üretimimiz azalmasın, bu kısa süreler için olabilir ama bu iş uzun sürerse, bunu sağlamak kolay olmaz. Hem çay hasadı olsun, hem de bu bulaşıcılığı yüksek olan hastalık kimseye bulaşmasın. Çok zor bir soru.

Yazının Devamını Oku