GeriSerdar Devrim 20 yaş genç olsam ‘eşekolog’ olurdum
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

20 yaş genç olsam ‘eşekolog’ olurdum

Her şirkette başarılı insanlar vardır, başarısız insanlar vardır.

Bir de, çoğunluğu oluşturan diğerleri, yani ne başarılı ne başarısız insanlar vardır. Ki bunlar iki gruba ayrılırlarmış: ‘Başarılı olmayı başaramayanlar’ ve ‘başarısız olmamayı başaranlar’.

Evet, haklısınız, yazarken benim de kafam karıştı. Birlikte anlamaya çalışalım.

Birinci grup, yani ‘başarılı olmayı başaramayanlar’ın başarılı olma potansiyeli varmış. Ama başarılı olurlarsa kendilerinden başka ve daha zor işler istenir, sorumlulukları artar diye frene basıyorlarmış.

İkinci grup, yani ‘başarısız olmamayı başaranlar’ ise asgarî bir sonuç almazlarsa gözden düşerler, işlerini kaybederler diye kendilerini zorlayıp başarısız olmamayı bir şekilde başarıyorlarmış.

Uzmanlar “Her iki durumda da, bu insanların duygusal durumları son derece karmaşık. Ve ‘başarılı olmayı başaramamak’ ve ‘başarısız olmamayı başarmak’ inanın başarılı olmaktan daha zor bir strateji uygulamayı gerektiriyor” diyorlar.

Les Echos gazetesinde okudum. Fransa’da eğitim ve koçluk hizmeti veren bir şirket varmış. Bu şirket ‘Echecologie’ (échec = başarısızlık) adını verdiği bir konsept geliştirmiş. Ve 10 yıldır bu ‘başarı özürlü’ çalışanlar üzerinde uzmanlaşmış. (*)

Kurucu ortaklarından biri “Kimi şirketlerde Echecologie çalışanların yüzde 80’ini ilgilendirebiliyor” diyor. “Bu grup, şirketin performansını ve verimliliğini etkiliyor. Ciddî bir maliyet oluşturuyor, ciro kaybına sebep oluyor.”

Diyor ki, önemli olan şirket yönetiminin de, söz konusu çalışanların da bu durumun bilincine varması. Yöntemi anlatmıyorum. Ama sonuçta, eğer verilen bu eğitimler başarılı olursa, şirkette havanın düzeldiği; ekiplerin daha uyumlu, esnek ve verimli çalıştığı; işe gelmeme yahut işe gelip de işini yapmama oranlarının düştüğü gözlemlenmiş. Daha da önemlisi çalışanların daha motive ve mutlu olduğu...

*
İtiraf ediyorum, bu haberi okurken aklımdan geçmedi değil: 20 yaş genç olsaydım, gözümü karartır bu işe girerdim.

Hem Türkiye’de gerçekten böyle eğitimlere ihtiyaç var, hem de iyi bir pazar var.

Bu ‘eşekoloji’ işi bizde çok tutar...

(*) L’Echécologie terimi Metisse adlı eğitim ve koçluk şirketi tarafından yaratılmış ve tescil edilmiş. Reklam gibi oldu ama ‘tescilli marka’ olduğu için bu bilgiyi vermek zorundayım.

X

Hoşça kalın!

Buraya kadarmış. Sizden bu hafta sonu için izin istesem ayıp olur mu diye düşünürken, meğer veda vakti gelmiş.

Yönetici olarak gözüm arkada kalmayacak. Vazgeçilmez yönetici kötü yöneticidir derdim ya hep... 8 yıldır emek verdiğim gazetemi Hürriyet İK editörü Burcu’ya (Özçelik Sözer) emanet ediyorum; Deniz’le (Türsen) ve Burcu (Yaşar) ile bu işi gene benden iyi götüreceklerdir, eminim.

Yazar olarak da, size minettarım. İlginize, teveccühünüze ve 331 haftadır sonsuz hoşgörünüze çok teşekkür ediyorum.

Hoşça kalın!

Not: Serdar DEVRİM’in eski İK yazılarına  http://serdardevrim-ik.blogspot.com.tr/ adresinden ulaşabilirsiniz.

Yazının Devamını Oku

Bana adını söyle...

Eskiden şef, müdür yardımcısı, müdür, genel müdür yardımcısı, genel müdür diye giderdi ve bir yerde biterdi. Ama artık bu unvanlar alaturka geliyor, yeteri kadar trendy (!) bulunmuyor galiba.

Sürekli yeni ve içi boş unvanlar uyduruluyor. Bugün pek çok şirkette işe ‘uzman’ (= aslında büro çalışanının yeni Türkçesi) olarak başlıyor, taş çatlasa bir iki yıl sonra ‘koordinatör’, peşinden de ‘grup direktörü’ oluyorsun. Bu unvanlar artık ne demekse, mesela müdürden farkı neyse... (Herkesin yönetici olduğu departmanlarda bunlar kimi yönetiyor, işi kim yapıyor, o da ayrı bir soru.)

*Konuya gene hani ya kulağım işte girdim, yazıya şu cümleyle başlayacaktım aslında:

Belli bir mevkiye geldiğinizde kendi marifetiniz sanıyorsunuz değil mi? Aslında siz de bal gibi biliyorsunuz ki, değil. Çünkü - özellikle Türkiye gibi marifet ile iltifat arasındaki bağın kopuk, kriterlerin muğlak, İK süreçlerinin fake (gördüğünüz gibi ben de İngilizce kelimeler sokuşturmayı beceriyorum) olduğu ülkelerde – küçük büyük her başarıda ahval ve şeraitin, dayının, torpilin, karar vericilerin değerlendirme hatalarının, şansın ve daha daha pek çok sübjektif faktörün rolü vardır. 

Bu faktörlere, hiç akla gelmeyenler de dahildir.

Yazının Devamını Oku

mİKrobiyoloji

Bugün biraz nostalji yapacağım izninizle. Bugünkü İK yazımız biraz mikrobiyoloji kokuyor.

70’lerin başında ailece bilimkurgu romanlarına sarmıştık. A.E. Van Vogt, Philip K. Dick, Daniel Keyes, Robert Merle vd.

O tarihte adı sanı (en azından bizde) pek bilinmeyen Michael Crichton’ın Türkçe’ye Uzay Mikrobu diye çevrilen (The Andromeda Strain) kitabını o günlerde okudum. Ve 12-13 yaşlarında mikrobiyolojist olmaya karar verdim. Yol yordam sorduğum bir prof. bana mealen “Türkiye’de aç kalırsın, üstelik araştırma yapacak ne laboratuvar ne fon ne de destek bulabilirsin. Ama ABD’de okumak ve yaşamak istiyorsan, hiç durma...” dedi. Hevesim kaçtı. Hayattaki sayısız ‘keşke...’lerimden biridir.

Bu sebeple, bağışıklık bilimi uzmanı Prof. Patrice Debré’nin yeni çıkan kitabı L’Homme Microbiotique benim için nostaljik bir keyif vesilesi.

Uzman değilseniz ‘mikrobiyota’ kelimesini duymamışsınızdır. ‘Evsahibi ile uyum içinde yaşayan mikro-organizma popülasyonu’ diyebiliriz. Özetle (konumuz insan olduğuna göre) insan vücudunda yaşayan bilumum bakteri, mantar, virüs vb mikro-organizmalar. Küçümsemeyin çünkü vücudumuzda 2 kiloya yakın mikrop taşıyormuşuz. Sadece bağırsaklarımızda 100.000 milyardan fazla, yani vücudumuzdaki hücre sayısının 2 katı bakteri yaşıyormuş.

Yazının Devamını Oku

Gerisi teferruattır...

Bugün Türkiye 92 yıllık Cumhuriyet tarihinin en önemli günlerinden birini yaşıyor. Bugün İK yazasım yok, aslında hiç yazasım yok ya. Sizin gibi, benim de aklım başka yerde.

Söz konusu olan yaşam hakkı ve özgürlükler ise, asıl, asıl çocuklarımızın geleceği ise, gerisi teferruattır.
Sadece, boşluktan istifade, bir eleştiriye kısa bir cevap vermeye çalışacağım.

*
Her şeyden menfaat ve kâr bekleyen insanlar olduk. (Üstelik küçücük menfaatler... Gerçek çıkarlarımızı idrak edecek eğitim ve akıldan yoksunuz.)

Bir köşe yazısı size ne menfaat, ne de (kısa vâdede en azından) kâr sağlayabilir. At yarışı yahut İddaa tahmini (bunun adının ‘iddia’ yerine eminim yanlışlıkla ‘iddaa’ yazılması da ayrı bir gıcıklık) ya da borsa yorumu okumuyorsanız eğer...

Yazının Devamını Oku

Hepimiz phubber’iz!

‘Phubbing’ kelimesini ilk defa mı duyuyorsunuz?

Hayret, çünkü büyük olasılıkla siz de bir ‘perfect phubber’sınız. Her birimiz gibi.
Bir örnek vererek anlatayım.

*

Bir hususta akıl danışmak isteyen iki genç meslektaşımla bir kafede oturmuşuz. Üçümüz de cep telefonlarımızı (silahşörler gibi) çıkarıp masaya koymuşuz. Ben bir cevap vermeye çalışıyorum. Sohbeti kendileri talep etmiş olmalarına rağmen, konsantre olmakta zorlanıyorlar. Biri esnemesini zor engellerken, diğeri bir bip’i bahane ederek kurtarıcı gibi cep telefonuna saldırıyor.

Yazının Devamını Oku

Ekonomik büyümenin anahtarı: Kadın-erkek eşitliği

Ekonomik büyüme şart mıdır, değil midir; hatta faydalı mıdır, zararlı mıdır? Tartışılır.

Ancak, özellikle dünya ekonomisinin teklediği şu günlerde, her ülke, ekonomimi nasıl canlandırırım, büyümeyi nasıl sağlarım derdinde.

McKinsey Global Institute tarafından yapılan ve Washington Post’un haberleştirdiği bir araştırmaya göre, çare gözümüzün önünde: KADINLAR.

Eğer kadınlar ekonomik hayatta erkeklerle aynı rolü oynasa, aynı imkan ve haklara sahip olsa, dünya ekonomisi 2025 yılında + 25.000 milyar dolar yani dörtte biri kadar büyüyebilir. Bu da dünya ekonomisine biri ABD biri Çin kadar büyük 2 ülke ilave etmekle eşdeğer.

Ancak araştırmacılar, ‘bugün kadınlarla erkekler arasında öyle bir uçurum var ki, 10 yıl sonra eşitlik hayal’ diyorlar. Onun için daha ‘ılımlı’ bir senaryo öneriyorlar. Her ülke, kadın-erkek eşitliği bakımından kendi coğrafyasındaki en ileri ülkenin seviyesini yakalarsa ne olur? G.Amerika’da örnek Şili, Batı Avrupa’da İspanya, Güneydoğu Asya’da Singapur, vs.

Yazının Devamını Oku

Bırakın dağınık kalsın

Raymond Soubie insan kaynakları yönetimi ve sosyal politikalar uzmanı bir Fransız. Şirket yöneticiliği yani saha tecrübesi de var.

Sağcı ama kaliteli ve bilgili bir insan. Kariyerinde belki de tek kötü not, bir aralar Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin danışmanlığını yapmış olması.

Geçen hafta, Fransız Le Figaro gazetesinde Soubie ile yapılan bir röportaj okudum. (26-27 Eylül 2015)

Özetle, tabii Fransa ekonomisine bakarak, şöyle diyordu:

- Fransa ekonomisi artık ‘hizmet sektörü’ ağırlıklı. Hizmet sektörü şirketleri, esneklik aradıkları için (size sağcı dedim ya!) taşeron kullanmayı tercih ediyor. Bu arada devlet de küçük-büyük girişimciliği destekliyor. Yani ‘ücretli çalışma düzeni’yerini yavaş yavaş farklı bir sisteme bırakıyor.

Yazının Devamını Oku

Kötü olmak şart mıdır?

Kötü yola düşmeden evvel, 1980’lerin başında küçük bir tüccardım.

Anadol kamyonetimin direksiyonuna oturur, o bakkal senin bu market benim mal satardım. Bebek, Etiler gibi daha o zaman da ‘elit’ semtler olsun; Kuştepe, Cendere gibi o dönemde izi yolu olmayan gecekondu mahalleleri olsun, haftanın 4-5 günü servise çıkardık.

Utanarak itiraf ediyorum ki, edepsiz yahut en azından pimpirikli müşteriye gösterdiğimiz itinayı, efendi ve sessiz esnafa göstermezdik. Adam gibi ödeme yapmaları kaydıyla elbette (ödemeyi kasıtlı geciktiren, çok uzun vâdeli çek veren, hele hele çekini vâdesinde ödemeyenlere haliyle ‘özel muamele’ çekerdik), çekindiğimiz müşteriye verdiğimiz mala daha bir dikkat ederdik.

Ayıp tabii, biliyorum. (Gerçi bir yere kadar mazeretimiz vardı, çok zor bir mal satıyorduk.) Ama insanoğlu böyledir işte... alçaktır.

*

Yazının Devamını Oku

Büyükşehri sev betonu koru

Hani diyoruz ya “Büyükşehirlerde insanlar çok asabi (o da ‘asabi’ değil zaten ‘asaaabii’), her an kavgaya hazırlar...” Bunun en görülür olduğu yer de elbette İstanbul’un insanı deli eden trafiği.

(Aslında bu konuda sebep-sonuç ilişkisi müphem. Daha doğrusu bir kısır döngü, bir beterleşme söz konusu. Kural tanımayan, ilkel, egoist, karşısındakinin hakkına saygısız hatta mütecaviz olan kötü İstanbul sürücüleri trafiğin canına okuyor, ve trafik içinden çıkılmaz hale geldikçe daha da zıvanadan çıkıyor ve bu da trafiği... vs, vs!)

Lafı uzatmadan evvel diyordum ki, büyükşehir insanları kafayı yemiş durumda. Uzmanlar, benden daha bilimsel konuşmak durumunda oldukları için 'büyük şehirler insanların akıl sağlığını olumsuz etkiliyor ve özellikle anksiyete ve depresyona sebep oluyor' diyorlar.

Ancak (kalabalık, trafik, ulaşımda kaybedilen zaman gibi şiddetle muhtemel varsayımlar dışında) büyük şehirlerin akıl sağlığına neden olumsuz etki yaptığı bilimsel açıdan bilinmiyor.
Amerikalı araştırmacılar işte bu konuda bir ipucu bulmuşlar.

Kaliforniya’da kadınlı erkekli 38 deneği 2 gruba ayırmışlar. Birinci grup şehrin göbeğinde, ikinci grup ise kırsalda 90 dakikalık bir yürüyüş yapmış. Birinciler gezintinin bir işe yaramadığını, ruhsal durumlarında bir değişiklik olmadığını söylerken, ikinciler ‘negatif düşünceleri kafamızdan attık’ demişler.

Tabii bilimsel araştırma bu kadarla sınırlı değil. Deneklerin beyin MR’ı da çekilmiş ve görülmüş ki, doğada gezenlerin beyninde subgenual prefrontol korteks (hı?) bölgesinin faaliyeti, şehirde gezenlerden çok daha düşük. Kafamızda evirip çevirdiğimiz karamsar düşünceler, endişeler, beynin bu bölgesini harekete geçirirmiş.

Kötü düşünceleri sürekli kafada evirip çevirmek (yani ‘kurmak’) mental sorunların başlıca sebeplerinden biri imiş.

Amerikan National Academy of Sciences’ın dergisi Proceedings’te yayımlanan bir bilimsel makalede bu önbulguları değerlendiren uzmanlar diyorlar ki, ey büyükşehirliler, bırakın antidepresana servet yatırmayı (bunu ben ekledim), doğada bir güzel yürüyüş yapın, aklınızdaki olumsuz düşüncelerden kurtulun.

Yazının Devamını Oku

Marifet ve başarı burada

Abraham H. Maslow’un ‘ihtiyaçlar teorisi’ni bilirsiniz de, acaba dikkate alıyor musunuz?

Maslow, insanların temel ihtiyaçlarını bir sıraya dizer ve piramit olarak gösterir.

Piramidin tabanından başlayarak bu temel ihtiyaçlar şunlardır:
1- Fizyolojik ihtiyaçlar: Yeme, içme, uyuma, ve diğerleri - ki bizde bu ‘diğerleri’ (!) gelişmiş toplumlardan biraz daha ağır basar.

2-Güvenlik ihtiyaçları: Fizik güvenlik (belli kalkış ve yatış saatleri, uygun bir ısı, rahatsız etmeyen bir gürültü düzeyi vs), ekonomik güvenlik (iş güvenliği, sözleşme, sosyal haklar vs), duygusal güvenlik (madem ki konumuz İK, sözüne güvenilir ve karşısındakine saygı gösteren bir yönetici mesela).

Yazının Devamını Oku

Başarılı insanlarda imrendiğim 2 şey

Tabii başarılı insanlarda imrendiğim iki değil çok şey var. Burada, Hürriyet İK’da, sadece başarılı işadamlarından, tepe yöneticilerden söz edeceğim.

Aklıma gelen iki meziyetten. Yer durumundan iki tane. (Tabii ki başarının şartı olan özellikleri külliyen beğendiğimi söylemek istemiyorum. Eleştirdiklerim de var. Ayrı konu.)

Zamana hâkimiyet
Sıfatları doğru seçememiş olabilirim: Çok çalışan insanlarla, kesif çalışan insanları birbirinden ayırmak gerekir. (Çok iş yaparmış gibi yapanlar konumuz dışında, gerçekten çalışanlardan söz ediyorum.)

Farkı şöyle bir örnekle anlatmaya çalışayım: Her ikisi de 8 saat başını kaldırmadan mesai yaptığında, birincisi 1 jul iş yapıyorsa, ikincisi mesela 2 jul iş çıkarıyordur...

Yazının Devamını Oku

Neysen o ol, öğrendiğin zaman

Nietzsche’den bilinir ama, formül çok daha eski bir şaire, Thebaili Pindar’a aittir.

Pindar (İ.Ö. 518-438) zamanın krallarına, prenslerine hitaben methiyeler yazmıştır. Ama bu şiirlerinde cesaretle, açık yüreklilikle ve dozunu kaçırmadan (yani kelleyi kaptırmadan) çağının muktedirlerine tavsiyelerde bulunmaktan, hatta ders vermekten de kaçınmamıştır.
Siraküza tiranı 1.Hieron’a hitaben yazdığı bir şiirde (Pykhia, 2:72) şöyle der:
“Neysen o ol, öğrendiğin zaman...”
Bu dizenin anlamı özetle şudur:

Ben, Pindar, sana kim olduğunu öğrettikten sonra; gerçek kimliğini, kişiliğini ortaya koy...”

Yazının Devamını Oku

Kompülsif tüketiciden empati beklemek aptallıktır

Michigan Üniversitesi’nin 14 bin üniversite öğrencisiyle görüşerek yaptığı kapsamlı bir araştırma Association for Psychological Science’ın yıllık toplantısında açıklandı. (-mış, dürüst olmak gerekirse.)

Sonuç kısmında şöyle deniyor:
2000 yılından sonra empati duygusunda çok büyük bir düşüş gözlemledik. Bugünkü gençlerin, 20 veya 30 yıl önceki üniversite gençliğine nazaran yüzde 40 daha az empati duygusuna sahip oldukları görülüyor.”

Oysa söz konusu ankette yer alan sorular gençleri pozitif cevap vermeye meylettiren türden.

Mesela: “Sizden daha az şanslı olan insanlara karşı genelde şefkat ve empati duyuyor musunuz?”

Yazının Devamını Oku

Bizi yoran işimiz değil içimize attıklarımız

Fransa’da haziran ortalarında Çalışma Hayatında Kalite Haftası’nın on ikincisi organize edildi. (Fransa’dan çok söz ediyorum, kusura bakmayın, medyayı, tartışmaları rahat takip edebildiğim için.)

Bu yılın teması (tercümesi biraz zor) ‘İşimizi konuşur hale getirelim’ idi.

Özete, işimizi konuşalım, çalışma hayatımızla ilgili yaşadıklarımızı yüksek sesle konuşalım, paylaşalım, tartışma alanları yaratalım... ki, yapılan iş ‘görünür’ hale gelsin, sorunlar, doğru/ yanlış beklentiler, yanlış anlaşılmalar ortaya çıksın... ki yaptığımız işin kalitesini arttıralım.

Yani çalışanlar daha iyi / kaliteli şartlarda çalışsınlar ve daha iyi / kaliteli iş üretsinler...

*

Yazının Devamını Oku

“Söylememek harcısı söylemenin hasıdır”

Genç bir yönetici adayı “Serdar Bey, hata bir yönetim biçimi sayılabilir mi ?” diye sordu.

Artık uzun uzun anlatmak istemedim, “Sistemli hataya yönetim biçimi falan değil, aptallık derler. Tabii hata zannettiğin şey, kötü niyet değilse…” demekle yetindim.

6 seneyi aştı, her hafta burada konuşup duruyorum. Bir sonuç beklediğim yok elbet.

Ama bu hafta da farklı bir yöntem deneyelim. Sözün bittiği yerde bazen susmak konuşmaktan daha etkilidir.

Gerçi Kes Sesini Bukowski ! Edebî Küfürler Ansiklopedisi’nin yazarı Pierre Chalmin “Bugün artık susarak küfrediliyor” der ama…

Yazının Devamını Oku

Rakipleriniz içeride değil, dışarıda

Şirketlerin zaman zaman CEO’sundan en küçük çalışanına kadar herkese hatırlatması gereken bir hayatî gerçek :

Paris’te bir okul var, genç olsam, işi gücü bırakır gider, burada master yapardım: Ecole de Guerre Economique, Ekonomik Savaş Okulu…
Ekonomi savaştır.

Makro düzeyde, devletler arasında, topyekün savaşın silahsız aşamasıdır. (Zaten her askerî ve terörist savaşın arkasında her zaman ekonomik çıkarlar vardır. Yani silahlı savaş, ekonomik savaşın ileri bir safhasıdır.)
Savaş, şirketin içinde değil, dışındadır.
Savaş deyince sert kaçıyor belki ama…

Yazının Devamını Oku

Bayramın son günü zoolojİK bir yazı

Bayram tatilinin son günü, pazar sabahı size değişik bir yazı okutayım istedim. Hayat çalışma hayatından ibaret değil.

Bizim gazetelerin itibar etmeyeceği kadar ilginç ve güzel bir haberdi. Le Monde neredeyse bir tam sayfa ayırmıştı. Başlık, ‘Guam Adası 2 milyon yılan tarafından istila edildi’ diyordu.

Özetlemeye çalışayım:
1940’larda yabancı bir gemiyle adaya geldiği tahmin edilen boiga irregularis cinsi yılan (ağaçlarda yaşayan, boyu 2 metreyi bulan, insanı öldürmese de zehirli, sarı bir yılan türü) adayı işgal etmiş.
50 yılda sayıları 2 milyonu bulurken, adadaki endemik (adaya has) 13 kuş türünden 10’unun, 3 kertenkele türünün ve bir çok yarasa türünün soyunu tüketmiş, biyoçeşitliliği yok etmiş. Bu türler, adada doğal olarak bulunmayan bu düşmanı tanımadıkları için, yuvalarını korunaksız yere yapıyorlar, yılan da yumurtalarını ve yavrularını yiyormuş.

(Bu arada unuttum söylemeyi: Guam, ABD’ye ait Pasifik’te bir özerk ada. Yüzolçümü 500 km2, nüfusu 160 bin.) Tabii insanların yataklarına kadar giren yılanlar, adanın geçim kaynağı olan turizme de sekte vuruyormuş.

Yazının Devamını Oku

Performans baskısı ahlâkı bozar

Mühendis olmaya gerek yok: Vidayı fazla sıkarsan ya sıkışır, ya kırılır, ya yalama olur.

Ben ekonomi öğrencisiyken, 1970’li yıllarda, dünyanın en büyük bankasıydı. Finans ve bankacılık sektörüne yeni teknolojileri sokan, kredi kartının mucidi bu bankaydı. 1980’lerin başında korkunç bir kriz geçirdi, batmaktan zor kurtuldu.

O yıllarda ekonomistler, bankanın içine düştüğü krizin ‘aşırı riskli krediler’den kaynaklandığı görüşündeydiler. Kredi satıcıları (galiba müşteri temsilcisi yahut kredi danışmanı diyorlar şimdi) çok riskli müşterilere yüklü miktarda kredi vermişlerdi. Özellikle de - hava şartlarına ve ‘canlı’ya bağımlı olduğu için bizatihî riskli bir sektör olan - tarım ve hayvancılık sektörüne.

Bu tutumun da birbirini tetikleyen iki açıklaması vardı:
(1) Aşırı performans baskısı ve (2) kredi satıcıları arasında çalışan devir oranının (turnover) çok yüksek oluşu. (Aklımda yüzde 30’lar gibi korkunç bir rakam kalmış, doğruysa.)
Zaten (2) büyük ölçüde (1)’in bir sonucuydu. Kredi satıcıları ya yoğun performans baskısı karşısında kaçıyorlardı, ya da başarılı olanları rakipler kapıyordu.

Yazının Devamını Oku

Fizik ama metafizik

Joseph A. Schumpeter bizde pek tanınmaz. En azından bir Adam Smith, bir David Ricardo yahut John Maynard Keynes kadar bilinmez.

(Bu arada günümüzün kalitesini ve seviyesini hatırlatmak için söylüyorum : Google’da Ricardo diye ararsanız sadece Ricardo Caresma adında bir topçu çıkıyor. Smith diye ararsanız bir tabanca markası. Bir tek Keynes kurtarıyor durumu, o da aynı adı taşıyan bir ‘reality show ünlüsü’ çıkana kadar…)

*

Schumpeter (1883-1950) biraz gürültüye gitse de, 20.yy’ın en önemli ekonomistlerinden biridir. Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi adlı temel eserinde ‘yaratıcı yıkım’ (creative destruction) diye bir kavramdan söz eder.

Yeni girişim(ci)ler ve inovasyon sayesinde kapitalist sistemin sürekli bir devrim ve değişim yaşadığını; yeni üretim faktörlerinin eski faktörleri yok ettiğini ve yerine yenilerini yarattığını söyler.

Yazının Devamını Oku