Pervane tasarımlı telefon tutacak mı?

LG, Wing isimli özel bir akıllı telefonu duyurdu. Telefonu diğer tüm telefonlardan ayıran en önemli özelliği ise pervane tasarımı. Peki şirket bu telefonla ne yapmayı planlıyor? Gerçekten tutacak bir tasarım mı? Yoksa boşa kürek mi?

Güney Kore merkezli teknoloji üreticisi LG, Wing isminde yeni akıllı telefonunu görücüye çıkardı. Diğer pek çok telefon gibi iki ekrana sahip olan ürünün ön yüzünde yer alan ekranın pervane gibi dönmesi ise işin rengini değiştiriyor. Ekranlar aynı hizaya geldiğinde tek ekran halini alan telefon, elbette bu haliyle oldukça ağır ve taşınması o kadar kolay değil.

Diğer yandan pervane tasarımı ilk kez LG kullanmış olsa da bu tasarımın gerçekten tutup tutmayacağı belirsiz. Zira telefonun duyurulduğu gün sosyal medyadan gelen yorumlar, telefona pek de sıcak bakılmadığını gün yüzüne çıkarıyor.

NEDEN TUTMAZ?

Öncelikle ekranı katlanabilen telefonları tartıştığımız bir dönemdeyiz. Bazı telefon üreticileri, ekranı katlanabilen çok fonksiyonlu telefon geliştiriyor. Ancak bu telefonların fiyatları 'tuzlu' olduğundan şu an bu cihazların yanına yaklaşabilmek pek de mümkün değil.
Pervane tasarımlı telefon tutacak mı
Telefonu ilk gördüğümde 'LG farklı bir şey yapmak istemiş; ancak pek de olmamış' diye düşündüm. Çünkü bu telefonun ikinci ekranı yani ön ekranı yatay konuma geldiğinde ilk ekranın sadece yarısını kullanabildiğinizi fark ediyorsunuz. yani aslında size sunulan iki ekran değil; 1.5 ekran.

Üstteki ektan yatay konuma geldiğinde alttaki ekranın yarısıyla örneğin bildirimleri takip ederken, üstteki ekranda oyun oynayıp film seyredebiliyorsunuz. Ancak pratikte çok da kullanışlı olduğu söylenemez.

TELEFON PAZARINDA ESKİ GÜNLERİNE DÖNMEK İSTİYOR

LG telefonlar asıl çıkışını LG G2 ile yapmıştı. Ancak bu telefondan sonra şirket, istediği verimi genel olarak alamadı ve şu an liderlik savaşı vermekten öte mevcut konumunu korumaya çalışıyor. Şirket, daha önce de iki ekranlı telefon yapmış; ancak pek ses getirmemişti.

Bakalım ürün satışa sunulduğunda kullanıcılar nasıl tepki gösterecek? Bekleyip görelim.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Neuralink hayatımıza nasıl dokunacak?

Elon Musk'ın ismini duymayan kalmadı; özellikle de çılgın projeleri nedeniyle 'çılgın iş adamı' şeklinde sıkça adı geçen Musk, son olarak 2016 yılında kurduğu Neuralink çatısı altında ilk hayvan deneyini gerçekleştirdi, bunu da canlı yayında tüm dünyayla paylaştı. Peki beyin ile bilgisayarı bütünleştiren bu özel çip gerçekten hayatımıza nasıl dokunacak?

Neuralink, uzun soluklu bir proje ve ilk kez ismi duyulduğunda akıllarda pek çok soru işareti oluşmuştu. Şimdi ise Neuralink ilk meyvesini verdi; bir domuz üzerinde yapılan deneyde Neuralink projesinin sorunsuz bir şekilde çalıştığı gözlemlendi. Oldukça minik bir çipten söz ediyoruz; bu çip Neuralink ameliyat robotunun gerçekleştirdiği bir operasyonla kafa derisinain içine monte ediliyor ve birkaç dakikalık kısa bir operasyon bu işlemi gerçekleştirmek için yeterli oluyor.

Açıkçası ben de pek çokları gibi bu gelişmeyi büyük bir heyecanla izledim. Öncelikle bu teknolojinin büyük fırsatlar getireceğini düşündüm. Özellikle de engellilerin eli, kolu, ayağı ve gözü olabilecek bir projeden söz ediyoruz. Akıllı protezlerin sadece düşünce gücüyle çalıştığını düşünün. Ya da sanal gerçeklik ile artırılmış gerçeklik teknolojilerini de arkasına alan böylesi bir teknolojinin görme engellilerin hayatına nasıl dokunabileceğini hayal edin.

Engeli olan pek çok insan için belki de gelecekte engelleri kaldıracak bir teknolojiyi konuşuyoruz. Diğer yandan araçların düşünce gücüyle kontrolünü dahi tartışacağımız günler gelecek. Mesela oyun oynarken herhangi bir donanıma ihtiyaç duymadan beyinden gelen sinyallerde yani sadece düşünerek bir oyun deneyimi nasıl mümkün olabilir?

Diğer yandan bu teknolojinin sunduğu fırsatlar kadar belki daha fazla olumsuz yönlerini de konuşacağız. Beynin hack'lenmesini tartışabiliriz örneğin. Çünkü bu teknoloji henüz davranışa geçmeyen düşünceleri dahi analiz edip yorumlayabiliyor. Kötüye kullanılırsa diğer tüm teknolojik cihazlarda olduğu gibi büyük sorunlara yol açabilir. 

Yazının Devamını Oku

Microsoft neden TikTok'u satın almak istiyor?

TikTok uygulaması çıkış yaptığı ilk günden bu yana yoğun bir şekilde tartışılıyor. Çin ile ABD'nin arası iyiden iyiye açılmışken Çin merkezli TikTok da ABD Başkanı Donald Trump'ın hedef tahtasında bulunuyor. Peki TikTok'un ABD'de yasaklanacağını tartıştığımız şu günlerde Microsoft TikTok'u satın almak için neden öne çıktı? TikTok'u almakla Microsoft neyi amaçlıyor?

Microsoft'u daha çok kurumsal yapısıyla biliyoruz. Hatta sesli akıllı asistanı Cortana dahi Siri ve Google'ın asistanıyla baş edemeyince kızağa çekildi ve sadece Office 365 bünyesinde aktif olmaya devam edecek. Diğer yandan Microsoft'un şu sıralar TikTok'u almak istediği için popüler uygulama ile masada oturduğunu öğrendik. Ancak Microsoft'un TikTok'u almak istemesinin ardında bir değil, birçok neden yatıyor. TikTok, her ne kadar Microsoft'un 'tarzı' bir uygulama gibi görünmüyor olsa da, şirkete çok daha farklı açılardan faydaları olacak.

Microsoft'un gelecekteki hedeflerine biraz daha yakından bakarsanız TikTok'un ABD, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda'daki operasyonlarını satın alma hamlesinin boşa olmadığını anlamanız çok zor değil. Microsoft'un TikTok'u alarak öncelikle pek de bir varlığı olmadığı bir alana giriş yapacak ve YouTube ile Facebook'a meydan okuyabilecek.

Bir diğer önemli nokta da Microsoft'un TikTok ile birlikte bu platformda bulunan tüm kullanıcıların verilerine de ulaşacak olması. İşte bu nokta çok önemli; zira milyonlarca kullanıcısı bulunan TikTok'un değerini yükselten faktörlerden biri de bu kullanıcı verileri ve şirket, TikTok'un hisselerini aldığında bu büyük veritabanına ulaşacak.

Çin hükümeti ile olan bağı nedeniyle verilerin güvenliğinden endişe duyan ABD yönetimi ise Microsoft'un kontrolünde bir TikTok'a elbette daha sıcak bakıyor. Bu noktada amaç TikTok'un ABD merkezli kullanıcılarının verilerinin ülkede kalmasını sağlamak ve Çin'e sızmasının önüne geçmek.

Microsoft, TikTok kullanıcılardan topladığı veriyi pek çok şekilde değerlendirebilir. Gelecekte hayata geçireceği ya da henüz plan aşamasında dahi olmayan pek çok fikre bu veri tabanıyla ulaşabilecek. TikTok alımının Microsoft'un diğer tüm servisleri üzerinde de pozitif etkisinin olacağı söylenebilir.
Şöyle düşünün: TikTok, Microsoft'a video izlemek için uygulamayı kullanan milyonlarca gence ve hatta içerik oluşturmak için kullananlara doğrudan bir yol sunuyor. Şirket, bugüne dek Windows işletim sistemini video oluşturma uygulamalarıyla daha tüketici dostu olacak şekilde uyarlamaya çalıştı, ancak TikTok milyonlarca telefondan video oluşturmak için kolay bir yöntem sunacak.

TikTok, aynı zamanda artırılmış gerçeklik yani AR teknolojisi konusunda Microsoft için önemli bir eşik olacak. TikTok, AR'yi kullanan filtre ve reklamlarla artırılmış gerçekliği kullanıyor. Microsoft’un AR hedefleri büyük ölçüde HoloLens ve Minecraft gibi platformlarla sınırlı. Oysa TikTok, Microsoft için AR'ın mobil dünyasına açılan başka bir kapı olacak.

Yazının Devamını Oku

Twitter'ın hack'lenmesinin etkileri büyük olacak

Sosyal medya platformlarından Twitter'ın hack'lendiği haberlerini aldık geçtiğimiz saatlerde. Öyle böyle değil, pek çok ünlü ismin Twitter hesabına giriş yapılmış ve bu hesaplar üzerinden siber saldırganlar bitcoin çekmiş.

İnternetin gelişmesi, hayatımıza tümden yerleşmesi hayatımızı baştan sona değiştirdi; ancak internetle birlikte siber güvenlik de hayati bir öneme sahip oldu. Bu konuda dikkatli davranmayan bireysel kullanıcılar ve işletmeler ise büyük kayıplara uğruyor. Bugün ise Twitter'ı konuşuyoruz. Bill Gates'ten Barack Obama'ya pek çok ünlü ismin Twitter hesaplarına izinsiz erişim sağlanarak bu hesaplar üzerinden bitcoin transferi sağlanmış. İlk belirlemelere göre 100 bin doların üzerinde bir para akışı söz konusu. Siber saldırganların Bitcoin üzerinden para transferi istemesinin sebebi ise bitcoin üzerinden takibin pek mümkün olmaması.

Twitter ise bu saldırının doğrudan çalışanları üzerinden yapıldığını kabul ediyor. Yani saldırganlar, Twitter'a özel yetkileri bulunan bazı çalışanların bilgilerine bir şekilde ulaşarak bu hesaplara erişmeyi başarmış.

Bu açıklama, bir yandan da yeni soruları doğuruyor. Örneğin bir çalışan bir hesaba girerek tweet atabilecek izne nasıl sahip olabiliyor? Bu erişim izni olmasaydı bugün bu olayı belki de hiç yaşamayacaktık bile.

Düşünün ki Donald Trump'ın Twitter hesabına bu şekilde girseler, Çin'e yarın savaş açıyorum mesajını bile gönül rahatlığıyla paylaşabilirler. Gerçekten de korkunç... Ya da Bill Gates'in hesabından para istemek yerine bambaşka rahatsız edici bir mesaj paylaşılabilirdi de.

Örnekler çoğaltılabilir. Ancak yaşanan bu durum, Twitter'ın düştüğü durumu asla açıklamaya yetmiyor. Ortada büyük bir güvenlik zafiyeti var. Şirketin bu hatası nedeniyle belki de pek çok ünlü isim ya da siyasi isim hesaplarını kapatma yoluna gidecek. Çünkü kesinlikle bireysel hatadan kaynaklanmayan bir sorunu konuşuyoruz.

Twitter, olayı sıcağı sıcağına bitirmek adına önce saldırıya uğrayan hesapları kilitlerken, bu hesaplardan tweet atılmamasını sağladı. Hack'lenen tüm hesapların onaylanmış hesap olmaları da dikkat çekici. Elbette hack'lenen kullanıcılar da sözü dinlenen ve takipçisi bol kişiler. Bu nedenle kısa sürede 100 bin doları aşkın para toplanması şaşırtıcı değil.

Twitter'da 359 bini aşkın onaylanmış hesap bulunuyor. Bu hesaplara zaman zaman dolaylı yollardan yenileri ekleniyor olsa da, yaklaşık iki yıldır onaylanmış hesaplar için Twitter'a başvuru yapılamıyor.

Şimdi bir de ABD'de yaklaşan başkanlık seçimleri var ve sosyal medya platformları gerçekten de büyük bir sınavla karşı karşıya...

Yazının Devamını Oku

The Last of Us Part 2: Dünyayı ikiye bölen oyun

Uzun yıllar önce PlayStation 3 oyun konsolunu aldığımda en beğendiğim oyunların başında The Last of Us geliyordu. Bunun en önemli sebebi ise oyunun muhteşem grafiklerinden öte oyuncuları vuran farklı hikayesiydi. Şimdi oyunun ikincisi geldi ve ben aynı heyecanla ekranın karşısına geçtim. Ama bir oyun düşünün ki oynayanları da izleyenleri de ikiye bölsün.

The Last of Us serisinin ilk oyununda dünya yeni bir felaketin eşiğine gelmiş ve herkes kaptığı hastalık yüzünden bilincini kaybederek birer canavara dönüşüyordu. Milyonlarca, hatta milyarlarca insanın bu şekilde dönüşüm yaşamasının ardından dünya düzeni yerle bir oluyor ve anarşi tüm dünyaya hakim oluyor.

Oyunda ise canlandırdığımız Joel ve Ellie ise kilit öneme sahipler. Ellie, tüm insanlardan farklı olarak enfekte olmayan ve hastalığa karşı bağışık olan bir küçük kız. Joel ile yolları kesişince de baba kız formatında onların macerasını takip etmek gerçekten de oldukça keyifliydi.

Oyunun ikinci bölümü ise geçtiğimiz günlerde satışa sunuldu. Ama 500 TL gibi uçuk bir fiyata... Oyunu alanlar, YouTube ve Twitch gibi video platformlarından izleyenler ise ikiye bölündü. Oyunu ilk kez deneyimleme şansı bulan oyun otoriteleri oyuna tam not verirken, oyuncuların ise olumsuz yorumları ağırlık kazandı. Ancak olumsuz yorum yapanlar da kendi aralarında bölünüyor. Kimi oyunu karakterlerin cinsel tercihleri nedeniyle eleştirirken, kimi de ilk oyundaki heyecanı bulamadığını söylüyor.

Açıkçası yeni oyunu beğenmem için çok sebebim var. Oynanış olsun grafikler olsun, atmosfer olsun gerçekten de önemli bir eser. Uzun yıllardır beklediğime değecek kadar iyi bir oyundan söz ediyoruz. Ama eleştirilere katıldığım bir nokta elbette var. O da hikayenin pek albenisinin bulunmaması.

Yazının Devamını Oku

Akıllı telefonlar neden yeni bir şey sunmuyor?

Her gün yeni bir akıllı telefonun duyurusu yapılıyor. Pek çok marka var ve gerçekten de kullanıcılar için pek çok çözümü bir arada sunuyorlar. Peki gerçekte yeni çıkan telefonlar müthiş yeniliklerle mi geliyor? Yoksa sektör olduğu gibi yerinde mi sayıyor?

Kimisi 4 kameralı, kimi 8K video çekiyor, kimi incecik, kimi de açılıp kaybolan selfi kamera kullanıyor. Hepsi bir yerinden tutuyor ve kullanıcıları tavlamaya çalışıyor. Peki işin aslı ne? Vatandaş yılda bir, iki yılda bir telefon değiştirmeye çalışırken buna gerçekten ihtiyaçları var mı? Yoksa en yeniye sahip olma arzusu mu bu?

Elbette bu sosyolojik tespitlere girecek değilim; zaten bu yazının konusu da değil. Ancak şu bir gerçek ki her gün her hafta bir telefonla tanışmamız artık şaşırtıcı gelmiyor. 90'lı yıllarda ve 2000'li yılların başlarında telefon sektöründe Nokia dahil birkaç isim vardı ve sınırlı sayıda telefon arasından kolayca seçim yapabiliyorduk. Şimdi ise telefonların pek çok modeli birbirine benziyor. Burada da markalar bir özelliği öne çıkarıp satma gayretindeler.

Ancak işin aslı öyle devrimsel bir yenilikle karşı karşıya değiliz. Beni son zamanlarda heyecanlandıran tek şey ekranı bükülebilen telefonlar oldu. Huawei, Samsung, TCL, Motorola dahil bazı markalar kendi ürünlerini ortaya koydu. İlk etapta modellerde sıkıntı meydana gelirken, yeni sürümler geldikçe o sorunlar da gerilerde kaldı. Ancak fiyat olarak bakıldığında vatandaşın bu tip bir telefonu alması pek kolay değil.

Örneğin bir telefon markasının ekranı katlanabilen telefonunun Türkiye fiyatı 30 bin TL'yi buluyor. Evet, bir telefona araba parası vermek de mümkün. Elbette gücü yeten, teknoloji meraklısı bir kişi satın alıp bu ürünü deneyimleyebilir; ancak birçoğumuz için bu telefon henüz ulaşılabilir değil.

Ekranı bükülebilen telefonlar dışında aslında telefonlar arasında büyük bir fark yok; yenilik de. Kimi 8K video çekimi yapabiliyor; ancak bu özelliğe gerçekten ne kadar ihtiyacımız var? 4K'yı bile henüz özümseyebilmişken oldukça yeni olan bir teknolojiye adapte olmak için yüklü bir ücret ödemek mantıklı mı?

Yazının Devamını Oku

Koronavirüs ile gelen zorunlu dijital dönüşüm

Dijital dönüşümü uzun yıllardır tartışıyoruz, bir şekilde işletmelerin bu sürece girmeleri gerektiğini savunuyoruz. Ancak koronavirüs salgınının boyutu öylesine büyük oldu ki bunun dijital dönüşümü zorunlu hale getirmesini kimse düşünemezdi.

Koronavirüs salgınının pek çok olumsuz etkisi oldu. Teknoloji tarafından baktığımızda büyük markalar büyük paralar kaybetti; Amazon olsun, Apple olsun, Google olsun bir ay içinde hızla eridiler. Microsoft ise trilyon dolarlık değere sahip tek şirket olarak kaldı. Peki bu nasıl oldu? 

Microsoft, uzun süredir salgına karşı gereken önlemleri alan bir şirket. Çalışanlarını dahi salgının daha ilk günlerinde evlerinden çalışmaya teşvik etmesiyle bilinen bir marka. Ancak elbette Microsoft'un piyasa değerini koruyan sadece bu etken değil elbette. Şirket, aynı zamanda dijital dönüşüm sürecinde aktif rol oynayan pek çok yazılıma da ev sahipliği yapıyor. Özellikle de Microsoft Teams'in salgın sonrası 46 milyon aktif kullanıcıya ulaşması, tesadüf değil. 

Evinde çalışmaya başlayan milyonlarca kişi, işi eve taşımış durumda. Biz de Hürriyet editörleri olarak evden bu sayfaları hazırlıyor, sizlere en sıcak haberleri ulaştırmaya bu sefer evimizden devam ediyoruz. Bu da elbette evde bilgisayar başında iş süreçlerini yönetmeyi zorunlu kılıyor. 'Home Office' kavramının iyice yerleşmeye başladığı bugünlerde pek çok işletme ilk kez bu yöntemi deniyor. Yani bugüne dek hep ofis ortamında çalışanların azımsanmayacak bir kısmı, evinde bilgisayar başında çalışıyor. 

Yani bir bakıma virüs salgını nedeniyle dijital dönüşüm sürecinde bir hızlanma söz konusu. Bu elbette beklentilerin çok ötesinde bir gelişme. Virüs salgınının daha ne kadar süreceğini kimse bilmiyor; ancak bu salgının dünyayı değiştireceği, bazı noktalarda köklü değişiklikleri meydana getireceği de ortada. Bunlardan biri de evde çalışma kavramı olacak gibi görünüyor. 

Pek çok şirket, çalışanların evde işlerini sürdürmesini daha uygun bulmaya başladı bile. Ancak bu elbette bir süreç ve zamanla pek çok şirkette iyice oturacağına şüphe yok. 

Esnek çalışmak motivasyonu artırıyor 

Esnek çalışma modellerinin son zamanlarda gündemde olması bu olgunun yeni olduğu anlamına gelmiyor. Mobil çalışmaya yönelik ilk toplumsal araştırmalar 1976 yılına dayanıyor. O dönemde Amerika’da mobil çalışma sisteminin doğmasının başlıca nedeni, işe gidiş gelişlerde trafikte harcanan uzun saatler olarak belirtiliyor. Günümüzde ise esnek çalışma sisteminin tüm dünyada gündeme taşınması, corona virüsü salgınından dolayı toplum sağlığı için alınan tedbirler nedeniyle evden çalışma gerekliliğinden kaynaklanıyor. 

Pek çok araştırma, uzaktan çalışmanın verimliliği artırdığını ortaya koyuyor. Çalışan odaklı yüksek güven kültürü yaklaşımını benimseyen şirketler, esnek çalışmaya ve mobiliteye kolaylıkla adapte olabiliyor. Yüksek güven kültürüne dayanan şirketler, kriz zamanlarını daha az kayıpla atlatabiliyor.

Yazının Devamını Oku

Ekranı katlanabilen telefonlar hayatımızı değiştirecek mi?

Huawei, Samsung, Motorola, TCL gibi bir dizi teknoloji üreticisi, ekranı katlanabilen telefonlarıyla dikkatleri üzerlerine çekmeyi başarıyor. Size 4 marka saymış olsam da aslında son tüketiciye gerçek manada ulaşabilen tek bir ekranı katlanabilen telefon yok!

Samsung, Galaxy Fold isimli telefonuyla ilk etapta dikkatimi çekmeyi başardı. Ekranı katlanabiliyor, geniş hali ise tabletten farklı değil. Yani yıllardır kurduğumuz esnek ekranlı telefon hayali gerçek olmuş gibi görünüyordu ilk etapta. Ancak işin aslı pek de öyle değil.

Samsung'la birlikte Huawei'nin Mate X ile ekranı katlanabilen telefon kervanına katılması çok sürmedi. Sonra peşi sıra TCL ve Motorola gibi markalar görüntü. Xiaomi'yi de unutmamak lazım; onların geliştirdiği telefon her ne kadar hiç satışa sunulmadıysa da, benzer bir tasarımı ortaya koymayı başardılar.

Bu telefonlar, müthiş bir tasarım sunuyor gibi görünse de pratikte göründüğü kadar sağlam bir tasarıma sahip değiller. Şirketlerin bu cihazlar için sunduğu garanti de tartışmalı ve hayli sınırlı. Ekranın katlandığı noktanın zaman içinde (oldukça kısa bir zaman) bozulmaya başlaması, ekranda izler belirmesi, ekranı katlanan telefonlar için henüz oldukça yolun başında olduğumuzu ortaya koyuyor.

Son olarak Galaxy Flip Z ile tanıştık. Bu telefon ise Galaxy Fold'dan dersini alan Samsung'un yeni ekranı katlanabilen telefonu aslında. Ancak Galaxy Fold'dan farklı olarak sağ/sol değil tepeden aşağı kapanıyor; tıpkı kapaklı telefonlar gibi ve bu haliyle gömlek cebine girince kayboluyor.

Ancak Türkiye'de 13 bin TL'nin üzerinde bir fiyatla satılacağından Samsung'un bu cihazı çok satma gibi bir sevdası olmadığı ortada. Diğer yandan Huawei Mate Xs de Mate X'in yeni modeli olarak karşımıza çıkıyor. Mate X'e göre daha dayanıklı bir yapıda olması bir yana, son teknolojiyi de 'sonuna kadar' kullanıyor. Ancak bu cihazın da çok satmasını beklememek gerekir.

Özetle ekranı katlanabilen telefonlar, bugün için lüks sayılabilecek cihazlar. Gerçekten onlara bu haliyle ihtiyacımız var mı sorusunun net yanıtı ise belli: Hayır! Aslında bizim tam olarak istediğimiz gelecek yıllarda satışa çıkacak esnek ekranlı ve incecik tasarıma sahip telefonlar... Öyle ki, bu telefonlar o kadar ince ve hafif olacak ki onları gömlek cebinde taşısak bile çok hissetmeyeceğiz.

Yazının Devamını Oku

Gereksiz bildirimleri kapatmaya ne dersiniz?

Telefonların ve saatlerin akıllanmasıyla birlikte gün içinde bildirim bombardımanına maruz kalıyoruz. Peki bu bildirimlerin kaçı gerçekten sizin için önemli?

Bildirimler konusu bir süredir tartışma konusu. Telefonların akıllanmasıyla dünyada olan birçok şeyden hızlıca haberimiz oluyor. Ancak gereksiz pek çok bilgiye de maruz kalıyoruz. Biriyle sohbet ederken gelen bildirimler, o anki ilgi odağınızı dağıtabiliyor. 

Özellikle akıllı saatlerin de hayatımıza girmesiyle bildirimleri kaçırma şansımız pek kalmadı gibi. Hal böyle olunca bildirimler, sürekli dikkat dağıtan, bilgi kirliliği yaratan, yani beyni gereksiz yere meşgul eden bir özellik haline geldi. Bu gerçekten de ciddi bir sorun. Öyle ki bazı Avrupa ülkelerinde teknoloji bağımlığından endişelenler, tepki olarak tuşlu telefonlara geri dönmeye başladı. Teknolojiden sıyrılma hareketinin amacı ise o ana odaklanmak; telefonların esiri olmamak... 

Bir günde kaç bildirim aldığınızı düşündünüz mü? WhatsApp, Instagram, Facebook, Twitter, SMS, maç gelişmeleri, hava durumu dahil pek çok uygulamanın sizi sürekli sabote ettiğinin farkında mısınız? 

Gün sonunda baktığımızda bildirimlere yetişmeye çalışıyoruz; ancak bu oldukça yorucu bir hal alıyor ve bu olumsuz durumu pek çoğumuz fark etmiyoruz bile. Çünkü bu durum bir alışkanlık haline geldi. WhatsApp'ta atılan bir mesaja hemen dönüş yapmadığınızda karşı tarafın size olumsuz yaklaşması da yine bu 'köleliği' artırıyor. 

Elbette gelişmeleri teknoloji sayesinde telefonumuzdan ve saatimizden takip etmeliyiz. Ancak bu bildirimlerin gerçekten hangileri sizin için önemli? Önemsiz bildirimleri kapatarak anı yaşamaya ne dersiniz?

Yazının Devamını Oku

Google Türkiye için Android lisansını iptal mi edecek?

Google ile ilgili yaşanan son gelişmeler Türkiye'de hemen herkesin kafasını hayli karıştırmışa benziyor. Rakabet kurumunun 'haksız rekabete neden olduğu' gerekçesiyle Google'a ceza kesmesiyle birlikte iyiden iyiye ısınan gündem, Google'ın attığı son adımla daha da ısınacak gibi görünüyor. Google, Türkiye'de satışa sunulacak yeni Android telefonlara lisans verilmeyeceğini söylüyor. Peki bu ne demek? Kullanıcılar için bundan sonra ne değişecek?

Google'ın haksız rekabete neden olduğu gerekçesiyle rekabet kurumunca cezaya çarptırılması Google'ı harekete geçirdi. Teknoloji devi, iş ortaklarına mektup yollayarak yeni telefonlar için Android lisansı verilmeyeceğini paylaştı. Bu oldukça önemli bir gelişme. 

Önce Google'ın konuyla ilgili yaptığı açıklamayı okuyalım sonra da yorumlarımızı paylaşalım: 

"Ağustos ayında Rekabet Kurumu'nun kararı doğrultusunda Android iş ortaklarımızla yaptığımız anlaşmalarda değişiklikler yapmıştık. Kasım ayında, Rekabet Kurumu bu değişikliklerin uygun olmadığı ve bu anlaşmalarla operasyonlarımızı sürdüremeyeceğimiz yönünde karar verdi. Türkiye’deki kanunlarla uyumlu bir şekilde çalışabilmemiz için iş ortaklarımızı Türkiye’de yeni çıkacak Android telefon modelleri ile ilgili anlaşma yapamayacağımız konusunda bilgilendirdik.

Tüketiciler mevcut cihaz modellerini satın almaya devam edebildikleri gibi, halihazırda mevcut cihazları ve uygulamaları da normal şekilde çalışmaya devam edecektir. Google’ın diğer ürün ve servisleri durumdan etkilenmeyecektir. Rekabet Kurumu ile bu konunun olabilecek en hızlı şekilde çözümü için çalışmayı sürdürmekteyiz." 

Bu açıklama, satışta olan mevcut Android telefonlarda bir sıkıntı olmayacağını ortaya koyuyor. Yani şu an Android telefon kullanıyorsanız herhangi bir sorun yaşamayacaksınız; güncellemeleri almaya devam edeceğiniz gibi Google servislerini de sorunsuz bir şekilde kullanacaksınız. Ancak alacağınız yeni bir telefon için bu durum geçerli değil. 

Yani satışa sunulacak yeni bir akıllı telefon modelini satın aldığınızda Google Play uygulama mağazasını telefonunuzda göremeyeceksiniz. Aynı zamanda YouTube, Gmail gibi Google servisleri de telefonlarda yüklü olmayacak. Android'i Android yapan bu uygulamaların olmaması kullanıcılar için büyük bir sorun. Peki Google Play Store'un olmadığı bir telefon ne anlama geliyor? Örneğin Samsung'un bir telefonunu satın aldınız. Uygulamaları mecburen Samsung'un kendi uygulama mağazasından kurmak durumundasınız. Google Play Store'un geniş uygulama yelpazesini kullanabilmek elbette mümkün değil. Google servislerini kullanabilmek için de web tarayıcı üzerinden ilgili servislere erişmek durumundasınız. 

Huawei'nin ABD ambargosu nedeniyle yaşadığı sorunun tüm Android cihazları kapsadığını düşünün. Elbette Türkiye sınırları içinde... Huawei Mate 30 serisi, Google Play mağazası olmadığından Türkiye dahil pek çok ülkede satışa sunulmazken, yaşanan bu son gelişme büyük Android markalarını tehdit ediyor. 

Ancak bu konuda henüz açık olmayan noktalar var. Örneğin Google Play uygulama mağazasını sonradan telefonlara yüklemek mümkün olacak mı? Kimine göre ilgili APK'yı internetten indirerek Google Play Store'u telefonlara yüklemek mümkün olacak. Bu da sıkıntıyı ortadan kaldıracak. Ancak Google'ın buna izin vermeme durumu da söz konusu. Ki bu senaryo kullanıcılar için büyük bir sıkıntı doğuracak. 

Yazının Devamını Oku

Otomobil şirketlerinin yeni hedefi elektrikli scooter

Dünya her geçen gün daha kalabalık bir hale geliyor; trafik deseniz özellikle de İstanbul gibi büyük metropollerde gerçekten de iç karartıcı bir durumda. Ancak teknolojinin bizlere sunduğu bir nimet var ki, bisikletleri ve scooter'ları elektrikli ve daha kullanışlı bir hale getiriyor. Gelişmiş pek çok ülkede daha sık bir şekilde görmeye başladığımız elektrikli minik araçlar, otomobil markalarının da yeni gözdesi.

Elektrikli scootler'ları artık İstanbul sokaklarında da rahatça kullanabiliyoruz. Elbette İstanbul'un her yerinde değil, belli noktalarında. Zira tasarımı gereği düz zemin gerektiren yerlerde rahatça bu araçlardan faydalanabiliyoruz. Bisiklet kullanımı Avrupa'da hayli yaygın, elbette bunda Avrupa'nın düz bir coğrafyaya sahip olması oldukça etkili. 

Hindistan'ın elektrikli motosiklet kiralama girişimi Bounce'u ele alalım. Şirket, geçtiğimiz ay 2.1 milyon müşteriyi geçtiğini duyururken, elektrikli scooter kiralama girişim Lime, operasyon alanını genişleterek tüm kıtalarda faaliyet göstermeye başladı. Hindistan'daki bu yoğun ilgi de markaların iştahını elbette kabartıyor. 

Elektrikli scooter ve bisikletlerin sayısındaki artış, özellikle yurt dışında gözle görülür seviyeye geldi. Pek çok marka, kendi ürünlerini bir bir ortaya koyuyor. Ancak son zamanlarda özellikle de otomotiv markalarının bu alana kaydığı gerçeği karşımıza çıkıyor. Araç kullanımının geleceği yavaş yavaş e-scooterlar, e-bisikletler ve e-motosikletlere doğru yol alırken, otomobil şirketlerinin bu yeni pazardan pay almak istemesi gayet doğal bir gelişme. Şimdiye kadar başta BMW, VW, GM, Audi, Peugeot ve Skoda olmak üzere birçok otomobil şirketinin elektrikli scooter, elektrikli motosiklet ve elektrikli bisiklet üretimine odaklandı. Ancak üretim, bununla sınırlı kalmayacak ve diğer büyük markalarda kendi hazırlıklarını yapmaya başladı. 


SEAT'ın ürettiği yeni 125 CC'lik elektrikli scooter motosiklet, 11 kW bir motora sahip. 3.8 saniyede 50 km'ye çıkabilen yeni elektrikli motosiklet, saatte 100 Km ile seyahat etmenizi sağlıyor. Bunun yanı sıra tek bir şarj ile 115 km yol alabiliyorsunuz. İki kişinin rahatlıkla seyahat edebildiği motor, koltuğun altında kasklar için bir depolama alanı da barındırıyor. Bu markanın sadece bildiğimiz araçlardan öte elektrikli scooter'lara ciddi bir yatırımı söz konusu. 

SEAT dışında Alman otomotiv devi Audi de boş durmuyor ve şirket 2 bin euroluk elektrikli scooter'ı Audi e-tron Scooter ile ses getirmeyi başarıyor. Bir diğer marka, Peugout ise tüketicilerin beğenisini kazanan elektrikli bisiklet serisiyle öne çıkıyor. Skoda'nın da sıra dışı elektrikli bisiklet ve scooter modelleriyle gündeme geldiğini hatırlatmak gerekiyor. 

Yakın gelecekte otomotiv pazarındaki rekabetle birlikte artık büyük markaların e-scooter ve e-bisiklet pazarındaki pay kapma savaşına da tanıklık edeceğiz gibi görünüyor.

Yazının Devamını Oku

iPhone 11 Pro Max: Bu kez gerçekten olmuş!

Apple'ın Eylül ayında tanıttığı yeni nesil telefonları iPhone 11, iPhone 11 Pro ve iPhone 11 Pro Max, bu senenin en çok konuşulan telefonları olacak gibi görünüyor. Kısa süre önce kullanmaya başladığım iPhone 11 Pro Max üzerine ilk izlenimlerimi paylaşmak istiyorum.

Öncelikle Apple bu kez gerçekten de bir ilki yapıyor ve üç kameralı tasarıma sahip ilk telefonuyla karşımıza çıkıyor. Böylece son dönemde yoğun olarak görmeye alıştığımız 3 kameralı akıllı telefonlardan biri olarak yer alan iPhone 11 Pro Max, 12 MP, 12 MP ve 12 MP şeklinde, kare şeklinde bir platformda yan yana getirilmiş 3 kamera sahibi. iPhone 11 Pro ve iPhone 11 Pro Max modelleri, kamera konusunda iPhone 11 Pro ile aynı yeteneklere sahip. 

iPhone 11 Pro Max'in 12 MP ölçüsündeki ana kamerası, geniş açılı fotoğraflar çekebiliyor ve f/1.8 diyaframa sahip. 26 mm'lik bu kamera, telefoto kamerayla birlikte dual optik imaj stabilizasyon özelliğine sahip. 2x optik zum, 10x dijital zum yeteneğiyle beraber gelen kamera sistemi, çift tonlu dörtlü LED flaş ile destekleniyor ve 4K'da 60 kare, 1080p'de ise 240 kare kayıt alabiliyor. 


12 MP'lik ikinci kamera telefoto olarak işlev görüyor. 52 mm'lik lens, f/2.0 diyaframa sahip. Üçüncü kamera da ultra geniş açılı olarak karşımıza çıkıyor ve bu da f/2.4 diyafram değeriyle geliyor. 

DEEP FUSION İÇİN GERİ SAYIM 

iPhone 11 Pro'nun en önemli özelliklerinden biri bu 3'lü kamera dizilimi olurken, telefonlar Deep Fusion özelliğine sahip olacak. Yazılım güncellemesiyle (iOS 13.2) beraber gelecek olan bu özellik neticesinde, iPhone 11 Pro Max ile 9 fotoğraf birleştirilerek normalde "mümkün olmayan" kalitede bir kare oluşturulacak. Bunu merakla bekliyorum... 

Yazının Devamını Oku

Devir sahip olma değil, kiralama devri

Dünya değişiyor, hem de hızla, baş döndürücü bir şekilde. Son teknolojiyle birlikte hem hayatımız kolaylaşıyor, hem de bilgiye erişimimiz çok daha kolay ve hızlı bir hale geliyor. Önceleri satın aldığımız herhangi bir 'şey'in mutlak sahibi olmayı isterken, artık kiralamayı tercih ediyoruz. Evet... Yeni bir jenerasyon geliyor ve artık birçok şeyi sahip olmaktan öte sadece kiralayacağımız bir devire adım atıyoruz.

Çok değil, 15-20 sene öncesine kadar filmleri, MP3'leri satın alır, sanatçıların albümlerinin çıkışını bekleyerek bir dükkana gidip satın alma yoluna giderdik. Ancak Spotify ve Apple Music gibi müzik platformları bakış açımızı tamamen değiştirmeye başladı. Spotify, uygun bir ücret ile kullanıcılardan aylık bir ücret karşılığında tüm müzik arşivini kullanıcıya sunuyordu. Bunun ilk etapta yerleşmesi kolay olmadı; ancak müzik parçalarına tek tek para verip dinlemektense uygun ücreti ödeyerek tüm arşivin elinin altında olma fikri ağır basmaya başladı. Ve bugün gelinen noktada Spotify'in milyonlarca üyesi bulunuyor. Apple Music'in de Spotify'dan geri kalır yanı yok. 

Benzer şekilde televizyonlar da son teknolojiye uydu, akıllandı. Akıllı televizyonlar, bildiğimiz standart yayıncılığı değiştirmeye başladı. İnternet üzerinden dizi, film izlemeye başladık. Derken Netflix ortaya çıktı; Spotify'da olduğu gibi aylık bir ücret karşılığında hem bu platformun özel yapımlarını izleyebiliyoruz, hem de tek tek yapımları satın almak zorunda kalmıyoruz. Aylık ücret ödendiği sürece tüm arşiv kullanıcıların elinin altında. Netflix, bu başarıyı yakalayınca Amazon, Disney başta olmak üzere pek çok dev şirket bu alana yatırım yapmaya başladı; internete özel proje geliştirmeye başladılar. Digitürk de benzer şekilde filmleri satın almak yerine kiralama yolunu izleyicisine sunuyor.

Ancak kiralama akımı bununla sınırlı kalmayacak elbette. Adobe'un 999 dolara verdiği bir yazılımı düşünün. Şirket, kullanıcılardaki bu tutum değişikliğinin satışlarına olumlu yansıması için özel bir çalışma yürütüyor ve bu fiyat yerin aylık 19.99 dolar karşılığında söz konusu yazılımını kullandırmaya başlıyor. Hem de yazılımın sürekli güncel kalma garantisiyle. Kullanıcının en büyük kozu ise istediği zaman bu abonelikten çıkabilmesi. Yani bir şeye sahip olmayan kullanıcı, o yazılıma veya platforma kendini bağımlı hissetmiyor ve tercihini daha rahat bir şekilde değiştirebiliyor ve maliyet kullanıcılar için çok daha düşük. 

Aynı şekilde Nike'ın da benzeri bir pilot çalışması bulunuyor. Şirket, 6-9 yaş aralığındaki çocuklar için satın alınan ayakkabılara aylık abonelik uygulaması getiriyor. Yani çocuğunuz için alacağınız ayakkabıya 20 dolar veriyorsunuz, ama bu ayakkabıyı Nike her sene çocuğunuz büyüdükçe ya da ayakkabı eskidikçe değiştiriyor. İyi fikir gibi görünüyor. 

Peki kiralama yöntemi şirketlerin satış hacmini nasıl etkiliyor? Adobe'un 999 dolara verdiği yazılımdan elde ettiği gelir ilk etapta elbette kiralama yöntemine göre yüksek kalıyor. Ancak abone sayısının artması ve düzenli ödemelerin yapılması da bu şirketlerin kısa vadede değil, uzun vadede kârlı hale geleceğini ortaya koyuyor. 

Aynı şekilde operatörlerin şimdilik kurum çalışanlarına telefon kiralama dönemini başlattığını da biliyoruz. 

Evet dünya, artık sahip olmak değil, kiralamak istiyor ve yakın gelecekte arabalarımız dahil pek çok şeyi sadece kiralayacağız. Bu bize özgürlük sağlarken, tercihimizi değiştirdiğimizde bunun maliyeti bize çok daha düşük seviyede olacak. 

Şimdi size soruyorum: Bir yazılıma 500 dolar para vererek sahip olmak mı istersiniz yoksa 19 dolara kiralamak mı? Seçim sizin...

Yazının Devamını Oku

Müzik dinleme alışkanlığımız teknolojiyle değişti

Yıllar yıllar önce müzik dinlemek istediğimizde Walkman'lerimizi alır, kaseti içine koyar ve müzik keyfini böyle yaşardık. Şarkı değiştirmek o kadar da kolay değildi, istediğiniz her şarkıyı her an yanınızda da bulunduramıyordunuz. Daha da önemlisi Walkman bu işin başlangıcı da değildi, sadece önemli bir mihenk taşıydı.

1860 yılında tarihteki ilk ses kaydı alınmıştır. İlk ses kaydı ses dalgalarının gaz lambasının çıkartmış olduğu is ile karartılmış kâğıda işlenmesi ile birlikte ortaya çıkmış bir Fransız halk şarkısıdır.

Müzik kayıt sisteminin en önemli dönüm noktası ise, 1877 yılında Thomas Edison tarafından ses titreşimlerini, silindir şeklinde olan ince bir kalay levhaya işlenerek kaydedilip daha sonra sesleri dinlemek için silindiri tersine çevirip “konuşan makine” adını verdiği bir fotoğrafı icat etmesi ile başlamıştı.

Ses kaydında kullanılan bu silindir zamanla şekillendirilerek plak olarak bildiğimiz müzik aleti ortaya çıkarılmıştır. 1887 yılında Gramofon icadı ile birlikte bu durum gittikçe daha da ilginç ve güzel bir hal almaya başlamış. Günümüzde ise Gramofon koleksiyoncuların en önemli parçalarından biri halini almıştır.

1960 yıllar ile beraber Fransızcadan dilimize geçmiş olan Kaset adını verdiğimiz cihazlar ortaya çıkmaya başlamıştır. 1960 yılından 1990’lı yıllara kadar hükmünü sürmüş olan kasetler günümüzde yavaş yavaş nostalji parçaları halini almaya başlamıştır.

Kaset döneminin başlaması ile beraber her evin içerisinde büyük bir yer kaplayan kasetçalarlar yer almaya başlamıştır. 45’lik, 60’lık, 90’lık kasetler, kasetçalarlar, walkman yavaş yavaş yaygınlaşarak her bireyde bulunan müzik aletlerinden birisi halini almıştır. Kaset ile beraber teknoloji biraz daha ilerlemiş oldu ve böylelikle kaset üzerinden para kazanma devride başlamış oldu.

Eski günlere dönmek adına bir süre kullandığım Sony Walkman-FS555, gerçekten de o döneme göre oldukça yenilikçi bir cihaz. Kaseti çıkarmadan ön ve arka tarafını tek tuşla dinleme şansına sahip olmamız oldukça faydalı bir özellik. FM radyosu da olan ve suya, toza karşı da hayli dayanıklı olan Walkman-FS555, bugün satışta olan bir ürün değil elbette. Zaten kaset kullanan da artık yok; ancak nostalji yapmak isteyenler için göz ardı edilemeyecek bir ürün. Ancak Walkman'i kullanırken elbette bugünün teknolojisinin hayatımızı ne denli kolaylaştırdığını da daha iyi anlayabilme şansına sahip oluyoruz.

Yazının Devamını Oku

FaceApp yüzünüzü saklıyor da Facebook ne yapıyor?

FaceApp çılgınlığını bir süredir özellikle de Instagram üzerinden sıkça maruz kalıyoruz. Oldukça eğlenceli bir uygulama olduğuna şüphe yok. Ancak FaceApp'in yüzünü paylaşan kullanıcıların verilerini sakladığına yönelik açıklamalar biraz kafa karışıtıcı geliyor. Sahi bunu söyleyenler Facebook, Instagram, Snapchat ve hatta Twitter'ın da aynı şeyi yaptığından bihaber mi?

FaceApp, son zamanlarda gördüğümüz en ilginç uygulamalardan biri. Aslında yeni bir uygulama değil ve yayınlanma tarihi 2017 yılına kadar uzanıyor. Ancak her geçen gün uygulama gelişmeye devam etti ve yeni güncellemelerle bugünkü halini aldı. Kullanıcıların yüzü söz konusu olduğunda pek çok açıdan analiz edip üzerine yüzünüzü gençleştirebilir, yaşlandırabiliyor, bıyık ekleyebiliyor veya bunun gibi yüzünüzde pek çok işlemi yapabilme şansına sahip. 

Ancak kullanıcılar özellikle de yaşlandırma özelliğini çok sevdi ve ünlü isimler dahil pek çok kişi yaşlılık halini yoğun bir şekilde paylaşmaya başladı. FaceApp'in burada vurucu olmasının en önemli sebebi gerçeğine oldukça uygun bir şekilde filtre uygulayabilmesi denilebilir. Kullanıcılar kendi yaşlılık hallerini gördüklerinde gelecekte böyle olacaklarına gerçekten inanıyor; bu anlamda oldukça başarılı bir uygulama. 

Siz bir fotoğrafta gülmüyorsanız bile, gülme efekti ile FaceApp sizin yerinize yüzünüzü güldürebiliyor. Yani hem eğlenceli, hem de gerçekten tedirgin edici!

Tüm bunlar olurken FaceApp'in pek de güvenilir olmadığına dair haberler görmeye başladık. Siber güvenlik uzmanları, FaceApp'in yüz verilerini topladığını açıkladı ve uygulamanın eğlendirirken, böyle bir karanlık yönünün de bulunduğunu savundu. Uygulamanın verilerinizi depolamadığını iddia etmek güç; ancak uygulamaya yöneltilen bu eleştiri tek başına zayıf kalıyor. 

Facebook, Instagram, WhatsApp, Twitter ve SnapChat gibi uygulamalar yıllardır hayatımızda. Özellikle Instagram ve SnapChat gibi yoğun olarak fotoğraf paylaşımı yapılan platformlarda her gün bize dair bir şey paylaşıyoruz. Sizce Facebook'un ve diğer sosyal medya kanallarının yaptığı FaceApp'ten çok mu farklı?

Bu kanalları kullanırken de bilgilerinizi paylaşıyor, fotoğraflarınızı kendi elinizle bu platformlara yüklüyorsunuz. Ve hiçbir zaman bu platformlara yüzde yüz güvenilmeyeceğini herkes gibi siz de iyi biliyorsunuz. Dolayısıyla FaceApp'in yaptığı da aslında Facebook'un yaptığından farklı bir şey değil.

Hatta Facebook'un veri paylaşımı skandalı nedeniyle geçtiğimiz günlerde 5 milyar dolarlık cezaya çarptırıldığını da hatırlayalım. Elbette bu rakam Facebook için çok küçük bir para ve caydırıcılığı tartışılır; ancak elimizde yaşanmış ve cezası kesilmiş bir Facebook vakası bulunuyor. 

Bu nedenle telefonunuzda kullandığınız pek çok uygulamanın, özellikle de sosyal medya araçlarının sizin verilerinize erişim yetkisi var. Fotoğraflarınıza, dosyalarınıza olan erişimi mecburen kendiniz vermek durumundasınız. Bu nedenle FaceApp'in güvenliğini sorgularken, diğer yandna yıllardır elimizin altındaki mecraları bir gözden geçirelim.

Yazının Devamını Oku

Huawei telefonları gelecekte neler bekliyor?

Huawei telefon sahiplerinin akılları bir süredir hayli karışık. ABD-Çin ticaret savaşının Huawei'ye sıçramasıyla birlikte Google da Huawei'ye olan lisansını iptal etmesi söz konusu. Peki bundan sonra ne olacak? Huawei telefonları nasıl bir gelecek bekliyor?

Huawei, dünyanın en çok satan telefon markalarından biri ve özellikle fiyat konusunda rakiplerine göre daha uygun modelleri geliştirmesi, şirketi bir adım öne çıkarıyor. Birkaç sene öncesine kadar adını telafuz etmekte zorlanan pek çok kullanıcı, artık bu ismi duyduğunda markayı çok daha iyi tanıyor. Elbette bunda markanın yoğun olarak tanıtımının yapılması ve yatırımların artarak devam etmesi etkili oluyor.

Her şey Huawei lehine giderken, ABD ile olan anlaşmazlığın şirketi vurması ise hesapları alt üst ediyor. Huawei'nin kurucusunun yaptığı açıklama ise yaşanan krizin bir özeti gibi: 30 milyar dolar kayıp bekliyoruz. Bu rakam Huawei için ne kadar büyük bilinmez; ancak ortada azımsanmayacak bir kaybın olduğu muhakkak. Ancak bu işten sadece Huawei değil, ABD de zararlı çıktığından Huawei iki tarafın da çıkarlarına uygun olarak bu sorunun bir an önce hallolmasını bekliyor.

Nihayetinde G20 zirvesinde konuyla ilgili kısa bir konuşma yapan ABD Başkanı Donald Trump, Huawei'ye yeşil ışık yakarken, ABD merkezli şirketlerin Huawei ile çalışmayı sürdürebileceğini kaydetti. Peki bu açıklama ne ifade ediyor?

Trump'ın açıklamasının satır aralarını iyi okumak gerekiyor. Elbette Trump, Google'ın adını konuşmasında anmadı; ancak bir nevi 'barış' yönünde atılan bir adım olarak da değerlendirebileceğimiz bu gelişme, Google'ın Huawei ile lisansının süreceğinin ilk sinyallerini veriyor. Ancak bu konuda yine de net konuşmamak gerek; zira Trump'ın bir sonraki açıklamasının tüm tabloyu değiştirebilmesi mümkün.

Diğer yandan Huawei, benzer bir riski tekrar göze almamak adına kendi işletim sistemine iyiden iyiye ağırlık vermiş durumda. HongMeng OS adını taşıyan (kimileri Ark OS olarak da anıyor) ve tamamen Huawei'ye ait olan bu işletim sistemi, Android'den Huawei'yi kurtarabilecek en büyük silah.

Ancak Huawei için uzun ve zorlu bir yol var. Sadece işletim sistemi geliştirmek tek başına bir şey ifade etmiyor. Öncelikle işletim sistemiyle birlikte ekosistemi de oluşturmak ve markaları bu işletim sistemi altında toplamak gerekiyor. Bunun sağlanmaması halinde Huawei'nin işletim sisteminin pek bir esprisi kalmayabilir. Bu da zaman isteyen bir süreç. Bir aksilik olmazsa HongMeng OS'u Ağustos ayı başında Çin'de yapılacak etkinlikte ilk kez resmen görmüş olacağız.

Peki Android güncellemeleri ne olacak? Google ile sorunun çözülme ihtimali yüksek göründüğünden güncellemelerle ilgili Huawei telefon sahiplerini ilgilendiren olumsuz bir durum yok. Android Q, bilindiği üzere Google'ın en yeni işletim sistemi ve çok yakında telefonlara dağıtılmaya başlanacak. Huawei'nin de pek çok telefonu Android Q güncellemesini alacağından kullanıcıların telaş edeceği bir durum, en azından şimdilik, bulunmuyor.

Bakalım ilerleyen haftalarda bizi Huawei ve Google cephesinde ne gibi sürprizler bekliyor? HongMeng OS nasıl görünüyor?

Yazının Devamını Oku

Üç kameralı telefonlar satın almaya değer mi?

Telefon satın alırken en çok neye dikkat ediyorsunuz? Markasına mı, kamerasına mı, tasarımına mı, fiyatına mı yoksa diğer saymadığım özelliklerinden birisine mi? Herkesin bir telefonda aradığı bir ya da birkaç şey var elbette. Ancak özellikle işin içine kamera girdiğinde telefonlar arasında tercih yapmak hayli zorlaşıyor.

Tek kameralı telefonlara yavaş yavaş veda ediyoruz. İki kameralı bir telefon gördüğümüzde ilk zamanlar tuhaf karşılarken, şu an gayet normal bir durum olduğunun farkındayız. Bir telefonun ana kamerası ile birlikte ikinci kamerası da varsa, o telefonla derinlik yaratıp portre fotoğraflar çekebiliyoruz.

iPhone X'lerle birlikte Apple iki kameralı telefona halihazırda geçiş yaptı bile. Samsung, Huawei, Xiaomi, LG dahil pek çok telefon markası da iki ve hatta üç kameralı telefonlarıyla dikkatleri üzerine çekmeyi başarıyor. Hatta gelecek aylarda tanıtılacak iPhone 11'in de üç kameralı olacağı iddia ediliyor. Elbette bugünden bir şey söylemek zor.

Üç kameralı telefonlara geldiğimizde ise üçüncü kameranın mucizesi aslında geniş açılı lens kullanıyor olması. Üç kameralı telefon gördüğünüzde geniş açılı fotoğraf çekebileceğinizi düşünebilirsiniz. Geniş açılı fotoğraf çekerken ışığı iyi alan bir ortamda olmanız gerekiyor; çünkü loş ışıkta çok da başarılı sonuçlar elde edemiyorsunuz.



ToF nedir? (Time-of-Flight)

Bu sensör kızılötesi ışığın nesneye ulaşması ve yansıyarak geri dönmesi için gereken süreyi ölçüyor ve böylelikle objelerin derinliğini hesaplayabiliyor. Portre fotoğraflardan güzel sonuçlar alabiliyoruz.

Yazının Devamını Oku

Yüz tanıma teknolojisi gizlilik ihlali mi yaratıyor?

Yüz tanıma teknolojisi, günümüzde hayli kullanım alanı genişleyen, daha çok telefonlarda görmeye başladığımız yeni bir teknoloji. Telefonlarda ekran kilidini açmaktan tutun da bir uygulama indirmeden önce onay verirken bile yüzümüzü taratmamız yeterli geliyor.

Yüz tanıma teknolojisi hem parmak izinden daha pratik, hem de loş ışıkta veya gözlüğünüz takılıyken bile sizi tanıyacak kadar iyi çalışıyor. Hal böyle olunca kullanıcılar, bu teknolojiye sahip telefonları tercih ediyor ve şifre girme derdinden kendini kurtarmış oluyor.

Ancak yüz tanıma teknolojisi sadece telefon veya tabletlerde karşımıza çıkmıyor. Çin'de yakın zamanda pilot uygulamasına başlanan yeni sistem dahilinde vatandaşlar metroya girerken herhangi bir kart yanlarında taşımıyor, sadece yüzlerini taratarak metroya giriş yapabiliyor. Tarama işlemi sona erdiği anda ise yüz bilgilerinizin bulunduğu hesabınızdan metroya biniş ücreti kesiliyor. Böylece siz cüzdanınızı da unutsanız, kartınızı da kaybetseniz her şekilde metroya girebiliyorsunuz.

Görünüşte hayatı kolaylaştıran bir teknoloji olsa da, iş vatandaşın gizliliği noktasına gelince işin rengi değişiyor. Yüzümüzü taratan bu sistemlere gerçekten güvenmeli miyiz?

ABD'nin San Francisco şehrinde ilginç bir gelişme oldu geçtiğimiz günlerde. Sayfalarımıza da taşıdığımız bu ilginç yasak kararı, yüz tanıma teknolojisini kullananları yakından ilgilendiriyor.

Haber şöyle;

"ABD'de San Francisco Denetim Kurulu, yaptığı oylamada, belediye departmanlarının yüz tanıma teknolojisi kullanmasını yasaklayan ve kullanacakları her türlü elektronik takip teknolojisi için onay almasını zorunlu kılan bir düzenlemeyi kabul etti."

Peki bu yasağın gerekçesi ne mi dersiniz?

"Elektronik takip teknolojilerinin yurttaşların rızası dışında kullanılması dünya genelinde kişisel mahremiyet hakkının ihlali çerçevesinde tartışılıyor. Yüz tanıma teknolojisini kullanan telefonların, güvenlik kameralarının ve başka alıcı cihazların insan yüzlerinin biyometrik verilerini tanımlayıp sonradan teşhis edilmek üzere veri tabanlarına kaydetmesinin, yurttaşların en temel kişisel verileri üzerindeki mahremiyet hakkını yitirmesi anlamına geldiğine dikkat çekiliyor."

Yazının Devamını Oku

iPhone satışlarından sonra App Store da kan kaybediyor

Apple her yıl iPhone serisini yenilemeyi sürdürüyor; ancak yıllar öncesinden farklı olarak yeni iPhone'lara olan ilgide kayda değer bir düşüş var; bu durum satış rakamlarının düşmesiyle de teyit edilmiş durumda. Ancak düşüşün sadece telefonla sınırlı kalmadığı, App Store'da da kan kaybının yaşandığı görülüyor.

Business Insider'ın yayınladığı ilgili haberde Apple ile ilgili çok dikkat çekici noktalara değinilmiş. Bunların başında App Store'da ilk kez görülen düşüşün Apple için pek de işlerin iyi gitmediğini bizlere gösteriyor. Apple, yeni iPhone'ları yüksek fiyatlarla satmayı sürdürüyor; ancak Apple'ın kullanıcı kitlesi yıllar boyu marka bağlılığını bırakmadan yeni iPhone almayı sürdürdü.

Toplamda iPhone kullanan sayısı gün geçtikçe artarken yeni iPhone satışlarında ise bekleneni veremedi. Apple'a yöneltilen eleştirilerin başında ise 'yeni bir şey yok' algısı hakim. Apple'ın yeni telefonlarında çok önemli yenilikler getirmediğini düşünenler mevcut iPhone'larını kullanmayı sürdürmeyi tercih ediyor. Bu da Apple'ın satışlarının düşmesine sebep oluyor.

Ancak bugüne dek Apple'ın sığındığı bir liman vardı: Yeni iPhone satışları düşse de, toplamda kullanılan iPhone sayısı arttığından servislerden kazanılan gelirle bu açığı kapatmayı düşündüler. Bu servislerin başında da App Store geliyor. Ancak son raporlar, App Store'da da kan kaybının yaşandığını ortaya koyuyor.

Geçen yıla göre uygulama indirme oranı yüzde 5 oranında düşüş kaydederken, Apple'ın sığındığı bu limanın durumu da artık güven vermiyor.

Yazının Devamını Oku

Google oyunun kurallarını değiştiriyor

Google'sız bir dünya düşünemiyoruz; birçok kapıya ulaşmamızı sağlayan, işleri hayli basitleştiren ve bugün verdiği geniş kapsamlı hizmetlerle bir arama motoru olmanın ötesinde bir şirketten bahsediyoruz. Şimdi de Google, Stadia ismini taşıyan yeni bir oyun platformunun mimarı olarak karşımızda.

Stadia, oyunu Google'ın sunucuları üzerinden hemen her cihazda oynayabilmemizi sağlayan bir platform. Game Developer Conference kapsamında duyurulan bu özel platform, oyun konsolu ve PC'ye olan ihtiyacı ortadan kaldıracak gibi görünüyor. Sistemin çalışma mantığı da gayet basit: Telefonunuzu ya da tabletinizi açın, Stadia'ya bağlanın, en yeni oyunları yüksek çözünürlükte oynayın. Ne oyunu indirmek için saatlerce bekleyin, ne de güncellemelerle uğraşıp zaman kaybedin.

Bir donanıma ihtiyacımız olmadığı için maliyet konusunda oldukça avantajlı durumdasınız. Yani eskiyen bir donanımı yenilemekle uğraşmak zorunda kalmayacaksınız.

Aksine, elinizde bulunan mevcut cihazlarla internet üzerinden her oyunu oynayabileceksiniz. Yani elinizdeki cihazlar aslında sadece görüntü aktarımını ve verdiğiniz komutların karşı sunucuya iletilmesini sağlayacak. Hepsi bu! Donanım ve diğer ekipmanlar karşı tarafta olacağından siz oyun oynarken ne yavaşlık hissedeceksiniz, ne de hızınızdan ödün vereceksiniz. Daha da önemlisi sürekli gelişen donanım piyasasını da takip etmek zorunda kalmayacak olmanız; zira en yeni oyun konsolunu veya ekran kartını satın almanız da gerekmiyor. Stadia platformuna bağlıysanız bir iPhone veya bir akıllı televizyon size oyun dünyasının yeni sihirli kapılarını ardına kadar açıyor.

Stadia markasının arkasında Google olduğundan, YouTube ile de bir entegrasyon söz konusu. Örneğin oynadığınız bir oyunda bir yerde takıldınız ve oyunu geçemiyorsunuz. Bu durumda 'Nasıl bu yeri geçebilirim' şıkkını değerlendirip oyunun oynanışını veya ipucu veren videoları anında YouTube üzerinden paylaşılan videolardan görebilme imkanınız olacak. Oyuncuların sık sık 'walkthrough' denilen oyun videolarını izlediği herkesin malumu; bu anlamda Google'ın akıllıca bir hamle yaptığı söylenebilir.

Stadia, yalnız başına da gelmiyor. Google, Stadia ismini taşıyan kontolcülerini de dünyaya duyurdu. Yani oyunları oynarken bu oyun kollarından birine sahip olmanızla her oyunu rahatlıkla oynayabileceksiniz. Oyun kontrolücüsünün üzerinde ekran görüntüsü alma ve Google Asistan'ı etkinleştirmeyi sağlayan kısayol tuşları da bulunuyor.

Stadia sayesinde oyunları güncelleme derdiniz de olmayacak; çünkü sunucuya bağlanarak oyun oynadığınızdan karşınızdaki oyun hep en güncel halinde olacak. Şimdi isterseniz Stadia ile ilgili 'rakam'lara gelelim. Stadia ile yapılan testler sonucunda 4K 60 FPS ve hatta HDR desteğinin de bu platformda bulunduğunu söyleyebiliriz. Hatta yakın gelecekte oyun oynarken 8K çözünürlüğü bile yine Stadia üzerinden görebileceğiz; elbette sizin hiçbir şey yapmanıza gerek kalmadan!

Stadia sunucularının gücünden bahseden Google uzmanları, AMD ile yapılan ortak çalışmanın altını çizdi. Bu ortaklıkta geliştirilen özel bir GPU, 10.7 teraflops gücüne ulaşıyor. Bu değer Xbox One X ve PS4 Pro ile de kıyaslandı ve aradaki fark açıkça görülüyor.

Yazının Devamını Oku