Arkadan dolanan kulübe çifte denetim

Türkiye Futbol Federasyonu’nun belirlediği harcama limitlerini aşmak için kulüplerin izlediği bazı yöntemlerin mercek altına alındığı ifade ediliyor. Böyle bir durumda iki ayaklı denetim mekanizması devreye girecek. Halka açık şirketler manipülasyon iddiasıyla SPK denetimine tabi tutulacak. Vergi kaybı iddialarıyla yapılacak vergi denetim kurulu soruşturmaları sonucunda futbolcular da ağır cezalar alabilecek.

Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) tarafından belirlenen takımların 2020-20212 harcama limitleri tartışıladursun kamuoyunda gündeme gelen limitlere takılmama yöntemlerinin mercek altında olduğu öğrenildi. Futbolcu ve teknik heyete yönelik sembolik ücretler başta olmak üzere tüm olağan dışı yöntemlerin incelemeye alınması ile büyük cezaların da gündeme geleceği ifade ediliyor.

Kamuoyunda, bazı kulüplerin harcama limitlerini aşmak için “imza parası göstermemek, el altından para vermek, bonservis bedelini düşük göstermek, gizli anlaşmayla ekstra maaş vermek, primleri gizlemek, futbolcuların kiralama ve ulaşım gibi ekstra harcamalarını gizlemek gibi” yöntemlere başvurduğuna ilişkin haberler yer almıştı.

Diğer sektörlerde olduğu gibi futboldan elde edilen gelirler de vergiye tabi. Yıllık geliri 600 bin TL’nin üzerinde olan futbolcuların yüzde 40’a kadar gelir vergisi ödemesi gerekiyor. Futbolcunun aldığı ücretin net olarak resmi evraklarda yer almaması durumunda iki ayaklı denetimin devreye gireceği, incelemeleri sonucunda ağır cezaların kulüplerin kapısını çalabileceği belirtiliyor. Böyle bir durumda iki ayaklı denetim mekanizması şu şekilde işleyecek:

1. SPK DENETİMİ

Kulüplerin çoğu halka açık olduğu için yaptıkları tüm işlemleri Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) tarafından titizlikle inceliyor. Özellikle halka açık şirketlerde belirtilen limitlerin üzerinde harcama yapmak, futbolcu ve teknik heyete ödenen bedellerin gizlenmesi yatırımcıyı yanıltmaya yönelik manipülasyonlar kapsamında değerlendiriliyor. Manipülasyon olarak kabul edilen işlemlere de ağır cezalar uygulanıyor. Limit aşma yöntemleri kapsamında atılan adımlar, aldatma yada manüplasyon olarak değerlendirirse hapis cezasına varan cezalar gündeme gelebilir.

2. VERGİ DENETİMİ

Sembolik ücret ya da farklı yöntemler limiti aşmak için kullanılırken vergi kaçırmayı da beraberinde getiriyor. Bu kapsamda milyonluk geliri olan futbolcuların vergiden kaçtığı tespit edilirse kulüplerin yanı sıra vergi denetim kurulu soruşturmaları ile futbolcuların da ağır cezalar alabileceği belirtiliyor.

TAKIM HARCAMA LİMİTİ NASIL HESAPLANIYOR?

Federasyonun açıklamasında limit hesaplamada iki yöntem kullanıldığına dikkat çekildi. 2019-2020 ve 2020/21 sezonlarında iki yöntem ile bulunan tutarların ortalaması alınıyor. Yöntemlerden birinde negatif sonuca ulaşılır ise, harcamanın negatif olması halinde diğer yöntem ile hesaplanan tutar ortalama için kullanılıyor. 2021/22 sezonunda ise iki hesaplamadan düşük olanın alındığı açıklandı.

BİRİNCİ YÖNTEM: BİR kulübün elde edeceği kesinleşmiş gelirler (naklen yayın, sponsorluk ve reklam, maç hasılatı vs gibi) ile giderler (kulüp personeli ücretleri, kiralar, seyahat vs. masraflar ile finansman giderleri) arasındaki fark hesaplanıyor. Bu hesaplamada, kulüplerin son 3 yılda elde ettikleri enflasyon düzeltmesi yapılmış gelirlerin ve giderlerin ortalaması kullanılıyor. Bu tutardan o sezona ait kredi anapara ödemeleri çıkartılıyor. Kalan tutar kulübün Takım Harcama Limiti’ni veriyor.
Amaç kulübün gelir ve gider dengesinin, kulübün finansal borçlarından kaynaklanan faiz giderlerini ve anapara ödemesini karşılaması.

İKİNCİ YÖNTEM: YASAL grup yapısındaki dernek, derneğe bağlı tüm iştirakler ve bağlı ortaklıkların ve spor ile iştigal eden anonim şirketin tüm iştirakleri ve bağlı ortaklıklarının konsolide edilmiş finansal tabloları üzerinden hesaplama yapılıyor.

Bu birleşik yapının toplam net geliri ile tüm yapının net borcu bulunarak, futbol faaliyet gelirinin ne kadarının takım harcamasında kullanılması gerektiği hesap ediliyor. İkinci yöntemin geliştirilmesindeki amaç daha kapsayıcı bir finansal yapının da göz önüne alınması...

Arkadan dolanan kulübe çifte denetim

TAKIM HARCAMA LİMİTİ NASIL ARTIRILIR?

İki yöntem kullanılarak hesaplanan limitlerini artırmak için kulüpler gelirlerini artırdıklarında (yeni reklam ve sponsorluk anlaşmaları, mal varlığı satışları gibi), sermayelerini güçlendirdiklerinde (sermaye artışı) bunları belgelendirerek artırım için başvuru yapabiliyorlar. Bu gelirlerin 1/3’ü limite ilave ediliyor. UEFA müsabakalarına katılacak olan kulüplerin kesinleşmiş gelirleri TFF tarafından başvuruya gerek olmadan 1/3’ü limite ilave ediliyor. Bir kulüp mevcut futbolcularını başka kulüplere transfer ederek tüm transfer faaliyetleri sonucunda gelir elde eder ise, bu gelirin 1/3’ü de limitine ekleniyor. Ayrıca, mevcut finansal borçlarının ödeme planlarını ve/veya faiz yükümlülüklerini değiştirerek ödeme ve gider dengesini değiştiren kulüpler de limitlerini artırmak için başvuru da bulunabiliyor. Bu durumda limitler yeniden hesaplanıyor.

TAKIM HARCAMA LİMİTİ NEYİ KAPSIYOR

Federasyonun internet sitesinde yaptığı açıklamaya göre Takım Harcama Limiti’ne konu olan giderler, A Takımı futbolcularına ve teknik adamlarına verilen yıllık maaş ve primlerin toplamı ile transferlerden doğacak diğer futbol kulüplerine ve menajerlere ödenecek giderlerin toplamından oluşuyor. Her kulübün kendi gelir ve giderlerini ve mevcut borçlarını göz önüne alarak takıma has harcama limiti belirleniyor. Bu giderlerin limit altına alınması ile kulüplerin harcamaları kontrol ediliyor. Ancak altyapıya yapılan ödemeler bu giderlerin dışında tutuluyor.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

40 günde 240 milyon TL

1 Ağustos’ta Türkiye’de şans oyunları düzenlemesini Milli Piyango’dan devralan Sisal Şans, yaklaşık 40 günde 240 milyon liralık ikramiye dağıttı. Sisal Şans CEO’su Selim Ergün yenilenen şans oyunlarını, güvenlik önlemlerini ve şirketin online-perakende hedeflerini açıkladı.

TÜRKİYE’nin en önemli markalarından biri Milli Piyango. ‘Talih Kuşu size de konabilir’ sloganıyla hafızalara kazınmış, filmlere konu olmuş herkesin umut hikayesinde önemli bir kilometre taşı adeta. 80 yıllık tarihi marka Milli Piyango için 1 Ağustos 2020 önemli bir gündü.



1 Ağustos itibariyle Türkiye’de karşılığı nakit para olan şans oyunlarının operatörlüğü Milli Piyango İdaresi’nden Sisal Şans İnteraktif Hizmetler ve Şans Oyunları Yatırım A.Ş.’ye devredildi. Yaklaşık 80 yıl boyunca şans oyunlarının operatörlüğünü de yürüten Milli Piyango İdaresi ise artık yeni kimliği ile işin izleme ve denetim misyonunu üstlendi. Peki ama şans oyunu severleri yakından ilgilendiren bu değişiklik sürecinin öncesinde ve sonrasında neler yaşandı? Yeni dönemde geride bıraktığımız 40 günde ilgi nasıldı? Hepsinden önemlisi ne kadar ikramiye dağıtıldı? Tüm merak edilenleri Sisal Şans CEO’su Selim Ergün’e sordum.

Selim Bey en çok merak ettiğim sorudan başlayayım. Detayları nasıl olsa konuşuruz… 1 Ağustos’ta şans oyunları düzenleme yetkisini devraldınız. O günden bu yana toplamda ne kadar ikramiye dağıttınız?

‘Oynamaya, şansa, eğlenceye yeniden başlayacağız’ mottosuyla, 1 Ağustos itibariyle faaliyetlerine başlayan kurumumuz 8 Eylül tarihine dek toplamda 238 milyon 457 bin 497 TL ikramiye dağıttı.

Yazının Devamını Oku

Bize neler yediriyorlar?

Söyleyecek söz bulamıyorum. Bize neler yediriyorlar. Tarım ve Orman Bakanlığı dönem dönem açıklıyor.

Cezadan korkmuyor, teşhir edilmekten utanmıyorlar. Belli ki bu işin içinde çok para var. Ünlü bir marketin kendi markasıyla ürettirdiği çayda boya mı istersiniz, döner ve sucukta at eti mi, pişmiş lahmacunda kalp, böbrek, karaciğer, taşlık gibi sakatat mı? Çikolatada ilaç etken maddesi, alkollü içecekte kozmetik alkolü, Adana kebapta, sucukta tavuk eti... Liste uzayıp gidiyor. Balın sahtesi, bitki çayının boyalısı, peynirde ayçiçek yağı...

İŞ VATANDAŞA DÜŞÜYOR

Madem ki ünlü marketlerin kendi denetimleri, bakanlıkların teşhiri, para cezaları, bizlerin yazması yetmiyor o zaman iş vatandaşa düşüyor. Aldığınız ürünü, içindekileri, kaça satıldığını lütfen inceleyin. Restoranların cicili bicili masalarına, lüks konforlu koltuklarına, maskelerini takmış hizmet veren garsonlarına aldanmayın. O restoranların önce mutfaklarına dalın. Pandemi döneminde ekstra dikkatli olmak zorundasınız. Garsonlar yetmez, aşçılarda mutfaktaki diğer personelde maske var mı, temizlik kurallarına uyuluyor mu asıl onları inceleyin. Yaklaşık iki yıl önce bu köşede kaleme almıştım. Bakın gıda sahtekarları açıklananlar dışında sağlığınıza nasıl suikastte bulunuyor. Cebinizdeki paraya nasıl göz dikiyor sizi nasıl kandırıyorlar... Bir kez daha hatırlatıyorum, uyarıyorum...

LOHUSA ŞERBETLİ DÖNER

Etin kilogram fiyatı belli. Önünüze gelen 150-200 gramı döner etinin fiyatı, nasıl oluyor da etin 150-200 gramından ucuz olabilir, bir düşünün. Cevap basit bazı restoran ve büfeler et dönerde soya kıyması, tavuk ve hindi eti kullanıyor. Sahte dönerin içine ayrıca hayvanların iç organları, bağırsak, hayvan tırnağı, tavuk kırıntıları da katılıyor. Tüm bu karışım anlaşılmasın diye lohusa şerbeti ile de renklendiriliyor.

KARABİBER YERİNE AĞAÇ

KARABİBER pahalı bir baharat. Ama bazı restoranların masasında karabiber görünümlü şeyler var. Şeyler diyorum çünkü tanımlamak zor. Bu karabiberin içinde karabiber dışında, çöp, dal, yaprak aklınıza ne gelirse var. Öğütülmüş önünüze konulmuş. Benzer uygulamaların kırmızı biber ve pul biber başta olmak üzere tüm baharatlar için yapıldığını da belirteyim.

İÇECEKLER MASADA AÇILSIN

Yazının Devamını Oku

İthalat savar!

OYAK gelecek 3 yılda 5 milyar dolara ulaşacak yatırımlarılarıyla Türkiye’nin ithalat kalemlerini bir bir azaltmayı hedefliyor. Şirket karbon siyahı yatırımıyla yılda 300 milyon dolarlık, demir peletleme yatırımıyla 350 milyon dolarlık, zırh çeliği yatırımıyla da 100 milyon dolarlık ithalatın önüne geçip yerli yatırım yapacak.

Ordu Yardımlaşma Kurumu’nun (OYAK) yatırımları hız kesmiyor. Genel stratejisini Türkiye’nin ithalat kalemlerini yerli üretime çevirmek üzere kuran şirket, yaptığı ve yapacağı yatırımlarla yılda 750 milyon dolarlık ithalatın engellenmesini sağlayacak. Malatya Hekimhan’da 750 milyon dolar yatırımla demir cevheri zenginleştirme ve peletleme tesisi kuracak olan şirket yılda 350 milyon dolarlık ithalatın önüne geçmiş olacak. İskenderun’da karbon siyahı üretmek için fabrika yatırımı yapan OYAK bu alandaki 300 milyon dolarlık ithalatı yerli üretim ile karşılayacak. OYAK ayrıca Manisa’da da Türkiye’nin ilk zırh çeliği tesisini kurup yılda100 milyon dolarlık ithalatı engellemeyi de planlıyor.

5 MİLYAR DOLAR

İstanbul’da ekonomi basınıyla bir araya gelen OYAK Genel Müdürü Süleyman Savaş Erdem şu ana kadar gerçekleşen ve gelecek 3 yılda sonuçlanacak yatırımların toplam 5 milyar dolar civarında olduğunu söyledi.

Erdem, “Ülke ekonomisini ileriye taşıyacak hamleler yapmak, ekonominin tüm aktörlerinin ortak sorumluluğudur. Gerçekleştirdiğimiz yatırımların odak noktasına sürdürülebilir büyümeyi aldık. Pandemi sonrasında Türkiye’nin önünde büyük fırsatlar bulabileceğine inanıyorum. 2019’da tüm güçlüklere rağmen son derece başarılı bir grafik çizdik. Türkiye’nin toplam ihracatının yüzde 2.7’sini gerçekleştirdik. 2020 planlarımızda geriye doğru sapma yok. Önümüzdeki dönemde hem mevcut faaliyet alanlarımızda hem de adım atacağımız yeni alanlarda yatırımlarımızı sürdüreceğiz” diye konuştu.

KARBON SİYAHİ YATIRIM

Malatya Hekimhan’da kurulacak peletleme tesisi ve İskenderun’da yapılacak karbon siyahi yatırımlarıyla toplam 650 milyon dolarlık ithalatın önüne geçileceğine dikkat çeken Erdem, ayrıntıları şöyle paylaştı:

“Türkiye’nin yıllık 220 bin tonluk karbon siyahı ihtiyacını kendi üretimiyle karşılayacak olan tesis 300 milyon dolarlık ithalatı engelleyecek. Türkiye’nin 6.2 milyon ton pelet ihtiyacının 3 milyon tonunu tek başına karşılayan Hekimhan’a yapılacak tesis, 55 ayda tamamlanacak. Hekimhan Zenginleştirme ve Peletleme Tesisi’nin, dışa bağımlılığı yıllık 350 milyon dolar azaltması öngörülüyor. Yeni kaynak yaratma hedefiyle kurulacak olan tesis, 750 milyon dolar yatırımla hayata geçecek. Yatırım, Japon JFE Steel ortaklığıyla gerçekleşecek. Zırh çeliği fabrikası ise Türkiye’nin yıllık 17-20 bin ton arasında olan zırh çeliği ithalatını önlediği gibi ihracata da imkan sağlayacak. İnşaatına başlanan otomotiv odaklı Ro-Ro limanı OYAK Port ise bir ihracat üssüne dönüşecek.”

ÜYE SAYISINDA 125 BİN ARTIŞ

Yazının Devamını Oku

Markalı yoğurt mu ev yoğurdu mu

Durun, hemen ‘ev yoğurdu’ demeyin. Etrafta uzman olarak geçinen konuyla alakasız bilimsel yaklaşımlarla ev yoğurdunu kusursuz biçimde ‘sağlıklı’, markalı yoğurtları ise her koşulda ‘sağlıksız’ ilan edenler var. Sokakta satılan yoğurtların dahi markalı yoğurtlardan daha sağlıklı olduğunu öne sürenler de yok değil. Peki ama kime inanalım, gelin birlikte bakalım...

OSMAN MÜFTÜOĞLU: EV YOĞURDU BİRİNCİ

Kuşkusuz her işin bir uzmanı var. Benim bu sağlık ve beslenme konularında referans noktam Hürriyet’teki yazılarıyla yakından tanıdığınız Prof. Dr. Osman Müftüoğlu’dur. Osman Hoca Hürriyet’te kaleme aldığı bir yazıda konuya şöyle yaklaşmış: Yoğurdu ‘süper besin’ yapan özelliklerinin yarısı ‘vitamin, mineral ve güçlü protein yapısı’, yarısı da ‘probiyotik ve prebiyotik gücü’ ile ilgilidir. Özellikle probiyotik bakterileri ve prebiyotik besinleri bir arada bulundurması bana göre yoğurdun en mühim ve ayrıcalıklı özelliğidir. Ne var ki marketlerde satılan yoğurtların çoğunun içinde üretim teknolojisinin doğal neticesi olarak yeteri kadar probiyotik bakteri bulabilmek mümkün değil. Durum böyle olunca da tercihi öncelikle ev yoğurdundan yana kullanmanız daha iyi netice verir. Soru ‘Sokak yoğurdu mu market yoğurdu mu?’ olsaydı yanıtımız ‘market yoğurdu sokak yoğurdundan iyidir’ olurdu. Sokak yoğurdunu tavsiye etmiyoruz.
Zira o yoğurtların hangi koşullarda üretildiğini, içine sağlığa zararlı herhangi bir madde ilave edilip edilmediğini bilmiyoruz. İsterseniz özetleyelim: Birinciliği ev yoğurduna verelim, ikinciliği market yoğurtlarına verelim. Sokak yoğurtlarından da uzak duralım.

MARKALI YOĞURTÇULAR: HİJYEN FARKIMIZ VAR

Osman Hoca özellikle probiyotik bakterilere dikkat çekerken ev yoğurdunun marka yoğurtlardan daha faydalı olduğuna vurgu yapıyor. Tabii ki işin bir de hijyen boyutu var ki marka yoğurtçular da bu noktada ürünlerinin daha sağlıklı olduğunu şu sözlerle iddia ediyorlar: Fabrikasyon yoğurtlarda yoğurt bakterileri özel seçilmiş ve sağlığa faydalı bakterilerdir ve bağışıklık sistemini güçlendirirler. Özel teknolojilerle ve tamamen saf olarak üretilmişlerdir. Taze olarak kontrollü ve hijyenik şartlarda kullanılmaktadırlar. Diğer sıradan yoğurtların maya olarak kullanılmasıyla yapılan yoğurtlarda faydalı bakterilerin yanında zararlı bakteriler ile küf maya da bulunabilmektedir. Bu da üründe sağlık sorunu yaratmaktadır. Zaten bu tür yoğurtların hızlı bozulmasının nedeni içindeki faydalı bakterilerin yanında zararlı bakterileri içermesi ve çok hijyen olmayan şartlarda üretilmesidir. Özel yoğurt bakterilerinin çok özel şartlarda üretilmesiyle oluşan yoğurt kültürleri ve buna ilave olarak kullanılan temizleme belli sürede belli sıcaklıkta yapılan pastörizasyon hijyenik dolum veya ultra temiz dolum bu ürünlerin daha sağlıklı ve daha dayanıklı olmasını sağlamaktadır. Hammadde kriterleri kontrol edilmekte ve uygun sütler soğuk zincirde ve her aşaması kontrollü şekilde üretilmektedir. Geleneksel metotta rast gele alınan veya firmaların almadığı sütler kullanılabilmekte ve hijyenik olmayan şartlarda üretim yapılabilmektedir. Özellikle sütü çok uzun kaynatma besin değerini çok olumsuz etkilemektedir. Hiçbir sıcaklık kontrolü yoktur dolayısıyla farklı farklı ve çabuk bozulan hijyenik şartlar tam olmadığı için kalitesiz ürünler üretilmektedir.

MARKA YOĞURTTA KATKI MADDESİ VAR MI?

Konu derin. Aslına bakarsanız hangi yoğurt sorusunun net bir cevabı da yok. Ev yoğurdunda en kritik mesele sütün nereden hangi koşullarda alındığı. Sütün ne kadar kaynatıldığı, üretim aşamasındaki hijyen koşulları yoğurdun faydalı ve sağlıklı bir ürün haline gelmesindeki diğer kritik faktörler. Markalı yoğurtçular fabrikalarda üretilen yoğurtların daha dayanıklı olmasının sebebinin herhangi bir katkı maddesinden kaynaklanmadığı, zararlı bakterilerden arındırmanın neticesi olduğu konusunda ısrarlılar. Özetle, ben fotoğrafı çekip aradan çekileyim. Ev yoğurdu mu, marka yoğurt mu siz karar verin… İyi bayramlar…

GRAMAJ OYUNU SÜRÜYOR!

Yazının Devamını Oku

Zararına satış oyunu!

Marketler 2016 yılından bu yana sattıkları meyve-sebzenin alım fiyatını beyan etmek zorunda. Bazı marketler yüksek maliyetle aylar önce aldıkları meyve sebzenin fiyat bilgilerini paylaşıp vatandaşı ‘zararına satış’ imajı ile aldatıyor.

İSTANBUL ve bölgesinde yaygın bir market zinciri. Meyve ve sebze reyonunda ilk bakışta herşey kuralına uygun satışa sunulmuş. Pandemi ile birlikte meyve ve sebzeler paketlenmiş, gerekli uyarılar yapılmış, etraf tertemiz, ürünler de taze. Fiyatları kontrol ediyorum, çarşı pazarın biraz üzerinde olsa da güncel sayılır. Tam o sırada gözüm alış fiyatlarını ve diğer masrafların beyan edildiği maliyet etiketlerine takılıyor. O da ne... Hepsi nisan ayından kalma....

NİSAN AYINDAN DOMATES

Yaz koşullarında taze bir domatesi iyi koşullarda saklasanız maksimum 15 gün dayanır. Etiket beyanına göre bizim market domatesleri 22 Nisan’da almış. Yani tam 3 ay önce! Antalya’dan 3 ay önce satın alınan domates 3 aydır satıştaymış. Dayanıklılık süresinden geçtim, marketin satışları düşük olsa inanacağız da içerisi müşteri kaynıyor. Domates gibi sürekli tüketilen bir ürünün 3 aydır rafta olduğuna inanmamız zor.

İKİZ ETİKET FARKLI FİYAT

Anlaşılan bu marketin etiketlerle bir sorunu var. Domateslerle ilgili incelememi sürdürüyorum. Kg’ı 2.75 TL’ye satılan domatesin alımını beyan eden etiketle kg’ı 4.95 TL’ye satılan domatesin alım etiketi ikiz! Ticaret Bakanlığı Hal Kayıt Sistemi barkodları ve barkod numaraları da ikiz! Yani sözde 3 ay önce aynı fiyata alınan domatesler iki farklı fiyatla satışta.

YAZ AYINDA BAHAR BİBERİ

Yazının Devamını Oku

Virüs beyaz etten değil ihmalden bulaşır!

Banvit’in 12 çalışanı, koronavirüs nedeniyle hastaneye yatırıldı. Bu haber ‘Beyaz etten koronavirüs bulaşır mı?’ sorusunu gündeme getirdi. Uzmanlara göre uygun koşullarda pişirilen etlerde hiç sorun yok. Ancak pişmemiş virüs ihtimali olan bir ürüne dokunup parmağınızı ağzınıza, burnunuza, gözünüze sürdüğünüzde her türlü virüsün bulaşma ihtimali var.

Yaklaşık iki hafta önce olay hem yerel hem de ulusal basına yansıdı. Türkiye’nin en önemli beyaz et üreticilerinden Banvit’in 12 çalışanı, COVID-19 nedeniyle hastaneye yatırıldı. Tedbiren 12 çalışanın temasta olduğu onlarca işçi de karantina süreci için evlerine gönderildi. Banvit ve diğer büyük beyaz üreticilerinin kesim ve paketleme üniteleri uzay üssü gibidir. Gıda hijyenine, çalışan sağlığına olağanüstü özen gösterilir. Salgın sürecinde bu önlemlerin daha da artırıldığına hiç şüphem yok. Ancak ne yazık ki koronaviürüsü sadece önlemler durduramıyor.

HASTA SAYISI ARTTI

Bölgeden ve yerel basından aldığım bilgilere göre Banvit’te COVID-19 hastalığı Türkiye’de yayılmaya başladığı anda vakalar görülmüş. Hastalık belirtisi görülenler hemen hastaneye sevk edilmiş. Onlarla temas olasılığı olan çalışanlar da istisnasız karantinaya alınmış. Bakım ünitesinde çalışan bir işçinin ihmali, çok kişiyle temasta bulunması nedeniyle bir ara hasta sayısında artış yaşanmış ancak şimdilerde yeniden kontrol sağlanmış. Şüphesiz Banvit çalışanlarında COVID-19 görülen tek gıda kuruluşu değil. Peki ama bu gıda kuruluşlarının ürünlerini tüketmemiz açısından bir tehlike var mı?

DİKKAT EDİLMELİ

Hürriyet Yazarı Prof. Dr. Osman Müftüoğlu, koronavirüs gıdadan geçer mi sorusuna şu cevabı veriyor: “Virüs pişirip yediğiniz üründen geçmez. Eğer siz pişmemiş bir gıdaya parmağınızı dokundurup o parmağınızı ağzınıza, burnunuza, gözünüze sürerseniz virüsü oradan kapabilirsiniz.” Avrupa Gıda Güvenliği Kurumu (European Food Safety Authority, EFSA) da COVID-19’un gıda tüketerek geçtiğine dair bir kanıt olmadığını beyan etti. Ancak uzmanlar gıda güvenliği uygulamalarına her zaman dikkat edilmesi gerektiğine de dikkat çekiyor.


Yazının Devamını Oku

Abonelikler evde başlasın evde bitsin!

Eve sabit hat, internet taleplerinin katlandığı, bağlantıların hızlandığı, kapasitelerinin uçtuğu bir süreç yaşadık. Lokasyon bazında yaşanan aksaklıklar haricinde önemli bir sorun yaşamadık. Hem evden çalışma hem de uzaktan eğitim başarıyla yürütüldü. Ancak hem sokağa çıkamayan 65 yaş üstü vatandaşlarımızı düşünerek hem de teması daha da minimize etmek için birkaç yasal dokunuşa ihtiyaç var.

‘Evde kal’ çağrılarının yapıldığı, neredeyse 3 ayı aşan bir sürecin ardından hayatın normalleşmeye başladığı yeni bir dönemden geçiyoruz. Hemen belirtmem gerekir ki evden çalışma, uzaktan eğitim gibi kritik süreçleri başarıyla atlattık. Bunu hem yıllardır kesintisiz süren, son teknolojiyi yakalayan yatırımların hem de dijitalleşmenin sayesinde başardık. Hepsinden önemlisi devletin altyapısının evden çalışmaya ve uzaktan eğitime hazır olmasının da ne kadar önemli olduğunu anladık.




Bir taraftan normalleşme çabaları sürerken bir taraftan da uyarılar devam ediyor. Ne yazık ki virüs tehlikesi geçmedi. Önümüzdeki dönemde yeni ataklar olabileceği gibi yeni virüslerin de bir gün kapımızı çalabileceği olasılığı maalesef tepemizde asılı duruyor. O halde pandemi sürecindeki başarılı tecrübemizden yola çıkarak bazı küçük aksaklıkları da gidermenin tam sırası. Bu tespitten yola çıkarak vatandaştan bana ulaşan elektronik postaların ışığında önemli sektörleri mercek altına almaya çalışacağım. Bu haftanın sektörü telekom.

YASAL DÜZENLEME

Telekom şirketleri ve altyapısı pandemi sürecinde önemli bir sınavdan geçti. Tam anlamıyla bir başarı sağlandı. Sabit hat taleplerinin katlandığı, özellikle evden internet bağlantı kapasitelerinin uçtuğu bir süreç yaşadık. Lokasyon bazında yaşanan aksaklıklar haricinde önemli bir sorun yaşamadık. Hem evden çalışma hem de uzaktan eğitim başarıyla yürütüldü. Ancak hem sokağa çıkamayan 65 yaş üstü vatandaşlarımızı düşünerek hem de teması daha da minimize etmek için birkaç yasal düzenleme yapılmasında fayda var. Bana gelen okur taleplerini sektör temsilcileriyle de paylaştım. Gelin mevcut durum ne, daha fazla dijitalleşme için neler yapılabilir birlikte inceleyelim.

Yazının Devamını Oku

Kuaföre mesafeliyiz AVM’yi pas geçiyoruz

Bayram öncesinde Ipsos ile birlikte ekonomi cephesinden halkın nabzını tutmayı sürdürdük. Araştırmalardan ilginç sonuçlar çıktı. Normalleşme adımlarına rağmen halkın büyük bir bölümü tedbiri elden bırakmıyor. Kuaförlere yavaş yavaş ısınacak gibiyiz ama AVM’lere gitme oranı yüzde 3’te kalmış. Sokağa çıkma yasağı ile evde geçecek bayrama ise hazırız. Çocuklar büyük oranda internet siparişiyle alınan bayramlıklarını giyecek. Ziyaret kısıtlamasına rağmen evde bayrama özel tatlı ve yemekler yine de yapılacak. Virüse, hüzne, zorunlu yasaklara rağmen gelenekler sürüyor... İyi bayramlar Türkiye...

11 Mayıs koronavirüs sonrasında normalleşmenin ilk adımı olarak tarihe kaydedildi. İki aylık bir sürenin ardından gerekli temizlik koşullarının sağlanması, randevu sistemiyle çalışılması ve koltuk sayısının yarısı kadar müşteriye hizmet verilmesi koşuluyla, berber, kuaför, ve güzellik salonları açıldı. Açıldı açılmasına da araştırmalar gösteriyor ki vatandaşlar kuaförlere gitme konusunda pek de aceleci değil. Ipsos’un tespitine göre 11 Mayıs’ta açılan kuaförlere gitme oranı yüzde11’de kaldı. Yüzde 97’lik kesim henüz kuaföre gitmediğini beyan etti. Peki bundan sonraki süreçte vatandaş kuaföre gidecek mi? Henüz kuaföre gitmeyenlerin yüzde 18’i önümüzdeki 1 ay içinde kuaföre gideceğini açıklamış. Bu gösteriyor ki açılışın ilk haftasında tedbirli olma durumu ilerleyen dönemde yumuşayacak gibi.



AVM’DE İSTEKLİ DEĞİLİZ

Bildiğiniz gibi alışveriş merkezlerinin (AVM) bir bölümü de 11 Mayıs’taki normalleşme adımlarının ardından açılacağını açıklamıştı. Ipsos’un araştırması gösterdi ki vatandaş AVM’ye gitme konusunda çok isteksiz. AVM’lere gitme oranı yüzde 3’te kalmış. Önümüzdeki bir ayda AVM’ye gidebileceğini belirtenlerin oranı ise sadece yüzde 7. Bu tablo alındığı açıklanan tüm tedbirlere rağmen vatandaşların AVM’leri henüz yeterince güvenli bulmadığını kısıtlamalardaki gevşemelere rağmen tercih etmediğini gösteriyor. Sanırım AVM’lerin virüs öncesindeki ilgiyi yakalamaları tahminlerden daha uzun bir zaman alacak.

BAYRAM ARAŞTIRMASINDAN SATIRBAŞLARI...

Yazının Devamını Oku

Sevgili bankam, niye bilgilerimi paylaşıyorsun?

Son ödeme tarihini atlayıp sadece 10 gün geciktirdiğim bir kredi kartımla ilgili hiç bilmediğim bir şirket tarafından arandım. Annemin kızlık soyadı, doğum tarihim gibi güvenlik sorularına tabi tutulmamın ardından bana yeni bir son ödeme tarihi verilip bu tarihle ilgilli taahhüt istendi. Soruyorum, banka hangi hakla kişisel bilgilerimi bir şirket ile paylaşabilir? Bu uygulama dolandırıcılığa kapı aralamaz mı? Firmanın bana dayatmak istediği yeni ödeme tarihinin yasal dayanağı var mıdır?

Telefonum çalıyor numaraya bakıyorum. 0 212…. ile başlayan tanımadığım bir numara. Açıyorum. Telefondaki beyefendi ses adım ve soyadımla hitap ediyor. Müşterisi olduğum bir bankanın adına çalışan xxx şirketinden aradığımı belirtiyor. Görüşmemizin kayıt altına alındığına dikkat çektikten sonra bundan sonraki aşama için güvenlik sorularına geçmemiz gerektiğini söylüyor. En klasik soru ile başlıyoruz. Annemin soyadının ikinci ve dördüncü harfi. Neredeyse tüm finans çevreleri annemin kızlık soyadını artık biliyor. Eminim sizinkileri de… Neyse ay gün ve yıl olarak doğum tarihimi de paylaşmam isteniyor. Onu da bilmeyen bankacı kalmadı, paylaşıyorum. Güvenlik aşamasını tamamlayıp aranma nedenime geliyoruz. Beyefendi özetle şu bilgiyi aktarıyor:

“Son dört rakamı **** olan kredi kartınızın son ödeme tarihini 10 gün geciktirdiniz. Ayın 25’ine kadar ödeme yapmanız gerekiyor. Bu tarihi onaylıyor musunuz?”

Hoppala!

Aynen şunları söylüyorum:

“Ödemeyi atlamışım. Sadece 10 gün gecikmişim. Hatırlatmanız güzel de pardon bir şey sormak isterim. Siz kimsiniz, benden neyin tarihini istiyorsunuz, hepsinden önemlisi hangi hakla istiyorsunuz.”

Daha fazla konuşmak istemediğimi, arayacaksa beni bankamın aramasını gerektiğini ekleyip telefonu kapatıyorum.

İçime bir kurt düşüyor. Arayan kişinin dolandırıcı olduğundan şüphelenip bankamı arıyorum. Konuyu araştırdığımda çok şaşırıyorum. Arayan isim gerçekten bankam adına aramış.

Şimdi soruyorum:

Yazının Devamını Oku

O gece en çok makarna ekmek zeytin alınmış

Ipsos’un 10 Nisan akşamı sokağa çıkma yasağı getirilen 31 ildeki araştırması hanelerin yüzde 12’sinin saat 22.00-24.00 arasında alışveriş yapmak için sokağa çıktığını ortaya koydu. 2 saatlik alışveriş süresince en çok makarna, bakliyat, un, tuz, şeker, ekmek gibi ağırlıklı temel ihtiyaçların alındığı beyan edilmiş.

SALGIN virüs nedeniyle hayatın çok büyük bir bölümünün evde geçtiği bir dönemde Ipsos araştırmalarıyla vatandaşın tüketim alışkanlıklarını aktarmaya devam ediyoruz. Hiç şüphesiz geçen haftanın en önemli olayı sokağa çıkma yasağıydı. Geçtiğimiz cuma günü saat 22.00 sonrasında yasağın ilan edilmesinin hemen ardından gelen görüntüler çok tartışıldı. Bakkal, fırın, market başta olmak üzere açık olan işyerleri önündeki yığılmaların hastalığın yayılmasına neden olabileceği tartışmaların odağındaydı. Peki acaba halkın ne kadarı saat 22.00 ile saat 24.00 arasında çıktı. 2 saatlik bu zaman zarfında en çok hangi ürünler alındı. Gelin Ipsos Türkiye CEO’su Sidar Gedik’in değerlendirmeleri ışığında araştırma sonuçlarını adım adım izleyelim.

SÜT VE SU DA ÇOK ALINMIŞ

Ipsos’un 10 Nisan akşamı sokağa çıkma yasağı getirilen 31 ildeki araştırması hanelerin yüzde 12’si saat 22.00 – 24.00 arasında alışveriş yapmak için sokağa çıktığını belirtti.

Ipsos Hane Tüketim Paneli’ne üye olan ve sokağa çıkma yasağı getirilmiş 31 ilden seçilmiş 850 hanenin yanıtlarına göre alışveriş için sokağa çıkanlar tarafından en çok temel gıda, ekmek, su, süt ve hafta sonu etkisi ile kahvaltılık ürün alımı yapıldı.

Sokağa çıkma yasağı getirilen 31 ilde 10 Nisan akşamı alışveriş için sokağa çıkanların yüzde 50’si makarna, bakliyat, un, tuz, şeker gibi temel ihtiyaçları satın aldığını belirtti.

Yazının Devamını Oku

Her şeye rağmen ihracat sürüyor

Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) Başkanı Nail Olpak, gazetecilerle internet üzerinden bir araya geldi. Koronavirüs süreci ve ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendiren Olpak, “İşlerimizin ve çalışanlarımızın da hem sıhhatlerini koruyarak hem de istihdamlarını koruyarak sağlığını korumamız gerektiği inancıyla hareket ediyoruz. Tedbirlere uyuyoruz, sağlığımızı ve istihdamımızı koruyoruz ve işlerimizi askıya almıyoruz” dedi.

Türkiye’de bir kısım ısrarla sokağa çıkma yasağını savunuyor, bunun koronavirüsün yayılmasını engelleyeceğini düşünüyor. Aksini savunan sokağa çıkma yasağının koronavirüsü durdurmak bir tarafa ekonomiyi de sarsacağını düşünen de önemli bir kesim var. Bunlardan biri de Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) Başkanı Nail Olpak.

MEKTUP İLETTİK

Dün bir grup ekonomi gazetecisi Olpak’ın internet üzerinden düzenlediği basın toplantısına katıldık. Olpak, “Tüm faaliyetlerin durdurulması veya genel sokağa çıkma yasağı kimsenin yararına olmayacağı” kanatine yönetim kurulu üyeleriyle yaptıkları toplantıda varmış. İş Konseyi toplantıları da bu kanaate destek olmuş. DEİK sokağa çıkma yasağına karşı olduğunu, işlerin devam etmesi gerektiğini geçtiğimiz haftalarda bir mektup ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’a da iletmişti. Özetle DEİK, uzun süreceği görünen bu salgın döneminde, işsiz, maaşını alamayan bir milyonlar ordusu ortaya çıkabileceğini, bunun yönetilemez olduğunu ve ülkeyi kaosa götürebileceğini savunuyor.

Başkan Olpak işlere devam ederken önceliklerinin insan sağlığı olduğuna da dikkat çekiyor. Olpak, “İşlerimizin ve çalışanlarımızın da hem sıhhatlerini koruyarak hem de istihdamlarını koruyarak sağlığını korumamız gerektiği inancıyla; ‘tedbirlere uyuyoruz’, ‘sağlığımızı, işletmelerimizin sağlığını ve istihdamımızı koruyoruz’ ve ‘işlerimizi askıya almıyoruz’ şeklinde üç ana prensip belirledik” dedi.

İHRACAT SÜRÜYOR

İş dünyasının pek çok kesimiyle sıkı temas halinde olduklarını belirten DEİK Başkanı Olpak, üretim ve ihracattaki azalış oranını sormamız üzerine şu bilgileri paylaştı: “Görüştüğümüz iş insanları, sektörüne göre üretimlerinin yüzde 20 oranında azaldığını baz aldıklarını belirtiyorlar. İstanbul Valimiz ile de il sınır kontrolleri konusunda görüştük. İstanbul’un sınırları bu açıdan çok önemli. Sınırın doğu tarafında Tuzla yerine Dilovası olarak baz alınmasının faydalı olacağını düşünüyoruz. İhracatta, mart ayında yüzde 17 oranında bir düşüş yaşandı. Dün itibari ile baktığımızda ihracatta yüzde 30 seviyelerini aşmayacak şekilde bir düşüş bekleniyor. Dolayısıyla nisan ayında ihracatta yüzde 30 civarında bir kayıp olursa, beklentinin daha kötü olduğu bu süreç zarfında, ihracattaki bu düşüşü normal ve hatta beklenenden daha iyi bir tablo olarak değerlendirebiliriz. Çünkü yurt dışı pazarlardaki küresel ticaret sorunlarıyla doğrudan bağlantılı, olağan üstü bir süreç yaşanıyor.”

PARA ‘GÜVEN’E GİDECEK

Yazının Devamını Oku