GeriSelim Türsen Festival sadece konser değildir
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Festival sadece konser değildir

“MÜZİK büyür, büyür ufkun ötesinden. Ses olur, umut olur çalınan her notada. Dünya müzik dolsun, çığlığımız duyulsun, kültürler kültürlerle buluşsun, sevgi, dostluk, barış dolu bir dünya bizlerin olsun diye çabalayanlarındır festival.

Sadece bir konser değil, sadece bir gösteri değil, gözümüzü alan ışık dizisidir, dostluğun alkış tutan elleridir festival.”
Uluslararası İzmir Kültür ve Sanat Festivali, İKSEV Başkanı Filiz Eczacıbaşı Sarper’in yukarıda bir bölümü olan şiir tadındaki konuşmasıyla 28’inci yıla merhaba dedi. Filiz Hanım’ın sanatın barışa katkısını dile getirdiği konuşmasını yaptığı gün Türkiye dehşet içerisindeydi. İslam Şam Devleti (IŞİD) adıyla ortaya çıkan teröristler ordusunun Musul’da bin 700 kişiyi öldürdüğü, kadınlara sokağa çıkma yasağı koyduğu, erkeklere beş vakit namaza gitme zorunluluğu getirildiği haberleri geliyordu.
Belki de bu haberler yarın öbür gün yapılacakların karşısında çok hafif kalacak. IŞİD’in Irak’ta ilerlemesiyle Türkiye’nin de başının büyük bir belaya girdiği anlaşılıyor. Konunun uzmanları gerek El Kaide, gerekse IŞİD’in en büyük hayalinin içinde Türkiye’nin de olduğu büyük bir şeriat devleti kurmak olduğunu söylüyor. Her ne kadar gerçekleşmesi zor bir hayal olsa da artık Türkiye’yi rahat bırakmayacakları konsolosluk görevlilerini rehin almalarından anlaşılıyor.


Yarın ne olacak

BUGÜNLERDE herkes Türkiye’nin Ortadoğu bataklığına ne kadar saplanacağını, gerek siyasi, gerekse ekonomik olarak gelecekte neler olabileceğini anlamaya çalışıyor. Herkesin kendine göre bir derdi var. Kiminin askere gidecek oğlu, kiminin döviz borcu, kiminin hisse senedi, pek çok kişinin de işsiz kalma ya iş bulamama korkusu var. Türkiye ustaca politikalarla bu durumdan sıyrılamazsa, içine çekileceği bataklığın iç ve dış siyasetten turizme, üretimden ihracatta ekonominin her alanında büyük sıkıntılar yaşatmaya başlayacağı çok açık.
Keşke Efes Antik Tiyatro’da barış dolu dünya için çalan sanatçıların sesini duyabilenlerin işbaşında olduğu bir ülke olabilseydik. O zaman Ortadoğu cehenneminin ateşini ensemizde hissetmez, giderek koptuğumuz Batı dünyası gibi yarın kaygısı duymadan huzur içinde yaşardık.

X

Yangına, sele hala çare var

ÖNCE Manavgat, sonra Kozan, ardından Marmaris, Didim, Bodrum, Soma derken oradan oraya atlayan alevlerin dehşeti acı gerçeği bir kez daha yüzümüze çarptı. Küresel ısınma büyük bir felaket olarak dünyanın üzerine çöküyor.

 


Türkiye, özellikle de Ege ve Akdeniz kıyıları iklim krizinden en fazla etkilenecek bölgelerin başında geliyor.
İzmir, Muğla ve Antalya ise orman yangınlarının en fazla olduğu ilk üç il.
Geçen haftaki yangınların bazılarında provokasyon, dikkatsizlik ya da araziyi imara açtırmak için kötü niyet olabilir.
Ama hiçbiri küresel ısınma gerçeğini değiştirmez.
Aşırı sıcaklarla nem çok azaldığından ağaçlar bir kibritle çıra gibi yanacak kadar kurumasaydı, iklim değişikliğinin etkisiyle fırtınalar bu kadar çok ve sert olmasaydı felaketler bu kadar büyük olmazdı.

Yazının Devamını Oku

Fırtınalı yaşama hazırlanın

“SANKİ hayalet şehir gibi... Etrafta hiç canlı yok, sadece çöpler, yıkıklar var. Bunların Almanya’da olması inanılmaz.”Yaklaşık 200’e yakın kişinin öldüğü, hala bin kadar kişinin kayıp olduğu Almanya’daki sel felaketinde kurtarma çalışmalarına katılan bir görevli gördüklerini bu sözlerle anlatmış.


Geçen hafta Artvin ve Rize’de yaşanan sel felaketinde ortaya çıkan görüntülerle Almanya ve Belçika’dakiler aynıydı.
Bayramda Türkiye’nin dört bir yanından 1 milyon kişinin akın ettiği Çeşme’yi de iklim krizi birkaç ay önce vurmuştu.
Çeşme tarihinde ilk kez görülen hortum, tekneleri ve otomobilleri metrelerce havalandırıp suya, yere çarpmıştı.
İzmir’de ise birkaç ayda düşen yağmurun birkaç günde yağmasıyla Kemeraltı ve Kordon başta olmak üzere pek çok yer sular altında kalmıştı.
Bodrum’da, Ayvalık’ta fırtınalardan darmadağın olan limanların, batan teknelerin görüntüleri de hala hafızalarımızda çok taze.

FELAKETLER 14 KAT ARTACAK

Yazının Devamını Oku

İzmir’de çifte bayram

YARIN bayram. Geçen yıldan farklı olarak bu sene umut dolu, yüzlerimiz gülerek sevdiklerimizle beraber Kurban Bayramı’nı kutlayacağız. Bir yıl önce bayramı evlere kapanarak geçirmiştik. Çok değil, iki ay önceki bayramda da evlerde kapalıydık. Evlerinde yalnız kalmış büyüklerimizin yanına gidememiş, çocuklarımız-torunlarımız yanımıza gelememiş, şeker gibi bayramı hüzün içerisinde geçirmiştik.


Neyse ki, bilim imdadımıza yetişti. Dünyayı kurtaran aşının iki Türk bilim insanınca bulunması Türkiye’nin en büyük şansı oldu. Hazirandan bu yana Türkiye’de herkes aşı olabilir hale geldi. Aynı önce kendi ülkelerinin vatandaşları için aşı savaşları yapan zengin ülkeler gibi...
Tarih boyunca gelişmenin, zenginliğin anahtarı bilim ve eğitim oldu. Geçen hafta İzmir’in tarihinde yeni bir sayfa açıldı. Bu sayfa, İzmir’i teknoloji üssü yapacak kararın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzasıyla Resmi Gazete’de yayımlanmasıyla açıldı. İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü’nün (İYTE) Urla Yerleşkesi’nde kurulacak Muallimköy Teknoloji Geliştirme Bölgesi’nin İzmir’in kaderini nasıl değiştireceğini, entelektüel ve kültürel kalitesini nasıl yükselteceğini hep birlikte yaşayarak göreceğiz.

DANS SAYESİNDE İŞE GİRDİ
İzmir’i bilişim vadisi yapacak kararın haberini duyunca 20 yıl geriye gittim. Dünyadaki bilgisayarların neredeyse tamamında yazılımları kullanılan Microsoft’un ABD Seattle’daki merkezine gitmiştim. Sanki bir şirket değil, üniversite kampüsü olan tesislerde gördüklerimden müthiş, bir o kadar da orada çalışan Türk mühendislerden etkilenmiştim. Lise ya da üniversite eğitimlerini Türkiye’de aldıktan sonra ABD’ye gelmiş 20 genç mühendis dünyada insanların yaşamını değiştiren programların yapımında çalışıyorlardı. Hiç unutmuyorum ODTÜ mezunu Karslı genç bir mühendis hanım, “Dans kulübü üyesi olmam buraya işe alınmamda çok etkili oldu. Bu şirkette çalışabilmek için sadece bilgi değil, sosyal olmak da gerekiyor” demişti.

10 BİN PIRIL PIRIL BEYİN
Görüp dinlediklerimden sonra Türkiye’de yetişen pırıl pırıl gençlerin kendi ülkelerinde beyinlerini kullanıp, yaratıcılıklarını geliştirecek yeterli altyapı olmadığı için yurtdışına gitmek zorunda kaldıklarını anlamış ve hak vermiştim. İzmir’e kurulacak bilişim vadisi bu ülkenin kaliteli beyinlerine kendi ülkelerinde kullanabilecekleri altyapı ve çalışma ortamı yaratacağı için çok önemli.

Yazının Devamını Oku

Dolup, taşıyor ama...

GEÇEN hafta turizmde sevinç çığlıkları, Çeşme’nin dolup taştığı haberleri vardı. Ege ekonomisinin çarklarında özellikle istihdamda önemli bir yeri olan turizmdeki gelişmelere sevinmemek mümkün değil. Ama ben kendi payıma İstanbul’dan İzmir’e, Çeşme’den Didim’e son bir haftadaki hızlı turumda sevinçten çok endişeye kapıldım.



Yazlıklardan, plajlara, sanayi mahallesinden kahvehane ve AVM’lere girip çıkmadığım yer kalmadı. Ne yazık ki hemen her yerde salgın unutulmuştu. Pamuk tarlaları arasından düz bir çizgide kilometrelerce gidip, bereketine her defasında yeniden hayran olduğum ovayı geçtikten sonra Söke’ye ulaştığımda da aynı kaygıyı duydum. Kırmızı ışıkta durduğumuzda, yol kenarında masaları açık havaya atmış kahvehanelerde boş yer yoktu. Ama maske ve mesafe de yoktu. Bazı masalarda okey çevriliyor, oyuncular burun buruna oturuyordu. Sanki bu ülkede 50 binden fazla insanın hastalıktan öldüğü, birkaç hafta önce her yerin kapalı, sokağa çıkma yasağının olduğu unutulmuş gibiydi.
Plajlar ise bir başka alem. Geçen yıl yaza girerken TV’lerdeki açık oturumlarda “Deniz mi daha güvenli? Havuz mu?” tartışmaları yapılıyordu. Şimdi ikisi de dolup taşıyor. Halbuki bu yıl Hindistan’dan sıçrayıp Türkiye’de de yayılan Delta virüsü çok daha bulaşıcı ve tehlikeli.

TEK MASKELİ BENDİM
1 Temmuz’da kısıtlamalar büyük ölçüde gevşemiş ama maske zorunluluğu kalkmamıştı. Bakan Koca toplumun yüzde 70’i aşılandıktan sonra kalkabileceğini söylemişti. Bir işim düşüp Urla’daki sanayi bölgesine gittiğimde hiç abartmıyorum çırağı, ustası onlarca insan arasında tek maskeli bendim. Bir ara kendimden şüphelenip, ikisi Sinovac, biri Biontech üç aşı yaptırmama rağmen hala yüzümde maskeyle “Acaba çok takıntılı mı oldum?” diye düşünmekten kendimi alamadım.
Ama son haberler endişelerimi doğrular nitelikte. Avrupa’da yeni salgın dalgası korkusundan uykular kaçmaya başladı. Turizmde eski günlerine dönmeye çalışan Yunanistan vaka sayılarının patlamasıyla kısmi karantina kararları alıyor. Avrupa Futbol Şampiyonası 2500 yeni vaka yaratmış. Bir yıl ertelenen Tokyo 2020 Yaz Olimpiyatları 23 Temmuz’da olağanüstü hal ilanıyla başlayıp seyircisiz yapılacak. Halbuki Japonlar geçen yıl 2021 Temmuz ayına kadar salgının biteceğine kesin gözüyle bakıyordu. Hastalık öyle göz korkutuyor ki; ABD borsaları bile geçen hafta yeni tip Kovid 19 virüslerinin dünyada ekonomik büyümeyi geciktireceği endişesiyle hızla düşüşe geçti.

HALBUKİ UMUT VAR

Yazının Devamını Oku

Karayı bırak denize bak

GEÇEN hafta Denizcilik ve Kabotaj Bayramı kutlanırken, Körfez’in çevresine yerleşmiş İzmir’in denizden ne kadar yararlanabildiğine bir daha göz attım. Öncelikle bundan birkaç yıl önce vapur saatini kaçırdı diye 45 dakika bekleme yerine Körfez’in etrafını dolaşarak Bostanlı’dan Üçkuyular’a gelenlerin ya da tam aksi istikamette gidenlerin artık yüzlerinin güldüğünü gördüm. Sohbet ettiğim pek çok kişi artık 15 dakikada bir kalkan arabalı feribotları kullanmaya başlamış. Kent merkezinin trafiğine takılmadan Körfez’in tadını çıkararak seyahatten herkes memnun.


Bu memnuniyet istatistiklerde de görülüyor. İZDENİZ’in verilerine göre 2015’te sadece 513 bin otomobil feribotla Körfez’i geçerken, 2019 yılında bu sayı 1 milyonu aşmış. Geçen yıl pandemide gerileme olsa da bu yılın ilk beş ayında 420 bin otomobil Körfez’i yeni arabalı feribotarla geçmiş. Kısıtlamaların kalkması ve yaz hareketliğiyle yıl sonu 1 milyonu geçmesi sürpriz olmayacak.

1 MİLYON ARAÇ ŞEHRE GİRMEDİ

1 milyon aracın Körfez’i denizyoluyla geçmesi, İzmir içi trafiğe 1 milyon daha az otomobil girmesi demek. Bu gelişmenin hava kirliliğinden gürültüye, trafik sıkışıklığının yarattığı zaman kaybı ve stresten daha az yakıt tüketerek küresel ısınmayla mücadeleye kadar pek çok olumlu sonucu var.
Yeni gemiler alarak deniz ulaşımına ağırlık vermek, Büyükşehir Belediyesi’nin çok doğru kararlarından biri oldu. Ve Başkan Tunç Soyer, geçen hafta yeni bir müjde daha vererek deniz ulaşımını artırmak için yeni gemiler kiralanacağını söyledi. Güzel bir haber, deniz şehri İzmir’e bu politikalar yakışır.

 

İzmir turizmi

Yazının Devamını Oku

Zamlı açılma

AYLAR süren hapisten sonra sosyalleşme biraz pahalı başladı.

 

Sadece kafe, restoran gibi kapanılan dönemin hıncını alırcasına fiyatlarını kabartan yerlerden bahsetmiyorum. İzmir’de semt pazarlarında bile domatesten bibere, kirazdan şeftaliye tüm sebze meyve fiyatları yüksekten uçuyor. Kilosu 10 liradan aşağı olan ürün sayısı parmakla gösterilecek kadar az. Bunun yanında yan yana iki tezgahta kilosu 10 liraya olan kiraz da var, 35 liraya olan da. Biraz daha iri pahalı kirazın organik filan olmamasına rağmen neye göre 3.5 kat pahalı olduğunu anlamak mümkün değil. Ama alıcısı var ki o etiketler konuyor.
Çeşme gibi tatil yerlerinde bir zamanların mütevazı plajlarında bile kişi başı 80 TL alınması, Aya Yorgi gibi fiyatların zaten lüks olduğu yerlere girişte kişi başı 300 TL alınıp içeride arka sıralardaki şezlonglardan 500, ön sıra deniz kenarı localar için 1500 TL istenmesi ise zaten başka bir konu. İsteyen gider parasını istediği gibi harcar.

ETİKETLER ORTADAN KAYBOLDU
Ama son haftalarda İzmir’de benim en fazla dikkatimi çeken konu etiketlerin ortadan kaybolmaya başlaması. Özellikle boya vb. inşaat malzemeleri satan yerlerde bu görülüyor. Öyle ki bazı büyük mağazalarda bile ürünlerin fiyatını gösterir etiketler yok. Bir malın fiyatını öğrenebilmek için satıcı peşinde koşmak ya da kasaya gitmek gerekiyor. Sanki her gün fiyatlar değiştiriliyor gibi bir görünüm var.
Bu görüntüler bana yıllık enflasyonun yüzde 60-70, hatta yüzde 100’leri bulduğu, fiyatların uçtuğu yılları hatırlattı. O zamanların yüksek enflasyonlu Türkiye’sinde fiyatlar sürekli değiştiğinden malların üzerinde etiket olmazdı. Türkiye 70, 80, 90’lı yıllarda enflasyondan çok çekti. Bugün öyle bir dönemin çok uzağındayız ama fiyatlara etiket konmaması gibi geçmişi hatırlatan uygulamaları görünce insan ister istemez tedirgin oluyor.


Yazının Devamını Oku

Komşunu da aşılat

SON birkaç haftadır İzmir’den, Ankara’dan bazı tanıdıkların ailecek Kovid’e yakalandıkları haberleri aldım. Maalesef aralarından ikisi yaşamını kaybetti. Benim yaş grubumdan, 60 yaş ve üzeriydi virüse yenilenler. Ortak özellikleri ise aşı yaptırmamış olmalarıydı. Biri aşıya karşı olduğu için, diğeri ise sırası geldiği halde Biontech beklediği için yaptırmadığını söyledi yakınları.

 

Dünyada Kovid-19’dan ölen insan sayısı geçtiğimiz perşembe günü 4 milyonu geçti. Buna rağmen aşı karşıtı açıklamalar maalesef hala toplumun bir bölümünü etkiliyor. Sonuç ise tartışılmayacak kadar net. Aşı olanlar hayata devam ediyor, yaptırmayanlar çok zamansız veda ediyor.
Aşıya ulaşmak kolaylaştı. Apartmanlarda, mahallelerde, semtlerde komşular, arkadaşlar aşı olmak için birbirlerini teşvik etmeli. İzmir’de vaka sayısının 100 binde 32’ye kadar düştüğü iyi bir dönem başladı. Aşı yaptırarak bu sayıyı sıfırlamak mümkün. Güzel bir yaz, korkusuz bir sonbahar için aşı olmak, aşılanmayı teşvik etmek gerek.

Tarıma yüzde 50 daha az su

SAVAŞLAR bölgeseldir. Belli bir coğrafyayı etkiler, dünyanın geri kalanını ilgilendirmez. Geçen hafta gündemi değiştirme amaçlı yapılan prvokasyon da önce İzmir’i ilgilendirir, sonra Türkiye’yi. Ama sınırları aşmaz.
Buna karşılık Kovid-19 küresel bir salgın olduğu için bütün insanlığı etkiliyor. İklim krizinin yarattığı felaketler ise üzerinde yaşayan canlılarla birlikte tüm gezegeni tehdit ediyor. Cenneti gökyüzünde aramaya gerek yok. Dünyamız, karanlık, soğuk uzayda milyarlarca yıldız arasında ağaçları, çiçekleri, böcekleriyle gerçek bir cennet. Uzayda keşfedilebilen başka bir böyle gezegen yok. Hızla yok olan gezegeni korumak, birbirimizle kavga etmekten çok daha önemli. Çünkü fazla zaman kalmadı.

CAYIR CAYIR GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Bu defa Nejat haber oldu

NEJAT’la ilk kez İstanbul’da tanıştım. 30 yıl kadar önce kısa bir süre İstanbul’da yayımlanan Yeni Asır İstanbul gazetesi için İzmir ekibiyle birlikte gelmişti.

Yıllar sonra yolumuz yine kesişti. Ama bu kez bizi yetiştiren topraklarda, İzmir’de buluştuk. Nejat’ın yüzünden hiç eksik olmayan tebessümüyle her gün seçtiği haberlerin, yaptığı sayfaların sayısı kim bilir kaç bin olmuştur? Her sabah İzmirlilerin ellerine aldıkları Hürriyet Ege’nin sayfalarını yapan Nejat’ın kendisinin de gazetesine haber olacağı kimin aklına gelirdi? Ama oldu. Bugüne kadar Türkiye’de 50 bine yakın aileyi yasa boğan, dünyada 3.5 milyondan fazla insanın canına kıyan virüs, Nejat’ı da aramızdan aldı. Güle güle sevgili Nejat. Yıllardır olduğu gibi artık her hafta yazılarımı sana gönderemeyeceğim. Yokluğuna alışmak çok zor olacak.


 

Aşı olmak zorundayız

VİRÜSÜN dehşetine salgının başlangıcında tanık olanlardan biriyim. Aşının bulunup bulunmayacağının belli olmadığı, el yordamıyla bazı ilaçların verildiği günlerde çok yakınlarım İstanbul’da hastalığa yakalandı. Ailemizden birinin aramızdan ayrılmasının üzerinden bir yıl geçti. Sadece karşılıklı konuşurken bile bulaşıp hayatları söndüren katil virüsün çok ciddiye alınması, gevşememek gerektiğini sürekli yazıyorum. Ama ateş düştüğü yeri yakar. İnsanlar başlarına gelmedikçe olayın dehşetini kavrayamıyor. Halbuki gittiğimiz her ortamda havada dolaşan gözle görülmeyen milyonlarca katil virüs olabilir. Bunların ağızımızdan, burnumuzdan girip ciğerlerimize yerleşme olasılığı çok yüksek. Onun için sürekli maske, mesafe, hijyen diyoruz. Böyle bir ortamda yaşamak istiyorsak hiç tereddüt etmeden aşı olmalıyız. Eğer kendimizi düşünmüyorsak çoluğumuz, çocuğumuz, ailemiz için bunu yapmamız gerek.

 

Dünya 50 milyar

Yazının Devamını Oku

İzmir için de uyarı var

GEÇEN hafta karayoluyla İstanbul’a gittim. Yalova Limanı’nda feribot beklerken denizde gördüklerimden korktum. İstanbul kıyılarını saran deniz salyaları (müsilaj) Marmara’nın öbür kıyısını da sarmıştı. Gemlik’te ve Erdek’te durum daha da kötüymüş.İzmir deniz kirliliğinden çok çekti. Birkaç on yıl önce Altınyol’dan Körfez’i burnumuzu tıkayarak dolaşırdık. Sonra başkanlar, ‘Yüzülebilir Körfez’ sözü verdi. Henüz yüzemesek de artık burnumuzu tutmadan Körfez’i dolaşabiliyoruz.


Ama şu habere dikkat! Marmara’daki tehlike İzmir için de var. Uyarıyı Dokuz Eylül Üniversitesi Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Deniz Bilimleri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Doğan Yaşar yaptı. Marmara Denizi’ndeki benzer durumun İzmir Körfezi’nde de görüldüğüne dikkat çekti Prof. Dr. Yaşar, Oksijen gazetesindeki açıklamasında... Bakın, bilim insanı İzmir Körfezi için neler söylemiş:

SULARINI ARITMIYORLAR
“Marmara’daki kirlilik damlaya damlaya deniz oldu. Marmara’daki durumun benzeri bu sene İzmir Körfezi’nde yaşandı. İzmir Körfezi’nin sığ bölgelerinde kasımda ve mayısta deniz marulu sayısında artış görüldü. Müsilaj, deniz marulu ve alg patlamasının nedeni denizdeki atık miktarının fazla olması. İzmir’de ilk su arıtma tesisi 2002’de kuruldu. Ancak İzmir Körfezi hala kötü kokuyor. Sebebi ise bazı fabrika ve otellerin su arıtma işlemi yapmaması. Çünkü su arıtma için yüksek miktarda elektrik gerekiyor. Marmara’da da aynı durum geçerli. Nüfus fazla olunca arıtma yetersiz oluyor.”
Prof. Dr. Doğan Yaşar’ın dikkat çektiği, elektrik faturası yüksek gelecek diye bazı fabrika ve otellerin suyu arıtmadığı bilgisi çok vahim. Denizlerin kirlenmesinde nehirlerle gelen arındırılmamış fabrika ve otel atıklarının rolü büyük. Erdek ve Bandırma körfezlerini Susurluk’un atıklarının kirlettiği belirtiliyor. Aynı tehlike İzmir için de geçerli. İlgili kuruluşlar, sorumsuz fabrika ve otellere ağır cezai yaptırım uygulamalı. Yeni nefes almaya başlayan İzmir Körfezi sorumsuz kuruluşların elektrik faturalarına kurban edilemez.


Hocayı dinleyin, aşı olun

TÜRKİYE, ABD’deki Harward Üniversitesi’nde Nobel ödülüne aday gösterilebilecek bilimsel çalışmalara imza atan Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil’i İzmir’in EXPO 2015 sunumunda daha yakından tanıdı. Şişmanlığa neden olan genleri bularak çağın hastalığı obezite, karaciğer ve pek çok alanda çığır açtı.

Yazının Devamını Oku

Süper İzmir

SÜPER Lig’de artık iki İzmir takımı var.


Önce Göztepe’yle biten Süper Lig hasreti 18 yıl sonra Altay’ın da süperler arasına girmesiyle İzmir’i parlak günlerine döndürdü.
Gelecek yıl Altınordu, daha sonra da Buca, Karşıyaka derken; Süper Lig’de 5 takımı olan bir İzmir hayali bile kurulabilir.
120 milyon aşının gelmesiyle sonbahara kadar salgının dehşetinden kurtulma olasılığı yüksek.
Gelecek sezon maçlar seyircili oynanmaya başlanırsa hem de yeni statlarda, İzmir’in keyfine diyecek yok gibi görülüyor.
Süper Lig’in süper takımları, Göztepe ve Altay için sık sık İzmir’e konuk olacak.
Bu karşılaşmalar kente yeni bir heyecan, dinamizm getirecek.

Yazının Devamını Oku

Hepimiz aynı kovandayız

EGE’nin dört bir yanında bahar aylarında kekik, mandalina, limon, badem, karabaş otlarının açmasıyla faaliyete geçip mis kokulu çiçek ballarının üretimine başlayan arılar, sohbaharda çam balıyla sezonu kapatır.



Muğla ise çam balı üretiminin dünya merkezidir.
Biz arıyı saniyede 230 kez çırptığı kanatlarının çıkardığı vızıltıyla bal üreten bir canlı olarak biliriz.
Ama bal üretimi, arının üstlendiği dünyayı kurtarma görevi yanında çok küçük bir detay.
Geçen hafta 20 Mayıs’ta Dünya Arı Günü kutlandı.
Altı yıldır hobi amaçlı birkaç arı kovanına bakıyorum.

Yazının Devamını Oku

Yeni yaşama yeni fiyat

BAYRAMIN birinci günü en dikkat çekici mesajlardan biri İzmir Müteahhitler Federasyonu Başkanı’ndan geldi. Ziya Dağlıer inşaat demiri fiyatlarının son iki haftada yüzde 18 artmasına isyan ediyordu. Nisan ayının son haftasında 6 bin liradan satılan inşaat demiri 11 Mayıs’ta 7 bin 90 liraya kadar fırlamış. Son bir yıldaki artış ise yüzde 100’ü geçmiş. Üstüne üstlük bu kadar zamma rağmen piyasada demir bulmak zormuş.


Müteahhitler deprem nedeniyle İzmir’de acilen yenilenmesi gereken binalara dikkat çekiyor. İnşaatların aksamaması için yurtdışına demir satışına kısıtlama ve fırsatçı karlara karşı Rekabet Kurumu’ndan müdahale istiyor.
Aslında pandemiden bu yana bütün dünyada demir, çelik, bakır gibi emtia fiyatları alt üst olmuş durumda. Salgın nedeniyle üretimin aksaması mal kıtlığına, bu da fiyatların artmasına yol açtı. Son dönemlerde Çin gibi bazı ülkelerin ekonomilerindeki canlanmaya bağlı olarak demir, çelik gibi ürünlere olan talebin artması da fiyatları yükseliyor.

EV ALMA PANİĞİ
Ama hepsinden öte, salgınla birlikte yeni bir yaşam biçimi başladı. Bu yaşam biçiminin yarattığı yeni ihtiyaçlar fiyat artışlarında önemli rol oynuyor. Bunların başında ofis yerine evden çalışma ve uzaktan eğitim geliyor. Evlerini ofis gibi kullanmaya başlayan çalışanların, okul gibi kullanan öğrencilerin yeni odalara ve yeni mobilyalara ihtiyacı oluyor. Bu da gayrimenkul başta olmak üzere pek çok yeni talep yaratıyor.
Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) 36 ülkede yaptığı bir araştırmaya göre bir yılda ev fiyatlarındaki artış son 20 yılın en yüksek hızına ulaşmış. Yeni Zelanda’dan Almanya’ya, ABD’den Fransa’ya dünyanın dört bir yanında ev talebi roket hızıyla artmış. Gayrimenkul uzmanları insanların adeta panik halinde ev aldığını söylüyor. Tabii bu evlerin şehir dışında, daha çok odalı ve aynı zamanda işyeri olarak da kullanılma amacıyla alındığını söylemeye gerek yok.
Uluslararası emlak şirketlerine göre gayrimenkul fiyatlarında şişen balon yakın gelecekte patlamaz. Uzaktan eğitim ve çalışmayla dünyada yeni bir yaşam biçimi başladığından yeni ev taleplerinin uzunca bir süre devam etmesi bekleniyor.

İZMİR DE UÇTU

Yazının Devamını Oku

Tatsız bayramda tatlı umut

ÖNÜMÜZDEKİ perşembe salgının gölgesinde geçecek üçüncü bayrama gireceğiz. Bu bayram da geçen yıl olduğu gibi evlerde kapalı olacağız. Bu bayram da kutlamaları cep telefonları, bilgisayarlarla sanal ortamlarda yapacağız. Geçen bayram çoğu aramızda olup bu yıl bizimle olamayan 43 bin yakınımızın hüznünü yaşayacağız.


Ama öncekilerden farklı olarak bu bayrama umutla giriyoruz. Geçen yıl önümüz karanlık ne olacağını bilmiyorduk. Bu bayrama ise 10 milyonumuz iki defa, 15 milyonumuz birincisi yapılmış olmak üzere toplam 25 milyon kişi aşılı olarak giriyoruz. Sağlık Bakan Koca’nın, nüfusun üç katı kadar 240 milyon aşı için anlaşma yapıldığı müjdesi ise her eve bayram şekeri gibi geldi.
BU YAZ EVE KAPANMAMAK İÇİN
Geçen hafta İzmir vaka sayısını en hızlı düşen 5 ilden biri olarak ilan edildi. Bu sonuç İzmirlilerin işi sıkı tuttukları zaman başarabildiklerini gösteriyor. İzmir’de, Muğla’da, Aydın’da, Denizli’de, Manisa’da, Çanakkale’de, Balıkesir’de, tüm Ege ve çevresindeki illerde vaka sayısındaki her düşüş 1 yıldır süren kısıtlı yaşamdan özgürlüğe atılan yeni bir adım olacak. İzmirliler önümüzdeki yaz aylarını eve kapalı geçirmemek için vaka sayısındaki azalmayı kalıcı hale getirmeli. Bunun da yolu önlemlerden taviz vermemekten, aşı sırası gelince hemen kolu uzatmaktan geçiyor.


Bayramlık da alamadık

GELENEKLERİMİZDE bayrama yeni giysilerle girmek vardır. Şimdilerde ihtiyaç olduğu anda gömlek, ayakkabı ne gerekiyorsa hemen alınabiliyor. Bundan 30–40 yıl öncesine kadar hazır giyim sektörü gelişmediğinden evin çocuğunun ayakkabı, hanımın elbise ihtiyacını karşılamak için bayram bahane olurdu. Bayramlıkları yetiştirmek için terziler sabahlara kadar çalışır, ayakkabıcılar en büyük cirolarını bayram öncesi satışlarında yaparlardı. Bugün de kısmen de olsa gelenekler sürüyor. Bayram ziyaretleri mümkün olduğunca yeni giysilerle yapılmaya çalışılıyor.

Yazının Devamını Oku

Temmuzda gülebilir miyiz?

EVE kapanmanın 4’üncü günündeyiz.

 

17 günlük tam kapanma kararı alındığında işin doğrusu epey umutlanmıştım. Hele bu kapanma bir de hızlı aşılanmayla desteklenirse “Temmuzda gülmeye başlayabiliriz” diye düşünmüştüm. Hatta salgını büyük ölçüde kontrol altına almaya başaran İngiltere’den, Seyahat Acenteleri Birliği Başkanı Mark Tanzer’in, “Türkiye’ye 2.5 milyon İngiliz turist akışı var. Ülkeniz hala gözde bir destinasyon. Aşılanma ile Türkiye’ye ilk üst yaş grubu seyahat edecek. Sağlık alanındaki çalışmalara aşırı dikkat edip kendinizi hazırlamanız gerek” şeklindeki açıklamasını okuyunca, “Ege İngilizlerin gözdesi. Muğla’dan başlayarak bölgede turizm toparlanmaya başlayabilir” dedim.
Ama olmadı. Kapanma kararının tatil fırsatı olarak algılanması hayal kırıklığı yarattı. Şu anda virüs Türkiye’nin dört yanında cirit atıp insanların ağzından burnundan girip ciğerlerine yerleşiyor. Nüfusu 500 bine ulaşan Bodrum’a, 200 bine ulaşan Seferihisar’a, 100 bin kişinin akın ettiği Karaburun’a gidenler arasında mutlaka uçakta, otobüste, benzinlikte, lokantada bir yerlerde virüs kapmış olanlar vardır. Ne yazık ki, salgın göçü Ege kıyılarını kötü etkileyecek. Tam kapanma öncesi Bodrum’da, Çeşme’de yolların halini gördük. Ben Urla’da bir ucu neredeyse otoyola dayanacak uzunlukta araç kuyruklarıyla karşılaşınca yapacağım işlerden vazgeçip eve döndüm.
Yollarda virüs kapanlar farkında olmadan bakkala, markete girip çıktıkça, evde beraber yaşadıklarıyla sohbet ederken havada uçuşan binlerce virüs ağızlarından, burunlarından karşılarındaki insanlara atlayacak. O insanlardan da başkalarının üzerine...

KİM GİDER HİNDİSTAN’A
Umarız korkulan senaryo olmaz, kapanma sonrası dördüncü dalgayla karşılaşmayız. Eğer bu olursa temmuzda gülmek bir yana başta turizm olmak üzere sıkıntılar katlanarak artacak. Salgının patladığı günlerde kimse İngiltere’ye gitmeyi düşünmedi. Bugünlerde Hindistan’a uçmak akılların kıyısından bile geçmez. Aynı duruma düşmemek için kapanmada gereğini yapıp vaka sayısı hızla düşürülmeli.
Kapanmada kimseyle görüşmeyip, eve dönüşte aynı anda yollara dökülmezsek salgının kontrol edilebileceğini söylüyor uzmanlar. Bir de bunun üzerine açıklandığı gibi haziranda 30 milyon doz aşı, ayrıca Rus aşıları gelirse umutlanmak için temel şartlar oluşmuş olacak.

TURİZM İŞ, AŞ DEMEK

Yazının Devamını Oku

Sokaklar çıkılamayacak kadar tehlikeli

GEÇEN hafta İzmir’de çok yakın bir doktor arkadaşım sosyal medyadaki grubumuza, “Aşı oldunuz diye otellerde filan toplanmayın. Durum çok ciddi” diye bir uyarı mesajı gönderdi. Yasakları delmek için otellerde güle eğlene yemek yedikten sonra, oda paralarını ödedikleri halde kalmayan arkadaş grupları olduğunu duyuyoruz. Bizim grupta da, “Otelde buluşalım” teklifi gelmeye başlayınca doktor arkadaş uyarma ihtiyacını hissetti.


Prof. Dr. Esin Şenol, bir TV programında, “Sokaklar çıkılamayacak kadar tehlikeli hale geldi” alarmı verdi. Hala işin ciddiyetini anlayamayanlar için de, “Her 4.5 dakikada bir kişi koronavirüsten ölüyor” dedi. Prof. Dr. Osman Müftüoğlu ise her şeyin devletten beklenmemesini isteyip, “Yalvarıyorum bir şeyler yapın” diyerek, TOBB ve TÜSİAD gibi kuruluşlarla işçi sendikalarına salgının durdurulması için işbirliği yapmaları çağrısında bulundu.

TAM KAPANANLAR ŞİMDİ ÖZGÜR
Salgın İngiltere’de 3 ay tam kapanma ve toplumun büyük bölümü aşılandıktan sonra kontrol altına alınabildi. Bugün İngilizler eski hayatlarına döndü. Türkiye’de de doktorlar çok kritik sektörler dışında üretimin durdurulması çağırısı yapıyor. Toplu ulaşımla iş-ev arasında gidip gelenlerin, fabrikalarda kapalı ortamlarda aynı havayı soluyup virüsü kapmaması mümkün değil.
Belki devletin kaynakları üretim durduğunda doğacak açığı kapatamayabilir. O zaman işverenler başta olmak üzere toplumun tüm kesimlerinin elini taşın altına sokması gerekecek. Eğer bu yapılmazsa salgın ekonominin tamamını tehdit eder boyutlara ulaşabilecek. Tarih, veba salgınlarında kırılan toplumlarda tarlalarda çalışacak işçi bulunamadığı için yaşanan açlık krizleri örnekleriyle dolu.
Bugünkü bilimsel çalışmalar da ekonomi açık olduğu zamanki günlük kazançların salgın önlenemezse orta vadede daha büyük zarara dönüştüğünü gösteriyor Bütün mesele birkaç ay dişi sıkmaktan geçiyor.


Yazının Devamını Oku

Turizme İngiliz aşısı

İZMİR’de turizmciler Rusya’nın Türkiye’ye uçak seferlerini iptal etmesi nedeniyle hayal kırıklığına uğradıklarını söylediler.

 

Bu yıl rezervasyon var mıydı bilmiyorum ama İzmir’e zaten Rus turist pek gelmiyor.
İstatistiklere göre Rus turistlerin birinci tercihi Antalya
Daha sonra Muğla’da Marmaris, Bodrum ve Fethiye gibi yerleri tercih ediyorlar.
İzmir’e gelen yabancı turist sayısı salgının başlamasından sonra yüzde 76 azalarak 2020 yılında 298 binde kaldı.
Bu dönemde İzmir’e en çok turist gönderen ilk 10 ülke Almanya, İngiltere, Hollanda, Fransa, Ukrayna, İsviçre, Belarus, Belçika, Avusturya ve İrlanda oldu.
Görüldüğü gibi İzmir’e en çok turist gönderen ilk 10 ülke arasında Rusya yok.

Yazının Devamını Oku

Pandemide kazananlar

SALGINDA günlük vaka sayıları katlana katlana artarak günlük 70 bine doğru yol alıyor. Hayatını kaybedenlerin sayısı günde 300 civarında. Son sekiz haftada İzmir’de vakalar yüzde 390 artmış. Virüsün havadan inanılmaz bir hızla yayıldığı böyle bir ortamda korunmak için devletin zorlayıcı tedbirler almasını beklemeye gerek yok. Her birey, her işyeri kendi canını kurtarma telaşına düşmeli. Unutmayalım yaşam devam ettiği sürece ayakta kalmak bir şekilde mümkün olur. Ama hayatını kaybedenleri geri getirmek mümkün değil.

 


Geçen hafta zorunluluktan Alaçatı’ya yolum düştü. Bazı kafelerin önünden geçerken şaşırdım. Sanki salgın yokmuşçasına herkes maskesini çıkarmış, şen şakrak oturuyordu. İşin doğrusu eski günleri hatırlattığı için hoşuma da gitti. Oturanlar arasında mesafe vardı ama milyarlarca mikrobun havada kaynadığı bir dönemdeyiz. Kendi payıma sokaktaki masaların önünden sadece 15-20 saniyede geçtiğim halde rahatsız oldum. Oradakilerden birinin pozitif olduğunu düşünürsek bugünlere nasıl geldiğimiz anlaşılır.

KORKU SEVİNCE DÖNÜŞTÜ
Eğer iş şartlarımıza uyuyorsa bu ortamda salgından korunmanın tek yolu kendimizi kapatmak. Böyle yapanlar da çok. Nitekim bu durum bazı ürünlerin satışlarından rahatça görülebiliyor. Urla’da beyaz eşya ve ev aletleri satan bir mağazanın sahibiyle sohbetimde salgın başladığında işler bir anda kesilince çok korktuklarını anlatıp şunları söylemişti:
“Biz sipariş bağlantılarımızı yıllık yapıp borç altına gireriz. Salgın başlayıp satışlar kesilince ne yapacağımızı şaşırdık. Ödememiz gereken çekler, senetler vardı. Birkaç ay böyle geçti. Tam umutlar kesilirken hazirandan itibaren satışlar birden canlandı. Hem öyle canlandı ki, birkaç ayda tarihimizdeki en yüksek satışları yaptık.”

ÖNCE DERİN DONDURUCU

Yazının Devamını Oku

Bu dalga çok büyük

GEÇEN hafta günlük vaka sayısının 40 bini aşmasıyla salgın korkutucu boyutlara ulaştı. Bu dalganın daha da kabararak günlük vaka sayısının 60 binlere ulaşmasından endişe ediliyor. Maalesef, İzmir, yüksek dalganın altında kalan iller arasında. Geçen haftaki risk haritasında kırmızıya boyanan İzmir çok yüksek risk grubundaki şehirler arasında görülüyor.

 


EGE BÖLGESİ TURİZMİNİ DE VURUR
Genel olarak Ege Bölgesi’nde orta risk grubundaki Uşak ile yüksek risk grubundaki Manisa, Denizli, Afyon dışındaki bütün iller Muğla, Aydın, Denizli, Kütahya kırmızı renkle çok yüksek risk grubunda yer alıyor. Bütün bu iller İzmir’le bağlantısı olan, geliş gidişlerin çok yüksek olduğu yerler. Ayrıca İzmir yolu üzerindeki Balıkesir ve Çanakkale de çok yüksek risk grubunda. Mutasyona uğramış İngiliz virüsünün çok hızlı yayıldığı göz önüne alınırsa Ege için tehlike giderek büyüyor. Ege’de salgın yavaşlatılamazsa virüs nedeniyle İstanbul’dan Bodrum, Marmaris, Fethiye, Çeşme, Kuşadası, Foça gibi turistik yerlere geliş de yavaşlar. Bu gelişmenin umudunu yaz aylarına bağlayan bölge turizmine vuracağı darbeyi tahmin etmek zor değil.

KOLERADAN SONRA PARİS AYAKLANMASI
Aslında tarihteki veba ve kolera gibi büyük salgınlara bakıldığı zaman ekonomik zararlarının çok büyük olduğunu ve önemli toplumsal çalkantılara yol açtığı görürüz. Bir süre önce Uluslararası Para Fonu (IMF), tarih boyunca salgın hastalıkların ekonomik ve sosyal etkileri üzerine çok çarpıcı bir çalışma yayımladı. Paris’te 1832’deki kolera salgını 650 bin nüfuslu kentte birkaç ayda 20 bin kişinin ölümüne neden olmuş. Hastalık en fazla sanayi devriminin etkisiyle şehrin merkezine yığılan ve sağlıksız koşullarda yaşayan dar gelirli grupları etkilediğinden toplumsal tepkiler olmuş. Yüksek gelir grupları ise yoksulları dikkatsiz davranarak hastalığı yaymakla suçlamış ve sosyal gerilim yükselmiş. Sonunda Victor Hugo’nun ünlü Sefiller romanında sahneleri ölümsüzleştirilen caddelerde barikatların kurulduğu 1832 Paris Ayaklanması başlamış. Daha sonra bu ayaklanmaların ileriki yıllarda devam ettiğini ve 1871 Paris Komunü ile iktidarın el değiştirdiğini biliyoruz.

IMF’YE GÖRE SİYASİ ETKİ 2 YIL SONRA

Yazının Devamını Oku

Kuruyoruz zaman kalmadı

PANDEMİ nedeniyle dışarı çıkamıyoruz ama internet üzerinden belki eskisinden daha da fazla konferansları, seminerleri canlı olarak evlerimizden izleyebiliyoruz. Geçen hafta yapılan ‘Susuzluk Zirvesi’ de bunlardan biriydi.


Öncelikle çölleşmeye adım adım giden Türkiye’de İzmir’in kuraklık krizinden ilk etkilenecek bölgelerden biri olduğunu belirteyim. Hatta, 2011 yılında dünyanın en önde gelen bilim insanları arasında 14’üncü sırada gösterilen Ord. Prof. Niyazi Serdar Sarıçiftçi, “Yakın gelecekte Türkiye ve çevresindeki ülkelerde kuraklık krizi başlayacak. İzmir 5 yılda deniz suyunu arındırıp su ihtiyacını karşılayacak projeler yapmalı” uyarısında bulunuyor. Dünyada ilk plastik organik güneş pilinin patentini alan Prof. Sarıçiftçi geçen hafta Avusturya’dan internet üzerinden Yaşar Üniversitesi’nde bir konferans verdi. Prof. Dr. Niyazi Serdar Sarıçiftçi’nin, “en demokratik enerji kaynağı” dediği güneşten daha fazla yararlanma, yapay petrol ve doğalgaz yapımıyla ilgili açıklamalarını ayrı bir yazıda ele alacağım.

DAMLAMA SULAMA YÜZDE 20’DE
İzmir’deki toplantıda susuzluk krizi ve çözümler üzerine birçok görüş paylaşıldı. Ancak ben öncelikle suyun yüzde 77’sini kullanan tarım kesimini ele alacağım. Vahşi sulamanın çok yaygın olduğu ülkemizde tarımda bilinçli su kullanımı pek çok derde derman olabilir. Verilen bilgilere göre damlama sulamada su kaybı sıfıra yakın oluyor. Ama Türkiye’de ekili arazilerin sadece yüzde 20’sinde damlama sulama var. Çoğunlukla kanaletler ve eski usul arklarla sulama yapıyor.
Tarımda en önemli mesajlarından biri de her bölgenin kendi coğrafi koşullarına uygun yerli tohum ve hayvanlarla üretim yapılması üzerine idi. Labarotuvar ortamında yetiştirilen tohumlar yabancı topraklara ekildiğinde rüzgar, su, böcek gibi alışık olmadıkları etkilerin altına girince bozulmaya başlıyor. O zaman da ilaçla sorun aşılmaya çalışılıyor. Aynı durum yabancı hayvanlar için de geçerli. Yerli ırktan olmayan hayvanların bölgeye uyum sağlayabilmesi için çok ciddi ilaç ve veterinerlik masrafları gerekiyor. O nedenle İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin karakılçık buğdayı gibi ata tohumları, maltız keçisi gibi yerli hayvanlarımızla süt üretimi projeleri bütün Türkiye’ye öneriliyor. Çiftçinin fazla su istemeyen yerli tohum ve hayvan ırklarına dönüşüm yapabilmesi için alım garantisi gibi teşvikler gerekiyor.

EĞİMLİ ARAZİ BİR UMUT
Bir başka önemli konu tarımda düz arazilere, ovalara ağırlık verilmiş olması. Halbuki Ege başta olmak üzere Anadolu coğrafyasında eğimli araziler çoğunlukta. Eğimli arazilerin doğru kullanımı kuraklığa ve tarımın geleceğine çare olabilecek. Her bölgenin koşullarına uygun az su tüketen bitki ve hayvanlar, bitkilerin ihtiyacı kadar su gibi bilimsel çalışmalara dayalı tarımsal planlamalar bir an önce hayata geçirilmek zorunda. Eski usul devam ederse tarımın keşfedildiği Anadolu topraklarında tarım yakında kuruyacak. Kaybedecek zaman kalmadı.

Yazının Devamını Oku

Şanssız sanal öğrenciler

YÜZ yüze eğitimin durmasından beri ilk kez geçen hafta üniversiteler semti Bornova’ya gittim. Bölgede sadece Ege Üniversitesi’nde 60 bine yakın öğrenci var. Yaşar Üniversitesi’nde 11 binin üzerinde öğrenci okuyor. Öğrencileriyle, akademisyenleriyle bir yıl öncesine kadar cıvıl cıvıl olan kampüs alanlarında terk edilmiş kent sessizliği vardı.

 

Son yıllarda öğrenci kampüslerinin çevrelerine önemli yatırımlar yapıldı. Yurtları, siteleri, kafeleri, restoranları, spor salonları, kırtasiyeleri, kuaförleri ve moda mağazalarıyla adeta küçük birer öğrenci şehirleri yaratıldı. Şimdi hepsi boş, sağlıklı günlerin geri gelmesini bekliyor. Ama en önemlisi, yıllarca üniversite hayalleri kuran öğrencilerin yaşamlarının en güzel dönemini kampüs yerine ekran başında geçirmek zorunda kalması. Yüz yüze eğitimin canlılığı olmasa da üniversitelerde online eğitimle öğrencilerin öğrenmede kaybı fazla olmadı. Geliştirilmiş özel yazılımlarla bilgisayar üzerinden adeta sınıfta gibi eğitim yapılabiliyor. Başka üniversiteleri bilemiyorum ama benim ders verdiğim Yaşar Üniversitesi’nde bunu gördüm.

KAMPÜS ORTAMINI YAŞAYAMADILAR
Ancak sorun, öğrencilerin sosyalleşmeleri için en önemli ortam olan kampüste buluşamaz hale gelmeleri. Öğrencilik döneminin dostlukları her zaman daha sahici kabul edilir. İş ve özel yaşamdaki gelecekteki dostlukların çoğu buralarda filizlenir. Toplumun değişik kesimlerinden, hatta değişik ülkelerden gelen öğrenciler kampüs ortamında yeni bir dünya ile tanışır, sosyal ve kültürel açından zenginleşir. Şu anda üniversite eğitimi alanlar maalesef bu fırsatı kaçırıyor. Örneğin, geçen yıl üniversiteye başlamış iki yıllık ön lisans eğitimi alan meslek yüksek okulu öğrencileri sadece üç ay üniversiteye gidebildi. Sonra yasaklar başladı. Haziranda ise mezun olacaklar. Bu yıl eğitime başlayanlar ise kampüs ortamını hiç yaşamadı. Belki de birbirlerini sadece sanal ortamda tanıyarak mezun olacaklar. Korkarım salgının günümüz gençliğinde yarattığı sosyal ve psikolojik tahribat hayli ağır olacak.

Korona, Seçkin Bey’i de aldı

BİLMİYORDUM, İzmir Urla doğumluymuş. Hürriyet Gazetesi’nin önceki genel yayın müdürlerinden Seçkin Türesay’ı da virüs aramızdan aldı. Aynı Türkiye’de 30 bin, dünyada 2 milyon 700 bin kişiyi aramızdan aldığı gibi... Seçkin Bey’le İstanbul’da bir dönem farklı gazetelerde ama aynı grubun çatısı altında çalışmıştık. Gerek beyefendi kişiliği, gerek mesleki becerileriyle bende hep örnek alınacak gazeteci izlenimi bırakmıştı. Böyle bir insanın virüsle mücadeleyi kaybetmesini kabullenmek zor.
Salgının başladığı ilk aylarda gelinimin babasını da İstanbul’da kaybetmiştik. Önümüzdeki ay dünürüm Eşber Güneş’in aramızdan ayrılışının birinci yılı dolacak. Daha 68 yaşındaydı ve tam 40 yıl çalıştığı Lutfthansa’dan henüz 2 yıl önce emekli olup dinlenmeye başlamıştı. Hiçbir sağlık problemi olmayan, hayat dolu bir insanın bugün bizimle olamamasına hala inanamıyoruz.

HER BİRİ AYRI HAYAT

Yazının Devamını Oku