GeriSibel BAĞCI UZUN Algı değil bilgi lazım
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Algı değil bilgi lazım

Oyuncu Fırat Tanış, muazzam bir deneye benzettiği televizyon dizilerine uzun süreli maruz kalan izleyicilerin gerçeklik algısından uzaklaşabileceğine dikkat çekerken, “Maalesef neden sonuç ilişkilerinden kopuk, doğruların yanlışların havada uçuştuğu hikâyelerle bir algı toplumuna dönüştürüldük. Gerçek hayatta da neyin, ne zaman olduğu; kimin, nerede nasıl davrandığını tespit edebilmeniz gittikçe güçleşiyor. Hâlbuki bize en çok bilgi lazım,” diyor.

Algı değil bilgi lazım
Oyuncu ve müzisyen Fırat Tanış ile kısa bir tatil molasında karşılaştı yolumuz. Dilime dolanan “Yani” şarkısıyla başladığım haftanın güzel sürprizi, Tanış’ın söyleşi isteğimi kırmamasıyla daha da anlam kazandı. Ünlü oyuncu ile kendisi için “devrim” dediği sorgulamalarından, niteliğin önemine sözün kıymetine uzanan samimi bir sohbet gerçekleştirdik. Fırat Tanış, pandemi nedeniyle yeni döneme uyum sürecini de anlatırken, sevenlerine “Gelin Tanış Olalım” oyununun devam edeceği ve yeni şarkılarının da yolda olduğu müjdesini verdi.

Geçtiğimiz günlerde Instagram’a çocukluk fotoğrafınızı koymuş ve “Fırat nasılsın?” diye sormuştunuz. O da size hayatla ilgili bir soru sorsa çocuk Fırat’a, ne söylemek istersiniz?
Yaptığım her şeyde o çocuk var, her şeyi ona borçluyum. Öte yandan ‘Hayat çok ciddiye alınacak bir şey mi?’ diye sorarsanız; anneannem vefat ettiğinde onu büyükbabamın üstüne gömdükleri sırada mezarcı büyükbabamın kafatasını, kemiklerini biraz yana itelemişti. Bu çok Hamlet benzeri bir şey oldu ama; ‘hayat elbette ciddiye alınacak bir şey ama bu ciddiyet hırsla üstüne bastırılacak, bir amaca ulaşmak için her yolun mübah olduğu bir şey değil’, diyebilirim.
Aynı zamanda 6 yaşında bir kız çocuğunuz var, Zeynep. Kızınızdan önce baba olmanın bir oyuncuya çok şey katacağını düşündüğünüzü söylemişsiniz, baba olduktan sonra da her gün kendinize şaşırdığınızı. Baba olmak size neler kattı?
Lafta her zaman bir duruma pek çok bakış açısı olması gerektiğini söyleriz ama bunu ne kadar içselleştirebiliyoruz soru işareti. Öncelikle bu anlamda çok değer kattı. Diğer yandan her şeyin çok canınızla oranlandığı, canınız değeriyle çarpıldığı bir gerçekle karşılaşıyorsunuz. Onun için her şeyi yapabilirsiniz ya da yapamayacağınız şeyler vardır gibi... Oyunculuğuma da mutlaka yansımıştır ama bunu bilinçli yapmıyorum.

BAĞIMSIZLIĞIMI SORGULADIM

Konservatuvara gitmeye karar verdiğiniz 15-18 yaşlarınız için, bu yaşların insanın kendi içinde yarattığı bir “devrim” olabilmesi adına önemli olduğunu belirtiyorsunuz. Kendi adınıza hangi döneminizi “devrim” olarak niteliyorsunuz?
Farklı dönemlerde farklı anlamı olan şeyler var tabii. Açık yüreklilikle söyleyebilirim ki on yıl önce bağımsızlık kavramının ne olduğuna dair düşünmeye başladığımdan itibaren ki dönemdir. Tamamen kendi kişisel sürecimle ilgili, hayatımdaki bağımlılıklarıma olan ilişkimi sorguladığım gerçek, bilinçli, kasıtlı ve akli bu hareketim benim için bir “devrim”di. Ondan öncesi benim kontrol edemediğim şeylere bağlı gelişebiliyordu. Mesela oyun oynama isteği 0-5 yaş arası, oyun oynamanın birileri tarafından görülüyor olmanın hazzıyla kurulan ilişki 15-18 yaşlarındaydı belki ama oyun oynamanın ne işe yaradığıyla ilgili bir farkındalığın oluşması çok daha ileriki yaşlarda oldu. İleride belki başka şeylere de dönüşecek.

“GELİN TANIŞ OLALIM” MUKTEDİRİN SİPARİŞİDİR

Algı değil bilgi lazım
Dört yıldır sahnelediğiniz “Gelin Tanış Olalım” oyunu da bu farkındalıkla birlikte geldi sanırım. “Sözün kıymeti” ve “ortak değerler” üzerinden izleyenleri nasıl bir yüzleşmeye davet ediyorsunuz?

Gelin Tanış Olalım biraz bize muktedirin siparişidir, dolaylı olarak. Çünkü siyasetin ayrıştırıcı dili olmasaydı biz böyle bir oyunu yapmazdık bu çok net. 700 yıl önceki ile bugünkü siyasal ve kültürel demografinin birbirine uyuşması gibi bir durum da söz konusu burada. Aynı zamanda böyle bir tespiti de içinde taşıyor. Oyun ayrıca eterik, mistik bir içe dönüşten bahsetmiyor, tam tersine dışa dönük, hareket içinde olan, bir başkası ile empati kuran, davet eden ve davete giden bir eyleme doğru yön gösteriyor. Kendini bırakmış bir dünyaya değil tam tersine tarafların birbiriyle kucaklaşmalarını öneren bir dili var. Hem bu oyunu izleyenler hem de dili söylemi Yunusların, kadim Anadolu düşünürlerinin dili olduğunu iddia eden insanlar gelsinler, bununla yüzleşsinler, biz de ne kadar içten ne kadar sahici olduklarını bir görelim istedik, devam da edecek… Ortak kelimesinin anlamını da iyi vurgulamak lazım, hepimiz tek tipleşelim hepimiz aynı şeyden bahsedelim gibi bir ortaklık değil bu. Pek çok şeyin farklı olduğu bir yerde “ortak değer” neye diyoruz, bunun üzerine bir şey.

İYİ İÇERİK MUTLAKA GÖRÜLÜR

Algı değil bilgi lazım“Eğitimli sanatsever, iyi bir izleyici olma” kavramları sizin için ne ifade ediyor?
Tiyatronun muhteşem bir yanı var; çok basit. Bütün büyüsü bu basitlikten kaynaklanıyor. İzleyici ile arasında herhangi bir kurgu makinesi yok, hiçbir özelliği olmayan tek boyutlu bir mekânda bir oyunu izliyorlar. Şunu unutmayalım, eğer siz gerçekten etkileyen bir şey yapıyorsanız bunu izleyen insanın hangi eğitim düzeyinde olursa olsun görmemesinin imkân ve ihtimali yoktur. İyi içerikle izleyici arasındaki ilişkinin gücüne, Gelin Tanış Olalım’da çok yakından temas etme şansım oldu. Öyle seyircilerle karşılaştım ki tamamen bana karşı bir ön yargıyla, benim şu ya da bu olduğumu düşünerek oyuna gelip, oyun sonrası ağlayarak çıkanlarla… Hatta biri bana sarılarak ‘Kâbe’ye gitmiş kadar mutlu oldum’ demişti. Bana bu yeter, benim için çok değerli. Tiyatro hakkında ya da tiyatro nasıl izlenirle ilgili bir eğitiminin olup olmamasının hiçbir önemi yok.

NİTELİKSİZ SİYASETE ‘TİYATRO’ DİYORLAR!

Özel tiyatro sayısına baktığımızda nitelik açısından sizi tatmin ediyor mu?
Maalesef bu konuda da ülkenin yapısından bağımsız şeyler söyleyemiyoruz. Bizim memlekette niceliği yüksek olduğu yerlerin niteliğine soru işareti ile bakıyorum. Çünkü tiyatroda da nicelik amatör bir heves düzleminde gitmiyor. Sonuçta bir salon açılıyor, bir işletme oluyorlar. En basit haliyle somut veri olarak, Kültür Bakanlığının yaptığı açıklamada 400 özel tiyatro içinde SGK’lı çalışan sayısının 300 kişi olduğunu biliyoruz. Emek üretim ilişkisine bu noktadan bakan bir niceliğin oluşturacağı nitelik sizi ne kadar ikna eder? Beni etmez! Söyleyeceği tiyatronun sözü hangi dünyanın sözü olabilir? Beni nereden etkileyebilirsin diye sormaz mı insan? Bu niceliğin en yüzeysel hali, içerik anlamındaki niteliğe baktığımız zaman da temel sindirilmemiş hak, adalet duygusundan ötürü mutlaka buradaki içeriklerin seçimine de sirayet ediyordur. Mesela size garip gelmiyor mu? Bu ülkede niteliksiz siyasete tiyatro deme alışkanlığı var. Burada niceliğinde bir sorumluluğu yok mu? Var elbette! Kendimi de katarak söylüyorum, hepimizin bunda bir payı var maalesef. Dönüp dolaşıp hep niteliğe döneceğiz, dönmeliyiz. Nitelik ve niceliğin iddiası ne kadar birbirine yakınsa orada bir şeyler daha doğru gitmeye başlar çünkü…

Nitelikten bahsetmişken, geçtiğimiz günlerde son 20 yılda farklı sanat dallarında yetişmiş kişileri sorguladığınız bir tweetiniz oldu. Tepkiler de aldınız?
Orada “cenah” kelimesine çok takıldılar. Altına tekrar yorum bile yazmadım, öyle bir hal aldı ki mail atıp hakaret edenler de oldu çünkü. Hâlbuki cenah kavramını ortaya koyan kişi ben değilim. Buradaki sanat cenah, taraf takım ilişkisini ortaya koyan kişi 2012 yılında yazdığı muhafazakâr sanat manifestosuyla İskender Pala’dır. Manifestoda 16 maddelik muhafazakâr sanat ilkeleri ve nitelikleri var, baksınlar. Cenah ve nitelikten kastım oydu. Bana cevap olarak Beethoven çalan dünya tatlısı başörtülü kız kardeşlerimin videolarını gönderiyorlar. Ben bunu söylemiyorum ki, dünyada herkes daha iyisini de yapıyor zaten. ‘Muhafazakâr sanat manifestosunun iddiası bu muydu?’ diye, bunu soruyorum.

TV DİZİLERİ MUAZZAM BİR DENEY

Algı değil bilgi lazım
1990’ların sonundan bu yana televizyon dizilerindeki kahramanların ortak özelliği için “sinirleri bozuk” diyorsunuz. Tv izleyicisi açısından nasıl bir değerlendirme yaparsınız?

Mesela o kahramanların hiçbiri adalet için herhangi bir kurumsal yapıya güvenmez, hepsi tek başına adaleti sağlamaya çalışır. Bu muazzam bir deney... 150 dakika boyunca size neden sonuç ilişkisi kopuk, her kahramanın kendinden menkul davrandığı, öznelerin tamamen birbirine karıştığı iyilerin kötülerin doğruların yanlışların tamamen havada uçuştuğu algısal bir şey izlettiriliyor. Bunu izleyen milyonlar var, üstelik bir diziyi takip etmeyip bu nitelikte 4-5 diziyi takip eden insanlar da var. Bu şeye uzun süre maruz kalmak, kişide de neden sonuç ilişkilerini, tarih algısını, öyküselliği ortadan kaldırabilir. Gerçek hayatta yaşadığımız şiddet içerikli olaylar da, her bölümü birer şok doktrini tezi gibi olan dizilere ne kadar benziyor değil mi? Bunun içerisinde neyin, ne zaman, ne sırayla, nerede olduğunu; kimin nerede hangi fiilde davrandığını tespit edebilmeniz güçleşiyor. Siz de kendisinden hiç öyle bir şey beklemediğiniz insanlar öyle davranmaya başladığında, buna ikna olmaya hazır hale geliyorsunuz.
İyi-kötü, doğru-yanlış kavramlarının altını nasıl dolduruyorsunuz?
Doldurmuyorum, iyi ve kötüden mümkün olduğunca uzaklaşmaya çalışıyorum. İyi-kötü, doğru-yanlış bunlar hiçbir sahici bilgi barındırmaz. Bunlar algı barındırır sadece. Maalesef biz de bir algı toplumu haline dönüştürüldük, hâlbuki bize bilgi lazım. Algı; pek çok tiyatro açıldı. Bilgi; Sadece 300 tiyatro çalışanı SGK’lı. Bu nedenle bilgi yoksa iyi insan kötü insan gibi algıların benim nezdimde hiçbir önemi de yok.

PANDEMİYİ YASA BENZETİYORUM

Pandemi sürecini nasıl değerlendirdiniz?
Bu süreci yas kavramıyla benzetiyorum çünkü hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı bir şey yaşandı. Düşünün evinizde yiyecek ekmeğiniz yok ve bir hastalığa yakalandınız. Üstelik yan komşunuzla bile dayanışmadan uzaklaştırılmışsınız. Çok mikro ölçekte böyle bir durum; yönetilmesi kolay bir şey değil. Her yas da olduğu gibi önce inkâr, sonra bununla yüzleşme, hüzün ve depresyonla geçti. Şu anda yeni dönemin yeni koşulları hakkında fikir yürütmek ve yeni döneme uyum sağlamakla ilgili bir aşamadayım şahsen. Ne olacak, neler yapılacak ve ne yapılmaz bunlara bakıyorum. Mesela anladım ki kesinlikle tiyatro dijitalize edilecek bir şey değil, kesinlikle çevrimiçi bir tiyatro olmaz. Yapılıyorsa da eğer arşivsel değeri mutlaka vardır. Ama oradaki hayatta olan yaşayan oyuncuların müzisyenlerin yönetenlerin yazanların haklarının da ödenmesi koşulu ve şartıyla yapılmalı.

ALBÜM GELİYOR

Resim yapıyorsunuz aynı zamanda, bir sergi açmayı düşünüyor musunuz?
Resim sergisi açmakla ilgili bir düşüncem hiç olmadı, daha çok kızıma saklıyorum gibi, öyle duruyor. Kişisel bir ilişkim var resimlerimle. Satmıyorum en fazla muhatapları varsa hediye etmekten hoşlanıyorum. Bu 90 gün evde kaldığımız süre içinde belki 200 parça iş çıkmıştır. Bu ne kadar sağlıklı bilmiyorum, buna ihtiyacım varmış demek ki ortaya çıkmış oldu (gülerek).
Albüm müjdesi var mı?
Evet, iki parçalık bir albüm yapıyoruz. Bir şiir Behçet Necatigil’in ve bir şiir Metin Altıok’un. Besteler lise arkadaşım Turgay Yakut ve bana ait. Çok yetenekli bir müzisyen olan dostum Ajlan Akyüz düzenlemelerini yapıyor. Belki aynı zamanda belki de farklı zamanlarda yayınlanacak.

X

Duygu dönüşmeden beden iyileşmez

Kişisel Gelişim Uzmanı, eğitmen Bahar Su Dinçeller, kendi kişisel gelişim yolculuğunu anlattığı “Bahar’ın Kitabı” ile kariyerine yazar kimliğini de ekledi. Sohbetimizde her insanın mutlaka bilinçaltı temizliği yapması gerektiğine dikkat çeken Dinçeller, bedensel hastalıkların altında duygu hasarlarının yattığını anlatarak, “Fiziki bedende kan akarken, enerji bedende duygu akar. Hiçbir hastalık yoktur ki duygular hastalanmadan sadece bedende olsun! Bu nedenle önce negatif duygu, düşünce, dil ve davranış dörtlüsünü denetlemeyi öğrenmek ve dönüştürmek gerekiyor” dedi.


Yaklaşık kırk yıldır özellikle spritüel alanda eğitimler alan ve eğitim veren Bahar Su Dinçeller, kitap yazarken bilmeden neler başardığını, nelerden sınıfta kaldığını paylaşmanın kendisine de terapi olduğunu söyledi. Okuyuculara ise hangi konulardan hangi derslerin çıkarılabileceğini farklı bakış açılarıyla sunmuş olduğunu ifade eden Dinçeller ile röportajımızda çocukluktaki kodlamalardan başlayıp bilinçaltı dönüşümüne uzanan bir yolculuk yaptık.

Kişisel gelişim son yıllarda herkesin merak ettiği bir alan oldu. Siz de yıllardır bu anlamda hizmet ve eğitim veren biri olarak ilk kitabınızı çıkardınız. Öncelikle içeriğini nasıl oluşturdunuz?
Evet, herkes bir biçimde kişisel gelişimden bahsediyor ve duyduklarını kendisinde uygulamaya çalışıyor. Ancak herkesin birebir destek alması mümkün olmadığından yazılan kitaplarda da genellikle bilimsel bilgiler ve öneriler yer alıyor. İşte, ben de tam bu noktada bambaşka bir kitap yazabilmek hayaliyle yola çıktım. Yaklaşık 40 yıl önce kâinatı merakla başladı yolculuğum ve kendi bilinçaltımı dönüştürmek için eğitimler aldım, eğitimler de veriyorum. Kitap yazmak ise çocukluk hayalimdi. On yıl önce yazarlık kursuna gittim ve sonrasında spritüel yaşam koçluğunun, diğer eğitimlerin tekniklerini, yöntemlerini, kendi sentezlerimi yıllarca not aldım. Ancak yaklaşık dokuz defter olan notlarımı derlemek için bilgisayarın başına oturduğumda hiç içimden gelmedi ve kendi kişisel gelişim hikâyemi yazmaya başladım. Bilmeden neler başardığımı, nelerden sınıfta kaldığımı ve zorlandığım noktaları paylaşmak bana hayatımı bir kez daha gözden geçirme imkânı sundu. Öte yandan içeriği okuyucular için de hangi konulardan hangi derslerin çıkarılabileceği, olaylara ne türlü bakış açıları ile yaklaşılabileceğini yaşamın içinde gözlemleme şansı veriyor.

BANA DA TERAPİ OLDU

Kitabınızın ismi de “Bahar’ın Kitabı” olunca yazarken kendinizle de bir yüzleşme de yaşadınız sanırım?
Hem de nasıl bir yüzleşme! Pandemiden önceki yaz üç ay boyunca eve kapandım. Beni gizli kameraya alsalardı herhalde bir yazarın yazma hikâyesi diye film olurdu. Bilinçaltım beni öyle gerilere götürdü, öyle olayları çıkarttı ki ortaya, zaman zaman çok ağladığımda oldu. Benim için hem keyifli hem de çok zor bir süreçti. Kısacası kitabım bana da terapi oldu. Bahar’ın Kitabı’nı okurken okuyucular da kendi hayat kitabını da okuyor olacak. Belki şimdiye kadar almadığınız dersler vardır, affetmeniz için sizi bir köşede bekleyen anılar, eski tanıdıklar; hatta şükretmeyi unuttuğunuz, varlığından duyduğunuz mutluluğu dile getirmeyi ihmal ettiğiniz sevdikleriniz. Dökün siz de şöyle bir içinizi, anılarınızın kapaklarını aralayın, duygularınızın altını deşin, özlemlerinizi, hayallerinizi olumlamalarla dile getirin diye yazdım kitabımda. Ben ruhumun seyr-i sefasına çıkarken siz de kendi ruhunuzun semalarında bir dolaşın istedim. Çünkü, bulduklarınıza inanamayacaksınız.

ÇOCUKLUĞUMUZU İYİ TAHLİL ETMELİYİZ

Yazının Devamını Oku

XYZ kuşakları sanatla buluştu

İllüstratör Anej Nuhanovic (42); tecrübeli, duyarlı, şüpheci bir X kuşağı. Endüstriyel tasarımcı Ömer Faruk Boyacı (30); girişimci, esnek, özgür bir Y kuşağı. Karikatürist Arda Mert Tulum (19); işbirlikçi, kararlı, teknolojik Z kuşağından. XYZ kuşaklarının sanatçıları kuşaklar arası iletişimsizliğe ve bireyselleşmeye tepki olarak işbirlikçi ve yenilikçi bir yaklaşımla sanatsal bir buluşma gerçekleştirdi.


Farklı bakış açılarını İstanbul temalı eserlerine yansıtarak, “XYZ İstanbul’a 3 Kuşak Bakış” sergisi ile ziyaretçilere açan sanatçılar, çalışmalarına Bursa ile farklı şehirleri de dâhil edeceklerini açıkladı. Söyleşimizde serginin temel amacını ise “Özellikle X ve Z kuşağının iletişimi giderek zorlaşırken, bireyselleşme artıyor. Bu noktada köprü kurma görevi her iki kuşağa da yaklaşabilen Y kuşağına düşüyor. Projemiz ile hem hali hazırdaki teknikleri devam ettirmenin hem de yeni ve güncel eserler üretmenin mümkün olduğunu kuşaklar arası görsel iletişim örneği olarak sunuyoruz” sözleriyle açıkladılar.

Ömer Faruk Boyacı, Anej Nuhanovic

Anej Bey, tecrübeli X kuşağı sanatçısı olarak sizi tanıyabilir miyiz?
Anej Nuhanovic: 70’lerin sonlarında Saraybosna’da doğdum. Çocukluğumun çoğu yaratıcılık ve sanatla geçti. Gençlik yıllarımda Bosna-Hersek, okul eğitimimi ve sanata bakışımı etkileyen bir etnik savaşın içindeydi. İlhamımın çoğu illüstrasyon ve çizgi romanlardan ve yerel baskı resim sanatçılarından geldi. Avrupa çizgi romanlarını okuyarak büyüdüm ve ancak daha sonra babam ve amcam aracılığıyla daha ciddi sanatçılar buldum. Cezanne, Rubens ve Norman Rockwell gibi insanlar. Yıllarımın çoğunu, eğitimimi tamamladığım ve George Mason Üniversitesi’nden mezun olduğum Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Washington DC’de geçirdim. Birçok müzede ve antika firmasında çalıştıktan sonra Çek Cumhuriyeti Prag’a taşınmaya karar verdim. Prag’da heykel yüksek lisansımı bitirdim. Altı yıl sonra kendimi İstanbul’da evli ve çocuklu buldum ve bu büyülü yerin temalarından, atmosferinden ilham aldım.

Ömer Bey, siz de özgür Y kuşağısınız. Bursa’da başlayan sanat eğitiminizi nasıl devam ettirdiniz?

Yazının Devamını Oku

Üşenme, erteleme, vazgeçme!

Pandemi ile birlikte herkesin gezmeye, tatile ve de doğaya özlemi daha da arttı. Kapalı mekânlardan, kalabalıklardan uzak durmak isteyenler çadır ya da karavan ile kamp yerlerine akın etti. Ancak doğa aşığı Ercan Sönmez gibi tamamen karavanda tam zamanlı yaşamını sürdürenler de var. Halen kurumsal hayatta görev yapan Sönmez, pandemi sürecinden önce verdiği karar ile iki buçuk yıldır Misi Karavan Parkı’nda konaklıyor. Her fırsatta yeni yerler görmek, farklı kültürden insanlarla tanışmak için yola çıkarken, deneyimlerini CaravanSurfing isimli sayfalarında takipçileriyle paylaşıyor.

Sporu ve sağlıklı beslenmeyi yaşam tarzı haline getiren biri olarak karavanın kendisine özgürlük verdiğini ve güvenini artırdığını anlatan Sönmez, hayat felsefesini “Üşenme, Erteleme, Vazgeçme” olarak açıklıyor.

Misi Karavan Parkı’nda ailecek bir araya geldiğimiz Ercan Sönmez ile çocukluk hayallerini gerçekleştirdiği karavan yaşamından, karavancılığın ne olup olmadığına uzanan, deneyimlemek isteyenlere öneriler de sunduğu keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Karavan aşkınıza geçmeden önce kısaca sizi tanıyalım?
Doğma büyüme Bursalıyım, belki de her insan gibi, doğduğum şehre âşık biriyim. Sporu ve sağlıklı beslenmeyi yaşam tarzı haline getiren, farklı kültürlerden insanlarla tanışmayı seven ve her fırsatta yeni yerler görmeyi amaç edinmiş, doğa aşığı bir insanım.
Profesyonel çalışma hayatınız devam ediyor mu?
Büyük bir tekstil firmasında, iç pazar sorumlusuyum, yaklaşık 14 yıldır aynı firmadayım. İşimi seviyorum, karavan ile ikisini çok güzel kombinlediğimi düşünüyorum. Tabii ki tamamen işimi bırakıp tam zamanlı dünyayı gezmek hep sonraki hayalim ama bunun için biraz daha zamana ihtiyacım olduğunu düşünüyorum.
Belli ki doğa ve seyahat hayatınızın hep merkezinde olmuş. Karavan öncesi farklı rotalara deneyimleriniz oldu mu?

Yazının Devamını Oku

20 Umut dolu hikâye “Sesim Resim”de buluştu

Sanatçı Cenk Yüksel, “Sesim Resim” projesi ile Mor Salkım Kadın Dayanışma Derneği’ne başvuran ve destek alan kadınların hikâyelerini duygu dünyasında tuvale aktarırken; sanat, iş dünyası ve akademik alandan tanınan isimler de sesleriyle resimlere hayat verdi. Dünyada ilk kez, sesi, hikâyeyi, resmi ve teknolojiyi bir arada kullanan bir sergi gerçekleşeceğine dikkat çeken Yüksel, sosyal sorumluluk esasına dayalı projenin dernek yararına gerçekleşeceğini belirtti.


Toplumsal cinsiyet eşitliği, kadına yönelik şiddet konularında yaptığı çalışmalarla dikkat çeken Cenk Yüksel ile bu kez şiddeti yaşayan kadınlara bir nefes ve destek olma amacını taşıdığı resim sergisini konuştuk. Ziyaretçileriyle ilk olarak 3-30 Eylül tarihleri arasında İstanbul’da buluşacak olan “Sesim Resim” projesinde, 20 umut dolu hikâyeden birine ses vermenin mutluluğunu ve heyecanını da yaşadığımı ayrıca paylaşmak isterim.

Kadına yönelik şiddetle ilgili birçok resim ya da fotoğraf çalışmaları oldu. Ancak “Sesim Resim” projeniz içeriği itibariyle birçok ilkleri barındırıyor. Öncelikle bir sosyal sorumluluk projesi olarak nasıl hayat buldu?
Merkezi Bursa’da bulunan Mor Salkım Kadın Dayanışma Derneği uzun süredir tanıdığım ve kadına şiddete karşı yaptığı çalışmalarla ulusal ve uluslararası alanda da organize olmuş bir dernek. Müzikal anlamda bir proje yapmak ve onlara destek vermek pandemi şartları altında mümkün değildi. Ben de resim projemden bahsederek, size başvuran kadınların hikâyelerini duygu dünyamda tuvale aktarmak istiyorum dediğimde gerçekten onlar için de çok büyük bir mutluluk oldu. Pandemi dönemi özellikle sanatçıların en büyük sıkıntıyı çeken grup olmalarının yanı sıra, yaratıcılık konusunda çok beslendikleri bir dönem oldu açıkçası. Ben de bir müzisyen olarak resim çizeceksem de bunun belli bir manifestoya ve alt yapıya dayanmasını, sesin de mutlaka buna dâhil olması gerektiğini düşünüyordum. Ama nasıl olacaktı buna kafa yormak gerekiyordu.

RESİM, HİKÂYE, SES BİR ARADA

Hikâyeler önce resme ve sonra sese dönüşmesi nasıl gelişti?
Zor durumda olan o kadar çok kadın hikâyesi vardı ki… Benim çizeceklerim de, belki hepsine ses olmayı başaracaktı. Ses olmak derken aklıma sergiyi gezenlerin hikâyeyi hem tuvalde görmesi hem de hikâyenin sahibinden QR kod vesilesiyle dinlemesi fikri geldi ve beni daha da fişekledi. Çünkü dünyada ilk kez sesi, hikâyeyi, resmi ve teknolojiyi bir arada kullanan bir sergi gerçekleşecekti. Ancak kadınların gizlilik durumlarından dolayı seslerini kullanmak tehlike arz edebileceği için bu hikâyeleri sanat, iş, akademik dünyada tanınan isimler seslendirsin; şiddeti yaşayan kadınlara da bir ses bir destek bir nefes olsun diye düşündüm. Hikâyeleri beni kırmayan çok sevgili dostlarım seslendirdi.

Yazının Devamını Oku

“Masal işte!” deyip geçmeyin

Masal Terapisti, eğitmen Gülsün İcik Yılmaz, masalların en eski öğrenme metodu olduğunu anlatırken, “Masal işte!” deyip geçmeden önce çocuklara farklı yaşam becerileri kazandırmak adına bir tohum ektiğimizin farkında olmamız gerektiğine dikkat çekti. Çocukların, ruhsal, zihinsel ve fiziksel bütünlüğünü sağlamasına yardımcı olan masalların, zehirli etkisinin de olabileceğinin altını çizen Gülsün İcik Yılmaz, ebeveynleri yaşanabilecek travmalara karşı bilinçli olma konusunda uyardı.

GÜLSÜN İcik Yılmaz, birçok farklı alanda eğitimler alarak yaşam boyu öğrenci olmaya yani eğitime gönül vermiş eski bir sağlık çalışanı. Yazdığı masalların kızında yarattığı olumlu değişimleri gözlemleyerek, masal terapisi alanında uzmanlaşmaya karar veren Yılmaz ile çocuklar için kurduğu masal atölyesinde bir araya geldik. Öfke kontrolü, özgüven kazanma, problem çözme becerileri, dil, hafıza geliştirme gibi konular üzerinde atölye çalışmaları yapan Yılmaz ile masallların çocuklar üzerindeki etkileri ve terapi yöntemi olarak faydalarını konuştuk.

Çalışma hayatınıza baktığımızda birçok alanda eğitim aldığınızı görüyorum. Uzmanlık alanlarınızla birlikte sizi kısaca tanıyabilir miyiz?
İş hayatıma Ankara Üniversitesi İbni Sina Hastanesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon bölümünde başladım. Bursa Çekirge Devlet Hastanesi’nin anestezi bölümünde görev yaptım. Eğitime gönül vermiş biriyim. Çalışırken birçok üniversitede okul hayatımı da hep sürdürdüm. Sosyal hizmetler lisans bölümünü bitirdim, psikolojik danışmanlık yüksek lisansı yaptım. Aile danışmanlığı, bütüncül psikoterapi, psikanalitik psikoterapi, bilişsel davranışçı terapi, profesyonel yaşam ve kurumsal koçluk, nlp, hipnoz gibi birçok alanda eğitimler aldım. Masal ve hikâye anlatıcılığı, masal terapisi üzerine eğitimler aldım, aynı zamanda eğitmeniyim de. 17 yılın sonunda sağlık bakanlığından istifa edip eşim, Aykut Yılmaz ile Holistik Yaşam merkezimizde birlikte çalışmaya başladım. Öncesinde çevreme faydalı olmak için gönüllü olarak yaptığım danışmanlığım, artan talep üzerine son 4 yıldır profesyonel olarak kişisel gelişim ve farkındalık seansları ile birlikte kendi masal atölyemde çocuklarla çalışarak devam ediyor. Öğrenciliğim ve öğrenme sürecim ise hâlâ sürüyor.

İLK MASALIMI KIZIMA YAZDIM

Masal terapisi alanında uzmanlaşmaya nasıl karar verdiniz?
Aile danışmanlığı eğitimleri aldıktan sonra yetişkinlerle görüşmeler yapıyordum. Danışmanlık seanslarında kendi çocuğum da olduğu için bu alanda yöntem ve teknikler açısından eksiklikler hissettim. Çocuklara hitap eden ancak onları hem cezbedecek hem eğlendirecek yöntem arayışına girdiğimde masal terapisi ile karşılaştım. Hemen eğitimini alarak uygulamaya başladım. İlk masalımı kızım için yazdım ve ondaki olumlu gelişmelerle, nokta atışı ile sorunları çözebildiğimi fark ettim. Bu konuya daha çok asılmam gerektiğini düşünerek çocuklar için bir masal atölyesi kurmaya karar verdim. Masal terapisini mutlaka teknik olarak uygulayanlar vardır ancak masal atölyesinde yapan Türkiye’de de yok aslında.
Özellikle hangi konular üzerinde çalışmalar yapıyorsunuz?

Yazının Devamını Oku

Rekabetin yeni adı sosyal fayda

Sosyal Girişimci Mentörü İsmail Hilmi Adıgüzel, birçok sosyal sorunun pandemi sürecinde deneyimlenerek farkına varıldığına dikkat çekerken, çözüm odaklı sosyal girişimciliğin daha da ivme kazandığına dikkat çekti. Şirketlerin rekabet alanının da değiştiğinin altını çizen Adıgüzel,  “Artık sosyal fayda rekabeti, ticaretin en önemli rekabeti haline gelecek ve kurumsal yapılar sosyal girişimcilikle iç içe geçecek,” dedi.


Social Business Global Başkanı İsmail Hilmi Adıgüzel ile kaleme aldığı kitabında da bahsettiği, “Kapitalizmin 2. versiyonu” olarak yorumladığı sosyal girişimcilik üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Aynı zamanda sosyal girişimciliğin ülkemizde daha fazla uygulanmasını misyon edinerek düzenlediği ulusal ve uluslararası etkinlikler ile girişimleri hakkında da bilgi almayı ihmal etmedik.

Sosyal sorumluluk, sosyal girişimcilik ve sosyal fayda kavramları çoğunlukla karıştırılan konular. Aralarındaki bağlantıyı ya da farkı nasıl anlatırsınız?  
Sosyal sorumluluk projesi karşılıksız vermekten bahsederken, sosyal girişimcilik hem vermek hem kazanmaktan bahsediyor. En özet bu şekilde ifade edebilirim. Sosyal girişimciliği sosyal sorumluluk projelerinin gelir elde ederek sürdürülebilirliğinin sağlanması olarak düşünebiliriz. Sosyal girişimcilik sosyal faydayı içinde barındırıyor, birbirini destekleyen iki kavramı aslında, aynı amaca farklı yollardan ilerleyen iki arkadaş gibi düşünebiliriz. 
Sizin sosyal girişimcilik hikâyeniz nasıl başladı? 
Ben İzmir’in ilkler ilçesi olarak bilinen Bergama’da dünyaya geldim. Hiç tanımadığım insanların hayatlarına, olumlu yönde dokunabilmek hazzını yaşamak, benim sosyal girişimciliğe adım atmamı sağladı. Acayip İşler Atölyesi’nde ajans başkanlığı ve marka danışmanlığı yapıyorum. Öncelikle iletişim fakültesinde okuyan öğrencilerin, staj imkânı konusunda yaşadıkları sorunları fark ederek, çözüm bulmak ve mesleki anlamda deneyim elde etmelerine olanak sağlamak adına, 2011 yılında kurduğumuz “genchaber.com.tr” sitesini, sosyal girişime dönüştürdük. Uzun dönem staj yaparak portfolyolarını oluşturabilecekleri bir yapıda kurguladık ve yayın hayatımıza “gençlere özgü tek haber sitesi” olma özelliğinin yanı sıra ikinci anlamı katarak devam ediyoruz.

MANİFESTO KIRILIM YARATTI

Sosyal girişimciliğe ilgi genel anlamda hangi dönemde ivme kazandı?  

Yazının Devamını Oku

Dans tutkuları hayatlarını değiştirdi

İçlerindeki dans tutkusunu eğitimle geliştirmek istediklerinde yaşadıkları şehirlerde kurs bulamadılar. Bireysel olarak videolar izleyerek kendilerini geliştirirken kader onları Bursa’da bir araya getirdi. Oğuzhan Kule ve Şüheda Kuyucak üniversitede okurken tanışıp hayatlarını dans üzerine kurmaya karar verdi ve aradıkları kursu bulamayınca zorlu bir süreç sonrası 20’li yaşlarının başında kendi okullarını açtılar. Kendi tarzlarını geliştirip Bursa’nın ilk ve tek hip hop dans kursu olmayı başarırken, 3 yılın sonunda milli sporcular yetiştirmek için de çalışmalara başladılar. Bitmeyen enerjileriyle girişimlerini “deli cesareti” olarak da tanımlayan Şüheda Kuyucak ve Oğuzhan Kule çifti ile ön yargıları yıkan girişim hikâyelerini ve dansın inceliklerini konuştuk.

Sizi kısaca tanıyabilir miyiz? Dansa olan ilginiz ne zaman başladı?Oğuzhan: 1995 doğumluyum, Aydın İncirliova ilçesinde doğdum, büyüdüm. Dans tutkum kendimi bildim bileli vardı. Ama Aydın bölgesinde hiç dans okulu olmadığı için özellikle lisedeki birkaç arkadaşımla dans ediyorduk, sürekli araştırıyorduk. Uludağ Üniversitesi Makine Mühendisliğini kazanınca Bursa’ya geldim. Üniversiteye başladıktan hemen sonra dans kursu araştırdım. 2014 yılıydı ve o sırada bir İngilizce kursunda Şüheda ile tanıştım. Beraber bir dans kursuna yazılmaya karar verdik. Aradığımız hip hop tarzı bulamayınca da sosyal medya üzerinden videolarla kendimizi geliştirmeye başladık. Beş ay sonra ise hayatımızı dans üzerine şekillendirmeye karar verdik. İki yıl önce de hayatımızı birleştirdik.

Şüheda: 1996 doğumluyum. Annem babam memur olunca, lise dönemimde Bursa’ya geldik. Benim de dansa hep ilgim vardı. İskenderun’da büyüdüm, dans kursu olmadığı için eğitim alamadım. Kendi kendime evde dans ediyordum. Oğuzhan ile tanışmak benim için bir dönüm noktası oldu; çünkü yapmak istediğim şeyi gerçekleştirmeme sebep oldu. En büyük hayalim aslında pilot olmaktı, dans hobim olur diye düşünürken mesleğim oldu. Üniversitede ise sanat tarihi okudum. Pilotluk hayalimi de artık hobi olsa da gerçekleştirmek istiyorum.

KENDİ DANS TARZIMIZI GELİŞTİRDİK

Kendi okulunuzu açma süreci nasıl gelişti?
Oğuzhan: Birkaç yerde küçük çaplı eğitmenlikler yapmaya başladık. Kazandığımız bütçelerle ilk yılımızda şehir dışına çıkarak workshoplar, eğitimler aldık. İkinci yılımızda birikim yapmak için üç dört farklı yerde çalışmaya başladık. Yurt dışında bir dans kampına gittik ve bizim için büyük bir çıkış noktası oldu. Üçüncü yılımıza da katkısı oldu ve daha fazla yerde eğitim vermeye başladık. Okul açma hedefimiz ilk başta yoktu, geliştikçe üzerine ne katabiliriz diye düşünmeye başlarken, sonunda kendi okulumuzu açmaya karar verdik. 2018 yılı Eylül ayında 190 metrekare tek salonlu ilk stüdyomuzu Nilüfer’de açtık. Bursa’da hiphop dansının yeterli olmamasından dolayı, genellikle eşli danslara yönlenmemiz söylense de biz başlarda üç dört öğrenci de olsa kendi tarzımızla ilerlemeye karar verdik. 2021 yılının Şubat ayında 700 metrekarelik dört salonlu bir stüdyoya geçiş yaptık. Şuanda Viadance stüdyomuzda , Hiphop, Urban, k-pop, High Heels branşlarında eğitim veren tek kurs ve okuluz.

Aileleriniz başka bir alanda okurken dansı meslek olarak yapmaya karar vermenizi nasıl karşıladı?

Yazının Devamını Oku

Pandemide Doğan Türk-İtalyan kardeşliği

Pandemi döneminde televizyonlarımızın başında dünyanın dört bir yanından gelen endişe verici haberleri izlerken, Bursa-İtalya arasında aynı zamanda bir kültür köprüsü kuruluyordu. Dünya vatandaşı olmanın önemine inanan 17 yaşındaki iki liseli genç kız; Asya ve Martina, uluslararası değişim organizasyonu AFS programına başvurarak birey olma yolunda hayatlarında yeni bir kapı daha aralıyorlardı. Korona vakalarının en yoğun yaşandığı dönemde kararından vazgeçmeyen ve Türkiye’ye gelen 8 AFS öğrencisinden biri olan Martina’ya, Bursa’da evini Asya ve ailesi Feray – Uğur Yılmaz çifti açtı.


Asya ve Martina söyleşimizde, karantina da dâhil genellikle evde geçirdikleri 8 aylık süreci ve kurdukları “kültürlerarası iletişimi” ön yargılardan uzak bir büyüme aracı olarak özetlerken; birbirlerine kardeşim demenin güzelliğini ve ayrılacak olmanın da tatlı hüznünü yaşıyorlardı. Bu hafta ülkesine dönen Martina’yı yolcu etmeden önce, Bursa’da ona kapılarını açan Yılmaz ailesi ile AFS Bursa Bölge Koordinatörü Sibel İstanbullu ile bir araya geldik ve gençlerin “cesaretle değişim” sloganına örnek hikâyelerini dinledik.

Martina öncelikle seni ve aileni tanımak isteriz?

Martina Bussaccihini: Kuzey İtalya’da Bresca şehrine bağlı 11 bin nüfuslu Nave kasabasında yaşıyorum. 17 yaşındayım, Annem Cecillia Santoro bankacı ve babam Nicola Bussaccihini metal fabrikasında ara kademe yöneticisi. Tek çocuklarıyım. Büyükbabamın 30 dönümlük çiftliğinde ve kasaba hayatı içinde doğayla uyumlu, 3 yaşımdan beri kendi meyvemi sebzemi yetiştirerek, domates sosumu bile yaparak, doğal beslenerek büyüdüm. Diğer taraftan 5 yaşından beri profesyonel dans ediyorum, akademik hayatımı başarıyla sürdürmeye çalıştığım mütevazı bir yaşama sahibim.

AFS programına başvurarak Türkiye’ye gelmeye nasıl karar verdiniz? Üstelik pandemi sürecinde aileniz endişe etmedi mi?

Martina B. : AFS programına kabul edildiğimi öğrendikten bir hafta sonra salgın patlak verdi. Ancak bu deneyimi çocukluğumdan beri yaşamak istediğim için gelmeye karar verdim, ailem kaygılansa da destekledi. Sonuçta 17 yaşındaki tek çocuklarını yurt dışına gönderiyorlardı. Kozmopolitlik ve kültürlerarası iletişimin, bizi önyargılardan ve klişelerden kurtarabilecek bir büyüme aracı olarak önemine derinden inanıyorum. Aslında Türkiye ilk tercihim değildi, hakkında da çok bilgim yoktu ancak amacım bir ülkeden çok farklı kültürleri tanımaktı. Çevrem önce ön yargılı yaklaştı ancak ben Bursa’daki aileme yerleşince kültür yapılarımızın da çok farklı olmadığını gördüm. Uyum sağlamakta zorlanmadım. Tofaş Fen Lisesi öğrencisi olarak geldim ancak 8 ayın sadece 3 haftasında okula gidebildim.

DÜNYAYI ANLADIM İNSANLARI TANIDIM

Asya biraz da deneyimlerin eşliğinde seni tanıyalım?

Yazının Devamını Oku

Var ettiği müzik doğayı kurtarabilir

Sanatı tüm Anadolu’ya yaymayı amaç edinmiş, doğasever, müziğin iyileştirici ve birleştirici gücünü çoğaltmak isteyen “Müzikist”ler çevre için harekete geçti. Marmara Denizi’nin kirliliğine dikkat çekmek için de müzikli bir eyleme imza atan Müzikist Derneği’nin Kurucusu Onur Kahvecioğlu ile hikâyelerini dinlemek için bir araya geldik. Söyleşimizde doğanın en büyük sanatçı olduğunu hatırlatan Kahvecioğlu, “Doğanın bir zamanlar var ettiği müziğin anlatım ve harekete geçiren gücüne ihtiyacı var. Sanatın edebi gücü, doğanın en önemli kurtarıcılarından olabilir. Sanatçı duyarlılığına, hiç olmadığı kadar ihtiyacımız var” dedi.

Kahvecioğlu ile söyleşimizde hayalleriyle yeşerttiği Müzikist Derneği’nin hikâyesini ve beş yılda ulaştıkları 23 ilden 300 gönüllü müzisyen ile sürdürdükleri müzikte iyilik hareketini konuştuk.

Müzikle olan hikâyeniz nasıl başladı?
Aslında müzikle olan maceram çok tesadüfi başlamadı. Dedem bir halk ozanı; Âşık Yusuf Karataş. Onun ailede bıraktığı müzik kültürünün içinde büyüdüm. Bu bana büyük bir yaratıcı bakış açısı kazandırmış ki henüz dokuz yaşındayken besteler yapmaya başladım. Tabii bunun yanında çocukluğum İstanbul, Bursa, Gaziantep üçgeninde geçti. Çok farklı kültürlerin içinde, farklı farklı renkleri kendime katarak büyüdüm. Bu durum kişiliğimi ve hayata bakış açımı en temelden etkileyen şey oldu. Şu anki Onur Kahvecioğlu’yu var eden renkler. Günümüze gelecek olursak Uludağ Üniversitesi Müzik Öğretmenliği mezunuyum. Mezuniyet sonrası kendi müziğime yöneldim. Müzikist’le olan maceramız da tam bu noktada başlıyor zaten. Kendimi tanıtırken müzik öğretmeni ve müzisyen diyordum fakat son beş yıldır bunun yanına müzikist de eklendi. Artık soranlara Müzikist’im diyorum (gülerek).
Müzikist’in adımları nasıl atıldı, amaçlarını nasıl belirlediniz?
Uludağ Üniversitesi’ndeki lisansımın ilk yılında K.Ö.Y. Projesinde gönüllü olarak köydeki çocuklarla müzik atölyeleri yaptım. Hayatında hiç enstrüman görmeyen çocuklarla karşılaştım. Orada gördüğüm şey beni çok etkilemişti. Çocuklar çok istekliydi fakat imkânları yoktu. O günden itibaren, köy çocuklarının sanatla kolaylıkla tanışıp buluştuğu hatta sanatçıların yetiştiği, sanatla dolu köyler hayal ettim. Hayat amaçlarımdan birini orada edindim ve bunun için çalışmalara başladım. Müzikist’e uzanan hikâyenin ilk tohumları buydu diyebilirim. Kendi müziğimi yapmaya başladıktan sonra bir bağımsız sanatçı olarak da çok zorlandım. Ana akım medyada belli başlı sanatçıların klipleri dönüyor. Konser organizatörleri risk almadan etkinliklerde popüler isimlere yer veriyor. Bu durumda bağımsız sanatçıların sanatlarını kitlelere ulaştırmaları çok zor. Bunu yaşayan biri olarak, bağımsız sanatçıları destekleyici bir ağa ihtiyacımız olduğunun da farkındaydım.

MÜZİĞİN İYİLEŞTİRİCİ GÜCÜNE İNANDIM

Yazının Devamını Oku

Marmara Denizi’nin toparlanma şansı yok!

Bir süredir Marmara Denizi’nde yürek burkan ve endişeye sebep olan deniz kirliliği hakkında açıklama yapan Belgesel Yapımcısı ve Su Altı Görüntüleme Yönetmeni Tahsin Ceylan, “Kıyısal alana sıkışmış bu kadar yaşam söz konusu iken Marmara Denizi’nin kendini toparlama şansı yok denenecek kadar azdır,” dedi.


Yakın zamanda kirliliğin sebep olduğu oluşumu, Gemlik Körfezi’nin altında dalış yaparak da görüntüleyen ve “Esas trajedi suyun altında” açıklamasıyla 17 Mayıs tarihli Hürriyet Bursa gazetesine manşet olan Tahsin Ceylan, suyun altındaki trajediyi bu kez ayrıntılarıyla anlattı.
Ceylan, tanık olduğumuz gerçekliğin doğanın bir haykırışı, gözyaşları olduğuna dikkat çekerek, “Marmara Denizi uzun zamandır tehlike sinyalleri veriyor. Buna karşın, sessiz dünyanın bu cılız sesi suyun yüksek iletkenliğine rağmen maalesef duyulmuyor. Ancak doğa intikamını mutlaka alacaktır” dedi.

Su altı fotoğrafları: Tahsin Ceylan

Yakın zamanda Gemlik, Mudanya sahillerinde çekimler gerçekleştirdiniz. Marmara Denizi’ndeki son durumu siz nasıl açıklarsınız?
Soluduğumuz havanın içindeki oksijenin yüzde 70’ini denizlere borçluyuz. Bunun yüzde 50’si de tek hücreli canlılar dediğimiz fitoplanktonların fotosentezinden geliyor. Fitoplanktonların büyük bir bölümünü dinoflagelat dediğimiz türler oluşturuyor. Bunlar organik maddeyi sindiren türler. Öldükleri zaman bakteriyel parçalanma yaşıyorlar ve ortamdaki oksijeni hızla tüketiyorlar. Bu tüketimin sonunda anoksik bir alan oluşuyor ve o bölgede yaşayan canlıların yaşamı risk altına giriyor. Son günlerde Marmara Denizi’nde yaşadığımız olay tam da budur. Gerçekten suyun altı görünmüyor. Suyun üstünden bakanların “bu ne biçim kirlilik” dediği olayı suyun altında gördüğünüz zaman daha büyük bir “trajedi” yaşandığını anlıyorsunuz. Tanık olduğumuz gerçeklik doğanın bir haykırışı aslında, doğanın gözyaşlarıdır. Doğa intikamını mutlaka alacaktır.

Bu görüntülere alışmalı mıyız?

Yazının Devamını Oku

Evdeki iş yükünden erkekler şikâyetçi!

Bursa Uludağ Üniversitesi (İİBF) Öğretim Üyesi Prof. Dr. Aşkın Keser, Türkiye genelinde 4 bin 20 kişinin katılımıyla gerçekleştirdiği “Evden Çalışma” araştırmasında yaşanan temel sorunları ve çalışanların beklentilerini gözler önüne serdi. Prof. Dr. Keser, araştırmada uzaktan çalışma modelinde en temel sorunun iş ortamındaki iletişim ve işbirliği fırsatlarının kaybedilmesi olduğunu açıklarken, söylemlerin aksine en çok erkeklerin evde artan iş yükünden şikâyet ettiğine de dikkat çekti. Keser, “Bu sonuç, erkeklerin evde çalışırken daha önceden çok vakit harcamadıkları çocuklarla ilgilenme ve ev işlerinde eşlerine yardımcı olma gibi yeni görevlerinden kaynaklanmış olabilir” dedi.


Evden çalışma modeli pandemi süreci ile birlikte iş hayatının gündem maddeleri arasında yer alırken, tüm dünyada çalışma hayatının kuralları da yeniden yazılmaya başladı. Yönetim ve Çalışma Psikolojisi ABD Öğretim Üyesi Prof. Dr. Aşkın Keser ile röportajımızda evde çalışma yönteminin uygulanabilirliğini ve getirdiği yükümlülükleri konuştuk.

Araştırma sonuçlarında evde çalışırken karşılaşılan öncelikli sorunlar nelerdir ve çalışanlara ne yönde yansıyor?
Araştırma 20 Kasım 2020 ile 20 Aralık 2020 tarihleri arasında internet üzerinden gerçekleştirildi. Bir aylık sürede katılanların verdikleri cevaplar incelendiğinde, ilk sırada “İş ortamındaki iletişim ve işbirliği fırsatlarını kaybetmek”, ikinci sırada “Aile ile birlikte yaşarken çalışmada zorlanmak” ve üçüncü sırada da “Artan iş yükü ile boğuşmak” olduğu görülüyor. Pek çoğumuz açısından sosyal bir alan olan işimiz, sosyalleşmemiz açısından da değerli. Motivasyonumuz açısından da çalışma arkadaşlarımızla iletişim ve işbirliğimiz önem kazanıyor. Uzaktan çalışma, işbirliğinden kaynaklanan sinerji imkanımızı ortadan kaldırdı. Yaptığımız iş sonrasında yöneticimizin takdiri, kabul görme süreci yok oldu. Tüm bunlar günümüzde sanal ortamdan gerçekleşmekte ve bu durum da maalesef suni bir hava oluşturuyor. Bizler iş yerinde problem çözerken, gelişim fırsatlarından yararlanırken, birlikte çalıştığımız kişilerle birlikte sosyalleşiyor ve birlikte öğrenmenin büyüsü ile gelişiyoruz. Evde çalışırken, yüz yüze iletişimin olmadığı ortamda çalışma arkadaşlarımızdan, yöneticilerimizden aldığımız enerji söz konusu olmuyor. Evde çalışırken, yalnızlaştık ve grubun bir üyesi olmanın ayrıcalığımızı kaybediyoruz.

İŞTE ANLAM KAYBI YAŞANIYOR

Evde çalışırken sadece iş ortamından fiziksel olarak uzak kalınmıyor, aynı zamanda “işte anlam kaybı” yaşanıyor. Çalıştığımız ortamda, müşterilerle bir araya gelme, çalışma arkadaşlarımızla ya da yöneticimizle bir arada çalışıyor olma, bir sorunun çözümüne katkı sağlama gibi birçok etkinlik bizlerin yaptığımız işte bir anlam elde etmemizi sağlıyor. Yaptığımız işe başarmanın verdiği haz, mutluluk, işimizi daha da anlamlı kılıyor. Evde çalışma bu anlamı zayıflattı. Örneğin öğretmenler ve akademisyenler öğrencileri ile temas kurma, onların gözlerinin içine bakarak ders anlatmak yerine bilgisayar ekranına bakarak ders yapar hale geldiler.

HİBRİT MODEL UYGULANABİLİR

Evde çalışma konusunda karar alan işletmelere sizin önerileriniz ne olur?

Yazının Devamını Oku

Corona virüsü (CV) yeni bir çağ başlattı

Araştırmacı yazar Erhan Arda, son kitabı “Çin Hapşırığı”nda dünya sisteminin dünü ve bugününe hâkim kavramları edebiyat, felsefe, ekonomi ve moda alanındaki boyutlarıyla ele alırken, gelecekteki dünyanın yaşam şeklindeki değişimi de Corona Virüsü (CV) üzerinden analiz ediyor.Tüm bilinmez verileri nedeniyle virüsü ejderha olarak nitelendiren Arda, hayatın yolunun Corona Virüsünden geçeceğini anlatarak, “Derdi, aklınıza ne geliyorsa tüm ilişkileri sarsmak hatta yok etmek ve yeniden dizayn etmek; ancak bunları gerçekleştirdiğinde yok olacak. CV (corona virüs) tam da nefes yolunun üzerine oturdu. Ekonomik, sosyal, siyasi, kültürel, organizasyonel, zihinsel, görsel, ilişkisel değişim başladı. Etkileme modası ile yeni bir çağ başlattı,” dedi.


Yazar Erhan Arda ile söyleşimizde yavaş yaşam ile hızlı tüket kavramlarının özüne inen, giysiler ile Corona Virüsü arasındaki ilişkiden; tüm alanların merkezine neden modanın oturduğuna dair birçok soruyu gözler önüne seren kitabını konuştuk.

Corona Virüs’ü farklı bir yaklaşımla ele aldığınız kitabınızı yazarken, kullandığınız yöntemi öğrenmek isterim?
Uzun yıllar akademik kitaplar ile uğraştım ve birçok akademisyenle çalıştım. Ekonomi ve uluslararası ilişkiler alanında kırkın üzerinde kaynak kitap hazırladım. Kendime ait bir yöntemim var ve basitçe tarif edersem: Yüz parça (birçok parça demek istiyorum) bir araya gelerek tek parça olmalı, bunu hedefledim. Her şeyde olduğu gibi uyumluluğu sağlamak ise parçaların mükemmelliği ile olabilir. Bu kitabın yazım planında, yönteminde çok parça olmasına rağmen özellikle edebiyat dünyasının büyük üstadı J.L Borges’in “Zahir” adlı öyküsü moda ve paranın işleviyle, zihin ve vizyona müthiş vurgusundan dolayı, beni çok etkilediğini belirtmek istiyorum. En önemli insani özelliğimizden istifade ile onun yöntemini taklit ederek hareket ettim. Tıpkı Borges tedrisatından geçmiş Paulo Coelh’nun da dünyanın en çok satan romanı “Simyacı”da yaptığı gibi. Diğer yandan Walter Benjamin, Gilles Deleuze ve Paul Ricoeur’den etkilenmemek mümkün değildir. Edebiyat, felsefe ve ekonomi alanında iyi eserler vermiş, değerli üstadlardan yararlanmak benim için hassas bir konudur.
Çin Hapşırığı kitabınızda, Corona Virüsü neden bir ejderha olarak nitelendiriyorsunuz?
“Çin Hapşırığı” ismiyle “global etki”yi, daha net ve sınırları daraltan bir isimle anlatmak istedim. Örneğin “dünya” dediğimizde çok şey akla gelir. Oysa sadece “Corona Virüsü” dediğimizde gözle görülemeyecek kadar küçük bir şey, dünyayı istila etmiştir ve vizyona oturmuştur. Milyarlarca insanın zihninde, global vizyonda, baktığı ekranda, aynı ve tek bir şeyin olması en çok olağanüstüdür. Bütün bakışların tek bir şeyi izlemesi mümkün müdür? Karar sizin… Spot açıklamasında ise “Corona Virüsü Ejderhası ve Etkileme Modası” alt başlığını özellikle tercih ettim. Ejderha figürünü en çok Çin’de görsek de tercih sebebim, ejderha kelimesinin anlamının genelde bilinmeyeni ifade etmesindendir. Corona Virüsünün (CV) bilinmezlikleri, onu 2020’nin muamması, ejderhası yapmıştır.

HIZ SEBEBİYLE DÜNYAYA YAYILDI

Üzerinde durduğunuz kavramlardan “meta”nın corona virüs ile yeniden konumlanmasını biraz daha açabilir misiniz?

Yazının Devamını Oku

Çocukluğumun dünyası dijital kuşatmaya karşı

Yazar Yeşim Saygın, sokaklarda özgürce koştuğu çocuk dünyasının gerçekliğini, dijital kuşatma altında bulunduğuna dikkat çektiği günümüz çocuklarına romanları aracılığıyla anlatıyor. İçlerindeki asıl çocukla tanışmaları için kitaplarında geçmiş zaman köprüsünü kurduğunun altını çizen Saygın, “Bizi yeniden ışıl ışıl ve insanca olana yaklaştıracak gücün; toplumsal ve kültürel hafızamız ile gelişmiş bir eğitim sistemi olduğuna inanıyorum” dedi.


Macera türündeki son kitabı “Günlükte Saklı Sırlar” için bir araya geldiğimiz Yeşim Saygın, insanın giderek kendi dünyasının renklerini soldurduğunu ifade ederken, çocuk edebiyatının iyileştirici gücünden yetişkinlerin de faydalanması gerektiğini söyledi. Saygın, röportajımızda çocukluk yıllarındaki yeşil Bursa’nın yazarlığında cesaretlendirici ve ilham verici bir rolü olduğunu da belirtti.

Çocukluğunuzun Bursa’sını ve kitaplarla ilk tanışıklığınızı dinlemek isterim öncelikle?
Çocukluğum, 70’li yılların Bursa’sında, anneannemle dedemin evinin her türlü meyve ağacı ve çiçeklerle kaplı gizemli bir ormanı anımsatan bahçesinde ya da sokak aralarında arkadaşlarımla hayali maceralar peşinde koşarak geçti. Başını benim çektiğim küçük bir çetem bile vardı. Durum böyle olunca dizlerimde de onur nişanesi gibi taşıdığım yeni bir yara belirirdi her gün. Kitapları görünür kılan sihirli el ise babamındı. Edebiyata âşık, eve sürekli yeni kitaplarla gelen, bir yandan çayını yudumlayıp bir yandan aklı ve ruhuyla satırlar arasında coşkuyla dolaşan babama… Ona o kadar özenirdim ki. Henüz okumayı bilmediğim yaşlarda ileride okumam için çocuk kitapları alır, adlarını söylerdi. Benimse iştahım kabarır, sabırsızlığım artar, okuyamadığım için bozulurdum. Bunlar içinde, adı da kapağındaki resim de beni büyüleyen “Yaşasın Pablito”, okumayı söktükten sonra kendi seçimimle okuduğum ilk çocuk romanı olmuştu.

ÇOCUK KİTAPLARI UMUT DEMEK

Çocuk edebiyatı alanında ilerlemeye nasıl karar verdiniz?
Çocuk kitapları her şeyden önce umut demek, içimizdeki gücün farkındalığı demek. Yazmanın ötesinde çocuk edebiyatının rengârenk vadilerinde dolaşmayı, keşfetmeyi, o sınırsız tılsımlara tanık olmayı çok seviyorum. Çocuk kitaplarındaki iyileştirme gücü, tam da kendimizi çaresiz hissettiğimizde bize verdiği yeniden başlama enerjisi, başka bir alanda bulması son derece zor olan, nadir bir değer. Bu yüzden çocuklar kadar yetişkinlerin de çocuk edebiyatından kocaman yudumlar almalarının, yaşama sevinçlerini şahane bir şekilde parlatacağına inanıyorum.

Yazının Devamını Oku

Bilim Kızı projesi yaşama değer katacak

Mesleki kariyerinde hep ilklere imza atan Müjgân Çetin, şimdi de inovasyon yönetimi alanındaki tüm bilgi birikimini Bilim Kızı projesine adadı. Danışman, eğitimci Müjgan Çetin “İnovasyon ile Değer Katanlar” kitabının gelirini bağışladığı, “Bilim Kızı” projesi ile en büyük hayalinin Nobel Ödülü alacak kız çocuklarına yol açmak olduğunu söyledi ve “10 yıl sonra 100 bilim kızının yetişmesine olanak sağlayacağız. 1 Bilim Kızı’nın Nobel ödülü almasına tanıklık edeceğiz” dedi.

Yaşam hikâyesi projesinin amacını destekler nitelikte olan Çetin ile tüm kırılmalara rağmen örnek bir mücadeleyle yoluna devam etmeyi nasıl başardığını da konuştuk.

Arçelik’te Endüstri Mühendisliği bölümünü kurarak, ilk kadın mühendis yöneticilerinden olan TÜBİTAK’ta internetin Türkiye’ye de kurulumu ve üniversitelere yaygınlaştırılması çalışmalarına liderlik eden elektronik bilgi merkezi ULAKBIM’i kuran bunlara rağmen “Bilim kariyeri yapmak, içimde hep ukde kaldı” diyen Müjgan Çetin ile yaklaşan ‘21 Nisan Dünya Yaratıcılık ve İnovasyon Günü› haftasına özel bir söyleşi gerçekleştirdik. Çetin ile kitabını tanıtmak üzere geldiği Simbiyoz Aktivite Derneği etkinliği vesilesiyle bir araya geldik.

Çocukluk hayallerinizi merak ettim. Mesleğinizi seçerken bilinçli bir tercih mi yaptınız?
Rahmetli babam bir asker emeklisiydi. Her sene başka bir okulda okuyorduk ve ilkokul öğrencisi için sürekli öğretmen, sınıf değiştirmek, arkadaş edinmeye çalışmak çok travmatik şeylerdi. Şimdi öğrencilere hayatımı anlatırken fark ediyorum; o zamanki mutsuzluğum şimdiki yeteneğim haline dönüştü. Hiç tanımadığım insanlarla hemen bağ kurup, sohbet edebiliyorum. O yaşlarda yaşadıklarım, 10 yaşında bir kız çocuğu olarak, babamın olmamı istediği öğretmen mesleğini seçmek ve kendimi babama sevdirmekti... İlk kırılmamı o zaman yaşadım. O kadar çok ders çalıştım ki, ODTÜ’de kimya lisansını birincilikle kazandım.

KARDEŞLERİM İÇİN MESLEĞİMİ DEĞİŞTİRDİM

Öğretmen olmak isterken mühendisliğe geçişiniz nasıl oldu?

Yazının Devamını Oku

Küresel düşünüp harekete geçtiler

Mavi kapaklar, portakal kabukları eğitim bursuna; atık piller kefire, yoğurda dönüşüyor. Okunmuş bir kitap köy okulları için yeni kitapların sayfalarını aralıyor. Nasıl mı? Dünya liderleri önümüzdeki 10 yıl içinde, 17 Küresel Amaç üzerinde üç önemli sorunu; aşırı yoksulluğu sona erdirmek, eşitsizlik ve adaletsizlik ile mücadele, iklim değişikliğini düzeltmek için uzlaşırken; farkındalık kazanan gençler de kendi üzerlerine düşen sorumluluğu yerine yetirmek adına harekete geçtiler.


TED Bursa Koleji 10. Sınıf IB (Uluslararası Bakalorya diploma programı ) öğrencileri kurdukları gruplar ile projeler yazarak, dünya sorunlarına dikkat çekmeye ve sosyal bilinçli bir küresel hareketin yayılmasına yardımcı olmak için çalışıyor.
Geçen yıl Global Social Leader Yarışması’nda uluslararası yüzlerce proje arasında yarı finale kalarak “Impact (Etki)” ödülü alan Collect For Future grubu; Yiğit Yalçın ve Taha Yiğit Karabulut, Mehmet Çetiner, Çağrı Özsarı ve Atilla Kağan Gönder ile yeni projelerini konuştuk. Söyleşimizde dünyayı eşit ve yaşanabilir bir hale getirmek için herkesi yürüttükleri “atık pil” ve “köy okullarına kitap” projelerine destek vermeye davet ettiler.
Projeler öncesi ilgili Küresel Sözleşmeler İlkesi maddeleriyle ilgili farkındalığınız ne düzeydeydi?
Yiğit Yalçın (Proje Lideri) : Geçtiğimiz yıl okulumun Global Citizen Klübüne girdiğimde bilgi sahibi oldum ve beş arkadaşım ile birlikte Collect For Future grubunu kurdum. Klüp çalışmaları sırasında; 2011 yılında Future Foundations ve Wellington Liderlik Enstitüsü tarafından kurulan bir yapı olan Global Social Leaders sayfasını keşfettim. Misyonları, gençlere tam potansiyellerine ulaşmaları için ilham vermek. Her yıl onlarca ülkeden yüzlerce projenin katıldığı bir program. Yaşıtlarımızın dünya sorunları ile ilgili yaptıkları çalışmaları görünce, biz de küresel hareketin yayılmasına yardımcı olmak için farkındalık yaratacak bir proje geliştirdik. Dünyayı herkes için eşit ve yaşanabilir bir hale getirmek bizlerin görevi. Gençler biraraya gelip sesimizi duyurduğumuzda ne kadar güçlü olabiliriz bunu gördük. Ben de bunun parçası olmak için elimden geleni yapmaya çalışıyorum.

KIR ÇİÇEKLERİ İÇİN TOPLADIK

Geçen yıl “Impact (Etki)” ödülü aldığınız ilk projenizde nasıl çalışmalar yürüttünüz?

Yazının Devamını Oku

Kadına şiddette istatistik değilim

Avukat Berrin Bayam, geçtiğimiz yıl evinde çalışan hizmetlisinin eşi tarafından silahlı saldırıya uğradı. İsabet eden 7 kurşun sonrası ağır yaralanarak hayata tutunmayı başaran Bayam, yaşadıklarını ilk kez tüm detaylarıyla röportajımızda anlattı. Şiddetle ilgili kadın ya da avukat olarak nisan ayı istatistiği değil hukuki adalet isteyen bir insan olduğunun altını çizen Berrin Bayam, “Yaşadığım olayı anlatmadıkça, öldürülen ya da dövülen avukat meslektaşlarımın, yakınlarımın maruz kaldığı psikolojik şiddetin sorumluluğunu hissetmeye başladım. En büyük eksiklik eğitim ve şiddetin bir iletişim aracı olmadığını acilen öğretmemiz gerekiyor,” dedi.


İlk andan itibaren takip ettiğim bu üzücü olayın detaylarını soğukkanlılıkla dinlemeye çalışırken, yaşam azmine de hayran bırakan Avukat Bayam, söyleşimizde kararın tam bir yıl sonra 14 Nisan’da görülecek davada açıklanacağını ifade ederken, İstanbul Sözleşmesi ile ilgili görüşlerini de belirtmeyi ihmal etmedi.

Yaşadıklarınızı anlatmaya nasıl karar verdiniz?
Öncelikle dosyanın mahkemenin heyeti tarafından, sadece içindeki bilgiler ve belgelerle değerlendirilmesini istiyorum, hukuk adına doğrusu da budur. Ama sustukça beni vuran Şükrü, bana ve yakınımdakilere cezaevinden mektup yazmaya devam etti. En son, kapıcılık yaptığı siteden birine, ablam da dâhil 6-7 (belki de daha fazla) kişiye yazdığı mektupları dağıtması için iletmiş. Ablam panikle haber verince, önce içeriği korkunç olan mektubu okudum sonrasında direkt mektubu dağıtan adamı arayarak, dağıtma sebebini sordum. Yaptığı çok normalmiş gibi cevaplar verdi. Sonra düşündüm, insanlar bir başkasının ne yaşadığını anlamaktan uzak oldukları gibi bu konuya ilişkin eylemlerinin ne zarar vereceğini de bilmiyorlar. Ben de suçluyum, hiç anlatmadım! Zaten vurulmamla bir travma yaşayan ablamın, mektupla da psikolojik şiddete maruz kalmasına sebebiyet verdim. Bu yüzden size konuşmaya karar verdim.
Vurulma olayı yaşanmadan önce nasıl bir süreç yaşamıştınız?
Hatun, yaklaşık 16 yıldır tanıdığım, yanımızda çalışan, köyde okutulmamış ama Bursa’da yaşasaydı belki benim yerimde oturacak, zeki, evimdeki kitapların en az yarısını okumuş bir kadın. Belki yıllardır eşinden şikâyeti vardı bilmiyorum. Eşi Şükrü son zamanlarda boşanmak istediğini yoksa eve kuma getireceğini söyleyince, Hatun da artık dayanamayacağını dile getirmeye başlamıştı. Şükrü’nün bende genel vekâleti zaten vardı. Ofise geldi, anlaşmalı bir protokol hazırladım ve teknik nedenle ofisimde çalışan bir avukata da vekâletini verdirdim. Her ikisine de sakin olmalarını telkin ettim. Hatun evden ayrılmak istediğini belirtince, hemen bir ev tutmamasını, annemin evinde kalabileceğini söyledim. Eşyalarını da Şükrü taşıdı. Ama sonra Hatun ile yeniden barışmaya çalıştı. Pandeminin ilk günlerinde ikimizin de kanser geçmişi var, gidiş gelişler problem olur diye, Hatun yaklaşık 3 hafta bizde kaldı. 1 Nisan’da karısına, yine mesajlarla küfür, hakaret etmiş. Ağabeyini arayıp, özür dilemesi gerektiğini anlattım. Arkasından yine bana, “lütfen son görevini hakkaniyetli yap, bizim birleşmemiz imkânsız” yazan mesajlar atmaya başladı. Zaten mahkemelerin kapatıldığı, sürecin belirsiz olduğu bir dönemdi. Bu konuda ay sonunu beklemeyi uygun gördüm.

ELİMİ KALDIRMAM KALBİMİ KORUDU

Olayın yaşandığı 14 Nisan gününe geri dönersek?

Yazının Devamını Oku

‘Bursa’dan Kore’ye 80 yıllık öykü’

Bugün 92 yaşında olan Kore gazisi Necdet Yazıcıoğlu ile Dr. Ceyhun İrgil, eski Bursa’yı ve Kore Savaşı’nın ilk elden tanıklığını “Bursa’dan Kore’ye 80 Yıllık Öykü” kitabı ile tarihe not düştü. Necdet Yazıcıoğlu, 1930-60 arası Bursa manzarasından, en şiddetli cephelerinde bulunduğu Kore Savaşı’nda yaşadıklarını çarpıcı anılarıyla anlatırken, içinde yıllardır yanıtlayamadığı “Bu savaş gerekli miydi? Biz neden savaştık?” sorularına da kitabında cevap arıyor.


Yazıcıoğlu, 2000’li yıllarda Kore Hükümeti’nin davetiyle yeniden gittiği Güney Kore heyecanını da satırlarında hissettirirken, Dr. İrgil de aynı dönemlerde bulunduğu, diğer cephe olan Kuzey Kore’ye ait gözlemlerini merak edenler için anlatıyor.

Tanışmanız ve kitabınızın yazılış öyküsü nasıl başladı?
Ceyhun İrgil: Kore Savaşı muharip gazisi Sayın Necdet Yazıcıoğlu ile 2019 yılı 29 Ekim günü Cumhuriyet Bayramı vesilesi ile tanıştık. Eski Bursa ve Kore anılarını anlatıyordu. “Neden bunları yazmıyorsun?” diye sordum ve bu kitabın büyük bölümünü oluşturan anıları böylece oluştu. 1930-60 arası Bursa manzarasının ve Kore Savaşı’nın ilk elden tanıklığının tarihe not düşürmesinin değerli bir tarihi belge olacağını düşündüm. Öteden beri sübjektif de olsa herkesin anıları yazması gerektiğine inanıyorum. Anılarda yanılgı, yanlış anımsama ve öznel bakış açısı her zaman vardır. Bu gerçeğe karşın Yazıcıoğlu’nun anılarında birkaç tarih düzeltmesi dışında orijinal metne sadık kaldım. Kitapta ayrıca Türk Otomotiv Sanayi’nin de ilk yerli otomobil maceralarını Yazıcıoğlu’ndan bir teknisyen gözünde okuyacaksınız.
Necdet Yazıcıoğlu: Bursa’da arkadaşım Fazıl, Nilüfer Belediye Başkanı tarafından düzenlenen törene davet edildiğimi bildirdi, bu büyük fırsattı. Özellikle doğduğum şehri, çocukluğumun geçtiği mahallemi ve eğer varsa arkadaşlarımı, çocukluğumun geçtiği evi görmek istiyordum. Birçok Cumhuriyet Bayramı etkinliğine katıldım, uzun zamandır bu kadar kapsamlı bir bayram kutlamamıştım. Bu seyahatim sırasında hatıralarımı kitap haline getirmeye karar verdik. 80 yıllık yaşamıma dair anılarımı; tarihe not düşmek, yeni nesillere geçmişteki Bursa’yı, Türkiye’yi ve Kore savaşında yaşananları bir nebze olsun kendi gözümden gördüğümden aktarmak için yazdım. Bir satırı bile esin kaynağı olursa ömrü hayatımın tüm çabaları kadar değerli olacaktır.

ÇOCUKLUĞUMA DÖNDÜM

Necdet Bey, yıllar sonra Bursa ziyaretinizde nasıl duygular yaşadınız?

Yazının Devamını Oku

Çılgın dalgalardan hayatın akışına

Ayşin Oya Bekbay, defalarca milli formayı giymiş, 17 yaşında Armutlu-Mudanya arasını yüzen ilk ve tek kadın yüzücümüz. Bu tarihten tam 30 yıl sonra babasına verdiği sözü gerçekleştirmek için Manş Denizi’ni gidiş-dönüş geçerek rekor kıran ilk Türk takımının tek kadın üyesi. Size başarılarla dolu bir giriş yapsam da onun profesyonel yüzme yaşantısı ciddi kırılmalar ve mücadelelerle dolu. Ancak hayata bakış açısı ve korkularıyla yüzleşme biçimi, hikâyesini herkes için ilham verici kılıyor.


Ayşin Oya Bekbay ile 2017 yılında kırdıkları rekorun ardından yaptığım takım söyleşisi vesilesiyle tanışmıştık. Bu kez bu başarının ardındaki kendi hikâyesini ve de çılgın dalgalarda yüzerken hayatın akışına kulak vermeyi, oluruna bırakmayı öğrenme sürecini konuştuk.

Yüzmeyi nasıl öğrendiniz, özel bir hikâyesi var mı?
Ben kendimi bildim bileli bir denizkızı oldum. Yüzme bilmezken bile sahilde suyun içinde sürekli yatardım. Almanya’da ilkokula altı yaşında başladım. Okul yedi yaşını dolduran tüm çocukları yüzme sertifikasını alabilmeleri için bir eğitime götürmüştü. Ben hariç, çünkü yaşım tutmuyordu. Çok üzülmüştüm, babama bu konuda dert yanmıştım. O da bana yüzmeyi öğreteceğine dair söz vermişti. Yaz tatili için gittiğimiz Küçük Kumla’da, bir gün babam annemi ve beni alarak kayıkla gezintiye çıkardı. Babam biraz açıldığımızda anneme kürekleri tutmasını söyledi. Sonra da bana dönüp, “Sana bir söz vermiştim, şimdi hemen yüzmeyi öğreneceksin” dedi ve beni tutup denize attı. Ne olduğunu şaşırmış bir biçimde kulaç atmaya başladım. Annem çığlık çığlığa tabii, babam bir yandan ‹kulaç at› diye bana sesleniyor diğer yandan da annemi sakinleştirmeye çalışıyor, derken ben o hengâme içinde cidden yüzmeyi öğrendim.

YENİDEN BAŞLADIM

Almanya’dan Türkiye’ye dönüşünüz yüzme hayatınızı nasıl etkiledi?
Almanya’da on üç yaşıma kadar çok başarılı bir öğrenci, koroda çok başarılı bir ses ve kendi yaş grubumda çok başarılı bir yüzücü olmuştum. Türkiye’ye geldiğimizde sudan çıkmış balık oldum desem hafif kalır. Kaybolmuş, bir anda her şeyini kaybetmiş ve ne yapacağını bilemeyen bir çocuk vardı. Yaşam tarzı farklı geliyordu, olanaklar yoktu ve her şey çok zordu. Lisanı bilmiyordum ve sistemden bihaber bir çocuktum. Üstelik Galatasaray kulübünün milli yüzücüsü olduğum için Bursa’da da havuz olmadığından, mecburen İstanbul’da tanımadığım bir ailenin yanında kaldım. Her şeye yeniden başladım yani. Takdir ile geçerken Türkiye’de ilk yıl yedi kırık ile yüzleştim, o yetmedi yüzme hayatım bitmişti; derecelerim berbat oldu. Bale yok, koro yok, tek var olan şey mücadeleydi.

BABAM HAYATA HAZIRLADI

Yazının Devamını Oku

İş yerinde mobbing halk sağlığı sorunu

İş yerinde karşılaşılan psikolojik taciz yaygın adıyla mobbing, son yıllarda artan şikâyetlerle de birlikte çalışma hayatının önemli sorunlarından biri haline geldi. Psikolojik danışman, Prof. Dr. Sefa Bulut, sosyal şiddet türü olan mobbingin bireysel bir sorun olarak görülse de aslında bir halk sağlığı sorunu olduğuna dikkat çekti. İyi eğitimli, üstün yetenekli, başarı yönelimli kişilerin psikolojik yıldırmaya daha fazla hedef olduğunu anlatan Prof. Dr. Bulut, “Bu sorun sadece psikologları değil işletmecileri, endüstriyi, girişimcileri de ilgilendiriyor. Mobbingin olumsuz etkileri toplumsal gelişmeye ve ilerlemeye zarar vermektedir,” dedi.


Aynı zamanda mobbingin Türk Ceza Kanununda yer alması adına çalışmaları bulunan ve Mobbingle Mücadele Derneği kurucularından Prof. Dr. Sefa Bulut ile söyleşimizde iş yerinde uygulanan mobbingin özelliklerini, sosyal, psikolojik etkilerini ve korunma yöntemlerini konuştuk.

Mobbing bir şiddet türü müdür?
Mobbingi sosyal şiddet kategorisinde değerlendirebiliriz. Fiziksel şiddetin etkileri gayet net görülebilir ancak mobbing gizli, dolaylı, indirekt yöntemlerin, tanımlanması, görülmesi çok zor olan şiddet türlerinden biridir. Biz buna iş yerinde duygusal şiddet de diyebiliriz. Aslında çocukların birbirine yaptığı akran zorbalığıyla yetişkinlerin birbirine yaptığı mobbing çok benzer; aynı amacı ve hedefi güdüyor. Çalışma hayatında herkesin yaşamış olduğu bazı zorluklar mutlaka oluyor; iş saatlerinin uzunluğu, işin zorluğu, üretim-tüketim ilişkileri ve iş yükü gibi durumlar insanlarda yorgunluk ve strese yok açıyor. Fakat bireyleri iş yerinde en çok işin zorluğu ya da güçlüğü değil, kişiler arası ilişkiler yormaktadır.
Bu açıdan toplumsal bir sorun olarak değerlendirilebilir mi?
Son 20-25 yılda dünyada ve ülkemizde çok fazla yapılan araştırma var, bir literatür birikti. Türkiye’de de psikologların, psikiyatrislerin, mobbingle mücadele derneğinin gördüğü ve incelediği çok fazla vaka bulunuyor. Çalıştığı kurumda 10-15 yıl mobbinge uğrayan insanlar var. Mobbing bireysel ve tek bir kişiyi ilgilendiren bir sorun olduğu düşünülse de aslında bir sosyal sorun, halk sağlığı sorunudur. Sadece psikologları ilgilendirmiyor, işletmecileri, endüstriyi, yatırımcıları, girişimcileri de ilgilendiriyor. Etkileri maruz kalanı çok derin bir şekilde yaraladığı gibi bu bireyin ilişki içinde olduğu, ailesini, çalışma arkadaşlarını ve ilişki içinde olan herkesi çok olumsuz bir biçimde etkilemektedir. Sonuçta bu etkiler toplumsal gelişme ve ilerlemeye zarar vermekte, çok yetenekli, çalışkan bireylerin toplum yararına çalışması engellenmektedir.

BİLEREK VE SİSTEMATİK YAPILIRBir davranışın mobbing olduğu nasıl anlaşılır?

Yazının Devamını Oku

Yaşam köyü kurarak ön yargıyı yıkacağız

Dört sosyal girişimci; Hülya Aras, Neslihan Edinçliler, Asiye Asal ve Songül Kaya, özel gereksinimli bireylerin sesini duyurmak ve toplumda oluşan ön yargıları yıkmak için bir araya geldi. Mesleki deneyimleri, tecrübeleri ve yaşanmışlıklarıyla güç birliği yaparak, Türkiye’nin ilk sosyal girişimcilik ve inovasyon modelini uyguladıkları Simbiyoz Sosyal Aktivite Derneği’ni kurdular. Bursa’nın üretim odaklı ilk “Yaşam Köyü” modelini oluşturmak için harekete geçen sosyal girişimciler, engelli bireylerin çalışma ve sağlıklı yaşam hakkını sağlamak adına kurum ve kuruluşlardan destek bekliyor.

Neslihan Edinçliler . Songül Kaya, Hülya Aras, Asiye Asal

Ailelerin en büyük kaygılarının kendilerinden sonra çocuklarının ne olacağı endişesi olduğunun altını çizen girişimciler ile hayallerini, hedeflerini ve toplumsal farkındalık yaratmak için geliştirdikleri sosyal girişimcilik modellerini konuştuk.

Öncelikle bir araya gelmenizi sağlayan hikâyenizle birlikte, sizi tanıyabilir miyiz?
Neslihan Edinçliler: Simbiyoz Sosyal Aktivite Derneği Başkanıyım. Anadolu Üniversitesi Özel Eğitim Bölümü Zihin Engelliler öğretmenliği mezunuyum. 28 yıl Nilüfer İş Okulunda öğretmen ve yönetici olarak çalıştım. Emekliyim. Eğitimlerim ve çalışmalarım esnasında çocukların savunmasızlıkları, korunmasızlıkları, istenmeyen, korkulan çocuklar olmaları beni hep çok etkiledi. Halbuki istedikleri sadece ilgi ve sevgiydi, bunu verdiğimizde de bizden ayrılmamaları beni onlara daha çok bağladı. Kendi çocuğumun olmaması zamanımın çoğunu onlara ayırmamı sağladı.
Hülya Aras: İTÜ mezunu elektrik mühendisi olarak 29 yıl kurumsal hayatın ardından, sosyal girişim alanına gönül verdim. İki çocuk annesiyim. Benim ailemde ya da yakın çevremde özel gereksinimli bir birey yoktu ama ben çocukluğumdan beri gönüllülük çalışmaları yapmayı seven birisiyim. Dolayısıyla okulun ve kafenin varlığını öğrendiğimde arkadaşlarımla buluşacaksam ya da çalıştığım şirket için bir etkinlik düzenleyeceksem, hediye alacaksam burayı tercih edip kendi çapımda küçük destekler vermeye çalışıyordum.
Asiye Asal: Başta sağlıklı doğan, büyüyen, okula giden, 17 yaşına geldikten sonra yaşamsal faaliyetlerini kaybeden ve bakım hastası olan iki güzel meleğe annelik ederken, bir çocuğumu üç yıl önce kaybettim. 11 yıl Niş Cafe’nin işletmecisi olarak çalıştım, pandemi nedeniyle ayrıldım. Yoluna devam etmeye çalışan, yine benzeri kaygılarla hayata tutunmaya çalışan annelerden biriyim.

Yazının Devamını Oku