GeriSedat ERGİN Suriye iç savaşının dokuz yıllık muhasebesi
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Suriye iç savaşının dokuz yıllık muhasebesi

Geçen pazar günü Suriye iç savaşının 15 Mart 2011 tarihinde patlak vermesinin dokuzuncu yıldönümüydü.

Onuncu yılına girmesi, iç savaşın Suriye’ye dönük bir muhasebesini yapmak, genel bir döküm çıkartmak açısından önemli bir fırsat sunuyor.

Birleşmiş Milletler İnsani Yardım Koordinasyon Ofisi’nin (OCHA) bu vesileyle yaptığı açıklamada paylaştığı veriler iç savaşın insani maliyetinin bütün boyutlarını çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor.

Buna göre, 2020 yılı itibarıyla 5.6 milyon Suriyeli mülteci olarak yurtdışında yaşamaktadır. İçişleri Bakanlığı’nın 5 Mart tarihli tablosuna göre, bu toplamın 3 milyon 589 bin 289’u Türkiye’de ‘geçici koruma’ statüsü altındadır. Yani dünyadaki Suriyeli mültecilerin yüzde 64’ü Türkiye’de yerleşiktir.

OCHA’ya göre, savaş nedeniyle ülke içinde yer değiştirmek zorunda kalanların sayısı ise 6.1 milyondur. Her iki kategoriyi topladığımızda 11.7 milyon rakamına ulaşıyoruz. İç savaşın başlangıcı öncesinde Suriye’nin nüfusunun 21 milyon dolayında tahmin edildiği hesaba katılırsa, nüfusun yarıdan fazlası ya yer değiştirmiş ya da ülke dışına çıkmıştır.

Resmi bir rakam bulunmamakla iç savaşta ölenlerin toplamı 2016 yılında BM yetkilileri tarafından bir tahmin olarak 400 bin dolayında gösterilmişti. Toplam insan kaybı geçen süre içinde bu rakamın üstüne çıkmıştır.

OCHA raporuna göre, halen Suriye’de yaşamakta olan insanların 11 milyonu bir şekilde yardıma muhtaç durumdadır ve bunların 4.8 milyonu çocuktur. Ülkedeki hastanelerin yalnızca yüzde 64’ü tam kapasite faaliyet gösterirken, sağlık personelinin yüzde 70’i ülkeyi terk etmiştir. Ayrıca, 8 milyon insanın gıdaya erişimi güvence altında değildir.

İDLİB ÇEKİM MERKEZİ OLDU

Sahaya baktığımızda, iç savaşta dokuz yıl geride kalırken Fırat’ın batısı ve doğusu olmak üzere ikiye bölünmüş bir Suriye tablosu var karşımızda. Fırat’ın doğusundaki coğrafyada alan hâkimiyeti büyük ölçüde ABD’nin ve onun himayesindeki PKK/YPG’nin ana omurgasını oluşturduğu SDF’nin kontrolündedir. Bu durumun istisnası, sınır boyunca Türkiye’nin kontrolündeki 145 kilometrelik ‘güvenli bölge’ ve Türkiye ile Rusya’nın ortaklaşa denetlediği ve rejimin kısmen geri döndüğü sınıra bitişik topraklardır.

Suriye’nin batısında ise iç savaş 2016 sonundan itibaren rejimin lehine dönmüştür. Ülkenin batısında bulundukları şehir ve yerleşimlerde yoğun hava bombardımanı ve kuşatma baskısı altında kalan silahlı muhalif gruplar ile Esad rejimi altında yaşamak istemeyen toplum kesimleri geçen süre içinde partiler halinde kademe kademe kuzeye gelmiştir. Kuzeye gelenler ağırlıklı olarak İdlib’e yerleşmiş, sınırlı bir kesim de Afrin ve Fırat Kalkanı bölgelerine geçmiştir. Bu durumdaki silahlı grupların bir bölümü de bugün ‘Suriye Milli Ordusu’ çatısı altında Türkiye ile işbirliği içinde hareket etmektedir.

Bu demografik değişiklikte ana çekim merkezi Türkiye sınırına bitişik İdlib olmuştur. Ülkenin batısındaki bu göç hareketi sonucu öncesinde 1.5 milyon olarak tahmin edilen İdlib’in nüfusu bugün itibarıyla 3 milyona gelmiştir.

1 MİLYON KİŞİ KUZEYE GEÇİNCE

Bu genel fotoğrafın ardından şimdi İdlib’deki duruma daha yakından bakalım. Geçen mayıs-ağustos ayları Rus savaş uçaklarının desteğiyle Esad ordusunun İdlib’de yürüttüğü birinci harekâtın yol açtığı ilk göç dalgasında, BM raporlarına göre 400 bin kişi İdlib’in güneyinden kuzeye doğru hareket etmiştir.

Buna karşılık, sonbahardaki ateşkes döneminden sonra Rusya-Esad ikilisinin geçen aralık ayında yeniden başlattıkları ve 5 Mart’ta Moskova’da imzalanan ateşkes anlaşmasıyla durdurdukları ikinci harekâtta bu kez 1 milyona yakın insan İdlib’in güneyinden kuzeye geçmiştir.

İşte dokuz yıldır devam etmekte olan iç savaşın Türkiye’ye dönük maliyetinin bir boyutu bugün ülke sınırları içinde yaşayan yaklaşık 3.6 milyon Suriyeli mülteci ise önemli bir diğer boyutu göç dalgasıyla sınıra bitişik bölgeye yığılmış nüfusun yarattığı basınçtır. 

GÖÇÜN BİR BÖLÜMÜ HALEP'İN KUZEYİNE YÖNELDİ

BM İnsani Yardım Koordinasyon Ofisi’nin 12 Mart tarihli Kuzeybatı Suriye’deki duruma ilişkin ‘güncelleme raporu’ndaki veriler son göç dalgasının coğrafi istikametlerine de ışık tutuyor. Bu rapora göre, rejimin 1 Aralık tarihinde başlayan askeri harekâtıyla birlikte bulundukları yerleri terk ederek göç etmek zorunda kalan insanların sayısı 960 bindir.

Bunların 550 bini doğrudan İdlib içinde yer değiştirmiştir. Bu ifadeden yer değiştiren bu grubun Türk sınırına yaklaştığını anlamalıyız. Bu raporla ortaya çıkan ilginç bir ayrıntı, 410 bin kişinin de İdlib’den Halep’in kuzeyindeki bölgeye geçmiş olmasıdır. OCHA raporunda bu grupların Azez, El Bab, Afrin ve Cinderes’e geçtikleri belirtiliyor.

Bu tespit, Türkiye’nin kontrolündeki Zeytin Dalı (Afrin) ve Azez ile El Bab’ın bulunduğu Fırat Kalkanı bölgelerinin İdlib’den kaynaklanan göç dalgasının azımsanmayacak bir bölümünü içine çektiklerini gösteriyor. Bu yönüyle Türkiye sınırındaki göç baskısının kısmen bu bölgelere kanalize olduğunu söylemek mümkündür.

İDLİB'DE NÜFUS SINIRA DOĞRU SIKIŞIYOR

Şimdi toplam rakamlara geliyoruz. OCHA raporu, İdlib ve Kuzey Halep bölgelerinin toplam nüfusunu 4 milyon olarak veriyor. Buna karşılık OCHA için saha çalışması yapan ‘İnsani Yardım Değerlendirme Programı’nın 6 Mart tarihli daha detaylı çalışması ise bu rakamı daha kesin bir rakamla 4 milyon 179 bin olarak kayda geçiriyor. Bu toplamın 2 milyon 802 bini İdlib’de, 1 milyon 377 bini ise Halep’in kuzey bölgesinde yaşıyor.

Her iki bölgenin toplamı içinde en çarpıcı rakam, ‘yerinden olan’ kişilere ilişkindir. Toplam sayı 2 milyon 849 bindir. Bunların 873 bini Halep’in kuzeyinde, 1 milyon 975 bini ise İdlib’de yaşamaktadır.

Altını çizmemiz gereken nokta, son anlaşmayla birlikte, İdlib’deki nüfusun büyük ölçüde M-5 otoyolunun batısında ve M-4 otoyolunun kuzeyinde kalan Türkiye sınırına bitişik bölgeye sıkışmış olmasıdır.

Burada Türkiye sınırına doğru yaşanan sıkışma yalnızca siviller değil, aynı zamanda sahada faaliyet gösteren silahlı muhalif gruplar, radikal örgütler açısından da geçerlidir. Bunlar arasında söz konusu bölgede geniş bir alan hâkimiyeti olan Heyet Tahrir eş Şam’ı (HTŞ) da saymalıyız. Meselenin bu boyutu ayrı bir değerlendirmeyi gerekli kılıyor.

X

Sanayideki atık suların denetiminde özellikle küçük işletmelere dikkat...

Marmara Denizi’nde karşımıza çıkan deniz salyası (müsilaj) sorununun gerisinde üç faktör var Çevre Bakanı Murat Kurum’a göre.

Bunlardan biri, küresel iklim değişikliği sonucu Marmara Denizi’nde 2.5 derecelik bir sıcaklık artışının ortaya çıkması.

İkincisi, Marmara Denizi’yle ilgili yapısal bir faktör. Denizde dikey ve yatay su karışımlarının az olmasından dolayı deniz şartları durağan bir yapı gösteriyor, bu da su sirkülasyonunu azaltıyor.



Üçüncüsü ise “

Yazının Devamını Oku

Evsel atık sularda ‘ileri biyolojik arıtma’ için kat edilecek yol var

ÇEVRE BAKANI KURUM’LA ATIK SU YÖNETİMİ DOSYASI (1)

MARMARA Denizi’nde geçen ay şiddetlenen deniz salyası (müsilaj) felaketi, çevre sorunlarının ülkemizde yarattığı tehlikenin boyutları konusunda toplumda sarsıcı bir etkiye yol açtı. Bu felaketin başat nedeni olarak -diğer faktörlerin yanı sıra- atık suların arıtılması meselesini görebiliriz.

Yani, A) Evsel atık sular ve B) Sanayi atıklarının bilimsel ölçütlere uygun gerekli ve yeterli arıtmadan geçmeden denize bırakılması ya da akarsulara, derelere bırakılıp bu yoldan denize ulaşması, bu gibi çevresel sorunların patlak vermesinde çok temel bir faktör.

Felaketin ulaştığı nokta, beni Türkiye’deki atık suların doğaya bırakılmadan önce ne ölçüde arıtmadan geçtiği sorusuna yanıt aramaya yöneltti. Benzer bir saikle, bundan 16 yıl kadar önce Hürriyet Ankara Temsilciği görevim sırasında, dönemin Çevre Bakanı Osman Pepe ile aynı konuda bir mülakat yapmıştım.

Gazetemizde 2 ve 9 Ocak 2005 tarihlerinde yayımlanan bu mülakatlarda (*), Türkiye’deki nüfusun yüzde 45’inin (32.4 milyon) evsel atıklar açısından arıtma sistemi olan belediyelerde yaşadığı, kalan yüzde 55’in (39.6 milyon) yaşadığı yerleşimlerde ise kanalizasyonun herhangi bir arıtmadan geçmeden doğaya, yani denizlere, göllere, nehirlere, derelere bırakıldığı gerçeği ortaya çıkmıştı.

Peki geçen 16 yıl içinde Türkiye atık yönetiminde nereye geldi? Aslında Marmara Denizi’nde geçen ay karşımızda beliren korkutucu tablo başlı başına fikir verici. Deniz salyasıyla ilgili tartışmaların gündemi kapladığı günlerde yalnızca Marmara değil, ülke çapındaki fotoğrafın bütününü görebilmek amacıyla bu dosyadan sorumlu Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’a bir dizi soru yönelttim. Bakanın bu sorularıma yanıtları dün elime ulaştı. Bugün ve yarın, yer yer yorumlayarak, kendisinin yanıtlarını aktarmaya çalışacağım.

BELEDİYELERDE YAŞAYAN NÜFUSUN YÜZDE 89’UNA ARITMA HİZMETİ

 Yasaya göre, Türkiye’de evsel atık suların yönetiminden ağırlıklı olarak belediyeler sorumlu. Türkiye Belediyeler Birliği’ne göre, Türkiye’de büyükşehir ölçeğinden beldelere kadar inen toplam 1.397 belediye var. Bakan

Yazının Devamını Oku

Bir parti nasıl kurulur ya da kurulamaz?

Girin önce İçişleri Bakanlığı’nın web sitesine ve oradan da “Sivil Toplumla İlişkiler Genel Müdürlüğü”nün sayfasına. “İşlemler” başlığının altında “Siyasi Parti Kuruluşu Nasıl Yapılır?” diye bir bölüm göreceksiniz, tıklayın.

Diyor ki, bu bölümün girişinde İçişleri Bakanlığı: “Siyasi partiler, aşağıda belirtilen ve her birinden beşer adet hazırlanan bildiri ve belgelerin, İçişleri Bakanlığına verilmesiyle tüzel kişilik kazanırlar.”

Altında da bu bildiri ve belgelerin neler olduğunu sıralıyor: Siyasi partinin adı, genel merkez adresi ile kurucuların adı, soyadı, doğum yeri ve tarihi, adresi gibi bilgilerin yer aldığı bütün kurucular tarafından imzalanmış bir bildiri formu, kurucuların parti kurucusu olma şartını taşıdıklarına dair imzalı beyannameleri, kurucuların nüfus kayıt örnekleri, adli sicil belgeleri, parti tüzüğü ve programı...

Hepsi bu kadar... Bakanlığın web sayfasında aktarılan bu bilgiler, 22 Nisan 1983 tarihli 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun partilerin kuruluşunu düzenleyen 8’inci maddesinde yazılanların büyük ölçüde tekrarıdır.

Kanunun aynı maddesinde ayrıca “Bilgi ve belgelerin alındığı anda, İçişleri Bakanlığınca bir alındı belgesi verilir” deniliyor.

Bir sonraki fıkrada da “İçişleri Bakanlığı, kuruluş bildirisi ve alındı belgesinin onaylı birer örneği ile bildiri eklerinin birer takımını üç gün içinde Cumhuriyet Başsavcılığı ile Anayasa Mahkemesine gönderir” diye ekleniyor.

ANAYASA: ‘PARTİLER İZİN ALMADAN KURULUR’

Yasaya bakıldığında, yeni siyasi partilerin kuruluş aşamasının karmaşık olmayan kolay bir bürokratik işlemler dizisi şeklinde düzenlenmiş olduğunu fark etmek mümkündür.

Yasanın bu yönü Anayasa’da hâkim olan bakışın bir uzantısıdır. Anayasa’nın “

Yazının Devamını Oku

AB zirveleri gelip geçiyor, ilişkiler yerinde saymaya devam ediyor

Her üç ayda bir düzenlenen AB Devlet ve Hükümet Başkanları Zirveleri, Türkiye’ye dönük sonuçları açısından artık anlamlı bir ilerleme göstermeyen rutin bir egzersize dönüşmüş bulunuyor.

Geçen yaz Doğu Akdeniz’de Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanan yüksek gerilimin gölgesi altında yapılan ekim ayındaki zirve ve sonrasındaki süreçte, her seferinde kendisini belli ölçülerde tekrarlayan bir kalıp ile karşılaşıyoruz.

Bu zirveleri Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin seyrini gösteren bir barometre gibi alabiliriz. Zirvelerin sonunda açıklanan kararlar da AB cephesinde bu ilişkilerin üç aylık performans değerlendirmeleri şeklinde okunabilir. Bu açıdan baktığımızda, önceki gün ve dün Brüksel’de gerçekleşen zirvede Türkiye-AB ilişkilerinin büyük ölçüde yerinde saydığını belirtmek objektif bir tespit olacaktır.

DOĞU AKDENİZ’DE KURUMSALLAŞAN ÇİZGİ

Son zirve metnini bundan öncekilerle kıyasladığımızda, hiç de azımsanmayacak bir bölümünün “kopyala-yapıştır” yöntemiyle hazırlandığını söyleyebiliriz. Daha önce de karşılaşıldığı üzere, birçok başlıkta aynı terminolojinin tekrarlandığı, aynı formülasyonların, cümle kalıplarının yerleştiği gözleniyor. Sınırlı alanlarda farklılıklar görülüyor ki, AB’nin pozisyonlarındaki kıpırdamaları, değişiklikleri buradan okuyarak yorumda bulunabiliyoruz.

Bu gözle bakıldığında, öncelikle Türkiye’nin tam üyelik hedefine yine atıf yapmayan, buna karşılık Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de tek taraflı hareketlerden uzak durmasını bekleyen, aksi takdirde bunu yaptırım koşuluna bağlayan çizginin artık kurumsallaştığını görüyoruz. Türkiye’ye bir kez daha “AB Konseyi kararlarında belirlenmiş olan koşullara tabi olmak” çerçevesi çiziliyor. Türkiye ile işbirliğini geliştirmeye dönük çalışma ilişkisinin “kademeli, orantılı ve geri çevrilebilir” olacağı hatırlatılıyor.

Tabii Doğu Akdeniz’de gerilimin düşmüş olmasından duyulan memnuniyet ifade edilmekle birlikte, dikkat çekici bir nokta, açıklanan kararlarda Türkiye’nin istekli olduğu “Doğu Akdeniz Konferansı” önerisine bu kez yer verilmemesidir. Bundan, Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de enerji denkleminin içine sokacak bu düşüncenin AB’nin gündeminde aşağı sıralara düştüğünü anlamamız gerekiyor herhalde.

KIBRIS’A ARTAN İLGİ

Açıklamada, ayrıca Kıbrıs sorunundaki hassasiyeti yükselmiş bir AB görüyoruz. Kıbrıs’a ilişkin vurguların kuvvetlendiğine, özellikle Maraş’ın statüsünün değiştirilmemesi yönündeki bir beklentinin de metne dahil edildiğine dikkat çekelim. Buradan AB’nin önümüzdeki aylarda Kıbrıs’a özel bir ilgiyle odaklanacağını okuyabiliriz.

Yazının Devamını Oku

SBK meselesinde fotoğraf aslında 2018 sonbaharında ortaya çıkmış, ancak...

Bu yazıda aktaracağım erişim engelleme kararlarına göz gezdirildiğinde, aslında fotoğraf 2018 yılı eylül ayında büyük ölçüde ortaya çıkmış gibi görünüyor.

Konu, yine Sezgin Baran Korkmaz ve onun ABD Hazinesi’nden dolandırıcılık yoluyla elde edilen haksız kazancı aklamak için bir paravan olarak kullanılması meselesi.

İlginçtir ki, Hürriyet de dahil olmak üzere o dönemde bazı yayın organlarında sözünü ettiğim zaman kesitinde bu konuda bir dizi haber ve yorum çıkmış. Peki çıkmış da ne olmuş derseniz, yanıtlayalım: Bu haber ve yorumlara her seferinde erişim yasağı getirilmiş sulh ceza hâkimlikleri tarafından.

TÜRKİYE’YE KAÇARKEN YAKALANDILAR

Önce konuyu kısaca hatırlatalım. Olayın merkezinde ABD’nin Utah eyaletinin başkenti Salt Lake City’de sahte belgeler düzenleyerek hayali bir ticari faaliyet üzerinden aldıkları parasal teşviklerle ABD Hazinesi’ni 511 milyon dolar dolandıran Jacop Kingston ve İsaiah Kingston isimli iki kardeş ve işbirliği yaptıkları Lev Aslan Dermen (Levon Termendzhyan) var.

Bu şahısların ABD Hazinesi’ni dolandırdıkları suçlamasına dayanan ilk iddianame Utah Federal Savcılığı tarafından 1 Ağustos 2018 tarihinde açıklanıyor. Sonraki süreçte aşama aşama ortaya çıkan yeni delillerle bu paraların önemli bir bölümünün Türkiye’de bulunan Korkmaz’a ve onun şirketlerine transfer edildiği anlaşılıyor. Kingston kardeşler de zaten daha sonra paraların bir bölümünü Korkmaz’a gönderdiklerini itiraf ediyorlar.

İlginç bir nokta olarak, 1 Ağustos 2018 tarihli ilk iddianamede paraların aktarıldığı hesaplar arasında Sezgin Baran Korkmaz’ın isminin baş harflerinden oluşan “SBK Holding USA” isimli bir ABD şirketiyle de karşılaşıyoruz.

Buradaki kritik bir hadise, iddianamenin açıklanmasından üç hafta kadar sonra Kingston kardeşlerin 23 Ağustos 2018 tarihinde Türkiye’ye kaçma girişiminde bulunmaları ve Los Angeles’ta havaalanına giderken yakalanmalarıdır. Aynı gün Dermen de yakalanıyor. Ağustos ayının son haftasında yapılan yargılamada savcılar tarafından mahkemeye sunulan delil dosyalarında bu haksız kazancın Türkiye’ye aktarıldığını gösteren çok sayıda belge gün ışığına çıkıyor.

Şimdi Türkiye’ye geçelim.

Yazının Devamını Oku

Sezgin Baran Korkmaz hakkındaki iddianamelere giden süreç

Son günlerdeki tartışmaların odağındaki isim olarak beliren Sezgin Baran Korkmaz hakkında yakın zamanlarda biri Türkiye’de diğeri ABD’de hazırlanan iki ayrı iddianameye baktığımızda, kendisinin özellikle ABD bağlantılı suç faaliyetleriyle ilgili pek çok gerçeğin aslında iki yılı aşkın bir süredir açık bilgi niteliği taşıdığını görüyoruz.

Bu aşamada tartışmaları izleyebilmek açısından iddianamelerle birlikte açık kaynaklardan da yararlanarak, Korkmaz dosyasındaki bazı kritik dönemeçlerin altını çizmeye çalışalım. Önce Dışişleri Bakanlığı tarafından ABD’den temin edilerek İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilen ve iddianamede geniş bir şekilde yer verilen belgelerde karşımıza çıkan tabloya bakalım.

SUÇU İKİ YIL ÖNCE ORTAYA ÇIKMIŞTI

Buradaki anlatımlardan gidilirse, Sezgin Baran Korkmaz’ı çözmek için önce ABD’nin Utah eyaletinde yaşayan Jacob Kingston ve İsaiah Kingston isimli kardeşlere ve onların işbirliği yaptığı Lev Aslan Dermen (Levon Termendzhyan) adındaki işadamı görünümlü şahsa yakından bakmak gerekiyor. Kingston kardeşler, kurdukları bir biyodizel şirketi üzerinden yapmadıkları ticari faaliyetleri sahte belge düzenleyerek gerçekleşmiş gibi gösterip, ABD Hazinesi’nden muhtelif parasal teşvikler alıyorlar.

Suç işledikleri ortaya çıkınca soruşturma açılıyor ve Utah Başsavcılığı bu şahıslar hakkındaki ilk iddianameyi 1 Ağustos 2018 tarihinde açıklıyor. Bu iddianamede, Kingston kardeşler, vergi teşviklerinden yararlanabilmek için teşekkül kurmak suretiyle nitelikli dolandırıcılık yapmak, gerçeğe aykırı belge düzenlemek, kara para aklamak, ulusal ve uluslararası düzeyde kara para aklama faaliyetlerini gizlemek gibi 46 ayrı suç işlemek, ABD Hazinesi’nden toplam 511 milyon dolar haksız kazanç elde etmekle suçlanıyorlar. İddianamede, haksız kazançların bir bölümünü Sezgin Baran Korkmaz ve bağlantılı kişilerin hesapları ile onların şirketlerinin hesaplarına aktardıkları da belirtiliyor.

Kingston kardeşler, yaklaşık bir yıl sonra 18 Temmuz 2019 tarihinde Utah’ta savcılıkla anlaşma yaparak iddianamede kendilerine yöneltilen suçlamaların tümünü kabul ediyorlar. Jacob Kingston, elde ettikleri haksız kazancı, Lev Aslan Dermen’in yönlendirmesi sonucu Türkiye’deki ortaklarına, yani Korkmaz’a aktardıklarını itiraf ediyor.

Dermen, kendisiyle ilgili iddiaları inkâr ediyor, ancak yapılan yargılamada 16 Mart 2020 tarihinde jüri tarafından suçlu bulunuyor. Kingston kardeşler ve Dermen, halen Utah’ta cezaevinde çarptırıldıkları hapis cezalarını çekiyorlar.

Burada kritik tarih, Kingston kardeşlerin 18 Temmuz 2019 tarihinde suçlamaları kabul edip, Korkmaz’ın da kurdukları düzen içinde oynadığı rolü itiraf etmiş olmalarıdır. Yani yaklaşık iki yıl önce Korkmaz, ABD yargısının gözünde Kingston kardeşlerin haksız kazancını aklayan kişi olarak tescil edilmiştir. Bu, kendisi hakkında soruşturma açılmasını beraberinde getirmiştir.

2020 EYLÜL AYI: 

Yazının Devamını Oku

Devletin bilgi alma yetkisinin sınırları nereden geçer?

SON dönemde Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) verdiği en kritik kararlardan biri, 2018 yılında çıkartılan bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nde Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’na bilgi toplama alanında tanınan yetkilerin genişliğine yapılan itirazı reddetmesini konu aldı.

AYM’nin, İletişim Başkanlığı’na “gerekli gördüğü bilgileri” alabilmesi için tanıdığı takdir alanı, önümüzdeki dönemde -kişisel veriler bağlamında- temel haklar alanındaki önemli tartışma konularından birini oluşturması muhtemel görünüyor.

Kararı değerlendirebilmek için önce getirilen düzenleme neydi, kısaca hatırlayalım. Tartışmanın odağında 23 Temmuz 2018 tarihinde çıkartılan (14) numaralı “İletişim Başkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi” yer alıyor.

GEREKLİ GÖRÜLEN BİLGİLERİ VERME YÜKÜMLÜLÜĞÜ

 Kararnamenin 17’nci maddesi, Başkanlığın “İşbirliği ve Bilgi Toplama” faaliyetlerini düzenliyor. Tartışmayı yaratan bölüm 17’nci maddenin ikinci fıkrasında karşımıza çıkıyor. Bu fıkrada aynen şöyle deniliyor:

“Başkanlık, görevleri ile ilgili olarak gerekli gördüğü bilgileri bütün kamu kurum ve kuruluşlarından ve diğer gerçek ve tüzelkişilerden doğrudan istemeye yetkilidir. Kendilerinden bilgi istenen bütün kamu kurum ve kuruluşları ile diğer gerçek ve tüzelkişiler bu bilgileri istenilen süre içinde öncelikle ve zamanında vermekle yükümlüdürler.”

Bir sonraki üçüncü fıkrada “Bu şekilde elde edilen bilgilerden ticari sır niteliğinde olanların gizliliğine uyulur” hükmü getiriliyor.

Özellikle iki noktaya dikkat çekelim. Birincisi, talebe muhatap olan kişi ve kuruluşların gerekli bilgiyi vermekle “yükümlü” kılınmasıdır. Gerçek kişiler, yani vatandaşlar ile tüzelkişiler, yani ticari ya da sosyal amaçla bir araya gelmiş kişilerin oluşturduğu örgüt ve kuruluşlar da bilgi verme yükümlülüğü altındadır.

İkincisi, bu bilgiler içinde ticari sırların da olabileceğinin kabul edilmesidir.

Yazının Devamını Oku

Erdoğan’ın NATO söyleminin analizi

Geride bıraktığımız yıllarda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın izlediği dış politikada en çok tartışma yaratan alanlardan biri Türkiye’nin yörüngesini konu aldı.

Erdoğan’ın Türkiye’yi Batı’dan uzaklaştırarak, dümeni Doğu’ya doğru çevirdiği, Rusya’ya yaklaştırdığı eleştirileri üzerinden yürüdü bu tartışmalar. Rusya’dan S-400 hava savunma sistemlerini alması da bu tezi savunanlar açısından görüşlerinin bir teyidi olarak değerlendirildi.

Türkiye Batı’dan uzaklaşıyor mu? Bu konuda yapılan yorumların, çıkan yazıların şimdiden ciltler dolusu yüklü bir literatür oluşturduğunu söylemek hata olmaz.

Bu durumu bir tarafa not edelim ve şimdi projektörlerimizi geride bırakmakta olduğumuz haftanın başında Brüksel’de yapılan NATO zirvesine çevirelim, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın NATO karargâhında düzenlediği basın toplantısından uluslararası camiaya gönderdiği mesajlara kulak verelim.

NATO ASYA’YA KADAR AKTİF OLMALI

Mesajlarını dinlediğimizde şunu anlıyoruz: Bir kere, bugün dünyanın manzarasına baktığında Erdoğan’ın çıkardığı sonuçlardan biri, NATO’nun ruhu ve işlevselliğiyle ilgilidir. Erdoğan, “Dünyanın içinde bulunduğu manzaranın NATO’nun üzerine inşa edildiği ittifak ve dayanışma ruhunun önemini gösterdiğini” düşünüyor.

Erdoğan’a göre, “Küresel istikrarın korunmasında NATO’nun hem belirleyiciliği, hem de üstlenmesi gereken sorumluluklar artmıştır.”

Bu saptamayı yaptıktan sonra Cumhurbaşkanı, “Üye devletler kurucu ilkelerine sahip çıkmalı ve ittifakı güçlendirmelidir” çağrısında bulunuyor.

Erdoğan

Yazının Devamını Oku

G-7, NATO, ABD-AB açıklamalarından ne anladım?

Geçen hafta cuma günü bu köşede yayımlanan ve “Biden’ın Avrupa gezisinde demokrasi seferberliği teması ön plana çıkıyor” başlığını taşıyan yazım, ABD Başkanı Joe Biden’ın gezisine kuvvetli bir demokrasi söyleminin damga vuracağını konu alıyordu. Nitekim, Biden’ın temasları sırasında yaptığı konuşmalarda anafikir olarak “demokrasileri toparlayarak harekete geçirme” hedefini tekrarlamasına tanıklık ettik.

Geride bıraktığımız günler Batı dünyasının önde gelen kurumlarının zirve toplantılarına ve ayrıca liderler düzeyinde önemli ikili temaslara sahne oldu. Birbirini izleyen bu toplantılarda ilginç olan bir nokta, zirve toplantılarından sonra yayımlanan ortak açıklamalarda işlenen temalarda büyük ölçüde örtüşmelerin olmasıydı. Sıkça, farklı örgütsel çatılar altından aynı mesajların verildiğini gözledik.

Bugün özellikle dört önemli toplantının sonunda yapılan açıklamalardaki mesajları bu açıdan çok özet bir çerçeve içinde değerlendirmek istiyorum.

80 YIL SONRA GELEN İKİNCİ ATLANTİK ŞARTI

Bunlardan birincisi, geçen hafta perşembe günü Birleşik Krallık’ın güneybatısındaki Cornwall’da ABD Başkanı Biden ile ev sahibi Başbakan Boris Johnson’un imzaladıkları “Yeni Atlantik Şartı”. Bu metnin önemi şurada: İlk Atlantik Şartı, İkinci Dünya Savaşı sırasında 14 Ağustos 1941 tarihinde dönemin ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt ile dönemin Birleşik Krallık Başbakanı Winston Churchill arasında Atlantik Okyanusu’nda Kanada açıklarında bir savaş gemisinde imzalanmıştı. Belge, bu iki ülkenin savaşa ve sonrasına ilişkin temel taahhütlerini duyuruyordu. Bu yönüyle, savaş sona erdikten sonra Avrupa kıtasında ortaya çıkan yeni düzeni şekillendiren fikirlerin ana çerçevesini de çizmişti.

Biden ve Johnson da geçen hafta “Yeni Atlantik Şartı”nı imzaladılar. Bu şart, Roosevelt-Churchill mutabakatından tam seksen yıl sonra ilk metinde ifade edilen kalıcı değerlerin sürdürülmesi, yeni ve eski meydan okumalara karşı korunması taahhüdünü içeriyor. Bir başka deyişle, yeni bildiri, eski mutabakatın, barış döneminde 21. yüzyıl koşullarına göre güncellenmiş bir versiyonu olarak takdim ediliyor.

Bu, aslında son derece yalın bir dille kaleme alınmış iki sayfa tutan bir metin. Demokrasi, kurallara dayalı bir uluslararası düzen, uluslararası sorunlara barışçıl çözüm ilkesi, bilim-teknoloji, güvenlik, kurallara dayalı bir küresel ekonomi, iklim değişikliği ve sağlık olmak üzere sekiz başlık altında bir dizi taahhüt içeriyor.

Bildirinin birinci maddesinde, iki ülkenin demokrasi ve açık toplum ilkelerini, değerlerini ve kurumlarını savunma kararlılıkları ifade ediliyor. Demokrasilerin bugünün kritik meydan okumalarına çözüm bulabildiklerini göstermeleri gerektiği belirtiliyor. Bu paragraftaki en can alıcı bölümlerden biri, “Şeffaflığı savunacağız, hukukun üstünlüğünü yaşatacağız, sivil toplumu ve bağımsız medyayı destekleyeceğiz” ifadesinde karşımıza çıkıyor.

G-7 BİLDİRİsİNDE DEMOKRASİ TAAHHÜDÜ

Yazının Devamını Oku

NATO’nun görev alanı Çin’e doğru uzanırken

“Çin Halk Cumhuriyeti’nin bir NATO bildirisine konu olacağı o yıllarda asla aklımın ucundan bile geçmezdi” diyor Türkiye’nin bir önceki NATO daimi temsilcisi emekli büyükelçi Fatih Ceylan.

Büyükelçi Ceylan, diplomasi kariyerinin önemli bir bölümünü NATO konuları üzerinde geçirmiş, Türkiye’nin önde gelen NATO uzmanları arasında yer alan bir diplomatımız. NATO ve ilgili konularda çalışmak üzere üç kez Brüksel’de görev yaptı. Merkez görevlerinde de ağırlıklı olarak yine NATO dosyalarına baktı. 2018 yılı sonuna doğru NATO daimi temsilciliği görevinden emekliye ayrıldı.

Bu tecrübesi, Ceylan’ın 1980’li yılların başından itibaren geçen 40 yıllık dönem içinde NATO’nun tehdit algısının evrimini karşılaştırmalı bir şekilde değerlendirebilmesini mümkün kılıyor.

Ceylan, Çin’le ilgili konuların NATO’nun gündemine girmesinin ilk kez 2017’lerin sonunda başladığını belirtiyor, “Daha çok gayri resmi danışmalar sırasında gündeme geldiği oluyordu. Bugün olduğu gibi bir NATO bildirisine girme şeklinde değil” diye konuşuyor.

Ardından “Çin’den vazgeçtik, NATO, Avrupa’nın göbeğindeki Bosna’ya bile uzun süre uzak durdu” diyerek, 1990’lı yılların ilk yarısında yaşanan sorunu hatırlatıyor: “NATO’nun Bosna’daki katliamlara müdahale edebilmesini sağlamakta bile güçlük çekildi. Çünkü bazı üyeler Bosna’yı da NATO’nun görev sahasının dışında görüyordu. NATO’nun müdahalesi ancak 1995 yılında olabildi. Çok uzun bir zaman kaybedildi.”

ÇİN İLK KEZ BİR NATO BİLDİRİSİNDE

2021 yılına gelindiğinde ise geçen pazartesi günü Brüksel’de düzenlenen zirve sırasında yayımlanan metinle, ilk kez Çin Halk Cumhuriyeti’ne bir -bildiri formatı- içinde yer verilmiş oldu NATO tarihinde. Üstelik oldukça geniş bir şekilde. Bundan önce 2019 yılındaki Londra zirvesinde yayımlanan ve bildiri formatında olmayan deklarasyonda Çin’e bir cümleyle değinilmişti.

Bununla birlikte, Çin’in yine de NATO’nun gözünde ana tehdit olarak görüldüğünü düşünmemek gerekiyor. Bildiride kuvvetle vurgulandığı üzere, Rusya NATO açısından birinci tehdit olma vasfını koruyor. Çin için “tehdit” ifadesi kullanılmıyor, ancak yapılan tarifler üzerinden artan ölçüde bir küresel güvenlik sorunu olarak gösteriliyor.

Bildirinin girişteki üçüncü paragrafında “

Yazının Devamını Oku

Erdoğan-Biden görüşmesi... Hareketlenme var ama sonuçları uygulamada göreceğiz

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Joe Biden arasında önceki gün Brüksel’deki NATO karargâhında gerçekleşen görüşmeyi kapsamlı bir şekilde değerlendirmekte bu aşamada bazı güçlükler var.

Bunun bir nedeni, görüşmenin büyük bir bölümünün, pek alışık olmadığımız şekilde iki lider arasında baş başa geçmiş olmasıdır. Bakanların ve diğer heyet üyelerinin katıldığı bölüm daha kısa bir zaman tuttu Erdoğan-Biden görüşmesinde.

Kuşkusuz, baş başa görüşmede ikisi arasında geçen konuşmaların içeriğinin en azından belli bir bölümünü, şekillenmiş olabilecek mutabakatların birçok yönünü bugünden bilebilecek durumda değiliz.

Bu güçlüğe katkıda bulunan şu faktör de var: Erdoğan’ın görüşmeden sonra Biden’a kıyasla daha ayrıntılı açıklamalarda bulunmuş olmasına karşılık, ABD tarafı kendi basınına mutad bilgilendirmesini bu görüşmeyle ilgili olarak dün akşam saatlerine kadar henüz yapmamıştı. Biden’ın dün gazetecilere Erdoğan ile konuşmasından memnuniyetini belirtip, “Görüşmeyi size anlatmayı Türklere bırakıyorum” diye konuşması dikkat çekicidir.

Bu çerçevede Beyaz Saray’ın, Biden’ın görüşmede demokrasi ve insan hakları alanlarındaki meseleleri açacağını önceden duyurmuş olduğunu da hatırlatabiriz. 

İLİŞKİNİN YENİ FORMATI İÇİN BAŞLAMA VURUŞU

Yapılan açıklamaları esas alarak görüşmeyle ilgili şu gözlemlerde bulunabiliriz.

Bir kere, bu görüşmeyi öncesiyle birlikte değerlendirmek gerekiyor. Brüksel buluşması, Biden’ın geçen 20 Ocak’ta Beyaz Saray’da göreve başlamasından sonra Türkiye ile ABD arasında neredeyse beş aya yayılan bir belirsizlik döneminin ertesinde gerçekleşti. Biden, üç ay kadar Erdoğan’ı aramaktan bilinçli bir tercihle uzak durdu. Bunun gerisinde taktik olarak başlangıçta araya mesafe koyarak, ilişkinin yeni dönemde gireceği dengeyi kendi lehine oluşturma, kendi pazarlık pozisyonlarını kabul ettirme çabası yatıyordu. Ayrıca, bu süre zarfında 24 Nisan’da “Ermeni Soykırımı”nı tanıdığını açıklayarak Türkiye’yi karşısına alacak bir adım da attı Biden.

Erdoğan

Yazının Devamını Oku

NATO’nun eski Afganistan Temsilcisi Hikmet Çetin, TSK’nın Kabil’de görev almasına ne diyor?

ABD’nin önümüzdeki eylül ayında Afganistan’dan çekilmesini tamamlamasıyla birlikte, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin başkent Kabil Havalimanı’nın güvenliğini ve işletmesini üstlenmesi meselesi son günlerin en önemli tartışma başlıklarından biri haline gelmiş bulunuyor.

Konu dün Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Joe Biden arasında Brüksel’de yapılan ikili görüşmede de gündeme geldi. ABD’nin Afganistan’dan tümüyle çekilmesi ne gibi sonuçlara yol açar? Geride TSK’nın kalması ne gibi riskler yaratır? Türkiye’nin bu riski alması doğru mudur?

Bu gibi konuları Türkiye’de sormamız gereken en önemli isimlerden biri, 2003-2006 yılları arasında NATO’nun Sivil Temsilcisi unvanıyla Afganistan’da görev yapmış olan eski Dışişleri Bakanı ve TBMM Başkanı Hikmet Çetin olmalıdır.

Çetin, bu görevini tamamladıktan sonra 2011 yılında BM’nin Cezayirli eski Afganistan Temsilcisi Lakhdar Brahimi ile ABD’li diplomat Thomas Pickering’in başkanlıklarında “Afganistan: Barışı Müzakere Etmek” başlıklı raporu hazırlayan ekibin içinde de yer almıştı.

Afganistan’da birçok kesimde “Hikmet Ağabey” diye hitap edilen Çetin, görevinden ayrıldıktan sonra da bu ülkeyle temasını kesmiş değil.

TÜRKİYE AFGANİSTAN’I YALNIZ BIRAKMAMALI

Çetin, “Ben Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Afganistan’da görev yapmasından yanayım. TSK’nın Afganistan’a katkı yapmasının büyük yararı olacağına inanıyorum. Türkiye, Afganistan’ı yalnız bırakmamalıdır” diye söze giriyor ve şöyle devam ediyor:

Kabul edelim ki, Afganistan’da bugünkü durum benim görev yaptığım 2003-2006 dönemine kıyasla çok daha kötü. Bir kere Taliban, Kabil’i hariç tutarsanız araziye büyük ölçüde hâkim durumda. ABD’nin taahhüt ettiği gibi eylül ayında çekilmesiyle birlikte, önümüzdeki dönemde çok sıkıntılı bir dönemin başlayacağını tahmin etmek hiç de güç değil.

DİKKAT, TALİBAN 

Yazının Devamını Oku

Hasan Saltık’ın ardından... Türkiye'de müziğin özgürlük alanını genişletti

Hasan Saltık’ı tek bir yazı içinde nasıl anlatabiliriz ki?

Onun 57 yaşında bir kalp krizi sonucu çok vakitsiz ölümüyle sona eren hayatına sığdırdığı “şey”in büyüklüğünü bir yazının sınırları içinde aktarabilmek benim açımdan çok zor.

Bununla birlikte, Hasan Saltık’ı etkileyici bir şekilde anlatan, hakkını layıkıyla teslim eden çok güzel yazılar da okudum; muhakkak bu yazılara atıf yapmalıyım. Bunlar arasında gazetemizin yazarları Doğan Hızlan ve İhsan Yılmaz ile Gazete Duvar’da Murat Meriç’in ve T-24’te Orhan Tekelioğlu’nun yazılarının hep birlikte Saltık’ı anlamak bakımından çok değerli metinler olduğunu düşünüyorum.



Orhan Tekelioğlu’nun yazısında “Böyle insanlar bir armağan gibi hayatımıza gelir ve asla bizi terk etmezler” şeklindeki sözlerinin, Saltık’ı anlatan güçlü bir ifade olduğunu belirtmeliyim.

UÇSUZ BUCAKSIZ 

Yazının Devamını Oku

Biden’ın Avrupa gezisinde demokrasi seferberliği teması ön plana çıkıyor

Projektörlerimizi bugünden itibaren önce Birleşik Krallık’ta Corn-wall’da başlayacak olan G-7 gelişmiş ülkeler zirvesi, daha sonra önümüzdeki pazartesi Brüksel’de düzenlenecek NATO zirvesi ve ardından çarşamba günü Cenevre’de ABD Başkanı Joe Biden ile Rusya lideri Vladimir Putin arasında gerçekleşecek ikili görüşmeye çevirelim.

Biden’ın ayrıca Brüksel’de AB liderleri ile buluşmasını da bu yüklü programın önemli bir ayağı olarak görmeliyiz.

Bu yoğun zirveler ve aynı zamanlama içinde yürütülecek ikili görüşmeler trafiği, Batı ittifakının yeni dönemdeki hareket tarzının, bu çerçevede özellikle Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti karşısında izlenecek stratejilerin şekillenmesi bakımından kritik önem taşıyor. Kuşkusuz, burada belirecek yönelişlerin sonuçları her bakımdan Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor.

DEMOKRASİLER GÜCÜNÜ ORTAYA KOYMALI

Bu toplantılar aynı zamanda Biden’ın Batı dünyası kurumları ve liderleriyle başkan kimliğiyle ilk kez buluşmasına sahne olacak. Peki Biden, özellikle G-7, NATO zirveleri ve AB toplantılarında hangi mesajları verecek?

Biden, geçen pazar günü bu gezisiyle ilgili olarak The Washington Post gazetesine yazdığı makalede, Avrupa gezisinin dünya demokrasilerini yeniden bir araya toplamayı, harekete geçirmeyi hedeflediğini belirtiyor.

Biden, yazısında “ABD’nin müttefiklerine ve ortaklarına taahhütlerini yenileyeceğini” belirtikten sonra şunları söylüyor:

İçinde bulunduğumuz zamanın tanımlayıcı sorusu şudur: Demokrasiler süratle değişmekte olan bir dünyada insanlarımızın dertlerine derman olabilmek için bir araya gelebilirler mi? Geçen yüzyılın önemli bir bölümünü şekillendiren demokratik ittifaklar ve kurumlar, bugünün tehditlerine ve hasımlarına karşı güçlerini, yeteneklerini kanıtlayabilirler mi? Bu hafta Avrupa’da bunu kanıtlayacak fırsata sahibiz.”

Özetle, özellikle

Yazının Devamını Oku

Erdoğan-Biden görüşmesi zor geçmeye aday

Önümüzdeki pazartesi günü Brüksel’deki NATO zirvesi sırasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Joe Biden arasında gerçekleşecek olan ABD başkanlık seçimi sonrasındaki ilk ikili görüşme, en azından Türk tarafı açısından zirvenin çok üstüne çıkan bir önem derecesi kazanmış bulunuyor.

Galiba yalnızca Türk resmi makamları ve kamuoyu değil ama bütün uluslararası aktörler açısından da Türkiye ile ABD arasındaki ilişkinin bu görüşmeden sonra nasıl bir doğrultuya gireceği büyük bir merak konusudur.

ERDOĞAN OLUMSUZ ALGIYI DEĞİŞTİRMEK İSTİYOR

 Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başkan Biden ile arasında diyalog kurulamadığı yolundaki algıyı değiştirmeyi, Brüksel’deki görüşmeden bir başarı öyküsü ile ayrılmayı arzuluyor. Dünyanın en büyük gücü ABD’nin yeni lideri ile ilk görüşmesinden samimi fotoğraflar ve olumlu bir bilançonun yarattığı bir rüzgârla ayrılabildiği takdirde, bunu her şeyden önce kendi liderliğinin başarı hanesine yazacaktır Erdoğan.

Ayrıca, Türk ekonomisinin kırılganlıklarını dikkate aldığımızda, Erdoğan ile Biden’ın olumlu bir tablo çizmelerinin piyasalara kuvvetli bir mesaj göndereceği de aşikârdır.

Brüksel buluşmasında bu yönde bir havanın belirmesi sadece içteki durum ve ekonomi açısından değil aynı zamanda Erdoğan’ın dış politikayı rahat bir zeminde yürütebilmesi bakımından da gerekli. Öncelikle, iki ülke arasındaki ciddi anlaşmazlık konularının ele alınabilmesi, bu başlıklarda ilerleme sağlanabilmesi bakımından bu ihtiyaç var.

Fetullah Gülen’in Pensilvanya’da ikamet etmesi ve ABD’nin PKK’nın uzantısı YPG’yi Suriye’de kendisine askeri müttefik seçmesini hemen ilk iki başlık olarak sıralayalım. Bunların dışında Türkiye ile ABD’nin gerçekten de birlikte çalışmaları gereken Afganistan’dan
Libya’ya kadar geniş bir coğrafyaya yayılan uzun bir bölgesel sorunlar gündemi var.

Bu arada, ABD ile ilişkilerin belirsizlik içinde seyretmesinin sonuçları sadece Ankara ile Washington arasında sınırlı kalmıyor. ABD ile işlerin kötü gitmesi, Türkiye’nin dış politikada pek çok alanda manevra sahasını daraltma potansiyeli taşıyor.

Yazının Devamını Oku

Yanlış yapan varsa nasıl ayıklanacak?

Bir organize suç örgütü liderinin birbiri ardına paylaştığı görüntülü kayıtlar Türkiye’nin gündemine önemli ölçüde yerleşmiş bulunuyor.

Ve geleceği duyurulan yeni video kayıtlarıyla kamuoyunun önümüzdeki günlerde bu çıkışlar üzerinden dalgalanmaya devam edeceğini öngörmek için kâhin olmaya gerek yok.

Yapılan anketlerin nicelik olarak toplumun yabana atılmayacak bir kesiminin söz konusu kayıtlardan haberdar olduğunu göstermesi bu beklentiyi teyit ediyor.

Hadisenin bu yönde ilerlemesi üzerine iktidar partisi önceki gün bir açıklamayla kamuoyu karşısında tutum alma ihtiyacını duymuştur. AK Parti Grup Başkanvekili Bülent Turan, “Yanlış yapan hele ki bizim partimizden varsa, bunu ayıklamak, temizlemek bizim görevimiz. AK Parti’nin hatası varsa bireysel olarak bunun gereğini AK Parti yapmak durumundadır, yaparız” diye konuşmuştur.

Turan, buna karşılık İçişleri Bakanı Süleyman Soylu hakkındaki iddialarla ilgili TBMM Komisyonu kurulması önerisine kapıyı kapalı tutmuştur. Gerekçesini “Biz, Meclisimizi, mafya liderlerinin, Twitter köşelerinin, kahvehane ağzının gündemiyle değerlendirmeyiz” sözleriyle açıklamıştır.

Gelgelelim “10 bin dolar alan siyasetçi” tartışmaları sorulduğunda, “Hukukun gereği neyse yapmak lazım. 10 bin dolar ya da başka bir şey, elde ne varsa ortaya konmalı. Kimin elinde bilgi belge varsa savcılarla paylaşmalı” diyor AK Parti temsilcisi.

AK PARTİ GRUP BAŞKANVEKİLİNİN MESAJI NEREYE GİDİYOR?

Neresinden bakılırsa bakılsın AK Parti’den gelen bu açıklama, bir “yanlış” ihtimalini dışlamadığı ve bu yanlış ortaya konduğu takdirde gereğini yapma taahhüdünü içerdiği için not edilmelidir. En azından ortaya çıkmış olan bir sorunun varlığını görmezden gelme çizgisinden ayrılan bir tutumdur. Öyle anlaşılıyor ki kamuoyunun geniş bir kesiminde eleştirel seslerin yükselmeye başlaması, AK Parti yönetimini tutumunu gözden geçirmeye yöneltiyor.

Ayrıca, geçmişte bu “

Yazının Devamını Oku

7 bin 300 yıllık bir denize saygı duyma zamanı

Marmara Denizi’nin tarihi dediğimizde aslında üzerinde yaşadığımız gezegenin çok daha eski zamanlarından da yola koyulmak mümkün.

Ama dün ülkemizin jeoloji alanındaki önde gelen bilim insanlarından Prof. Naci Görür ile yaptığım sohbette aldığım notlar üzerinden giderken, ben parantezi 10 bin yıl kadar öncesinden açıp bugüne getiriyorum. Öncesindeki milyonlarca yılı bu aşamada parantezin dışında tutuyorum.

Tabii 10 bin yıl önce dediğimiz zaman, yerkürede denizlerin seviyesinin bugüne kıyasla 120 metre kadar daha alçakta olduğu bir zaman kesitinden söz ediyoruz. Kara parçalarını kaplayan buzulların henüz büyük ölçüde çözülmediği bir çağdayız.

Bugünkü Marmara havzası, denizlerden izole edilmiş küçük bir oksinik göl konumunda. Yani oksijen azlığı söz konusu bu gölde. Keza Karadeniz de bir göl. Bugünkü İstanbul Boğazı ise kıvrımlı bir akarsu vadisi görünümünde. Kuzey Ege’de bir deniz yok henüz.

VE MARMARA DOĞUYOR

Akademik kariyerinin önemli bir bölümünü Marmara Denizi’nin zemininin jeolojik yapısını inceleyerek geçiren Prof. Görür’ün anlatımına göre, işte bu zaman eşiğinde buzulların erimeye başlaması ve bunun sonucu olarak denizlerin seviyesinin yükselmesi bu tabloyu yavaş yavaş değiştiriyor. Akdeniz’in suları yükselmeye, Çanakkale Boğazı’ndaki vadiden geçmek suretiyle Marmara havzasına doğru ilerlemeye başlıyor. Havzadaki gölün Akdeniz’in sularını almasıyla bugünkü Marmara Denizi’nin oluşumu gerçekleşiyor.

Marmara’nın suyunun İstanbul’daki vadiyi doldurmasıyla İstanbul Boğazı da oluşuyor. Bu oluşum tamamlandığında zaman sayacına bakarsak tahminen bugünün 7 bin 300 yıl kadar öncesindeyiz.

Tüm bu noktada Prof. Görür’ün dikkat çektiği bir husus var. İstanbul Boğazı ile Karadeniz arasında o dönemde 100 metre kadar bir kod farkı var. Bu nedenle Boğaz’ın suları aşağıda kalan Karadeniz gölüne yüksekten Niagara’dan 33 kat daha güçlü bir şelale olarak akıyor, büyük bir gürültüyle.

Hatta bu sırada meydana gelen doğa olayı gölün civarında yaşamaya başlamış olan insanların Mezopotamya’ya doğru kaçmalarına da yol açıyor. Bu doğa olayının “

Yazının Devamını Oku

Bir deniz nasıl öldürülür abiler?

Ülkemizde bütün zamanların en korkutucu çevre felaketlerinden birini Marmara Denizi’ni işgal eden “müsilaj”, diğer adıyla “deniz salyası” hadisesiyle yaşıyoruz.

Denizde büyük ölçüde kirli su ve tarımsal-endüstriyel atıkların etkisiyle oluşan mikrobiyolojik varlıklar, adeta dev bir organizma halinde sahillerimizi basarak bazı noktalarda insanların denize çıkışını engelliyor.

Suyun üstünde karşımıza çıkan görüntü, bu mikrobiyolojik varlıkların dikey bir hareketle dibe doğru ilerleyerek özellikle derin sulara ve deniz yatağına yayılmasının bir uzantısı. Aslında denizin altındaki başkalaşımla ilgili kuvvetli bir uyarı bu yaşadığımız.

Günlerdir Marmara’nın birçok noktasında sahili kuşatan bu bu tuhaf hadiseyi şaşkınlık içinde izliyoruz. Hepimizi daha da çok şaşırtan, deniz salyasının suyun altındaki derinliklerde ne kadar geniş bir alana nüfuz etmiş olduğu gerçeğidir. Bunu balıkadamların yaptıkları kayıtlardan, çektikleri fotoğraflardan görebiliyoruz. Yayıldığı, kapladığı yerlerde hayatın başkalaştığını, yavaş yavaş sona erdiğini, bütün bir ekosistemin tahrip olduğunu öğreniyoruz.

Bundan önce ülkemizde tanık olduğumuz çevre felaketlerine hiç benzemiyor. Marmara’yı böyle bir kabusun rehin alması çocukluğumuzda belki bir öyküde, yaratıcı bir film senaryosunda karşımıza çıkabilecek bir kurgusal gerçeklik olabilirdi. Ama deniz salyasının sahilleri basarak insanları kıyılara hapsetmeye başlaması 2021 yılı Türkiye’sinde kurgu değil gerçeğin kendisidir.

MARMARA’NIN ALTINDA HAYAT BİTİYOR

Meselenin garip olan tarafı şurada. Bu felaket bir günde aniden ortaya çıkmamıştır. Deprem, jeoloji biliminin tespitleri içinde geleceğini tahmin ettiğimiz ancak zamanını öngöremediğimiz bir olaydır. Her zaman bir baskın halinde kendisini gösterir. Oysa müsilajın oluşumu öyle değil. Bu konudaki bütün açıklamaları okudukça karşımızda beliren korkutucu tablonun aslında yeni olmadığını anlıyoruz. Kendisini göstere göstere gelmiş ve hükümranlığını yaymış Marmara’nın dört bir köşesine.

Bandırma 17 Eylül Üniversitesi Denizcilik Fakültesi Dekanı Prof. Mustafa Sarı, bizzat yaptığı dalışlarda karşılaştığı görüntüleri anlatırken, müsilajın kıyıdan başladığını, 5 metreden itibaren yoğunlaştığını, 18 metreden sonra maksimum yoğunluğa ulaştığını anlatıyor.

Prof.

Yazının Devamını Oku

Dış ilişkilerin yeni evreni: Yaptırımlarla yaşamak

Türkiye’nin dünyayla ilişkilerini izlemeye çalışırken bazı ülkelerin Ankara karşısında giderek yerleşmekte olan bir davranış kalıbı dikkatimi çekiyor. Ellerindeki kartların güçlü olduğu, uygun fırsatın da bulunduğu hesabını yapan bu ülkeler, Türkiye’ye karşı yaptırım, ambargo gibi yöntemleri fiilen kullanma yoluna gidiyorlar. Bazı durumlarda da yaptırım tehdidini bir pazarlık aracı olarak açık bir dille ya da -hissettirme- şeklinde devreye sokuyorlar.

Geçenlerde Suudi Arabistan’la ilişkilerdeki normalleşme arayışlarını incelerken karşıma çıkan ambargo tablosu bu bakımdan gerçekten düşündürücüydü. Suudi Arabistan, geçen yıl Türk müteahhitlerinin bu ülkede yeni projeler üstlenmelerini neredeyse durma noktasına getirmiş, ayrıca bu yılın ilk çeyreğinde Türkiye’den ithalatını bir yıl önceki aynı döneme kıyasla yaklaşık yüzde 90 oranında kesmişti.

Suudi Arabistan’ın bu tutumunun gerisinde ilişkilerde siyasi düzeyde yaşanan sıkıntılar rol oynuyor. Suudi görevlilerin kendi vatandaşları olan gazeteci Cemal Kaşıkçı’yı 2018 yılında İstanbul’daki başkonsolosluklarında öldürüp cesedini ortadan kaldırmalarına Türkiye’nin uluslararası alanda verdiği kuvvetli tepkinin burada önemli bir faktör olduğunu tahmin etmek zor değil. Ayrıca, Suudi Arabistan’ın bölgede kendisine tehdit olarak gördüğü Müslüman Kardeşler örgütüne Türkiye’nin gösterdiği yakınlıktan -Mısır gibi- eskiden beri rahatsızlık duyduğu biliniyor.

MISIR CEPHESİNDEKİ TABLO

 Türkiye’nin Mısır ile ilişkilerini normalleştirme yönündeki çabalarına baktığımızda, ekonomik ilişkilerin siyasi düzeydeki sıkıntılardan ciddi bir şekilde etkilenmediğini belirtmeliyiz. Bununla birlikte, Mısır’da 2013 yılındaki gerçekleştirilen darbeden sonra ikili ilişkilerin bozulması, bu ülkenin Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de enerji alanındaki kurumsal yapılanmaların dışında tutma yönünde karşı hamlelerini beraberinde getirmiştir.

Mısır’ın Türkiye karşısında başvurduğu yöntem normalleşme sürecini belli siyasi koşullara bağlamasıdır. Kahire’nin normalleşme için çizdiği yol haritasında, Türkiye’de Sisi rejimine karşı yayın yapan muhalif TV kanallarının yayınlarının disiplin altına alınması, bir bu kadar önemlisi Kahire’deki rejimin terörist olarak ilan ettiği Türkiye’de bulunan bazı muhaliflerin Mısır’a iade edilmesi gibi talepler yer alıyor.

AB’NİN YAPTIRIM DENKLEMİ

 Türkiye’ye karşı yaptırım söyleminin Avrupa Birliği cephesinde tam anlamıyla yerleştiğini söylemek mümkün. AB, özellikle geçen yaz sonu ve eylül ayında Doğu Akdeniz’de Türkiye ile Yunanistan arasında sismik araştırma ve sondaj faaliyetleri nedeniyle savaş gemilerinin de sahaya çıkmasıyla yaşanan yüksek gerilimin ardından, yaptırım kartını Türkiye’ye karşı resmi politikası haline getirmiş bulunuyor.

AB’nin bu politikasının ilk adımı geçen 2 Ekim’deki AB Zirvesi’nde alınan bir kararla atılmıştı. Buna göre, “

Yazının Devamını Oku

Son hadiselerden almamız gereken ders

Gelecekte Türkiye’nin siyasi tarihini bilimsel bir bakışla kaleme almaya çalışacak olan araştırmacılar, bugünlere de uzanacak şekilde yakın tarihimizdeki hadiseleri anlamaya ve izah etmeye çalışırken problemli bir alanla karşılaşacaklar.

Bu alan, organize suç örgütleri ile devlet kurumlarının ve siyasetin kesişme noktalarını konu alıyor.

Muhtemeldir ki, yapılacak bir tespit, bu örgütlerin bazı önde gelen isimlerinin her seferinde özellikle siyaset kurumu ile ilişki tesis ederek kendilerine bir meşruiyet zemini devşirmeye çalıştıkları olacaktır. Ancak işin burada kalmadığı, yer yer siyasi süreçlere etki etmeye çalıştıkları, müdahil olabildikleri, hatta bazen ciddi sonuçlara da yol açtıkları bir olgu olarak teslim edilecektir.

Buradaki örtüşme alanlarının -siyasi konjonktüre ve ülkede hukuk düzeninin o andaki etkin işleyiş derecesine bağlı olarak- bazen genişlediği, bazen de daraldığı muhtelif vakalar üstünden anlatılabilecektir.

Ve sınırlı sayıda aktörün tekrarlayan bir döngü içinde sürekli sahnede boy göstermeye devam etmesi herhalde altı çizilecek temalardan biri olacaktır.

TÜRKBANK SKANDALI

Bu başlık üzerinde düşünürken, görevim gereği gazeteci olarak siyaseti Ankara’da çok yakından izlemek durumunda olduğum 1990’lı yılların ikinci yarısındaki gelişmeleri hatırlamaktan kendimi alıkoyamadım.

Bu çerçevede yakın tarihimizde önemli bir kırılma, 1998 sonbaharı Türkiye’de siyaset üzerinde bir deprem etkisi yapan Türkbank dosyasıyla yaşandı. Bu skandala, devletin açtığı bir banka ihalesini kazanan Korkmaz Yiğit isimli bir işadamının, muhtelif suçlardan birçok kez hüküm giymiş olan organize suç örgütü lideri Alaattin Çakıcı ile temasının bulunduğunun ortaya çıkması yol açmıştı.

İkisi arasındaki irtibatı gösteren istihbaratın devlet birimlerine gelmiş olmasına rağmen,

Yazının Devamını Oku