GeriSedat ERGİN Türk-ABD ilişkileri bu kadar basıncı taşıyabilecek mi?
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Türk-ABD ilişkileri bu kadar basıncı taşıyabilecek mi?

Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin tarihi tezatların tarihidir.

Bir yönüne baktığınızda, geçmişte belli dönemlerde yakın dostluk, müttefiklik, zenginleştirilmiş ortaklık, stratejik ortaklık, model ortaklık gibi kavramlarla tanımlanmaya çalışılan, bunlar üzerinden yüceltilen, ileri götürülmeye, her seferinde bir kademe yukarı çıkartılmaya çalışılan bir ilişki görüyoruz.

Gerçekten de konjonktürün uygun olduğu zamanlarda Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin yüksek bir zeminde seyrettiği dönemler yaşandığı söylenebilir, çok uzun sürelere yayılmasa da...

Madalyonun diğer yüzünde ise ilişkilere damgasını vurmuş büyük krizlerin, kapanmayan ciddi görüş ayrılıklarının, travmaların uzun bir listesi vardır.

Ankara cephesinde, 1964 yılında Türkiye’ye NATO güvencesinin işlemeyebileceği mesajını içeren ünlü “Johnson Mektubu” ve ABD Kongresi’nin Kıbrıs Barış Harekâtı nedeniyle 1975’te Türkiye’ye silah ambargosu uygulayıp bir NATO ordusunun savunma yeteneklerinde ağır bir tahribata yol açması, bu krizlerin en uç örnekleri arasında sayılabilir.

Washington’dan bakıldığında, 1 Mart 2003 tarihinde Türkiye üzerinden Kuzey Irak’a cephe açılmasına izin verecek tezkereye TBMM’den verilen ‘hayır’ yanıtı ABD tarafında derin bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Bunu, aynı yıl Irak Süleymaniye’de Türk askerlerinin başına ABD askerleri tarafından çuval geçirilmesi hadisesi izlemiştir.

ABD TARAFININ MUHAKEME ZAFİYETLERİ

Gelgelelim ilişkiler, bu sert sarsıntılara, bunların bıraktığı kalıcı izlere rağmen patlak veren sorunları bir şekilde taşıyabilmiştir. Bütün olumsuzlukların varlığına rağmen bu ilişkiyi ileri götürmeye dönük bir karşılıklı irade her seferinde ortaya konabilmiştir. İki tarafın karşılıklı çıkarları o kadar iç içe geçmiştir ve o kadar baskındır ki, bir noktada yaşanan problemlere, güvensizliklere rağmen her seferinde yeni başlangıçlar yapılabilmiştir.

En azından yakın zamanlara kadar böyleydi.

Son yıllarda envantere giren yeni sorunlar ve bunların dallanıp budaklanması, bu ilişkinin üzerine taşınması güç bir yük koymuştur. Sonuç, ilişkinin bu yükün altında sürekli irtifa kaybetmekte oluşudur.

Örneğin, 15 Temmuz 2016’da Türkiye’de bir darbe girişimine kalkışan bir kriminal suç örgütünün lideri bugün ABD’de, bu ülkenin sağladığı güvenceli bir ortamda yaşayabilmektedir. ABD’li karar vericiler ve kanaat önderleri, bu durumun Türkiye’de nasıl karşılandığını algılayabilmek konusunda ciddi bir zafiyet içindedirler.

Keza ABD’nin terörist PKK’nın Suriye’deki uzantısı YPG/PYD örgütü ile bu ülkede askeri ittifak kurup, Fırat’ın doğusunda bir “devletçik” dünyaya getirmiş olmasının Türkiye cephesinde yol açtığı rahatsızlığı, kaygıları anlamak konusunda yine Washington cephesinde tam bir kayıtsızlık hâkimdir.

S-400’LER ABD’NİN BAKIŞINI DEĞİŞTİRDİ

Bu kadar karmaşık bir tablonun yalnızca bir tarafın kusurlarından kaynaklandığını düşünmek ve bu bağlamda Türkiye’ye mutlak bir kusursuzluk atfetmek adil bir durum okuması olmaz. Türkiye’deki karar vericilerin de Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi almanın ABD nezdinde nasıl bir güvensizliğe neden olacağını, tetikleyeceği tepkilerin ne gibi boyutlar kazanabileceğini öngörmeleri gerekirdi.

Sonuçlar ortada... Türkiye’nin F-35 yeni nesil savaş uçağı programından çıkartılması, Türk şirketleri ortak üretim sürecinden dışlandığı için önümüzdeki dönemde 12-13 milyar dolar gibi bir kaybın doğacak olması, Savunma Sanayii yöneticilerine yaptırım kararı alınması, S-400 kararının ilk aşama sonuçlarıdır. Belki bunların hepsinin üstüne çıkan bir olumsuzluk, ABD tarafında Türkiye’nin Batı dünyasına dönük stratejik aidiyeti, müttefik olarak kimliği konusunda farklı tercihler taşıdığı gibi bir algının ortaya çıkmış olmasıdır.

Aslında bu sorunların önemli bir bölümü Barack Obama’nın başkanlığı sırasında baş göstermiş, ardından Donald Trump döneminde iyice ağırlaşmıştır. Unutmayalım ki, Trump yılları ABD yönetiminin Türkiye’ye ekonomik yaptırımlar uygulamaktan kaçınmadığı, bizzat Trump’ın Türk ekonomisine zarar vereceğini yüksek sesle duyurduğu, bir ara karşılıklı vize ambargolarının uygulandığı, ayrıca hem Temsilciler Meclisi hem de Senato’dan “Ermeni soykırımı” tezlerine dayanan karar tasarılarının geçtiği oldukça yorucu bir dönem olmuştur.

BIDEN İLE YENİ BAŞLANGIÇ YENİ BİR KRİZLE OLDU

Demokrat Başkan Joe Biden’ın geçen ocak ayında işbaşı yapması Trump’ın devrettiği kilitlenmiş tabloyu daha da ağırlaştırmıştır. Öncelikle Başkan Biden’ın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile bilinçli bir tercihle üç ayı aşkın bir süre diyaloğa girmekten kaçınması, yeni bir başlangıç yapılabilmesi imkânını ortadan kaldırmış, ilişkileri bir başka belirsizliğin kaplamasına yol açmıştır.

Belli ki, başka saiklerin yanı sıra başta S-400 olmak üzere kendi pozisyonlarını Türk tarafına kabul ettirmeye dönük bir yaklaşım da rol oynamıştır Biden’ın telefon açmama kararında. Derken Biden’dan Erdoğan’a ilk telefonunun geçen cuma günü ABD Başkanı’nın “Ermeni soykırımı”nı resmen tanıyacağı yolundaki bildirimiyle birlikte gelmesi ilişkileri yeni bir krizin içine çekmiştir.

Çözümsüz biri şekilde seyreden bütün sorunların üzerine bu kez “Ermeni soykırımı” dosyası eklenmiştir. Bu konuda geçmişte sıkıntılar daha çok Kongre ile yaşandığı için yönetim ile ilişkiler bu dosyadan etkilenmemekteydi. Oysa şimdi meselenin kaynağında bizzat ABD Başkanı yer alıyor.

ABD ALEYHTARI İKLİM DAHA DA SERTLEŞECEK

Biden’ın 24 Nisan duyurusu, Türkiye’de zaten belirgin bir şekilde ABD aleyhtarı olan iklimi kaçınılmaz olarak sertleştirecek, ilişkinin sürdürülebilmesini daha da zora sokacaktır.

Ayrıca, ABD’de Ermeni grupları tarafından 1915’teki tehcir kararıyla ilgili sigorta şirketlerini de içine alacak şekilde tazminat davaları açılması ihtimali, şimdiden ilişkilerin geleceğine dönük yeni bir potansiyel kriz alanına işaret ediyor.

Türk makamları, “soykırım” iddiaları karşısında uluslararası hukuk açısından sağlam bir zeminde durduklarını düşünseler de, ABD’deki mahkemeler bugünden öngöremeyeceğimiz sürprizlere sahne olabilir. Son tahlilde bu mahkemeler bir sonuç yaratmasa bile, önümüzdeki yıllar ve on yıllar içinde ABD cephesinde Türkiye’nin enerjisinin azımsanmayacak bir bölümünü tüketebilecektir. Dolayısıyla, bu davaların Türk-ABD ilişkileri üzerinde olumsuz bir etki icra etmesi şaşırtıcı olmaz.

Bütün bu süreçler muhtemeldir ki, Türk kamuoyunun ABD’den, daha genel bir çerçevede Batı’dan daha da uzaklaşması sonucunu beraberinde getirebilecektir.

Gelinen noktada Türkiye-ABD ilişkilerinin önümüzdeki dönemde nasıl yönetilebileceği sorusu, içinden çıkılması çok zor bir sınava dönüşüyor her iki ülke açısından da.

X

NATO’nun eski Afganistan Temsilcisi Hikmet Çetin, TSK’nın Kabil’de görev almasına ne diyor?

ABD’nin önümüzdeki eylül ayında Afganistan’dan çekilmesini tamamlamasıyla birlikte, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin başkent Kabil Havalimanı’nın güvenliğini ve işletmesini üstlenmesi meselesi son günlerin en önemli tartışma başlıklarından biri haline gelmiş bulunuyor.

Konu dün Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Joe Biden arasında Brüksel’de yapılan ikili görüşmede de gündeme geldi. ABD’nin Afganistan’dan tümüyle çekilmesi ne gibi sonuçlara yol açar? Geride TSK’nın kalması ne gibi riskler yaratır? Türkiye’nin bu riski alması doğru mudur?

Bu gibi konuları Türkiye’de sormamız gereken en önemli isimlerden biri, 2003-2006 yılları arasında NATO’nun Sivil Temsilcisi unvanıyla Afganistan’da görev yapmış olan eski Dışişleri Bakanı ve TBMM Başkanı Hikmet Çetin olmalıdır.

Çetin, bu görevini tamamladıktan sonra 2011 yılında BM’nin Cezayirli eski Afganistan Temsilcisi Lakhdar Brahimi ile ABD’li diplomat Thomas Pickering’in başkanlıklarında “Afganistan: Barışı Müzakere Etmek” başlıklı raporu hazırlayan ekibin içinde de yer almıştı.

Afganistan’da birçok kesimde “Hikmet Ağabey” diye hitap edilen Çetin, görevinden ayrıldıktan sonra da bu ülkeyle temasını kesmiş değil.

TÜRKİYE AFGANİSTAN’I YALNIZ BIRAKMAMALI

Çetin, “Ben Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Afganistan’da görev yapmasından yanayım. TSK’nın Afganistan’a katkı yapmasının büyük yararı olacağına inanıyorum. Türkiye, Afganistan’ı yalnız bırakmamalıdır” diye söze giriyor ve şöyle devam ediyor:

Kabul edelim ki, Afganistan’da bugünkü durum benim görev yaptığım 2003-2006 dönemine kıyasla çok daha kötü. Bir kere Taliban, Kabil’i hariç tutarsanız araziye büyük ölçüde hâkim durumda. ABD’nin taahhüt ettiği gibi eylül ayında çekilmesiyle birlikte, önümüzdeki dönemde çok sıkıntılı bir dönemin başlayacağını tahmin etmek hiç de güç değil.

DİKKAT, TALİBAN 

Yazının Devamını Oku

Hasan Saltık’ın ardından... Türkiye'de müziğin özgürlük alanını genişletti

Hasan Saltık’ı tek bir yazı içinde nasıl anlatabiliriz ki?

Onun 57 yaşında bir kalp krizi sonucu çok vakitsiz ölümüyle sona eren hayatına sığdırdığı “şey”in büyüklüğünü bir yazının sınırları içinde aktarabilmek benim açımdan çok zor.

Bununla birlikte, Hasan Saltık’ı etkileyici bir şekilde anlatan, hakkını layıkıyla teslim eden çok güzel yazılar da okudum; muhakkak bu yazılara atıf yapmalıyım. Bunlar arasında gazetemizin yazarları Doğan Hızlan ve İhsan Yılmaz ile Gazete Duvar’da Murat Meriç’in ve T-24’te Orhan Tekelioğlu’nun yazılarının hep birlikte Saltık’ı anlamak bakımından çok değerli metinler olduğunu düşünüyorum.



Orhan Tekelioğlu’nun yazısında “Böyle insanlar bir armağan gibi hayatımıza gelir ve asla bizi terk etmezler” şeklindeki sözlerinin, Saltık’ı anlatan güçlü bir ifade olduğunu belirtmeliyim.

UÇSUZ BUCAKSIZ 

Yazının Devamını Oku

Biden’ın Avrupa gezisinde demokrasi seferberliği teması ön plana çıkıyor

Projektörlerimizi bugünden itibaren önce Birleşik Krallık’ta Corn-wall’da başlayacak olan G-7 gelişmiş ülkeler zirvesi, daha sonra önümüzdeki pazartesi Brüksel’de düzenlenecek NATO zirvesi ve ardından çarşamba günü Cenevre’de ABD Başkanı Joe Biden ile Rusya lideri Vladimir Putin arasında gerçekleşecek ikili görüşmeye çevirelim.

Biden’ın ayrıca Brüksel’de AB liderleri ile buluşmasını da bu yüklü programın önemli bir ayağı olarak görmeliyiz.

Bu yoğun zirveler ve aynı zamanlama içinde yürütülecek ikili görüşmeler trafiği, Batı ittifakının yeni dönemdeki hareket tarzının, bu çerçevede özellikle Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti karşısında izlenecek stratejilerin şekillenmesi bakımından kritik önem taşıyor. Kuşkusuz, burada belirecek yönelişlerin sonuçları her bakımdan Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor.

DEMOKRASİLER GÜCÜNÜ ORTAYA KOYMALI

Bu toplantılar aynı zamanda Biden’ın Batı dünyası kurumları ve liderleriyle başkan kimliğiyle ilk kez buluşmasına sahne olacak. Peki Biden, özellikle G-7, NATO zirveleri ve AB toplantılarında hangi mesajları verecek?

Biden, geçen pazar günü bu gezisiyle ilgili olarak The Washington Post gazetesine yazdığı makalede, Avrupa gezisinin dünya demokrasilerini yeniden bir araya toplamayı, harekete geçirmeyi hedeflediğini belirtiyor.

Biden, yazısında “ABD’nin müttefiklerine ve ortaklarına taahhütlerini yenileyeceğini” belirtikten sonra şunları söylüyor:

İçinde bulunduğumuz zamanın tanımlayıcı sorusu şudur: Demokrasiler süratle değişmekte olan bir dünyada insanlarımızın dertlerine derman olabilmek için bir araya gelebilirler mi? Geçen yüzyılın önemli bir bölümünü şekillendiren demokratik ittifaklar ve kurumlar, bugünün tehditlerine ve hasımlarına karşı güçlerini, yeteneklerini kanıtlayabilirler mi? Bu hafta Avrupa’da bunu kanıtlayacak fırsata sahibiz.”

Özetle, özellikle

Yazının Devamını Oku

Erdoğan-Biden görüşmesi zor geçmeye aday

Önümüzdeki pazartesi günü Brüksel’deki NATO zirvesi sırasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Joe Biden arasında gerçekleşecek olan ABD başkanlık seçimi sonrasındaki ilk ikili görüşme, en azından Türk tarafı açısından zirvenin çok üstüne çıkan bir önem derecesi kazanmış bulunuyor.

Galiba yalnızca Türk resmi makamları ve kamuoyu değil ama bütün uluslararası aktörler açısından da Türkiye ile ABD arasındaki ilişkinin bu görüşmeden sonra nasıl bir doğrultuya gireceği büyük bir merak konusudur.

ERDOĞAN OLUMSUZ ALGIYI DEĞİŞTİRMEK İSTİYOR

 Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başkan Biden ile arasında diyalog kurulamadığı yolundaki algıyı değiştirmeyi, Brüksel’deki görüşmeden bir başarı öyküsü ile ayrılmayı arzuluyor. Dünyanın en büyük gücü ABD’nin yeni lideri ile ilk görüşmesinden samimi fotoğraflar ve olumlu bir bilançonun yarattığı bir rüzgârla ayrılabildiği takdirde, bunu her şeyden önce kendi liderliğinin başarı hanesine yazacaktır Erdoğan.

Ayrıca, Türk ekonomisinin kırılganlıklarını dikkate aldığımızda, Erdoğan ile Biden’ın olumlu bir tablo çizmelerinin piyasalara kuvvetli bir mesaj göndereceği de aşikârdır.

Brüksel buluşmasında bu yönde bir havanın belirmesi sadece içteki durum ve ekonomi açısından değil aynı zamanda Erdoğan’ın dış politikayı rahat bir zeminde yürütebilmesi bakımından da gerekli. Öncelikle, iki ülke arasındaki ciddi anlaşmazlık konularının ele alınabilmesi, bu başlıklarda ilerleme sağlanabilmesi bakımından bu ihtiyaç var.

Fetullah Gülen’in Pensilvanya’da ikamet etmesi ve ABD’nin PKK’nın uzantısı YPG’yi Suriye’de kendisine askeri müttefik seçmesini hemen ilk iki başlık olarak sıralayalım. Bunların dışında Türkiye ile ABD’nin gerçekten de birlikte çalışmaları gereken Afganistan’dan
Libya’ya kadar geniş bir coğrafyaya yayılan uzun bir bölgesel sorunlar gündemi var.

Bu arada, ABD ile ilişkilerin belirsizlik içinde seyretmesinin sonuçları sadece Ankara ile Washington arasında sınırlı kalmıyor. ABD ile işlerin kötü gitmesi, Türkiye’nin dış politikada pek çok alanda manevra sahasını daraltma potansiyeli taşıyor.

Yazının Devamını Oku

Yanlış yapan varsa nasıl ayıklanacak?

Bir organize suç örgütü liderinin birbiri ardına paylaştığı görüntülü kayıtlar Türkiye’nin gündemine önemli ölçüde yerleşmiş bulunuyor.

Ve geleceği duyurulan yeni video kayıtlarıyla kamuoyunun önümüzdeki günlerde bu çıkışlar üzerinden dalgalanmaya devam edeceğini öngörmek için kâhin olmaya gerek yok.

Yapılan anketlerin nicelik olarak toplumun yabana atılmayacak bir kesiminin söz konusu kayıtlardan haberdar olduğunu göstermesi bu beklentiyi teyit ediyor.

Hadisenin bu yönde ilerlemesi üzerine iktidar partisi önceki gün bir açıklamayla kamuoyu karşısında tutum alma ihtiyacını duymuştur. AK Parti Grup Başkanvekili Bülent Turan, “Yanlış yapan hele ki bizim partimizden varsa, bunu ayıklamak, temizlemek bizim görevimiz. AK Parti’nin hatası varsa bireysel olarak bunun gereğini AK Parti yapmak durumundadır, yaparız” diye konuşmuştur.

Turan, buna karşılık İçişleri Bakanı Süleyman Soylu hakkındaki iddialarla ilgili TBMM Komisyonu kurulması önerisine kapıyı kapalı tutmuştur. Gerekçesini “Biz, Meclisimizi, mafya liderlerinin, Twitter köşelerinin, kahvehane ağzının gündemiyle değerlendirmeyiz” sözleriyle açıklamıştır.

Gelgelelim “10 bin dolar alan siyasetçi” tartışmaları sorulduğunda, “Hukukun gereği neyse yapmak lazım. 10 bin dolar ya da başka bir şey, elde ne varsa ortaya konmalı. Kimin elinde bilgi belge varsa savcılarla paylaşmalı” diyor AK Parti temsilcisi.

AK PARTİ GRUP BAŞKANVEKİLİNİN MESAJI NEREYE GİDİYOR?

Neresinden bakılırsa bakılsın AK Parti’den gelen bu açıklama, bir “yanlış” ihtimalini dışlamadığı ve bu yanlış ortaya konduğu takdirde gereğini yapma taahhüdünü içerdiği için not edilmelidir. En azından ortaya çıkmış olan bir sorunun varlığını görmezden gelme çizgisinden ayrılan bir tutumdur. Öyle anlaşılıyor ki kamuoyunun geniş bir kesiminde eleştirel seslerin yükselmeye başlaması, AK Parti yönetimini tutumunu gözden geçirmeye yöneltiyor.

Ayrıca, geçmişte bu “

Yazının Devamını Oku

7 bin 300 yıllık bir denize saygı duyma zamanı

Marmara Denizi’nin tarihi dediğimizde aslında üzerinde yaşadığımız gezegenin çok daha eski zamanlarından da yola koyulmak mümkün.

Ama dün ülkemizin jeoloji alanındaki önde gelen bilim insanlarından Prof. Naci Görür ile yaptığım sohbette aldığım notlar üzerinden giderken, ben parantezi 10 bin yıl kadar öncesinden açıp bugüne getiriyorum. Öncesindeki milyonlarca yılı bu aşamada parantezin dışında tutuyorum.

Tabii 10 bin yıl önce dediğimiz zaman, yerkürede denizlerin seviyesinin bugüne kıyasla 120 metre kadar daha alçakta olduğu bir zaman kesitinden söz ediyoruz. Kara parçalarını kaplayan buzulların henüz büyük ölçüde çözülmediği bir çağdayız.

Bugünkü Marmara havzası, denizlerden izole edilmiş küçük bir oksinik göl konumunda. Yani oksijen azlığı söz konusu bu gölde. Keza Karadeniz de bir göl. Bugünkü İstanbul Boğazı ise kıvrımlı bir akarsu vadisi görünümünde. Kuzey Ege’de bir deniz yok henüz.

VE MARMARA DOĞUYOR

Akademik kariyerinin önemli bir bölümünü Marmara Denizi’nin zemininin jeolojik yapısını inceleyerek geçiren Prof. Görür’ün anlatımına göre, işte bu zaman eşiğinde buzulların erimeye başlaması ve bunun sonucu olarak denizlerin seviyesinin yükselmesi bu tabloyu yavaş yavaş değiştiriyor. Akdeniz’in suları yükselmeye, Çanakkale Boğazı’ndaki vadiden geçmek suretiyle Marmara havzasına doğru ilerlemeye başlıyor. Havzadaki gölün Akdeniz’in sularını almasıyla bugünkü Marmara Denizi’nin oluşumu gerçekleşiyor.

Marmara’nın suyunun İstanbul’daki vadiyi doldurmasıyla İstanbul Boğazı da oluşuyor. Bu oluşum tamamlandığında zaman sayacına bakarsak tahminen bugünün 7 bin 300 yıl kadar öncesindeyiz.

Tüm bu noktada Prof. Görür’ün dikkat çektiği bir husus var. İstanbul Boğazı ile Karadeniz arasında o dönemde 100 metre kadar bir kod farkı var. Bu nedenle Boğaz’ın suları aşağıda kalan Karadeniz gölüne yüksekten Niagara’dan 33 kat daha güçlü bir şelale olarak akıyor, büyük bir gürültüyle.

Hatta bu sırada meydana gelen doğa olayı gölün civarında yaşamaya başlamış olan insanların Mezopotamya’ya doğru kaçmalarına da yol açıyor. Bu doğa olayının “

Yazının Devamını Oku

Bir deniz nasıl öldürülür abiler?

Ülkemizde bütün zamanların en korkutucu çevre felaketlerinden birini Marmara Denizi’ni işgal eden “müsilaj”, diğer adıyla “deniz salyası” hadisesiyle yaşıyoruz.

Denizde büyük ölçüde kirli su ve tarımsal-endüstriyel atıkların etkisiyle oluşan mikrobiyolojik varlıklar, adeta dev bir organizma halinde sahillerimizi basarak bazı noktalarda insanların denize çıkışını engelliyor.

Suyun üstünde karşımıza çıkan görüntü, bu mikrobiyolojik varlıkların dikey bir hareketle dibe doğru ilerleyerek özellikle derin sulara ve deniz yatağına yayılmasının bir uzantısı. Aslında denizin altındaki başkalaşımla ilgili kuvvetli bir uyarı bu yaşadığımız.

Günlerdir Marmara’nın birçok noktasında sahili kuşatan bu bu tuhaf hadiseyi şaşkınlık içinde izliyoruz. Hepimizi daha da çok şaşırtan, deniz salyasının suyun altındaki derinliklerde ne kadar geniş bir alana nüfuz etmiş olduğu gerçeğidir. Bunu balıkadamların yaptıkları kayıtlardan, çektikleri fotoğraflardan görebiliyoruz. Yayıldığı, kapladığı yerlerde hayatın başkalaştığını, yavaş yavaş sona erdiğini, bütün bir ekosistemin tahrip olduğunu öğreniyoruz.

Bundan önce ülkemizde tanık olduğumuz çevre felaketlerine hiç benzemiyor. Marmara’yı böyle bir kabusun rehin alması çocukluğumuzda belki bir öyküde, yaratıcı bir film senaryosunda karşımıza çıkabilecek bir kurgusal gerçeklik olabilirdi. Ama deniz salyasının sahilleri basarak insanları kıyılara hapsetmeye başlaması 2021 yılı Türkiye’sinde kurgu değil gerçeğin kendisidir.

MARMARA’NIN ALTINDA HAYAT BİTİYOR

Meselenin garip olan tarafı şurada. Bu felaket bir günde aniden ortaya çıkmamıştır. Deprem, jeoloji biliminin tespitleri içinde geleceğini tahmin ettiğimiz ancak zamanını öngöremediğimiz bir olaydır. Her zaman bir baskın halinde kendisini gösterir. Oysa müsilajın oluşumu öyle değil. Bu konudaki bütün açıklamaları okudukça karşımızda beliren korkutucu tablonun aslında yeni olmadığını anlıyoruz. Kendisini göstere göstere gelmiş ve hükümranlığını yaymış Marmara’nın dört bir köşesine.

Bandırma 17 Eylül Üniversitesi Denizcilik Fakültesi Dekanı Prof. Mustafa Sarı, bizzat yaptığı dalışlarda karşılaştığı görüntüleri anlatırken, müsilajın kıyıdan başladığını, 5 metreden itibaren yoğunlaştığını, 18 metreden sonra maksimum yoğunluğa ulaştığını anlatıyor.

Prof.

Yazının Devamını Oku

Dış ilişkilerin yeni evreni: Yaptırımlarla yaşamak

Türkiye’nin dünyayla ilişkilerini izlemeye çalışırken bazı ülkelerin Ankara karşısında giderek yerleşmekte olan bir davranış kalıbı dikkatimi çekiyor. Ellerindeki kartların güçlü olduğu, uygun fırsatın da bulunduğu hesabını yapan bu ülkeler, Türkiye’ye karşı yaptırım, ambargo gibi yöntemleri fiilen kullanma yoluna gidiyorlar. Bazı durumlarda da yaptırım tehdidini bir pazarlık aracı olarak açık bir dille ya da -hissettirme- şeklinde devreye sokuyorlar.

Geçenlerde Suudi Arabistan’la ilişkilerdeki normalleşme arayışlarını incelerken karşıma çıkan ambargo tablosu bu bakımdan gerçekten düşündürücüydü. Suudi Arabistan, geçen yıl Türk müteahhitlerinin bu ülkede yeni projeler üstlenmelerini neredeyse durma noktasına getirmiş, ayrıca bu yılın ilk çeyreğinde Türkiye’den ithalatını bir yıl önceki aynı döneme kıyasla yaklaşık yüzde 90 oranında kesmişti.

Suudi Arabistan’ın bu tutumunun gerisinde ilişkilerde siyasi düzeyde yaşanan sıkıntılar rol oynuyor. Suudi görevlilerin kendi vatandaşları olan gazeteci Cemal Kaşıkçı’yı 2018 yılında İstanbul’daki başkonsolosluklarında öldürüp cesedini ortadan kaldırmalarına Türkiye’nin uluslararası alanda verdiği kuvvetli tepkinin burada önemli bir faktör olduğunu tahmin etmek zor değil. Ayrıca, Suudi Arabistan’ın bölgede kendisine tehdit olarak gördüğü Müslüman Kardeşler örgütüne Türkiye’nin gösterdiği yakınlıktan -Mısır gibi- eskiden beri rahatsızlık duyduğu biliniyor.

MISIR CEPHESİNDEKİ TABLO

 Türkiye’nin Mısır ile ilişkilerini normalleştirme yönündeki çabalarına baktığımızda, ekonomik ilişkilerin siyasi düzeydeki sıkıntılardan ciddi bir şekilde etkilenmediğini belirtmeliyiz. Bununla birlikte, Mısır’da 2013 yılındaki gerçekleştirilen darbeden sonra ikili ilişkilerin bozulması, bu ülkenin Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de enerji alanındaki kurumsal yapılanmaların dışında tutma yönünde karşı hamlelerini beraberinde getirmiştir.

Mısır’ın Türkiye karşısında başvurduğu yöntem normalleşme sürecini belli siyasi koşullara bağlamasıdır. Kahire’nin normalleşme için çizdiği yol haritasında, Türkiye’de Sisi rejimine karşı yayın yapan muhalif TV kanallarının yayınlarının disiplin altına alınması, bir bu kadar önemlisi Kahire’deki rejimin terörist olarak ilan ettiği Türkiye’de bulunan bazı muhaliflerin Mısır’a iade edilmesi gibi talepler yer alıyor.

AB’NİN YAPTIRIM DENKLEMİ

 Türkiye’ye karşı yaptırım söyleminin Avrupa Birliği cephesinde tam anlamıyla yerleştiğini söylemek mümkün. AB, özellikle geçen yaz sonu ve eylül ayında Doğu Akdeniz’de Türkiye ile Yunanistan arasında sismik araştırma ve sondaj faaliyetleri nedeniyle savaş gemilerinin de sahaya çıkmasıyla yaşanan yüksek gerilimin ardından, yaptırım kartını Türkiye’ye karşı resmi politikası haline getirmiş bulunuyor.

AB’nin bu politikasının ilk adımı geçen 2 Ekim’deki AB Zirvesi’nde alınan bir kararla atılmıştı. Buna göre, “

Yazının Devamını Oku

Son hadiselerden almamız gereken ders

Gelecekte Türkiye’nin siyasi tarihini bilimsel bir bakışla kaleme almaya çalışacak olan araştırmacılar, bugünlere de uzanacak şekilde yakın tarihimizdeki hadiseleri anlamaya ve izah etmeye çalışırken problemli bir alanla karşılaşacaklar.

Bu alan, organize suç örgütleri ile devlet kurumlarının ve siyasetin kesişme noktalarını konu alıyor.

Muhtemeldir ki, yapılacak bir tespit, bu örgütlerin bazı önde gelen isimlerinin her seferinde özellikle siyaset kurumu ile ilişki tesis ederek kendilerine bir meşruiyet zemini devşirmeye çalıştıkları olacaktır. Ancak işin burada kalmadığı, yer yer siyasi süreçlere etki etmeye çalıştıkları, müdahil olabildikleri, hatta bazen ciddi sonuçlara da yol açtıkları bir olgu olarak teslim edilecektir.

Buradaki örtüşme alanlarının -siyasi konjonktüre ve ülkede hukuk düzeninin o andaki etkin işleyiş derecesine bağlı olarak- bazen genişlediği, bazen de daraldığı muhtelif vakalar üstünden anlatılabilecektir.

Ve sınırlı sayıda aktörün tekrarlayan bir döngü içinde sürekli sahnede boy göstermeye devam etmesi herhalde altı çizilecek temalardan biri olacaktır.

TÜRKBANK SKANDALI

Bu başlık üzerinde düşünürken, görevim gereği gazeteci olarak siyaseti Ankara’da çok yakından izlemek durumunda olduğum 1990’lı yılların ikinci yarısındaki gelişmeleri hatırlamaktan kendimi alıkoyamadım.

Bu çerçevede yakın tarihimizde önemli bir kırılma, 1998 sonbaharı Türkiye’de siyaset üzerinde bir deprem etkisi yapan Türkbank dosyasıyla yaşandı. Bu skandala, devletin açtığı bir banka ihalesini kazanan Korkmaz Yiğit isimli bir işadamının, muhtelif suçlardan birçok kez hüküm giymiş olan organize suç örgütü lideri Alaattin Çakıcı ile temasının bulunduğunun ortaya çıkması yol açmıştı.

İkisi arasındaki irtibatı gösteren istihbaratın devlet birimlerine gelmiş olmasına rağmen,

Yazının Devamını Oku

Ayasofya ve Atatürk’e saygı gereği

Türkiye’nin bir taraftan da pandemiyle mücadele ettiği 2020 yaz aylarındaki en önemli tartışma konularından biri Ayasofya’nın statüsünün yeniden camiye çevrilip çevrilmemesi meselesiydi.

Sonunda idari yargı alanında meydana gelen, aynı zamanda siyaset sahnesini de meşgul eden bir dizi gelişmenin ardından tam 86 yıl sonra Ayasofya yeniden cami olarak ibadete açıldı. 24 Temmuz 2020 günü kılınan cuma namazına AK Parti organizasyonunun da aktif katkısıyla Türkiye’nin dört bir tarafından gelen 350 bin dolayında insan katıldı.

Ayasofya’nın yeniden camiye dönüştürülmesi, kuşkusuz Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yalnızca başkanlığı değil bütün iktidar döneminin en iz bırakıcı icraatlarından biri olarak şimdiden kayda geçmiştir. Dini, kültürel, toplumsal ve siyasi sonuçları dikkate alındığında, her bakımdan çok yüklü anlamlar taşıyan, temel yönelişlerin altını çizen bir karardır.

TARTIŞMA İLK GÜNDEN BAŞLADI

Evet, Ayasofya’nın ibadete açılması çok kuvvetli bir adımdı ama gelin görün ki tartışmaların durmasına yardımcı olmadı.

Bu kez de bazı çevrelerde Atatürk’ün 1934 yılında Ayasofya’yı camiden müzeye çevirme kararını sorgulama, eleştirme hatta bu kararla bir hesaplaşma süreci başladı. Atatürk’ün 1934’teki kararını bir yenilgi olarak algılayan bazı muhafazakâr çevrelere, bu kararın tersyüz edilmesinin de yetmediği anlaşılıyor.

Aslında bunun ilk işareti daha 24 Temmuz günü Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Erbaş’ın elinde kılıçla çıktığı minberde okuduğu hutbede “Bizim inancımızda vakıf malı dokunulmazdır, dokunanı yakar; vakfedenin şartı vazgeçilmezdir, çiğneyen lanete uğrar” demesiyle alınmıştı.

Vakfedenin şartını değiştiren Atatürk olduğuna göre, bu çok ağır sözlerin gittiği adres belliydi. Bu sözlerin kamuoyunda rahatsızlığa yol açmaması beklenemezdi.

Ardından Ayasofya’ya başimam olarak atanan Prof.

Yazının Devamını Oku

Bir toz bulutunun içinde yürümek

Haftalardır bir toz bulutunun içinde yol alıyoruz.

Üstümüzü de kaplayan tozu silkeleyerek önümüzü görmeye, yürümeye çalışıyoruz alacakaranlıkta.

Toz bulutunun içinde her gün yeni görüntüler beliriyor. Bu görüntülerin bir bölümü gerçeğin kendisi olarak karşımıza çıkıyor. Bazen ilk başta şüpheyle yaklaşıyoruz ama bir süre sonra biraz üstünü eşelediğimizde birden gerçeğin kendisi göz kırpıyor.

Şekillenen bazı görüntülerde ise anlatının gerçek olmadığını biliyoruz ya da tahmin edebiliyoruz. Derken her ikisinin birbirine karıştığı, gerçek olanla olmayanın iç içe geçtiği gri bir alanda buluyoruz kendimizi. Gerçeği nasıl ayırt edeceğimizi bilemiyoruz, zorlanıyoruz.

Ama bir konuda hiçbirimizin şüphesi yok. O toz bulutunun içinde saklı olan, henüz bilmediğimiz, açığa çıkmayı bekleyen, bizden gizlenen gerçeğin daha pek çok parçası var.

Bir türlü bütün parçaları bir araya getirip gerçeğin bütününü tamamlayamıyoruz.

Ve toz bulutu içinde hiç bitmeyen hesaplaşmaları izlemeye devam ediyoruz. Gerçeğin sıklıkla bu hesaplaşmalara rehin düştüğünü, bir kısmının her seferinde bir sonraki hesaplaşmada alınacak pozisyon için ihtiyat payı olarak saklandığını hissediyoruz.

Ve bu bulutun nasıl olup da birden ortalığı kapladığı bir başka soru olarak karşımızda asılı duruyor.

Neden şimdi?

Yazının Devamını Oku

Biden-Erdoğan görüşmesi öncesinde iyimserlik ve karşılıklı eleştiriler bir arada

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, önceki gün saat 12.00 sularında başlayan AK Parti grup toplantısında, organize suç iddialarından ötürü hakkında yakalama kararı bulunan Sedat Peker’in iddialarıyla patlak veren ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’yu da içine alan tartışmalarla ilgili suskunluğunu bozarak, konuya bakışını kuvvetli bir çıkışla ortaya koydu.

Erdoğan, aslında kendisinden duymaya yabancı olmadığımız bir bakış açısını tekrarladı. “Ülkemizin tarihinin her döneminde uluslararası operasyonlara maruz kaldığını” söyledi ve “Bugün de aynı durumun devam ettiğini anlamak için öyle çok derin analizlere ihtiyaç yoktur” dedi.

Galiba konuşmasının en kritik bölümü tam bu noktada karşımıza çıktı. Şöyle dedi Cumhurbaşkanı:

Bu defa da ülkemizi, suç örgütleri üzerinden hem içeride hem uluslararası alanda kıskaca almak ve bundan siyasi sonuçlar üretmek peşindeler. Türkiye’de sosyal kaos denemeleriyle, terör örgütleriyle, darbe girişimleriyle, ekonomik tuzaklarla başarılamayan değişimin, siyasete müdahaleyle yapılacağını söyleyenlerin olduğunu hepiniz biliyorsunuz.”

Bir sonraki cümlede ise isim vermeden CHP’nin sıkça tekrarladığı erken seçim çağrılarını kastederek, “Ortada makul, mantıklı, sahici hiçbir sebep olmadığı halde erken seçim teranesi tutturanların sufleyi nereden aldıkları açıktır” diye konuştu. Bu ifadesiyle CHP’nin erken seçim talebinin aslında dışarıdan kaynaklandığını söylemiş oluyor Erdoğan.

SİYASETE MÜDAHALE YAPILACAĞINI SÖYLEYENLER KİM OLABİLİR?

 Bu tespitten sonra “Türkiye’de değişimin siyasete müdahale ile yapılacağını söyleyenlerin” kim olduğu sorusuna yanıt arayabiliriz.

Erdoğan Hepiniz biliyorsunuz” dediğine göre sır olmaması gereken bir durum söz konusudur. Bu da bizi tahmin olarak, ABD Başkanı Joe Biden’ın

Yazının Devamını Oku

Darbe sabahı Harp Okulu’nun önündeki ‘dayak tüneli’

27 Mayıs darbesinin gerçekleştirildiği gün Polatlı Topçu Okulu’nda Tabur Komutanı olan Yarbay Tarık Güryay’a verilen görev, Kara Harp Okulu’nda emniyeti sağlamaktı. Ankara’da Demokrat Partili bakanlar, milletvekilleri ve iktidara yakın bazı üst düzey kamu görevlileri evlerinden toplanarak askeri araçlarla Harp Okulu’na getiriliyordu.

Harp Okulu’nun bahçesinde askeri araçtan indirildikleri noktadan binanın kapısına kadar olan mesafe tutuklular için büyük bir kâbustu.

Devrilen Menderes hükümetinin Adalet Bakanı Celal Yardımcı, “Harbiye’ye girdiğimizde yolun iki tarafı asker ve subay tüneli halindeydi. Her gelen arabaya saldırdıkları anlaşılıyordu” diye anlatıyor. Yardımcı da o tünele girecektir.

BARAJIN AZGIN SULARINA DÖNMÜŞ SUBAYLAR

 Darbe sabahı Harp Okulu’nun bahçesinde yaşanan hadiselere ilişkin bütün tanıklıklar, Yardımcı’nın sözünü ettiği “tünel”e itilen DP’lilerin çoğunluğunun dövüldükten sonra binaya girebildiklerini gösteriyor.

Nitekim Yarbay Güryay da, okulun önündeki ortamı şöyle anlatıyor:

Harp Okulu’nun etrafı ve bilhassa ön kısmı çoğu subaylardan müteşekkil bir öfkeli insanlar kalabalığı ile dolmuştu... Hele yıkılmış DP iktidarının isimleri halk arasında pek kötüye çıkmış simaları getirildikçe, setlerini yıkmış koskoca bir barajın azgın sularına dönmüş bu insanların gazabını önlemek, beşer gücünün gösterebileceği bir marifet değildi.”

DP’lilerin maruz kaldıkları saldırıları “Gazabın son derece aşırı şekilde mübalağa edilmiş tepkileri” olarak nitelendiriyor Güryay. Bu muameleye hedef olanlar arasında Murat Ali Ülgen, Samet Ağaoğlu, Hamdi Sancar, Kemal Çakın’ı hatırladığını aktarıyor.

MENDERES LİNÇTEN NASIL KURTULDU?

Yazının Devamını Oku

Çin’den aşıların gecikmesinin nedeni Uygur Türkleri meselesi mi?

Çin Halk Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Wang Yi, bundan iki ay önce 24 Mart günü Ankara’ya ayak bastı.

Konuk bakanla yapılan görüşmelerdeki önemli bir gündem maddesi, Çin’in taahhüt ettiği Sinovac aşılarının tesliminde ortaya çıkan gecikmelerdi.

Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre Wang Yi’nin geldiği 24 Mart günü sabahı saat 09.00 itibarıyla Türkiye’de yapılmış olan toplam aşı miktarı 13 milyon 844 bin 506 doza ulaşmıştı. Bu toplam içinde iki doz aşı olmuş vatandaşların sayısı 5 milyon 723 bin 377’ydi.

İlk aşının 13 Ocak’ta Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’ya yapıldığını hatırlarsak, iki buçuk aya yakın bir zaman geçmişti. Yaşanan sorun, Çin’in yaptığı teslimatın imza attığı sözleşme ile taahhüt ettiği miktarın çok altında kalmış olmasıydı.

Kasım ayında yapılan anlaşmaya göre, Pekin merkezli Sinovac firması, aralık-ocak-şubat döneminde 50 milyon aşıyı Türkiye’ye teslim etmiş olacaktı. Şubat ayında varılan ikinci bir mutabakat çerçevesinde, bunu mart-nisan döneminde gelecek ikinci bir 50 milyon dozluk parti izleyecekti. Böylelikle, gelen toplam 100 milyon dozla mayıs ayı sonuna kadar 50 milyon vatandaşın iki kez aşılanması suretiyle, Türkiye yaza toplumsal bağışıklık açısından kısmen rahatlamış bir şekilde girecekti.

Oysa mart ayı sonu yaklaşırken toplamda ancak 13.8 milyon doz aşı yapılabilmişti. Teslimat, altına imza atılan takvimin çok gerisindeydi.

AŞI VE UYGUR TÜRKLERİ AYNI GÜNDEME GİRİNCE

Çin teslimatı neden geciktiriyordu? Gerisinde siyasi bir neden mi yatıyordu?

Bu soruya yanıt ararken Dışişleri Bakanı

Yazının Devamını Oku

Aşı stratejisinde karşılıksız çıkan vaatler

Prof. Uğur Şahin ve Dr. Özlem Türeci’nin kurucu ortak oldukları Alman BioNTech firması ile varılan ve eylül ayı sonuna kadar 120 milyon doz mRNA aşısının teslim edilmesini hedefleyen mutabakat, COVID-19 salgınıyla mücadelede ülkemizde genel bir iyimserlik dalgasının yerleşmesine yol açmış bulunuyor.

Geçen cumartesi günü yayımlanan “Türkiye BioNTech Tercihinde Neden Geç Kaldı?” başlıklı yazımızda, Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’nın ilk aşamada bu seçeneğe mesafeli baktığını, tercihini Çin aşısı Sinovac üzerinde kullandığını hatırlatmıştık. Koca’nın bütün aşı stratejisini, bu tercihle birlikte nisan ayından itibaren yerli aşının devreye gireceği gibi dayanaksız çıkan bir varsayım üzerine inşa ettiğini kendi açıklamaları üzerinden göstermiştik.

Türkiye’nin salgınla mücadelede azımsanmayacak bir zaman süresini kaybetmesine neden olan bu kararların ardından şimdi BioNTech’in seçeneğinin ön plana çıkmasıyla yeni bir evreye geçiliyor. Salgınla mücadeledeki bu dönemeç noktasında, geride bıraktığımız dönemde kamuoyuna yapılan vaatlerle bu vaatlerin gerçekleşme durumunu karşılaştırıp, bir döküm çıkartmakta yarar var.

TOPLUMUN ANCAK YÜZDE 14.25’İ AŞILANABİLDİ

Tabii bu karşılaştırmayı yapabilmek için salgına karşı aşılamanın 13 Ocak’ta başlamasından sonra geçen yaklaşık dört buçuk aylık süre zarfında aşı kampanyasının nasıl bir akışta seyrettiğini de dikkate almamız gerekiyor. Yazımızı tamamlayan grafik uygulanan bir ve iki doz aşıların toplamlarını haftalık zaman dilimleri üzerinden gösteriyor.

Tablodaki nihai toplam dün sabah saat 09.00’da Sağlık Bakanlığı’nın web sitesindeki resmi veriyi esas alıyor. Buna göre, yeni bir hafta başlarken dün sabah itibarıyla bugüne dek yapılmış toplam aşı miktarı 27 milyon 876 bine gelmişti. İki doz aşı olmuş vatandaşlarımızın sayısı 11 milyon 919 düzeyindeydi. Dün saat 16.30 sularında bu sayı 12 milyon eşiğini geçti.

Türkiye’nin nüfusu TÜİK’e göre 83 milyon 614 bin dolayında. Buradan hareketle, geçen dört buçuk aya yakın süre  içinde nüfusun henüz yüzde 14.25’inin aşılanmış olduğunu söyleyebiliriz. Genel kural olarak, güvenli bir toplumsal bağışıklık eşiğine ulaşılabilmesi için nüfusun yüzde 75’inin aşılanmış olması gerekiyor.

Kuşkusuz, COVID-19 geçirmiş olan 5 milyonun üzerindeki insanın da bağışıklık kazandığını kabul ederek bu hesaba dahil etmeliyiz. Ayrıca, bu hastalığı farkında olmadan geçirenlerin sayısı bilinmiyor. Her halükârda, Türkiye’nin bu güvenli eşiğin çok uzağında durduğunu teslim etmek durumundayız.

Bu tablonun bize gösterdiği en önemli olgu, şu ana kadar ağırlıklı olarak Çin’den gelen aşıların düzenli bir tedarik akışının olmadığı, akışın sürekli iniş çıkışlar gösterdiğidir. Bu arada, en sıkıntılı zaman kesitinin 10-16 Mayıs haftası olduğunu söylemek mümkündür.

Yazının Devamını Oku

Türkiye BioNTech tercihinde neden geç kaldı?

Önceki akşam Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’nın başkanlığında yapılan Koronavirüs Bilim Danışma Kurulu Toplantısı bir “ilk”e sahne oldu.

Toplantının videokonferans üzerinden hazır bulunan iki önemli konuğu vardı: COVID-19’a karşı mRNA aşısını geliştiren, BioNTech’in kurucu ortakları olan Prof. Uğur Şahin ve Dr. Özlem Türeci...

Sağlık Bakanı, kurul toplantısından sonra yaptığı açıklamada, “BioNTech ile 1 milyon dozla başlayan tedarik sürecinde şu an itibarıyla 120 milyon dozluk anlaşma imzalandığını” duyurdu. Koca, bu toplam içinde “6.1 milyon dozun şu ana kadar teslim edilmiş olduğunu” da ekledi.

Prof. Şahin ise açıklamasında varılan mutabakat çerçevesinde “Haziran ayının sonuna kadar 30 milyon doz getirmek, temmuz, ağustos ve eylül ayında 120 milyon dozu tamamlamak istediklerini” belirtti. Prof. Şahin, “Biz gece gündüz çalışacağız Türkiye’ye aşıyı zamanında getirmek için” diye konuştu.

ŞAHİN VE TÜRECİ GÜVEN VERİYOR

Bakan Koca ve Prof. Şahin’in önceki akşam yaptıkları bu açıklamalar, COVID-19’a karşı aşılama kampanyasında Çin Halk Cumhuriyeti kaynaklı SINOVAC aşısının teslimatındaki gecikmeler ve sürekli revize edilen hedefler nedeniyle aylardır yaşanan büyük belirsizliğin ardından ilk kez bu alanda iyimserliğe kapıyı açan bir nitelik taşıyor.

Prof. Şahin ve Dr. Türeci’nin bilim insanı kimliklerinin taşıdığı ağırlık, buluşlarıyla bütün dünyada temayüz etmelerine yol açan yetkinlikleri ve kurucu ortağı oldukları şirketlerindeki profesyonel ölçüleri esas aldığımızda, üstlendikleri bu taahhütleri yerine getirmek için azami çabayı gösterecekleri hususunda kuşku yoktur.

Gerçekten de Çin aşısının gelişiyle ilgili olarak aylardır yaşanmakta olan kafa karışıklığından sonra BioNTech aşısının 120 milyon dozluk bir partiyle devreye girecek olması, aşılama hedeflerine ilişkin denklemde yepyeni bir durumdur. Planlandığı şekilde yürürse, her kişiye iki doz üzerinden hesapladığımızda, 60 milyon insanın aşılanabileceği anlamına gelir. TÜİK’e göre Türkiye’nin nüfusunun 83.6 milyon dolayında olduğu hesaba katıldığında BioNTech’in taahhüdü nüfusun yüzde 72’sine yaklaşıyor.

Dün akşam itibarıyla 12 milyona yakın vatandaşımızın zaten iki doz aşı olduğu da hesaba alındığında, önümüzdeki eylül sonuna kadar hedeflenen toplumsal bağışıklık oranının üstüne çıkılması pekala mümkündür. Yeter ki, BioNTech ile yapılan anlaşma tam anlamıyla hayata geçirilebilsin...

Yazının Devamını Oku

İsrail-Hamas krizi dünyaya neyi gösterdi?

Dün bu yazıya başladığımda İsrail ile Hamas arasında sürmekte olan savaşta ateşkesin her an ilan edilebileceği yolunda bir beklenti ortalığı kaplamıştı. Gelen haberlere bakılırsa, İsrail ile Hamas arasında on gündür süren ve İsrail savaş uçakları ve donanmasının da dahil olduğu roket savaşında finale yaklaşmış bulunuyoruz.

Birleşmiş Milletler tarafından dün öğleyin yapılan paylaşıma göre, Gazze’de 10 Mayıs sonrasında İsrail saldırıları sonucu 75 bin kişi evinden olmuştur. Bu insanların 47 bini okullara, kalanlar ise  başka ailelerin yanına yerleştirilmiştir. Saldırılarda 44 okul ve 6 hastane hasar görmüştür. Bir hastane de elektrik kesintisi nedeniyle faaliyet dışı kalmıştır.

Geçen 10 gün içinde Gazze’de ölen Filistinlilerin sayısı 219’a yükselmiştir. Bu toplam içinde 63 ölü, 43’ü erkek, 20’si kız olmak üzere çocuklardır. Ölenlerin 35’i kadındır.

Açıklamada aynı dönemde İsrail işgali altındaki Batı Şeria’da İsrail güvenlik görevlileriyle meydana gelen hadiselerle ölen Filistinlilerin sayısı ise 25 olarak gösterilmişti. Bu toplam içinde kayıplardan 4’ü çocuktur.

BM’ye göre, bütün bu çatışmalar zarfında İsrail tarafında hayatını kaybedenlerin sayısı ise 12’dir.

FÜZE SAVAŞI ÇOCUK ÖLÜMLERİYLE HATIRLANACAK

 Kuşkusuz, her kesimden her can kaybı üzücüdür. Ancak yine de BM’nin açıklamasındaki rakamları kıyasladığımızda, İsrail’in Hamas’ın roket saldırılarına verdiği karşılığın muazzam bir orantısızlık içerdiğini vurgulamalıyız. Özellikle çocuk ve kadın ölümlerinin bu kadar yüksek olması karşısında, İsrail’in sivil-askeri hedefler arasında bir ayrım gözetmediği, bu yönüyle askeri harekât tarzının ciddi ölçülerde kuralsızlık içerdiği teslim edilmelidir.

Bu savaştan dünyanın her bir köşesindeki insanların zihinlerine kazınacak olan, İsrail füzelerinin ve bombalarının yıktığı binaların enkazları altından çıkartılan çocuk cesetlerinin fotoğrafları olacaktır. İsrail’in ABD’nin tanınmış haber ajansı Associated Press’in Gazze’de ofisinin bulunduğu binayı da vurması, bu savaşın hep hatırlanacak sembol görüntülerinden bir diğeridir.

Bugün İsrail’de işbaşındaki Başbakan

Yazının Devamını Oku

ABD İnsan Hakları İzleme Örgütü'nden: İsrail’e ‘insanlığa karşı apartheid ve zulüm’ suçlaması

İsrail, önce Doğu Kudüs’te Mescid-i Aksa’yı basması, ardından Gazze’yi ayrım gözetmeksizin hedef alan, çok sayıda sivil ölüme yol açan füze saldırılarıyla bir kez daha uluslararası camianın bir numaralı gündem maddesi haline gelmiş bulunuyor.

Netanyahu hükümetinin saldırganlığı bütün dünyada sorgulanıyor. Bu dönemde ABD sivil toplum camiasının içinden gelen ve İsrail devletinin fiillerini geçmişte ırkçı Güney Afrika rejiminin “apartheid” uygulamalarıyla aynı kategoride değerlendiren bir rapor özel bir anlam taşıyor.

Geçen hafta İsrail’e ilişkin yazımızda kısaca değindiğimiz, nisan ayı sonunda yayımlanmış olan bu rapor, ABD’nin insan hakları alanındaki en saygın sivil kuruluşlarından biri olan Human Rights Watch (İnsan Hakları İzleme Örgütü) tarafından kaleme alındı. HRW, dünyanın her bir köşesindeki insan hakları ihlallerini düzenli bir şekilde izleyen bir örgüt.

ABD’deki Demokrat Biden yönetiminin İsrail’i karşısına almaktan çekindiği için yoğun eleştirilere uğradığı bir dönemde, ülkenin en prestijli insan hakları kuruluşlarından birinin İsrail’deki Netanyahu hükümetini rahatsız eden bu raporu hazırlamış olması, her bakımdan kayda değer bir gelişme.

Öncelikle, Amerikan kamuoyunda Filistinlilerin mağduriyetlerinin anlaşılması yönünde bir farkındalığın güçlenmekte olduğunu göstermesi bakımından önem taşıyor. Nitekim, son hadiselerde özellikle yönetimdeki Demokrat Parti’nin içinde İsrail’e karşı eleştirel seslerin artmakta oluşu da, İsrail’in on yıllardır ABD’de yararlandığı dokunulmazlık örtüsünün yavaş yavaş kalkmakta olduğuna işaret ediyor.

GÜNEY AFRİKA’DAKİ IRKÇI REJİM İÇİN GETİRİLEN SUÇ

HRW’nin 218 sayfa tutan raporu “Aşılan Bir Eşik/İsrail Makamları, Apartheid ve Zulüm Suçları” başlığını taşıyor. Uzun yıllara yayılan bir çalışmanın ürünü olan bu rapor, İsrail’in uygulamalarını uluslararası hukukta “İnsanlığa karşı suçlar” başlığı altında tanımlanmış “apartheid” ve “zulüm” suçlarına ilişkin hükümler çerçevesinde değerlendiriyor.

Her iki suçun uluslararası hukukun alanına girmesi bir hayli geriye gidiyor. Özellikle “apartheid suçu” bütün dünyada çok yakından bilinen bir kategori. Güney Afrika’da beyazların siyahlara ve beyaz olmayan diğer etnik gruplara karşı üstün oldukları ideolojisi üzerinden tesis edilen, 1948’den 1994 yılına kadar süren ırkçı apartheid rejiminin uygulamalarına karşı getirilmiş olan bir suç tanımı.

Güney Afrika’da yaşayan siyahlar, bu ırkçı rejim altında on yıllarca ikinci sınıf vatandaş olarak tescil edilerek, beyazlara kıyasla sınırlı haklara ve sistematik bir ayrımcılığa maruz kaldılar.

Yazının Devamını Oku

Suriye’deki jeopolitik problemin içinden çıkabilmek çok güç

Suriye’de karşımızdaki meseleyi karmaşık bir jeopolitik problem olarak nitelendirebiliriz. Bu büyük probleme dahil olan birçok aktör var; Türkiye, Rusya, ABD, Esad rejimi, İran, PKK/YPG gibi... Her biri sahada kendi çıkarlarını maksimize etmeye çalışıyor.

Ana problemin bir dizi alt denklemi var. Temel güçlük, daha çok coğrafi ölçekte şekillenen alt denklemlerin her birinde aktörler arasında oluşabilen ittifakların bir diğer denklemde kolaylıkla yer değiştirebilmesi.

Suriye’nin bir bölgesinde çıkarları tam anlamıyla örtüşen, kendilerini müttefik olarak gören iki aktör, bakıyorsunuz ülkenin bir başka köşesinde patlak veren silahlı bir çatışmada birbirine hasım kimliklerle cephede karşı karşıya gelebiliyor.

Alt denklemler kendi içlerinde belli ölçülerde tutarlılık gösterse de, sözünü ettiğimiz çelişkiler yüzünden bu kümelerin oluşturduğu ana denklemde tutarlı bir sonuç ortaya çıkmıyor. Daha doğrusu jeopolitik problem kilitleniyor.

TÜRKİYE, ABD İLE İŞBİRLİĞİNE İSTEKLİ

 Bu anlattığımız modeli kaba bir genellemeyle Fırat’ın doğusu ve batısı diye de iki bölgeye ayırarak anlatmaya çalışabiliriz. Ama önce bütüne bir bakalım.

Türkiye, aslında başat hedef olarak Esad rejiminin bir an önce gitmesini ve yerine BM Güvenlik Konseyi kararlarında kabul edilen süreçlerden geçilerek oluşturulacak yeni bir yönetimin gelmesini istiyor, bu çerçevede rejime muhalif hem silahlı hem de silahsız gruplara kuvvetli bir destek veriyor.

Bu noktada ana perspektifte, Türkiye genelde Batı dünyası ve ABD’yi yanında buluyor. Türkiye, ABD ile Suriye konusunda yakın işbirliği içinde çalışma isteğini de gizlemiyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suriye krizinin onuncu yıldönümü dolayısıyla geçen 15 Mart’ta Bloomberg’de yayımlanan yazısında, “Biden yönetimi, kampanya döneminde verdiği sözleri tutarak, Suriye’deki trajediyi sonlandırmak ve demokrasiyi savunmak için bizimle birlikte çalışmalıdır” dedi.

Türkiye, ABD ile yakın çalışma beklentisine karşılık, bir taraftan da Suriye’nin bütününde 2017 yılından bu yana Rusya ve İran’la birlikte oluşturduğu Astana süreci içinde ortaklaşa hareket ediyor. Bu üçlü mekanizma, Suriye’ye dönük uluslararası diplomaside Batı’nın hareket sahasını kısıtlayan, ayrıca sahada belli ilerlemeleri sağlayan bir dizi sonuç yarattı geride bıraktığımız dönemde.

Yazının Devamını Oku