GeriSedat ERGİN Suriye'de uzun ve zor bir sürece hazır olalım
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Suriye'de uzun ve zor bir sürece hazır olalım

BÜTÜN işaretler Afrin harekâtının henüz daha başlangıç aşamasında olduğunu, çok uzun bir zamana yayılacak ve muhtemelen Afrin sonrasında Suriye sınırı boyunca başka benzer harekâtlara da sahne olacak zor bir döneme hazırlıklı olmamız gerektiğini gösteriyor.

Başbakan Binali Yıldırım’ın “harekâtın dört safhasının olacağı” yolundaki açıklaması, önümüzdeki yol haritası hakkında fikir veriyor. İlk safha, sınır boyunca Hatay’ın doğu ve Kilis’in güney sınırlarını, Azez bölgesinin de batı hattını izleyen 20-30 kilometre genişliğinde bir güvenlik kuşağının oluşturulmasıdır.

Bu kuşağın sınırlarının Afrin’in şehir merkezinin dış mahallelerine kadar dayanacağını tahmin edebiliriz. Başbakan, ikinci safhayı bizzat “Afrin merkezinde ve diğer bölgelerde yerleşik terör örgütlerinin yok edilmesi” hedefi olarak tarif etmiştir.

Bu iki hedefin tamamlanabilmesi ne kadar bir zaman alabilir? Fırat Kalkanı harekâtının 2016 Ağustos ayında başladığı ve yedi ay kadar sonra 2017 Mart ayında tamamlandığını, 67 şehit verildiğini bu noktada hatırlayabiliriz. Nüfus yoğunluğu dahil olmak üzere Afrin bölgesinin özellikleri ve tehdidin farklılık göstermesi isabetli bir kıyaslama yapmaya izin vermiyor. Her halükârda ilk iki safhanın kısa zamanda sonuçlanmasını beklemek gerçekçi görünmüyor.

Yıldırım’ın açıklamalarında harekâtın üçüncü ve dördüncü evreleriyle ilgili bir açıklık bulunmuyor. Ancak sonraki evrelerin Menbiç ve ardından Fırat’ın doğusu olacağı yolunda son günlerde bir dizi açıklamaya tanık olduk. Örneğin Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, harekâtın başlamasından hemen önce “Atacağımız adımlar Afrin ile sınırlı kalmaz. Burada Menbiç ve Fırat’ın doğusu da var” diyerek, orta ve uzun dönemli hedefleri de kayda geçirmiş oldu.

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın tarafından önceki akşam yapılan açıklama da aslında Türkiye’nin Suriye’ye dönük hedeflerinin önemli ölçüde bir “ucu açıklık” içerdiğine işaret ediyor. Kalın’ın açıklamasının en dikkat çekici bölümü şu ifadeler:

“Bölücü terör örgütü bölgeden tamamen temizlenene, Suriye’nin asli sahipleri olan ve 3.5 milyona yakını halen ülkemizde yaşayan kardeşlerimiz güvenle evlerine dönene kadar operasyonlarımız sürecektir.”

Bu açıklama iki önemli hedef koyuyor. Birincisi “Terör örgütünün bölgeden tamamen temizlenmesi”, ikincisi ise “3.5 milyona yakın Suriyelinin ülkelerine dönüşü”dür.

Bunlar kuşkusuz kısa bir zaman süresine sıkıştırılabilecek hedefler değil. Bölgenin terör örgütünden tümüyle temizlenmesi, Cerablus’tan Irak sınırına kadar kuş uçuşu 400 kilometreye yaklaşan ve olduğu gibi PYD/YPG’nin kontrol ettiği bir sınır hattı ve güneyindeki uçsuz bucaksız bir coğrafyaya Türkiye’nin müdahil olması anlamına geliyor. Sınırın güneyinde PKK’nın uzantısı olan PYD/YPG’nin ilan ettiği Kobani ve Cezire kantonları bulunuyor. Bu alan, Suriye coğrafyasının yaklaşık üçte birine tekabül ediyor.

Cumhurbaşkanlığı’nın açıklaması, doğuracağı sonuçlar itibarıyla ağırlıklı olarak PYD/YPG unsurları tarafından kontrol edilen bu iki kantonun devre dışı bırakılması, kantonlarda uygulanan yönetim modellerinin geçersiz hale getirilmesi yönünde bir niyeti ortaya koyuyor.

Bu iki kantondaki silahlı YPG unsurlarına karşı askeri harekâtların gündeme gelmesi, ABD faktörünü de denklemin içine davet ediyor ister istemez. Bunun nedeni, ABD’nin Suriye’nin kuzeyi ve doğusunda kalıcı olacağını açıklayıp, önümüzdeki dönemde YPG’nin omurgasını oluşturduğu Suriye Demokratik
Güçleri (SDG) ile yakın bir şekilde çalışacağını açıklamış olması. Buradaki çatışan hedefleri, neresinden bakılırsa bakılsın, Türkiye ile ABD’yi son derece sancılı bir dönemin beklemekte olduğunu haber veriyor.

Kaldı ki, üçüncü evre için hedef olarak gösterilen Menbiç, ABD askerlerinin buradaki mevcudiyeti nedeniyle Türkiye ile ABD’yi daha önceden karşı karşıya getirme riski taşıyan bir alan olarak beliriyor.

Sonuçta, ifade edilen niyetler, hadiselerin akışı, Türkiye’nin önümüzdeki dönemde Suriye karşısında kapsamlı bir doktrin değişikliğine giderek PYD/YPG tehdidini sınırın karşı tarafında karşılayacağını, bu çerçevede sıkça bu coğrafyaya askeri gücüyle müdahil olacağını, dolayısıyla sınır ötesi harekâtların süreklilik gösteren bir nitelik kazanacağını gösteriyor.

Suriye karşısında aylara değil muhtemelen çok daha uzun bir zaman kesitine yayılacak bir süreç bekliyor Türkiye’yi.

X

Türkiye’nin AİHM’deki 2021 ihlal sicili

Her yeni yılın başında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) geride bırakılan yıla ilişkin mesaisi istatistikler üzerinden Avrupa kamuoyu ile paylaşılıyor. Açıklanan bu dökümler, Avrupa Konseyi’ne üye ülkelerin, AİHM’nin denetlediği insan hakları sistemindeki sicil notu gibi değerlendirilebilir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni (AİHS) hangi ülke en çok ihlal ediyor, hangi alanlarda ihlal ediyor gibi soruların yanıtlarını çıkan kararlar üzerinden bu tablolarda bulabiliyoruz.

Ben de her yıl bir yazımı, açıklanan yeni veriler üzerinden Türkiye’nin AİHM’deki ihlallerinin değerlendirmesine ayırıyorum.

Ancak geçen salı günü AİHM’nin İzlandalı başkanı Robert Ragnar Spano’nun düzenlediği basın toplantısıyla birlikte duyurulan son verilerin tahliline geçmeden önce geçmişe dönük bir olguyu hatırlamalıyız.

TÜRKİYE İHLALLERDE ÜÇÜNCÜ SIRADA

Türkiye, geçmişte AİHM’deki bireysel başvuru mekanizması çerçevesinde verilen ihlallerin sıralamasında her yıl tartışmasız birinci çıkmaktaydı. Yani, durumu en problemli ülkeydi. Ancak Rusya’nın 1998’de bireysel başvuruyu kabul etmesi ve ardından mahkemeden bu ülke hakkında birbiri ardına kararların çıkmasıyla birlikte, kuzey komşumuz 2012 yılından bu yana ihlallerde birinciliğe yerleşmiş bulunuyor.

Tabii, Türkiye’de Anayasa Mahkemesi’nin 2012 yılından itibaren bireysel başvurularda devreye girmesi de AİHM’ye giden başvuruların sayısını azaltmaya başladığı için bu sonucun ortaya çıkmasında bir etken oldu.

Geçen yılın dökümüne baktığımızda, AİHM’nin gerek Daire gerek Büyük Daire düzeyinde ele alıp sonuçlandırdığı başvuru dosyalarında, Rusya’nın içinde en az bir ihlal yer alan toplam 219 ihlal kararıyla yine birinci geldiğini görüyoruz.

Türkiye, 2012 sonrasında ihlallerde ikinciliğe yerleşmişti. Gelgelelim, bu yıl ikinci sırayı Ukrayna, Türkiye’den aldı, toplam 194 ihlal kararıyla.

Yazının Devamını Oku

Batı’dan uzaklaşma yönelişi Türkiye’yi nereye götürür?

Dünkü yazımız Metropoll kamuoyu araştırma şirketinin yaptığı son çalışmadan yola çıkarak, Türkiye’de Rusya ve Çin ile ilişkilerin geliştirilmesine öncelik verilmesini savunanların ilk kez AB ve ABD seçeneğini tercih edenlerin önüne geçtiğini anlatıyordu. Birinci gruptakiler yüzde 39.4, ikinci grup ise yüzde 37.5 çıkmıştı.

Kuşkusuz, iki seçenek üzerinden “Hangisine öncelik verilsin?” sorusu karşısında Rusya/Çin tercihi AB/ABD’nin önünde çıkıyorsa, bu durumu Batı’ya duyulan tepkilerin, bu alandaki rahatsızlığın toplumda kök salmasının dışavurumu olarak ele almak, büyüteç altına yatırmak gerekiyor. Evet, çok ciddi bir mesele var karşımızda.

Aslında son dönemde yapılan hemen hemen her araştırmada Batı’ya karşı olumsuz bakışın artık sabit bir faktör halinde yerleştiğine, başı yukarı doğru bir çizgi halinde düzenli bir şekilde yükselmekte olduğuna tanıklık ediyoruz.

Bu çerçevede dost/düşman ülke algıları üzerinden yürütülen araştırmalarda da genellikle ABD’yi düşman görenler oldukça kalabalık bir küme olarak beliriyor. Örneğin, Metropoll’ün geçen haziran ayındaki bir araştırmasında ABD’yi düşman olarak algılayanların oranı yüzde 41.1 çıkarken, bu oran Rusya karşısında 24.5’e düşüyordu.

Türkiye’nin en azından kâğıt üstündeki stratejik ortağı, NATO’daki baş müttefiki ABD’nin ana tehdit olarak algılandığı bir ortamda, toplumsal eğilimlerde ibrenin Rusya/Çin eksenine doğru kayması şaşırtıcı olmamalıdır.

MUHALEFETİN DIŞ POLİTİKA REFLEKSLERİNİ İKTİDAR MI BELİRLİYOR?

 Değindiğimiz araştırmayı yürüten ve her yıl bu soruya yanıt arayan Metropoll’ün kurucusu ve direktörü Prof. Özer Sencar, Rusya-Çin tercihinin Batı tercihinin önüne geçmesini bir dizi faktör üzerinden değerlendiriyor.

Prof. Sencar, “Son bir yılda hem ABD hem de AB ile ilişkiler sürekli bir şekilde kötüleşiyor. ABD’nin S-400’e tepki olarak Türkiye’yi F-35 programından çıkarması önemli bir faktör. AB de demokrasi ve hukuk ihlalleri nedeniyle Türkiye’yi dışında tutmak istiyor. Bu ikisinin tutumlarını da iktidar Batı ülkelerine karşı kullanıyor. Bu da vatandaşta ‘Batı bize düşman’ algısını yaygınlaştırıyor” diye konuşuyor.

Muhalefet liderleri burada tavır almadıkları için Batı karşısında kendi tabanlarını ister istemez iktidarın tanımladığı alana yönelttikleri görüşünü ileri sürüyor Prof.

Yazının Devamını Oku

Yoksa eksen kayması bu kez Türk toplumunda mı?

Son günlerde en çok dikkatime takılan konulardan biri kamuoyu araştırmaları yapan Metropoll şirketinin bir çalışmasında Türk halkının dış politika tercihlerinde Batı ile Doğu istikametleri karşısında gözlenen kayma oldu.

Hangi tarafa derseniz hemen yanıtlayalım, doğuya doğru...

Bu bulgu, Metropoll’ün “Türkiye’nin Nabzı Ocak 2022” raporunda “Türkiye dış ilişkilerinde AB ve ABD’ye mi, yoksa Rusya ve Çin’e mi öncelik vermelidir?” sorusuna verilen yanıtlarda ortaya çıkmış.

Yanıtlarda “AB ve ABD” diyenler yüzde 37.5, “Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti” diyenler ise yüzde 39.4 çıkmış. “Fikrim yok” diyen ya da yanıt vermeyenlerin oranı ise yüzde 23.1 dolayında.

GEÇEN YIL BATI’YA DESTEK YÜZDE 40’IN ÜSTÜNDEYDİ

Bu rakamları görünce karşılaştırma yapabilmek için önceki araştırmalardaki benzer ölçümlerin sonucuna bakmak gerekti. Metropoll’ün kurucusu ve direktörü Prof. Özer Sencar’dan bir önceki araştırmayı paylaşmasını rica ettim. Tam bir yıl önce yapılan “Ocak 2021” araştırmasında da büyük ölçüde aynı sorular yöneltilmiş. O zaman bu soruya AB ve ABD diyenler yüzde 40.9 çıkarken, Rusya ve Çin’e öncelik verenler yüzde 27.6 görünüyor.

Burada önemli olan nokta, Metropoll’ün yıllardır düzenli olarak yönelttiği bu soruda ilk kez Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti tercihlerinin toplamda ABD ve AB’nin toplamının önüne geçmiş olmasıdır. Prof. Sencar da “İlk kez böyle bir durumla karşılaştık. Daha önce Batı tercihi hep öndeydi” diye konuşuyor.

Bu arada geçen yılki araştırmanın soruları arasında küçük bir farklılık bulunduğunu da kaydedelim. Geçen yıl “Hepsine öncelik verilsin”, “Hiçbirine verilmesin”, “Diğerleri” tercihleri de sorular arasında yer almış. Bu yıl ise başat tercihler ön plana çıkartılmış.

Geçen yıl “

Yazının Devamını Oku

15 Temmuz’dan 'sıkarız' söylemli bir suç duyurusuna

Zorunlu olmadıkça gazetecilerin kendilerinden söz etmelerine sıcak bakan bir gazetecilik tarzından gelmiyorum.

Ama bugün bir istisna yapmam gerekiyor. Nedeni, bu kez 15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili kendi yazıp çizdiklerime değinmek zorunda kalmamdan kaynaklanıyor.

2017 yılı ilkbaharında yeniden bu köşeye döndüğümde yakından izlemeye aldığım konulardan biri 15 Temmuz 2016 darbe girişimiyle ilgili hazırlanan iddianameler ve başlayan kovuşturma süreçleri olmuştu. Zamanımın yettiği ölçüde birçok iddianame okuyup 15 Temmuz gecesi ne olduğunu anlamaya çalıştım, bu konuda sayısız yazı kaleme aldım.

Dosyaları irdeledikçe, bu darbe girişiminin arkasında -adına ne denirse densin-
Fethullahçı kriminal örgütün olduğu yolundaki kanaatim daha da kuvvetlendi. Arşivlerin de teyit edeceği bu mesaimin bana galiba 15 Temmuz bağlantılı bir mevzu çıktığında bir iki söz etme hakkını verdiğini düşünüyorum.

*

Beni bu yazıyı yazmaya sevk eden, önceki gün “15 Temmuz Şehitler ve Gaziler Platformu” üyeleri tarafından ülkemizin en önemli sanatçılarından Sezen Aksu hakkında İstanbul Çağlayan Adliyesi’nde savcılığa yapılan suç duyurusu ve bu vesileyle okunan basın açıklamasında kullanılan ifadeler oldu.

Söz konusu platform, 15 Temmuz gecesi sokağa çıkarak kalkışmaya direnen, yaralanan vatandaşlar ile bu hadiseler sırasında şehit olan vatandaşlarımızın yakınlarının bir araya geldiği bir sivil toplum örgütlenmesi. Kuruluş amaçlarını ve muhtelif faaliyetlerini anlattıkları kendi web siteleri de var.

Platformun yönetici ve üyeleri, geçen pazar günü

Yazının Devamını Oku

Sağlık Bakanlığı’nın COVID-19 test politikasında revizyon sinyalleri

Bu hafta bundan önceki yazılarda, COVID-19’un Omikron varyantının ortaya çıkmasının ardından PCR testlerine ilişkin politikanın esnetilmesinin yol açması muhtemel olumsuz sonuçlarına odaklandık daha çok.

Bugün bu başlık altında yapacağımız son bir değerlendirmede, konuyu bu kez Sağlık Bakanlığı’na bağlı Koronavirüs Bilim Danışma Kurulu Üyesi Prof. Serap Şimşek Yavuz’un görüşleri üzerinden ele alacağız.

İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi öğretim üyesi olan Prof. Yavuz, aynı zamanda Türk Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Derneği’nin (KLİMİK) de başkanlığını yürütüyor. Türkiye’de bu alandaki önde gelen uzmanlık kuruluşunun başkanı olması, kendisinin görüşlerine ayrı bir ağırlık kazandırıyor kuşkusuz.

PCR TESTLERİNDE TIKANMA YAŞANDI

Prof. Yavuz’un hafta içinde Demirören Haber Ajansı’na yaptığı ayrıntılı açıklamaların en önemli noktalarından biri şudur: Omikron varyantının saptanması ve dünyada hızla yayılmasıyla birlikte, Türkiye’de de bir pik yapacağının öngörülüp, bu konuda atılması gereken adımlara ilişkin gerekli uyarılar Bilim Kurulu tarafından zamanlı bir şekilde kayda geçirilmiştir.

Prof. Yavuz, tahmin edilen artış nedeniyle test sayısının artırılmasının, bu çerçevede yalnızca PCR testleri değil, aynı zamanda buna ek olarak “hızlı testler”in de gündeme alınmasının önerildiğini anlatıyor. Bilim Kurulu’nda tavsiye edilen, vakaların yakalanabilmesi için test çeşitliliğinin sağlanmasıdır. Zaten Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) Omikron karşısında yaptığı bütün uyarılar, gelmekte olan dalga karşısında test kapasitesinin güçlendirilmesi yönünde olmuştu.

“Buraya daha hazırlıklı girilseydi... Omikron pikine böyle (hazırlıklı) girmiş olmamız gerekirdi. Öyle giremediğimiz için PCR için hastanelerde korkunç kuyruklar oldu, test sayıları aşırı yükseldi... İnanılmaz sayıda fazla sayıda hasta başvuruları oldu, test sıkıntısı yaşandı. Çok uzun süre test sonucu bekler hale geldi insanlar... Sağlık Bakanlığı burada başka bir yönteme giderek, test yapılacak grupları azaltmaya gitmek zorunda kaldı” diye konuşuyor Prof. Yavuz.

Bilim Kurulu üyesi, açıklamalarının bir başka bölümünde “Geçtiğimiz haftalarda PCR testlerinde bir tıkanma yaşandığını” söylüyor.

Buradan çıkartacağımız sonuç, Bilim Kurulu’nda test kapasitesinin güçlendirilmesi yönünde önceden iletilen önerilere rağmen, gerekli hazırlıklar zamanında yapılmadığı için sistemin Omikron dalgası karşısında birden sıkıntıya girmiş olmasıdır. Dalganın kuvvetli bir şekilde vurması ve bunun sonucu test kuyruklarının uzaması karşısında, Sağlık Bakanlığı’nca çare olarak test yapılan grupların azaltılması yoluna gidilmiştir.

Yazının Devamını Oku

Devlet hastanesinde PCR testi yaptırabilmenin ahlaki ikilemi

Acil servisteki görevli, PCR testi için sırası gelen arkadaşıma test yaptırmak istemesinin nedenini sordu.

Temaslıyım...” dedi arkadaşım.

Sadece temaslı olanlara test yapmıyoruz” diye yanıtladı kadın görevli.

Ardından ikinci bir soru yöneltti: “Semptomunuz var mı?”

Bu soru, arkadaşımı iç dünyasında oldukça sıkıntılı bir ikilemle karşı karşıya getirdi. Çünkü COVID-19 testi pozitif çıkan biriyle temaslı olmakla birlikte kendisinin herhangi bir şikâyeti, belirtisi yoktu. Ama görevliye ”Hayır” derse testi yaptırması mümkün olmayacaktı.

Karşısındaki duvarda asılı duyuruda büyük harflerle aynen şöyle yazılıydı:

SAĞLIK BAKANLIĞI’NIN SON YAYINLANAN KARARINA GÖRE BELİRTİSİ (SEMPTOM) OLMAYAN KİŞİLERE PCR TESTİ YAPILMAMAKTADIR. BAŞHEKİMLİK

Başhekimlik sözcüğünün üstünde bir resmi mühür ve Başhekim Yardımcısı’nın imzası vardı.

Bu diyaloglar geçen pazartesi akşamı İstanbul’daki bir devlet hastanesinde geçiyordu.

Yazının Devamını Oku

Aşı kampanyasında gelinen noktanın gerçekçi bir muhasebesi şart

Covid-19 salgınına etkili bir şekilde karşılık verilecekse bu mücadelenin öncelikle doğru ve objektif bilgi üzerinden yürütülmesi gerektiğine herhalde kimse itiraz etmeyecektir. Kamuoyunda bu konuda yapılacak tartışmaların da yaratılan algıları, izlenimleri değil, güvenilir, sağlıklı bilgiyi esas alması şarttır.

Bu kabulde mutabık isek, önce salgınla mücadelenin en etkili aracı olan aşı kampanyasını doğru verilere dayanan bir çerçeve üzerinden değerlendirmek gerekiyor.

İLK BAKIŞTA YÜKSEK GİBİ GÖRÜNÜYOR AMA...

Sağlık Bakanlığı’nın her gün düzenli bir şekilde güncellediği rakamlara baktığımızda, toplumun geniş bir kesiminin aşılanmasında bir hayli mesafe kat edildiği izlenimini alabiliriz.

Hatırlanacaktır, aşı kampanyası 13 Ocak 2021 tarihinde Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’nın canlı yayında aşı olmasıyla başlama vuruşunu yapmıştı. Geçen bir yıl zarfında 52 milyon 182 bin kişinin iki doz aşı yaptırmış olmasının önemi azımsanmamalıdır.

Sağlık Bakanlığı’nın web sayfasında yer alan ve önceki akşam (salı) saat 19.00 itibarıyla aşılamadaki durumu gösteren tabloda, “En az iki doz aşı olmuş 18 yaş ve üstü nüfusun oranı” yüzde 84.07 olarak verilmekteydi. Bu, kuşkusuz ilk bakışta etkileyici bir oran.

NÜFUSUN YÜZDE 62.4’Ü ÇİFT AŞILI

Bir kere, oranın bu kadar yüksek çıkması, yalnızca 18 yaş ve üstü nüfusa göre hesaplanmasından kaynaklanıyor. Peki ya nüfusun tümüne oranlarsak?

Türkiye İstatistik Kurumu’a (TÜİK) göre 2020 sonu itibarıyla nüfusun 83 milyon 614 bin kişi olduğu dikkate alındığında, 18 yaş üstü kategorisi için yüzde 84.07 olan aşılama oranı, toplam nüfusa göre bakıldığında yüzde 62.4’e düşüyor.

Yazının Devamını Oku

COVID-19 önlemlerinin gevşetilmesi bilime uygun mu?

Yakın bir arkadaşım hafta sonu eşiyle birlikte Atina’ya yaptığı gezi sırasında COVID-19 önlemlerinin sıkılığına ilişkin başından geçen tecrübeyi paylaştı benimle.

Yunanistan’ın bir turizm ülkesi olduğunu, turizm gelirlerinin komşumuzun bütçesi için taşıdığı önemi hesaba kattığımızda, ilk bakışta bu işi biraz esnek tutacakları gibi bir düşünce aklınıza gelebilir. Öyle düşünüyorsanız yanılıyorsunuz.

Ülkeden içeri adım atabilmek için bir dizi formaliteyi aşmanız gerekiyor. Bunların önemli bir bölümü pek çok AB ülkesi açısından geçerli. Ama ülkelere göre farklılıklar da var. Örneğin Yunanistan’a girebilmek için önce 72 saat zarfında alınmış PCR testi ve AB’de geçerli olan bir aşı sertifikası sunmanız gerekiyor. Bu bilgiler önceden online aktarılıp onay alındıktan sonradır ki zaten bilet alınabiliyor. Size gönderilen onay kodunun havaalanına girişte onaylanması gerekiyor. Ayrıca, pasaport kontrolüne girmeden ilave PCR testi de yapılıyor havaalanında ve pozitif çıkarsanız 15 gün karantinaya alınıyorsunuz.

Diyelim ki bütün bu aşamaları geçtiniz ve havaalanından kente doğru yola çıkış yaptınız. Arkadaşımın dikkatini çeken, maske takma zorunluluğunun çok ciddiye alınması ve uygulamanın polis tarafından bir hayli sıkı bir denetiminin yapılması olmuş. Eşiyle rahat nefes almak için bir ara maskelerini çıkardıklarında polise yakalanmışlar. Bir ceza tutanağı düzenlenmiş ve ikinci kez yakalandıklarında 300 Euro ceza kesileceği bildirilmiş kendilerine.

Ülkede her yere istisna olmaksızın maskeyle girmek zorundasınız” dedi arkadaşım. Her dükkân, lokanta, metro, kamuya açık binanın girişinde AB onaylı aşı belgesine ilişkin QR kodu cep telefonundan kontrol edilip onay bekleniyor. “Restoranların açık havada oturulan alanları da buna dahil. Sadece küçük dükkânlara aşı kartı olmadan, maskeyle girebiliyorsunuz” diye ekledi.

ALMANYA VE İTALYA’DA ÖNLEMLER ARTIYOR

Arkadaşımın Atina tecrübesini paylaştıktan sonra Avrupa Birliği’nde uygulanan koronavirüs önlemlerinin derecelerinde ülkeden ülkeye belli farklılıklar olabildiğini belirtelim. Fikir vermek bakımından bir iki ülkeden şu örnekleri aktaralım...

Almanya, özellikle Omikron varyantının yayılmasıyla birlikte COVID-19 önlemlerini daha da sıkılaştırmış durumda. 7 Ocak’tan itibaren uygulamaya konan bir dizi yeni önlemle restoranlar, kafeler ve barlara girişte müşterilerin artık iki doz aşıya ek olarak hatırlatma dozunu olduklarını da belgelemeleri, hatırlatma dozu yoksa negatif test sonucunu göstermeleri gerekiyor.

Bir başka anlatımla, iki doz aşı olmak da yeterli görülmüyor kalabalık mekânlara girmek açısından. Bu önlem sinema ve tiyatrolarda da uygulanıyor. Ayrıca başka pek çok sınırlama da söz konusu. Futbol maçlarının seyircisiz oynanması buna dahil.

Yazının Devamını Oku

COVID-19 ile mücadelede gevşeme adımları

Geçen hafta COVID-19 ile mücadelede birbiri ardına alınan bir dizi karar ve bu kararların bazılarının sonradan geri alınmasının yol açtığı kafa karışıklığı, salgınla mücadelenin ne ölçüde tutarlı ve bilimsel çerçevede yürütüldüğü konusunda bir dizi soru işaretini beraberinde getirdi.

Meseleyi değerlendirmek üzere yola çıkarken önce bu son kararların öncesindeki arka planı kısaca hatırlayalım. Özellikle aralık ayının sonundan itibaren küresel yönelişle de uyumlu bir şekilde, öncekilere kıyasla çok daha bulaşıcı olan Omikron varyantının yayılmasıyla birlikte, Türkiye’deki vaka sayılarında da yüksek bir artış eğrisi gözlenmeye başlamıştı.

Örneğin Sağlık Bakanlığı verilerine göre, 27 Aralık haftasına günlük 26 bin vakayla girilmiş, bunu izleyen 3 Ocak’ta başlayan haftanın ilk günü toplam 45 bine yaklaşmıştı. Ve nihayet geçen hafta başı 10 Ocak Pazartesi günü 65 binin üstünde vaka kayda geçmişti. Geçen hafta 12 Ocak Çarşamba günü 77 bin 722 yeni vaka açıklandı.

Bir başka anlatımla, yaklaşık iki hafta içinde vakalarda üç kat dolayında bir artış söz konusuydu. Bu, yaklaşık iki yıldır süren salgının en yüksek günlük vaka rakamıydı. Bundan önce bir gün içinde kaydedilen en yüksek vaka sayısına 16 Nisan 2021 tarihinde 63 bin 82 vakayla rastlanmıştı.

Aslında geçen son iki hafta pek çok Avrupa ülkesinde de salgın yukarı doğru tırmanma eğilimini korumuştu. Günlük vakalarda İngiltere ve İtalya’da 200 bin, Fransa’da 300 bin, İspanya’da 150 bin, Almanya’da 80 bin eşikleri görülmüştü.

BELİRTİ GÖSTERMEYENE PCR TESTİNE SON

İşte vakalardaki tırmanış sürerken geçen hafta Ankara’dan birbirini izleyen iki kritik açıklama geldi. Birincisi, 12 Ocak Çarşamba akşamı, yani vakaların 77 bini geçtiği akşam duyuruldu.

Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’nın yaptığı bu açıklamaya göre, aşısını ve hatırlatma dozunu olmuş “temaslı kişiler” artık karantinaya alınmayacaktı. Ayrıca, pozitif vakaların tamamı yedi gün izolasyonu tamamladıktan sonra test yaptırmaksızın izolasyondan çıkabileceklerdi.

Koca

Yazının Devamını Oku

Erdoğan’ın AB mesajları: Garp cephesine dönük yeni bir şey yok

Yeni yıl dolayısıyla Ankara’dan yapılan muhtelif dış politika açıklamalarını izlerken önümüzdeki dönemde daha çok bölgesel normalleşme adımlarının ön plana çıkacağı yolundaki vurgular dikkatimi çekmişti. Batı’ya, Avrupa Birliği’ne dönük belirgin bir vurgu görmeyince, doğrusu geldiğimiz noktada bunu çok da yadırgamamak gerektiğini düşünmüştüm.

Buna karşılık Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın önceki gün AB’ye üye ülkelerin büyükelçilerini topluca kabul edip burada yaptığı uzun konuşmayı okuyunca, Ankara’da her şeye rağmen Avrupa’ya bir mesaj verme ihtiyacının duyulmakta olduğunu söyleyebiliriz.

Erdoğan, geçen yılın başında da AB’ye dönük kuvvetli bir çıkış yapmış, “Türkiye’nin geleceğini Avrupa ile birlikte kurmayı tasavvur ettiğini” belirtmiş, bu beyanları bazı açılımların yapılabileceği yolunda beklentilere de yol açmıştı.

Ancak bu çıkışın arkasından verilen mesajları tamamlayacak adımlar gelmemiş, AB tarafı da bu durumu aynı şekilde, yani hareketsizlikle karşılamıştı. Sonuçta geride bıraktığımız 2021, ilişkilerin ciddi bir ilerleme sağlanmadan bir kilitlenme hali içinde seyrettiği bir yıl olarak geçmişti.

Erdoğan’ın konuşmasına bakılırsa bu yıl farklı olabilir mi? Bu soruya yanıt ararken önce Erdoğan’ın verdiği başlıca mesajlara bakalım.

AB’NİN SORUNLARININ ÇÖZÜMÜNDE ANAHTAR TÜRKİYE Mİ?

Cumhurbaşkanı’nın konuşmasında daha çok AB’nin neden Türkiye’yi gözden çıkaramayacağı, neden Türkiye ile çalışmaya mecbur olduğu tezinin vurgulanması dikkat çekiyor. Erdoğan, bir anlamda Türkiye’nin AB’ye karşı elinde tuttuğunu düşündüğü kartları Brüksel’e ve AB ülkelerinin başkentlerine gösteriyor.

Erdoğan, bu çerçevede AB’nin bugün karşı karşıya olduğu tehditlerin aşılmasında “anahtar ülkenin Türkiye olduğunu” belirtiyor. Yani “Sizin sorunlarınızın çözümü bizden geçiyor” mesajını veriyor.

Tahmin edilebileceği gibi hemen ardından konu özellikle göç meselesine geliyor. Cumhurbaşkanı, bu bölümde AB’ye önümüzdeki dönemde “

Yazının Devamını Oku

Anayasa Mahkemesi salonundan Amerikan filmlerindeki mahkeme salonlarına

Felsefenin ilk kurucularından biri olarak kabul edilen Sokrates, milattan önce dördüncü yüzyılın hemen başında 399 yılında iki suçtan yargılandı Atina’da: “Tanrılara inanmamak” ve “Gençliği yozlaştırmak”.

Dava bir gün içinde karara bağlandı. Sokrates, suçlu bulunup ölüme mahkûm edildiği açıklandığında, savunması için kendisine çok az süre verildiğinden hâkimleri suçsuzluğuna inandıramadığını söyleyecek, “Bu kadar kısa sürede bu kadar büyük iftiralardan kurtulmak kolay değil” diyecekti.

Anayasa Mahkemesi (AYM) Başkanı Prof. Zühtü Arslan, Sokrates’in duruşmasında süre azlığı konusundaki şikâyetini aktardıktan sonra filozofun esasen bu sözleriyle “silahların eşitliği” ilkesinin bir boyutuna işaret ettiğini belirtiyor. Bu, sanığın asgari haklarından olan “savunma için gerekli zamanın tanınması” gereğidir.

MAHKEME SALONUNDA ‘ADLİ DÜELLO’ YÖNTEMİ

Prof. Arslan, bu açıklamayı geçen pazartesi günü AYM’nin Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi ile birlikte düzenlediği “Adli Yargılanma Güvencesi Olarak Silahların Eşitliği İlkesi“ konulu sempozyumun açış konuşması sırasında yaptı.

Sokrates, baldıran zehri içirilerek hayata veda etmişti. Ancak ölüme giderken kendisine tanınan sürenin adil olmadığından şikâyetçiydi. Bugünün hukuk kavramlarıyla baktığımızda, yargılamada silahların eşitliği ilkesi uygulanmamış, bunun sonucu “adil yargılanma hakkı” gözetilmemişti.

AYM Başkanı, konuşmasında silahların eşitliği meselesinin tarih içindeki seyrini aktarırken silah sözcüklerini çağrıştıran başka kavramlara da başvuruyor. Örneğin, Avrupa’da Ortaçağ boyunca yargılamalarda “adli düello” olarak adlandırılan, suçlayan ile suçlananın mahkeme salonunda tezlerini düello yapar gibi savunmaları yöntemini hatırlatıyor.

Bu yargılamada hâkimin görevi, uyuşmazlığın çözümünü sağlayacak adli düellonun eşit şartlarda, yani aynı nitelikteki silahlarla yapılmasını sağlamaktır. Burada söz konusu ilkenin hâkime bakan yönü ortaya çıkıyor: Adil davranmak, birinin lehine diğerinin aleyhine olacak şekilde davranmaktan kaçınmak...

Prof.

Yazının Devamını Oku

Anayasa Mahkemesi Başkanı’ndan ‘adil yargılanma hakkı’ uyarısı

Anayasa Mahkemesi (AYM) Başkanı Prof. Zühtü Arslan, geçen pazartesi günü düzenlenen “Adli Yargılanma Güvencesi Olarak Silahların Eşitliği İlkesi” başlıklı sempozyumda “Bu sayı ve oranlar bize adli yargılanma hakkı konusunda önemli bir meselemiz olduğunu söylüyor” diye konuşuyor.

Önemli mesele” nitelemesine yol açan sayı ve oranlar nedir?

Başkan Arslan’ın bu tespiti, AYM’nin bireysel başvuruları incelemeye başladığı 2012 yılından bugüne dek verdiği “ihlal kararları” içinde “adil yargılanma hakkı” üzerinden çıkan kararları konu alıyor. Buna göre, ihlal kararlarının “büyük bir bölümü” bu kategoride verilmiştir.

İhlallerin bu boyutuna dikkat çekerken “Bu noktada bireysel başvuru istatistiklerinin endişe verici olduğunu üzülerek belirtmek isterim” diyor AYM Başkanı.

İHLALLERİN YÜZDE 77’Sİ ADİL YARGILANMA HAKKINDAN

Prof. Arslan’a göre, yalnızca geride bıraktığımız 2021 yılında mahkemeye yapılan 66 bin civarında başvurunun yüzde 73’ten fazlasında adil yargılanma hakkının ihlal edildiği şikâyeti yer alıyor. Yani vatandaşlar, mahkemelerde hakkaniyete uygun bir yargılama görmedikleri, mağdur edildikleri şikâyetiyle soluğu AYM’de alıyorlar.

İlginç olan nokta, AYM’nin de birçok dosyada şikâyet sahibi vatandaşları haklı bulmuş olmasıdır.

Nitekim Başkan’ın paylaştığı çarpıcı bir istatistik, AYM’nin bugüne dek verdiği ihlal kararlarında adil yargılanma hakkından çıkan kararların yüzde 77 ile toplam içinde birinci sırada gelmesidir.

Bir başka anlatımla, neredeyse mahkemeden çıkan her dört ihlal kararından üçü, hatta biraz fazlası, adil yargılanma hakkından veriliyor. Diğer hak ihlallerine ilişkin kategoriler bu başlığın arkasından geliyor.

Yazının Devamını Oku

COVID-19 her evin kapısından içeri girmeye çalışıyor gibi

Son günlerde yakınlarımla, arkadaşlarımla, meslektaşlarımla diyaloglarımda giderek genişleyen bir yer tutmaya başladı yeni COVID-19 vakaları.

Kiminle konuşsam, muhatabım ya COVID-19 geçirmiş oluyor ya da bir yakınının virüse yakalandığını, hatta evde karantina durumunun yaşandığını anlatıyor. Yoğun bakımda tedavi altına alınan vakalar da var rastladıklarım arasında.

COVID-19 ülkemizde 2020 yılı mart ayından bu yana hüküm sürüyor. Salgın, muhtelif dalgalar halinde seyretti bu geçen süre zarfında. Bundan önceki dalgalarda bugün gözlediğimiz ölçüsünde bir vaka yoğunluğuna tanıklık etmemiştik günlük hayatımızın akışı içinde.

Örneğin, geçen hafta sekiz yaşındaki yeğenimin gittiği ilkokulda sınıfındaki iki öğrenci COVID-19 çıkınca, çevrimiçi eğitime geçtiler ve derslere evden devam edildi. Neyse ki dün sınıfında yeniden yüz yüze eğitime dönüldü ve bizimki de okuluna gidebildi.

‘ÖNCE STÜDYODAKİ TOZDAN ZANNETTİM’

Bu arada, geçen pazar günü virüse yakalandıklarını öğrendiğim iki meslektaşıma WhatsApp’tan “Geçmiş olsun” mesajı gönderdim.

Her ikisi de kadın olan bu meslektaşlarımdan birincisi (48), virüse yakalandığını geçen cuma günü fark etmişti. Hepsi BioNTech olmak üzere üç aşılıydı üstelik. “Geçen cuma günü ofiste boğazımda gıcık oldu. Herhalde stüdyodaki tozdandır, dedim. Akşam eve geldiğimde bizimkilerle yemek yerken tat ve koku alamadığımı, bir gariplik olduğunu fark ettim. Ertesi sabah ailece hastaneye gidip test yaptırdık. Sonuç, ben ve annem pozitif, kız kardeşim ve babam negatif çıktı” diye anlattı.

İlginç olan, başka hiçbir belirtinin olmamasıydı. Dün kendisiyle sohbet ederken “Koku ve tat duygusu hâlâ gelmedi, biraz zaman alıyormuş. Ama öksürüğüm yok. Bir de bugün ilk kez sırtımda ve göğsümde bir ağrı hissettim” dedi. Yine de durumu çok sıkıntılı görünmüyordu. “Evde hepimiz bir odaya çekilmiş vaziyette yaşıyoruz” diye anlattı içerdeki görüntüyü.

‘AĞIR GRİP 

Yazının Devamını Oku

Kazakistan’daki gelişmelere nasıl bakmalıyız?

Çok değil, yılbaşından hemen önce Kazakistan’da geçen hafta yaşanan olaylara dair bir kehanet ortaya atılsa, muhtemelen birçok kişi buna şüpheyle yaklaşırdı.

Kazakistan, Sovyetler Birliği’nin 1991 yılı sonunda dağılmasından sonraki otuz yılı aşkın süre içinde Orta Asya bölgesindeki en önemli istikrar merkezi olarak görülmüştü.

Petrol ve doğalgazın yanı sıra altın ve uranyum dahil pek çok doğal zenginliğe sahip, yüzölçümü olarak Türkiye’nin üç buçuk kat büyüklüğünde, Hazar Denizi kıyılarından Çin Halk Cumhuriyeti sınırlarına kadar devasa bir coğrafyaya yayılan, buna karşılık 19 milyona yaklaşan görece küçük bir nüfusu barındıran bir ülkeden söz ediyoruz.

Tabii Kazakistan’daki istikrar kavramı, ülkenin bağımsızlığını kazandığı 1991 yılından bu yana ipleri elinde tutan eski Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev ile özdeşleşmişti. Nazarbayev, 2019 yılında görünüşte geriye çekilip yerine halefi olarak eski başbakanlardan Senato Başkanı Kasım Cömert Tokayev’in önünü açmıştı. Ancak Nazarbayev‘in “Güvenlik Konseyi Başkanı” olarak perde gerisinden ipleri elinde tutmaya devam ettiği, dolayısıyla yine onun ismiyle özdeşleştirilen bir istikrarı temsil ediyordu ülkedeki yönetim modeli.

Toplam 164 insanın öldüğü, 2 bin dolayında insanın yaralandığı, 8 bine yakın insanın gözaltına alındığı bu hadiseler sırasında Nazarbayev heykellerinin kaldırımlara düştüğü, Başkanlık Sarayı’nın, devlet dairelerinin ciddi hasara uğradığı görüntülere bakınca, dışarıdan atfedilen istikrar tablosunun ne kadar yanıltıcı olabileceği şimdi daha iyi anlaşılmış olmalıdır.

SPONTANE PROTESTOLAR NASIL ŞİDDET EYLEMİNE DÖNÜŞTÜ?

 Aslında Kazakistan’da meydana gelen olayların perde arkasının tam olarak açıklık kazandığını söyleyebilmek bu aşamada güç. Yılbaşından hemen sonra ülkenin batısında sıvılaştırılmış petrol gazına (LPG) yapılan zamları ve ekonomik koşulları protesto amacıyla başlayan gösteriler, kısa zamanda ülkenin başka kentlerine ve bu arada eski başkent Almati’ye sıçradı.

Burada dikkat çekici olan bir nokta, ülkenin batısında barışçıl bir çizgide yola çıkan protestoların sonradan diğer şehirlerde özellikle de Almati’de farklı bir nitelik kazanmış olmasıdır. New York Times’ın görgü tanıklarına dayanarak bildirdiğine bakılırsa, protestoları başlatan kesimlerle daha sonra sokağa yayılan şiddete meyilli sivil gruplar arasında bariz bir fark var. Bu arada sosyal medya hesaplarından da teyit edilen bir husus, geçen çarşamba günü gösteriler patlak verdiğinde polisin geri çekilmiş olmasıdır.

Sahadan gelen bu gibi bilgiler, görüntüler, başlangıç aşamasında hedefi zamları protestoyla sınırlı olan gösterilerin bir noktada Kazakistan’ı yöneten kadrolar arasında bir iç hesaplaşmada kullanıldığı yolundaki spekülasyonları da tetikliyor.

Yazının Devamını Oku

İnternet haberlerine erişim yasaklarına AYM’den özgürlükçü bir müdahale

İlk bakışta Türkiye’de sistemin gözünden “olağan şüpheliler”in bir resmi geçidi gibi duruyor. Hepsi de orada. Nerede? Anayasa Mahkemesi’nin dün Resmi Gazete’de yayımlanan son ihlal kararının girişindeki başvuru sahipleri listesinde.

Anayasa Mahkemesi (AYM), internette haberlere erişime getirilen kısıtlamalar nedeniyle yapılan muhtelif bireysel başvuruları birleştirip tek bir “pilot dava”ya dönüştürmüş. Bu davada alınan kararda başvuru sahiplerinin listesinin başında “diken.com.tr”nin yayıncısı olan şirket var. Adı “Keskin Kalem Yayıncılık ve Ticaret A.Ş.”.

Başlarının derde girmesinin nedeni, 2018 yılında CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun TBMM’de çocuk istismarı konusunda özel bir araştırma komisyonu kurulması için yaptığı başvurunun reddedildiğini anlatan bir haber hazırlamış olmaları. TBMM Başkanlığı’nın başvurusu üzerine Ankara 2. Sulh Ceza Hâkimliği bu habere erişim yasağı getirmiş. İnternet sitesinin Ankara 3. Sulh Ceza Hâkimliği’ne yaptığı itiraz da reddedilmiş. Bunun üzerine Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuşlar.

Bir diğer başvurucu, “sol.org.tr” isimli internet haber sitesinin sahibi olduğu “Gelenek Basım Yayım ve Ticaret Ltd.”. Bu site, 2018 yılında bir özel kolejin öğretmenlerin maaşlarını ödemediği yolundaki iddiaları ve ayrıca çocukların kaydını alan velilerin ödedikleri ücretlerin iade edilmediğine ilişkin şikayetlerini aktarmış. Bu haberlere de engel getirilmiş. İtirazları sonuç getirmeyince onlar da çareyi AYM’ye başvurmakta bulmuşlar.

Üçüncü başvurucu yine soldan bir yayın organı olan Birgün gazetesi. Gazetede ve “birgun.net” isimli internet sitesinde 2018’de Hasankeyf taşıma ihalesinin iptal edildiğini ve konu ile ilgili üç kamu görevlisi hakkında soruşturma açıldığını duyuran bir haber yapılmış. Bu kamu görevlilerinin başvurusu üzerine erişim engeli gelmiş. Bu dosya da aynı güzergâhı izleyerek AYM’nin önüne kadar gelmiş.

Dördüncü başvurucu, bugün Sözcü’de yazmakta olan gazeteci-köşe yazarı Çiğdem Toker. 2016 yılında Cumhuriyet’te çalışırken gazetenin internet sitesinde de yayımlanan “Ferhat Tepe Dosyası Neden Kapandı?” başlıklı bir yazı kaleme almış Toker. 1993 yılında faili meçhul bir cinayete kurban giden Özgür Gündem gazetesinin Bitlis muhabiri Tepe’nin ölümünün üstünün kapatılmasını sorgulamış bu yazısında.

İlginç bir not, Tepe’nin ölümüyle ilgili olarak devlet makamlarının etkili bir soruşturma yürütmedikleri gerekçesiyle AYM’nin 2016 yılında verdiği bir “hak ihlali” kararı var. Toker’in yazısında adı geçen, dönemin Tatvan’daki 6. Tugay Komutanı Tuğgeneral K.T. başvuruda bulununca, bu yazıya da erişim yasağı gelmiş. Gazeteyi yayımlayan “Yeni Gün Haber Ajansı A.Ş.” de aynı dosyadaki diğer başvurucu.

Bir başka şikâyet sahibi, “gazeteduvar.com.tr”yi yayımlayan “And Gazetecilik, Yayıncılık, Sanayi ve Ticaret A.Ş”. Site, Esenler Belediye Başkanı Tevfik Göksu’nun 2019 yerel seçimi öncesinde CHP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı adayı Ekrem İmamoğlu hakkındaki sözleri nedeniyle yayımladığı “Yunan Olmak da Ayıp Değil, Pontus da...” başlıklı haber nedeniyle de erişim engeli görmüş ve aynı süreçten sonra AYM’ye gitmiş.

Yazının Devamını Oku

AYM kararı sonrası: Biber gazından ölen Aynur Kudin soruşturması yeniden açılıyor

Dünkü yazım Anayasa Mahkemesi’nin 2014 yılı ekim ayında Şanlıurfa Viranşehir’de biber gazına maruz kaldıktan sonra hayatını kaybeden Aynur Kudin adındaki vatandaşımızın ölümüyle ilgili soruşturmanın üstünkörü yapılıp kapatılması nedeniyle Anayasa Mahkemesi (AYM) tarafından verilen bir “hak ihlali” kararını anlatıyordu.

Mahkemenin bu kararı, Türkiye’de hak ihlalleri söz konusu olduğunda sıkça devlet görevlilerinin sorumluluklarının üzerini örtmeye dönük yaygın “cezasızlık kültürü”nün gerisindeki zihniyeti sergileyen, bu zihniyetin pratiklerinin nasıl işlediğini belgeleyen bir referans metin olarak görülebilir.

Aslında devletin muhtelif birimlerinin, bir vatandaşın ölümüyle sonuçlanan bir hadise karşısında izledikleri hareket tarzının bir MR’ını çekiyor AYM kararı. Baktığımızda, kesitler halinde bu soruşturmaya dahil olan bütün devlet kademelerinin sorumluluklarını tek tek görebiliyoruz.

Viranşehir Cumhuriyet Başsavcılığı, Viranşehir Emniyet Müdürlüğü, Şanlıurfa Adli Tıp Şube Müdürlüğü, daha sonraki aşamada ikinci bir otopsi raporu yazan İstanbul’daki Adli Tıp Kurumu, Şanlıurfa Birinci Sulh Ceza Hâkimliği, AYM’ye Başsavcılığın “olayı aydınlatan bir soruşturma yürüttüğü” belirten Adalet Bakanlığı...

Hepsi, evinin önünde yoğun biber gazına maruz kaldıktan sonra şuuru kapalı bir şekilde hastaneye kaldırılıp yoğun bakıma alınan ve burada hayatını kaybeden Aynur Kudin’in ölümünde devlet görevlilerinin herhangi bir kusurlarının olmadığı tezinde pay sahibidir elbirliği içinde. Özetle, cezasızlık kültürü bir kez daha kendisini göstermiştir.

KAMU GÖREVLİLERİ HESAP VERMEK ZORUNDA

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, ikinci maddesinde “Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur” diye başlıyor. Anayasa’nın 17’nci maddesi “Herkes yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir” diyerek yaşam hakkını güvence altına alıyor. Bu da vatandaşların Anayasal bir hak olarak yaşam hakkının getirdiği güvencelere sahip olmalarını zorunlu kılıyor.

Bu güvencelerin işlemediği ve ihlallerin meydana geldiği durumlarda devlet bu olayları soruşturmak yükümlülüğü altında. AYM kararında Anayasa’nın 17’nci maddesine atıf yapılıyor ve, “Ölümle sonuçlanan bir sürecin gerçekleşme koşullarının ortaya çıkartılmasının açık bir gereklilik olduğu” hatırlatılıyor.

Bu çerçevede, “

Yazının Devamını Oku

Bir ölümün üstü nasıl örtülür?

Suriye’nin Kobani şehrinde meydana gelen olaylar sırasında güneydoğu ağırlıklı olmak üzere Türkiye’nin birçok yerinde yoğun protestoların sürdüğü 2014 yılı ekim ayına dönelim.

Anayasa Mahkemesi’nin bugün değineceğimiz kararına eşlik eden “Basın Duyurusu”nun “Olaylar” bölümünde şöyle aktarılıyor bireysel başvuruya konu olan 8 Ekim 2014 tarihli ölüm hadisesi:

Bu olaylar sırasında Şanlıurfa’nın Viranşehir ilçesinde de protesto gösterileri, eylemleri gerçekleştirilir. Başvurucu Kadir Kudin’in oğlu S.K., babasının uyarısı üzerine dışarı çıkarak evin önünde duran otomobillerini olası bir kargaşada zarar görmemesi için otoparka çeker. Eve doğru yürürken göstericilerin de evin bulunduğu sokağa doğru kaçması üzerine polis tarafından gözaltına alınır.

Hadiseyi evin balkonundan izleyen ablası Aynur Kudin, “Durun, kardeşimi bırakın, o suçsuz” diye seslenir. Polisler evin balkonuna biber gazı atar. Aile bireyleri yoğun biber gazına maruz kalır. Kadir Kudin, kızıyla birlikte oğlunun suçsuz olduğunu anlatmak için sokağa çıkar. Ancak polis ekipleri biber gazı kullanmaya devam eder. Aynur Kudin, yoğun gazdan etkilenerek hastaneye kaldırılır. Tedavisi sürerken dokuz gün sonra 16 Ekim 2014 tarihinde hayatını kaybeder.

Ölümün şüpheli olduğu yolunda yapılan bildirim üzerine Viranşehir Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma başlatılır. Başsavcılık, 26 Ocak 2018 tarihinde (üç yıl üç ay kadar sonra) kovuşturmaya yer olmadığına karar verir. Kadir Kudin’in bu karara yaptığı itiraz da Viranşehir’deki Sulh Ceza Hâkimliği tarafından reddedilir.

KONU AYM’NİN ÖNÜNE GELİYOR

Baba, kızının kolluk görevlilerinin müdahalesi sonucu ölmesi ve olayla ilgili olarak etkili ceza soruşturması yürütülmemesi nedeniyle “yaşam hakkının ihlal edildiğini” ileri sürerek, Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) bireysel başvuruda bulunur. Tarih 25 Mart 2018.

AYM, dosyayı inceleyerek başvuru sahibini haklı bulmuştur.

Yazının Devamını Oku

2021’DEN 2022’YE TÜRK DIŞ POLİTİKASI (6) - Batı ile ilişkiler rayına oturmayınca...

Bundan önceki yıl sonu yazılarımda ABD, AB, bölge ülkeleri, Suriye ve Rusya ile ilişkiler üzerinden Türkiye’nin dış ilişkilerinin 2021’deki seyri ve 2022’ye dönük görünümünü kesitler halinde değerlendirdim. Bugün topluca nihai bir değerlendirme yapmak istiyorum.

Bundan önceki yıllarda yaptığım benzer analizler, ana yöneliş olarak Türkiye’nin son dönemde bölgesel askeri aktivizminin artmasının dış ilişkilerine taşıdığı sonuçlara da odaklanıyordu. Türkiye’nin askeri gücünü devreye sokmaktan kaçınmayan aktivizmi 2016-2019 arasında iyice kuvveden fiile çıkmış, özellikle 2020 yılı bu politikanın Doğu Akdeniz’e, Libya’ya ve Kafkasya’ya kadar taşındığı bir dönem olmuştu.

Yabancı yorumcuların da o dönemde üzerinde birleştikleri bir görüş, Türkiye’nin yakın çevresinde gördüğü bütün jeopolitik boşlukları doldurduğu, bunun için Batılı ülkelerle, Rusya ile, bölgesel aktörlerle rekabete, çatışmaya girmekten çekinmediği yolundaydı.

Geçen ekim ayında kaybettiğimiz Türkiye’nin dış politika yazarlarının duayeni Sami Kohen’in bakışıyla, 2020 Türkiye için bir “yayılma yı” olmuştu. Kohen, Türkiye’nin dış politikasında faaliyet ve nüfuz alanını bölgesel ve küresel çapta genişlettiğini belirterek, bu durumu 2020’de politikanın “en kalıcı, en belirgin özelliği” olarak gösteriyordu Milliyet’teki 29 Aralık 2020 tarihli yazısında.

2020 sonunda dikkat çektiğimiz bir olgu, bu yöneliş sonucu Türkiye’nin uluslararası alandaki algısının artan ölçüde “sert güç” kimliği üzerinden tanımlanmaya başlamasıydı. Gördüğümüz bir sakınca, bu durumun Türkiye’nin elindeki diplomasi imkânlarının ve aynı zamanda görece “yumuşak gücü”nün ikinci plana düşmesi riskini doğurmasıydı.

DOĞU AKDENİZ’DE KURULAN İTTİFAK

Geride bıraktığımız 2021 yılı, genel hatlarıyla bu “yayılma”nın ardından yapılan bir muhasebenin ışığında diplomasi alanında bazı ayarlamaların devreye sokulması çabasına sahne olmasıyla hatırlanacaktır muhtemelen. Bu muhasebe şu nedenle gerekli olmuştur:

Şurası bir gerçek ki, Türkiye bütün jeopolitik boşlukları etkili bir şekilde doldururken, kendisine karşı büyük bir jeopolitik ittifak da vücut bulmuştur. Doğu Akdeniz’de Mısır, İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi’nin bir araya gelip, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ni, ayrıca başta Fransa olmak üzere bir dizi Batılı aktörü de aralarına almaları üzerinden bir çevreleme harekâtı adım adım ilerlemiştir. Bu gelişmenin önemli bir sonucu, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de kurulmakta olan enerji denkleminden dışlanması olmuştur.

Bu arada, Fransa ile Yunanistan arasında NATO Antlaşması açısından da tartışma yaratan,

Yazının Devamını Oku

2021’den 2022’ye Türk Dış Politikası (5)-Rusya ile çatışarak işbirliği modeli ilerlemeye devam ediyor

Türkiye ile Rusya arasındaki dinamiklerin ne kadar karmaşık bir çerçevede yürümekte olduğunu gösterebilmek için önceki günden iki gelişmeyi aktararak başlayalım.

Rus savaş uçakları, önceki gün Türk Silahlı Kuvvetleri’nin harekât alanı olan, binlerce Türk askerinin sahada bulunduğu Hatay’ın hemen karşısındaki geniş İdlib bölgesinde, İdlib şehir merkezine su veren pompa istasyonunu bombaladı. Bu saldırıda tesis büyük hasar gördü.

İdlib’deki hava saldırılarında her seferinde -terör hedeflerine yöneldikleri- gibi gerekçelere sığınan Rusların, bu kez doğrudan su gibi insanların en temel ihtiyacını karşılayan bir altyapı tesisini vurabilmeleri, çatışma ortamında sahada ne kadar acımasız hareket edebildiklerini göstermesi bakımından yeteri kadar çarpıcı olmalıdır.

Rusya, İdlib bölgesinde yeni yıla hava harekâtlarının temposunu birden yükselterek adım attı. Yılbaşından önce başlayan, önceki gün yoğunlaşan saldırıların ardından Rus savaş uçaklarının sortileri dün de sürdü. Örneğin, dün öğleden sonra bu yazıyı yazmak üzere bilgisayarın başına oturduğumda, sahadaki durumu aktaran “syria.liveuamap.com” portalında Rus savaş uçaklarının iki yeni sortisi daha rapor edilmişti. Yazımla saldırılar biraz eşzamanlı gitti sizin anlayacağınız.

Rus savaş uçakları, dünkü saldırıda Halep’i Lazkiye’ye bağlayan M-4 otoyolunun kuzeyinde bulunan İdlib şehir merkezinin dış çeperlerine bomba attılar. Aynı zamanda M-4’ün altına düşen bölgede TSK ile rejim ordusu arasındaki sınır hattının 5 kilometre kadar kuzeyindeki el Bara’yı da vurdular.

Bu açıdan bakıldığında, Ruslar, TSK birliklerinin yayılmış olduğu bir bölgede hava harekâtlarını sürdürmekte bir sakınca görmüyorlar. Rusya’nın, bu saldırılarla Suriye’de silahlı muhalefetin kuzeyde çekildiği son kalelerden biri olan İdlib’de, rejim ordusunu buraya girmekten alıkoyan Türkiye üzerinde belli bir baskıyı korumak istediğini tahmin edebiliriz.

ERDOĞAN-PUTİN GÖRÜŞMESİNDEN İŞBİRLİĞİ MESAJI

Önceki gün, aynı zamanda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya Lideri Vladimir Putin arasında yeni yılın ilk telefon konuşmasına da sahne oldu.

Her iki taraftan içerikleri büyük ölçüde benzeyen kısa açıklamalar yapıldı. Kremlin’in açıklamasında dolaylı bir ifadeyle Ukrayna bağlantılı NATO-Rusya gerginliğine atıf vardı. Bunun dışında Kafkasya, Libya ve Suriye başlıklarının gündeme geldiği belirtildi her ikisinde de. İki ülke arasındaki işbirliğini ileri götürme niyet ve kararlılığı da önemli bir ortak tema olarak vurgu aldı bu metinlerde.

Yazının Devamını Oku

Önce Bahriye, sonra Şeyh Şamil ve tabii ki Rock and Roll

Yakın zamanda kaybettiğimiz Türkiye’de popüler batı müziği tarihinin efsane ismi Durul Gence’nin yaşam öyküsü

Sahnenin önüne yerleştirilen iri gövdeli timpani, onun repertuarının alameti farikası olan Şeyh Şamil’in habercisiydi her zaman. Durul Gence programa başladığında herkes gecenin zirve noktasının Şeyh Şamil olacağını bilirdi. Ve o an beklenirdi. Durul Gence kuvvetli bir tempoyla yürüyen bu geleneksel Kafkas şarkısının ortasına doğru baterinin başından kalkar, eline “mallet” denilen ucu yumuşak bir dokuyla kaplı özel bagetleri alıp solo bölümü için timpaninin başına gelirdi.


Durul Gence benim 1990’lı yılların başından itibaren tanıdığım, çok sevdiğim bir dostumdu. Hatta beni bas gitar çalmaya teşvik ederek yaşamımda önemli bir pencere açtı. Sonradan onunla birçok ortamda birlikte müzik yapmak, onun yanında çalmak gibi bir ayrıcalığa da sahip oldum. Çok önemli bir müzisyendi ama ondan önce büyük bir gönül insanıydı. Çevresine hep iyilik, sevgi ışığı ve güven duygusu yayan biri oldu. Onu çok özleyeceğim. Sedat Ergin

Şeyh Şamil’deki solosunu büyük bir ciddiyetle icra ederdi. O an salonda herkes pür dikkat kesilir, çıt çıkmazdı. Çalgıdan yükselen tok, boğuk seslerin yarattığı gerilimle birlikte sanki bulunduğu mekandan ayrılıp Kafkaslar’a, Şeyh Şamil’in efsanesinin hala hüküm sürdüğü o zor topraklara doğru bir yolculuğa çıkardı. Timpaniden çıkan ve daha çok bir çatışmayı çağrıştıran o sesler, muhtemelen ruhunun derinliklerinde Kafkas Kartalı’nın atlılarının seslerine karışırdı.

Yazının Devamını Oku