Serap Duygulu

Boşanma sonrası çocuklarla tatil

29 Temmuz 2016
Tatil sırasındaki yakınlığını gören çocuk, barışma ihtimallerini düşünerek umuda kapılabilir ve sonrasında hayal kırıklığı yaşayabilir.

Dünyada ve ülkemizde boşanan çiftlerin sayısı gün geçtikçe artıyor. Boşanma sebebi ‘şiddetli geçimsizlik’ olarak ifade edilse de; internet ve sosyal medyanın getirdiği kişisel sorunlar, aile içi şiddet, ekonomik yetersizlik, cinsel sorunlar, güvensizlik, tahammülsüzlük, romantizmin azalması gibi modern hayata ait etkileri de görebiliyoruz.

Boşanmanın yarattığı travmatik süreci atlatmak için, çocuklara boşanmaya dair çok ayrıntı verilmeden ve mümkünse anne baba arasındaki özel bilgilere ve ilişki boyutuna girilmeden, boşandıktan sonra anne-baba ilişkisinin nasıl olacağı, çocuğun günlük hayatının ve ailesiyle olan ilişkisinin nasıl devam edeceği anlatılmalıdır. Çocukların durumu algılamalarına zaman tanımak ve onları dinlemek, duygularıyla empati yapmak bu sürecin atlatılmasını kolaylaştırıcı adımlardır.

Çocukların hayatlarının doğru bir şekilde planlanması ve iyi bir yetiştirme programıyla anne baba ilişkisinin düzenlenmesi de önemlidir. Ebeveynlerden biriyle sınırlı bir iletişim kurmak, anlaşmazlık yaşamak, çocuğun ilgi ve sevgi eksikliği hissetmesine, bunu da davranışlarına yansıtmasına neden olabilir.

Bu noktada konuyla ilişkili olarak, boşanan eşlerin ve çocuklarının birlikte tatile çıkmasından ve ailece kaliteli vakit geçirmesinden, tatil sürecinde anne-babayı ve çocukları psikolojik olarak yıpratabilecek bazı davranışlardan, yapılması ve yapılmaması gerekenlerden bahsetmek istiyorum.

Anne ve babanın aralarındaki ilişkinin sınırlarını doğru çizmesi önemlidir. Örneğin; annesiyle yaşayan bir çocuğun babasını hafta sonları düzenli olarak görmesi ve orada kalması, bazı etkinliklerde ve özel günlerde anne ve babanın bir arada bulunması çocuğun gelişimi açısından önemlidir. Ancak, ailenin tatile çıkması ve uzun süre beraber vakit geçirmesinin olumlu etkileri olduğu gibi olumsuz etkileri de olabilir.

Tüm bu etkenlere dikkat edildiği zaman, boşanan çiftlerin ailece tatile gitmesi çocuklar açısından faydalıdır ve aile içi ilişkilerin gelişmesini sağlayabilir. Anne ve babaları boşansa da, onlarla bir arada olmak ve aile ortamını hissedebilmek çocukların psikolojik sağlığı açısından oldukça önemlidir. 

Yazının Devamını Oku

Darbenin psikolojik boyutu

18 Temmuz 2016
Çocukları mümkün olduğunca TV'lerden uzaklaştırmak ve oyuna yöneltmek gerekli.

Son günlerde ülke olarak yaşadığımız ciddi toplumsal olaylar sonucundan hepimizin çok olumsuz etkilendiği bir gerçek. Özellikle İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerde oturan insanlar hepimizin bayramlarda uzaktan gururla seyrettiği ağır savaş uçaklarının sesine ve yakın görüntüsüne tanık olduk. Ses boyutu hepimizi çok ürküttü. Ortalıkta dolaşan onlarca söylenti, gerçek ya da gerçek dışı hikaye tek tek her birimizin psikolojisinde uzun süre kalacak izler bıraktı. Bunca toz duman arasında iyi olmak, iyi görünmek ve günlük hayata tutunmak gerçekten kolay değil.

Hepimiz büyük bir travma yaşadık ve hala yaşıyoruz. Ruh sağlığımız için her habere inanmamak, çocuklarımızı görüntülerden uzak tutmak önemli. Yaşanan olaylarda şiddet dozu çok yüksek ve çocuklar açısından (ve elbette yetişkinler için de) görüntülü haberler çok travmatik.

Çocukların ne kadar etkilendiğini bilemiyoruz. O nedenle çocukları mümkün olduğunca TV'lerden uzaklaştırmak ve oyuna yöneltmek gerekli.

İstemeden de olsa, çocuklar paniğe, patlama ve görüntülere tanık oldular. Şu andan sonra yapılacak şey, sorularına basit yanıtlar vermektir. Biz yetişkinlerin bile korkup paniğe kapıldığı bu durumda çocukların korkması çok doğal.

Bu süreçte çocuklarımızın ihtiyacı olan en önemli şey, güvende olduklarını bilmek. Bunun için bir arada olmak, çocuklarla birlikte bazı etkinliklerde bulunmak ve onlara her zaman olduğundan daha fazla zaman ayırmak gerek. Çocuklar eğer anne babaları rahat ve güvenli davranırlarsa sağlıklı gelişim gösterebilirler. O nedenle korkunuzu, endişenizi gördükleri anda onlara karşı hiçbir şey yokmuş gibi davranmak yerine, yaşadığınız korku ve panik üzerine konuşup sonrasında günlük hayat faaliyetlerine döndüğünüzü görmeleri gerekli.

Ancak o zaman gerçekten korkulacak bir durum olmadığına ve her şeyin normale döndüğüne inanabilirler. Sonuç olarak bütün insanları etkileyen toplumsal bir olay yaşandı ve çocuk ya da büyük herkes etkilendi. Gerek sosyal medya yoluyla, gerekse yazılı ve görsel iletişim kanallarıyla ya da söylentiler aracılığıyla herkes bu toplumsal terörden etkilendi. Öyleyse yapılması gereken hiç böyle bir şey olmamış gibi davranmak değil, olayın hissettirdikleri üzerine konuşmak, çocukların sorularına kısa ve doyurucu açıklamalar yapmak ve sonrasında onların yanında bu konular üzerine çok yorum yapmamaktır. Özellikle gelecek günlerle ilgili olumsuz ve kötümser konuşmalar tüm bireyler üzerinde ciddi kaygı bozukluklarına yol açabilir.

Gündemi takip ederken psikolojik kontrolümüzü kaybetmemek için, kısa aralıklarla haber izlemek sonra günlük aktivitelerle uğraşmak gerekli. Sürekli ekranlara takılıp kalmak, stres ve panik dozunu yükselterek soğukkanlılığımızı yitirmemize yol açabilir.

Bu günler geçecek!

Yazının Devamını Oku

Psikopat, sosyopat, antisosyal

21 Haziran 2016
Bu davranışları gösteren kişilerin çocukluk çağındaki yaşantıları incelendiğinde ise bazı ortak noktalar görmemiz mümkün.

Geçtiğimiz günlerde 3 kişiyi öldürdüğünden şüphelenen bir zanlıyı arama çalışmalarını hepimiz meraklı ve endişeli bir şekilde takip ettik.

Uzun süren çalışmalar sonucu zanlının yakalanmasıyla birlikte herkes rahat bir nefes aldı. Geniş kitlelerin etkilendiği bu ve benzeri olaylarda, medyanın da aktif rol alması ve halka doğru bilgiler verilmesi çok önemlidir. Hukuk, psikiyatri ve psikoloji alanlarında uzman kişilerce farklı mecralarda doğru ve sağlıklı bilgi paylaşımı yapılması hem toplumun bilinçlenmesine katkıda bulunur hem de olumsuz durumlara karşı uyanık ve tedbirli olmamızı sağlar.

Toplumun sağlıklı bilgilendirilmesi önemlidir zira bilgi yetersizliği ya da bilgi kirliliği kafaların daha çok karışmasına yol açar ve doğru bilinen yanlışlar olarak akıllarda yer eder. Nitekim bu olayda da suç işleme davranışlarının altında yatan nedenler ve bunların psikolojik yansımalarıyla ilgili yeterli ve doğru bilgi paylaşılmadan yalnızca olay üzerine yoğunlaşıldı. "İnsanlar, neden ve nasıl bu noktaya gelebilirler, davranış bozukluklarını nasıl anlayabiliriz, kişilik bozuklukları nedir ve tedavisi var mıdır?" gibi soruların yanıtları tam olarak verilemedi. Bu yüzden bu ve benzeri diğer olaylarla ilgili olarak günlük hayatta sıkça kullanılan “psikopat”, “sosyopat” ve “antisosyal” kavramlarından ve aralarındaki ilişkiden bahsetmek istiyorum.

Psikopati ve sosyopati, aslında bir kişilik bozukluğu olan antisosyal kişilik bozukluğu ile aynı anlamı taşır. Antisosyal kişilik bozukluğu olan kişiler, günlük hayatta sıkça kullandığımız terimler olan psikopat ve sosyopat olarak tanımlanabilirler.

Geçmişteki araştırmalarda psikopatlığın nedenleri incelenirken; bunun aslında psikolojik nedenlerden çok, sosyal ve toplumsal nedenlerden kaynaklandığı görüşünün gelişmesiyle birlikte bu terimin yerini sosyopat kelimesi almıştır. Yani temelde aynı şeyi yansıtırlar, ancak aralarında küçük farklılıklar vardır.

Özetle, kişinin psikopatolojik olarak aldığı tanıdan bahsederken antisosyal; sorunlarının daha çok toplumsal ve çevresel nedenlerden kaynaklandığı varsayılırsa sosyopat, daha çok kendine dönük ve psikolojik problemleri olan birini nitelendirirken ise psikopat kelimesi kullanılır.

Bu kişilerde görülen ortak davranışlara bakıldığında;

Bu davranışları gösteren kişilerin çocukluk çağındaki yaşantıları incelendiğinde ise bazı ortak noktalar görmemiz mümkün.

Yazının Devamını Oku

Sosyal medya depresyonu nedir?

1 Haziran 2016
Sosyal medyada istenilen tepki alınmazsa sonuç hayal kırıklığı oluyor.

Hayatımızda giderek daha fazla yer kaplayan sosyal medya ve paylaşım alanları artık kendi kültürünü, dilini ve iletişim tarzını oluştururken elbette sorunlarını da getirdi. Hatta ilginç bir biçimde kendi psikolojisini oluşturdu ve sanal dünyadaki psikoloji gerçek dünyamıza yansımaya başladı. Sosyal medyanın psikolojisi olur mu diyebilirsiniz ama var. Hatta depresyonu bile var. Sosyal medya insanı depresyona nasıl sokar ya da sosyal medya ile depresyon nasıl örtüşebilir diyenlerdenseniz şimdi yazacaklarımı okuduğunuzda eminim birçok nokta size de tanıdık gelecek.

Sosyal medya nedir, öncelikle onu açıklamakta fayda var. Sosyalleştiğimiz yani toplumsal bir varlık olarak diğer bireylerle iletişim kurabildiğimiz kısım ‘sosyal’ tarafını, yazıp çizip görüşlerimizi, duygularımızı ya da ne yaptığımıza dair fotoğraflarımızı paylaştığımız tarafı da ‘Medya’ yönü oluyor. Sosyal medya dediğimiz alan da bütün bu işlemleri yaptığımız görünmez, sanal ama hepimizin var olduğu paylaşım platformları. Aslında hepimizin üzerinde yaşadığı tek bir dünya var ama bu sosyal medya sayesinde her birimizin ayrı ayrı kendi dünyaları var. Kendi arkadaşlarımız, üye olduğumuz ya da üye yapıldığımız(!) gruplarımız, oluşturduğumuz sayfalarımız var.

Sosyal ağlardaki paylaşım alanlarımız o kadar fazlalaştı ki, artık hangisinde yer alacağımızı şaşırdık. Yer almadığımız bir site kalmaması için epeyce çaba harcadık. Hatta onlarca sosyal ağda yer alabilmek ve sürekli olarak güncellemeleri takip etmek ya da kendi profilimizi güncellemek bile başlı başına bir zaman ve emek isteyen iş haline geldi. Önceden zamanımızın ya da günümüzün önemli bir kısmı bu uğraşla geçerken şimdi hayatımızın büyük bölümü artık sosyal ağlarda yaşanır oldu. Hayatımızla ilgili ne var yoksa paylaşır olduk, başkalarının ne yaptığını, ne paylaştığını takip etmenin bağımlısı olduk. İşte sorun da tam olarak burada başlıyor. Sosyal medya ve sosyal ağlar her ne kadar sanalmış gibi gözükse de gerçek hayata yansıyan beklentiler oluşturdu.

Paylaşımların beğeni alması (like – fav), hatta beğenilip başkalarına da aktarılması (retweet - repost), onur meselesi haline geldi. Takipçilerin fazlalığı da çok önemli bir durum, çünkü takipçi sayınız ne kadar fazla ise o kadar fazla kabul görmüş, yani onaylanmış sayılıyorsunuz. Yeterli sayıda takipçi yoksa, kendinizi yeteri kadar gösterememiş, geniş bir kitlenin ilgisini çekememişsiniz demek anlamına geliyor bazılarına göre.

Sosyal ağların kendine göre bir dili var demiştim yukarıda. Mesela ‘etiket’lerden haberiniz yoksa yandınız. İstediğiniz kadar entelektüel olun, geniş bir bilgiye sahip olun hiç önemli değil, etiketleri kullanmayı bilmiyorsanız yetersiz kalırsınız. Çünkü o etiketler sizi kalabalıklaştırmaya, takipçilerinizi artırmaya yarayan şeyler. Bakın burada bile etiketler var. Tıpkı gerçek hayattaki gibi.

Yazının Devamını Oku

Kim keyifli doğum yapmak istemez?

17 Mayıs 2016
Doğum yapmaya hazır mısınız?

Doğum kolay bir şey değildir. Hatta, doğum yapmak oldukça heyecan vericidir. Özellikle de ilk çocuğunuzsa. Doğuma hazır olup olmadığınızı aşağıdaki testi çözerek görmek ister misiniz?

1- Doğum ve doğum yöntemleri hakkında yeterli bilgiye sahip misiniz?

a) Evet
b) Hayır

2- Doğumla ilgili anlatılanlar, çevrenizden duyduklarınız sizi olumsuz olarak etkiler mi?

a) Evet
b) Hayır

Yazının Devamını Oku

İçe dönük, içe kapalı, çekingen!

13 Mayıs 2016
Sıklıkla kullandığımız içe kapanıklık, çekingenlik ve içe dönüklük kelimeleri aslında birbirine çok yakın tanımlar ama ince sınırlarla ayrılan anlamları var.

Sıklıkla kullandığımız içe kapanıklık, çekingenlik ve içe dönüklük kelimeleri aslında birbirine çok yakın tanımlar ama ince sınırlarla ayrılan anlamları var.

Birbirimizi tanımlarken ya da kişilik özelliklerimizi ifade ederken genellikle bu tanımlamaları kullanıyoruz ancak genellikle olumsuz anlamlar yüklüyoruz. O nedenle kelimeleri ve anlamlarını netleştirmek gerekiyor. 

İçe kapanık kişiler; toplum içerisinde ve sosyal ortamlarda bulunmak istemeyen, kalabalık ortamlardan kaçan, sadece yakınlık kurduğu belirli kişilerle ilişkide olan kişilerdir.

Çekingen kişiler; sosyal ortamlarda bulunmak isteyen ama derin korku ve endişe duyduğu için bu ortamlara giremeyen, insanlarla olan ilişkilerinde çekingen davranan kişilerdir. Motivasyon düşüklüğü yaşarlar.

İçe dönük kişiler; sosyal ilişki kurmakta sorun yaşamayan ancak yalnız kalmayı tercih eden, kalabalık ve sosyal ortamlarda bulunmaktan rahatsız olan, halk arasında ‘evcimen’ adıyla bahsettiğimiz kişilerdir.

Bu kavramları bir örnekle açıklamak gerekirse; bir şirketin çalışanlarının yemek ve eğlence amaçlı bir organizasyona davet edildiğini varsayalım. Burada bu 3 kişilik özelliğine sahip bireylerin tutumları şöyle olur:

Yazının Devamını Oku

Hep sevgili kalmak mümkün mü?

11 Mayıs 2016
Aşk hiç biter mi? İşte cevabı...

Bütün ilişkiler, hep sevgili kalmak üzere kurulur. Hep aynı kişiyi, ömür boyu bıkmadan usanmadan ve hep en iyi yönleriyle göreceğimizi düşünürüz. Bu “hep”ler maalesef bir gün anlam değiştirir. Bu sefer hep aynı adam ya da kadın, hep aynı şeyler, hep aynı alışkanlıklar, hep aynı saç modeli, hep aynı espriler, hep aynı hayat... Sonra bir bakmışız ki, monoton ve içi boşalmış bir ilişki.

“Ne oldu da böyle oldu?” ve “Ne oldu da o sihir kayboldu?” diye düşünmeyiz bile. Düşünürüz diyenler de aslında karşısındaki insanın yanlışlarını düşünür. Her şey hep "o" nun yüzündendir. Çünkü bizler karşımızdaki insanların değişeceği ve tam bizim istediğimiz gibi bir insan olacağı inancıyla pembe gözlükler takarak başlarız ilişkilerimize. Bu bütün toplumsal ilişkiler için geçerli bir tavırdır.

Arkadaşlarımızı değiştirmeye ve mümkünse kendimize benzetmeye bayılırız. Hele çocuklarımız ya anneye ya da babaya mutlaka benzemek zorundadır. Onlar biz nasıl istiyorsak öyle düşünmelidir, öyle giyinmelidir ve bizim istediğimiz arkadaşlarıyla görüşmelidir.

Kaç kişi bir ilişki yaşadığı insana şöyle bir soru sormuştur: “Birbirimizin olumlu yönlerini biliyoruz. Peki, olumsuz yani kötü diyeceğimiz hangi huylarımız var?” Muhtemelen hiç kimse böyle bir soru sormaz. Çünkü kimse kendisinin olumsuz tarafları olacağını kabul etmez.

Oysa dürüstçe oturup bunları konuşmak, sonradan ortaya çıkacak kötü sürprizlerin önüne geçer. Birbirlerinin ağzından en çok neye sinirlendiklerini, hangi tür davranışlardan rahatsız olduklarını yani olmazsa olmazlarını bilseler bu daha mertçe bir tutum olmaz mı?

Aşkın Ömrü Olur mu?

Bazı uzmanlar aşka ömür biçiyorlar ve üç yıldan fazla sürmeyeceğini iddia ediyorlar. Belki o ilk iç kıpırtıları, o heyecanlar, dünyanın sekizinci harikasına bakar gibi hayran hayran birbirini süzmeler biter ama aşkın biteceğini iddia ederken bu kadar kesin yargılarda bulunmak da çok doğru olmaz. Belki aşk kavram olarak nitelik değiştirir. Ama içerik aynı kalır. Gerçekten aşk varsa saygı da vardır, ilgi de sahiplenme de... Bunları yok ettiğinizde geriye zaten ilişki adına da bir şey kalmaz.

Aşkın ömrünü tayin ederken hala birbirine deli gibi aşık olan 40-50 yılı devirmiş ilişkileri nereye koyacağız? Ya da aşktan deli divane olarak birlikte olan ve 3 ay sonra birbirlerine sırtını dönüp giden insanların aşkını nasıl yorumlayacağız?

Yazının Devamını Oku

Çocukları istismardan korumak

6 Mayıs 2016
Çocuğumuzu cinsel istismarlardan nasıl koruruz? İstismara uğradığını nasıl anlarız?

Çocuk istismarı, bir çocuğun bir yetişkin tarafından fiziksel, cinsel veya duygusal anlamda kullanılması, ona zarar veren davranışlarda bulunulmasıdır.

Dünya Sağlık Örgütü ise çocuk istismarını şöyle tanımlar: Çocuğun sağlığını, fiziksel ve psikososyal gelişimini olumsuz etkileyen, bir yetişkin, toplum ya da devlet tarafından bilerek ya da bilmeyerek yapılan tüm davranışlar çocuğa kötü muameledir.

2 Eylül 1990 tarihinde yürürlüğe giren Çocuk Hakları Sözleşmesi´ne göre; "Ulusal yasalarca daha genç bir yaşta reşit sayılma hariç, 18 yaşın altındaki her insan çocuk sayılır." Bu yüzden yetişkinlerin, istismar konusunda yaş faktörünü dikkate alarak çocuklara gereğinden fazla sorumluluk yüklememeleri, onların birer çocuk olduğunun unutmamaları gerekir.

Çocuk istismarı derken genellikle cinsel istismar anlaşılıyor olsa da, fiziksel ve duygusal istismar da çocuk istismarının sıklıkla görülen diğer türleridir. 

Cinsel istismar, çocukla cinsel haz amacıyla temas veya ilişki kurulmasıdır.

  

Duygusal istismar; çocukların ilgi, sevgi ve bakımdan yoksun bırakılarak, ihtiyaçları görmezden gelinerek psikolojik zarara uğratılmasıdır. 

Sağlıklı bir aile ortamında büyümeyen çocuklarda ileriye dönük psikolojik rahatsızlıklar oluşmasının en önemli sebeplerinden birisi de budur. 

Yazının Devamını Oku