Prof. Ceyhan’la COVID-19’da günlük vaka sayısı tahmini

Covid-19 salgını ikinci dalgasında yüksek bir eşikte seyrederken, yapılan yöntem değişikliği nedeniyle ne yazık ki ülkemizdeki günlük vaka sayısını –biz vatandaşlar- artık bilmiyoruz.

Bitmedi. Bu sayıyı bilemediğimiz için Türkiye’de bugüne dek kaydedilen COVID-19 vakalarının toplamını da öğrenemiyoruz. Şu nedenle ki, geçen 28 Temmuz’a kadar açıklanan, ‘vakalar’ üzerinden ‘toplam sayı’ydı. 29 Temmuz’dan sonra buna yalnızca ‘hasta’ sayıları eklenmeye başlandığından dolayı ortaya analiz edilebilmesi mümkün olmayan, geçerlilik taşımayan tuhaf bir veri kategorisi çıktı.

DSÖ TABLOSU DA TARTIŞMALI

Sağlık Bakanlığı’nın turkuaz tablosundaki sütunun en üstünde ‘toplam hasta sayısı’ diye yazıyor. Ama öyle değil. Çünkü 28 Temmuz’a kadar olan kısmı belirtili-belirtisiz bütün vakaları içeriyor; 29 Temmuz sonrası ise yalnızca belirtili vakaları. Onlar da ‘hasta’ diye adlandırılıyor.

Peki o zaman bu sayı neyin sayısı? Doğrusu bu sorunun yanıtını bilmek de zor. Ama Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) kendi web sayfasında bu sayıyı hâlâ –eskisi gibi- ‘teyitli vaka’ olarak açıklıyor. Örneğin, DSÖ’nun dünkü ‘Küresel Gösterge Tablosu’nda, Türkiye için 18 Ekim’de ‘teyitli vaka toplamı’ 347 bin 493 olarak veriliyordu.

Sağlık Bakanlığı’nın web sitesindeki ‘COVID-19 Bilgilendirme Sayfası’nda ise 347 bin 493 sayısı dün 18 Ekim tarihi için ‘toplam hasta sayısı’ başlığı altında duyuruluyordu.

‘Hasta’ ile ‘vaka’ iki ayrı durumu anlatıyorsa, bir sayı aynı anda nasıl iki ayrı veri kategorisini gösterebilir? Sağlık Bakanlığı’nınki doğru ise DSÖ’nünki doğru değil. Bu önerme tersinden de geçerli tabii. Aslında gerçek o ki, iki veri de yanıltıcı.

Bu yönüyle gelinen nokta DSÖ’nün inandırıcılığı bakımından da artık ciddi bir soruna dönüşmüş bulunuyor. Şöyle ki,  DSÖ’nün kendi tanımlamasında ‘teyitli vaka’ -klinik bulgulardan bağımsız olarak- COVID-19 testi pozitif çıkmış olan herkesi kapsıyor. Ama DSÖ’nün Türkiye için verdiği ‘toplam vaka’ rakamı, iddia ettiği gibi testi pozitif çıkan herkesi kapsamıyor. Gerçek rakam bundan çok daha yüksek.

GÜNDE TAHMİNEN 10 BİN VAKA

Her şeye rağmen yine de günlük vaka sayısı için en azından elimizdeki mevcut veriler üzerinden bir tahminde bulunabilmek mümkün değil mi? Sağlık Bakanlığı, önceki gün (19 Ekim) yeni ‘hasta sayısı’nı 2 bin 26 olarak açıkladığına göre, bu veriden yola çıkarak günlük ‘vaka sayısı’nı tahmin edebileceğimiz bir yöntem var mı?

Bu soruyu dün yönelttiğim Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi ve Enfeksiyon Hastalıkları Derneği Başkanı Prof. Mehmet Ceyhan, Hasta sayısı üzerinden tam bir hesaplama yapmak mümkün değil” diyerek şunları söyledi:

Ayrıca, Sağlık Bakanlığı’nın test kriterlerine göre her belirtisi olana da test yapmıyoruz, en az iki belirtisi varsa veya temas artı belirtisi varsa test yapılıyor. Vakaların yüzde yirmisinin belirti verdiğini ve bunların tamamına test yaptığımızı farz etsek bile, yani Sağlık Bakanlığı’nın resmi açıklamalarına göre hareket edersek, vaka sayısını bulmak için hasta sayısını en az 5 ile çarpmak gerekiyor. Bu durumda 2 bin 26 sayısını 5 ile çarpmak gerekir. Yuvarlak hesap, tahminen 10 bin kişi gibi bir sayıya ulaşırız.”

Bu sayıdan yola çıkılırsa, toplam ‘aktif vakalar’ üzerinde de 100 bin dolayında bir tahmine varmak mümkün Prof. Ceyhan’a göre. Bu tahmini de şöyle anlatıyor:

Yapılan araştırmalar ve Sağlık Bakanlığı’nın daha önce yaptığı çalışma gösteriyor ki, saptanan ve saptanamayanlar dahil toplamdaki aktif vaka sayısı saptadıklarımızın yaklaşık 10 katıdır. Bu durumda 100 bin sayısıyla karşılaşırız. Yani ülkede o gün COVID-19 ile enfekte olmuş toplam 100 bin kişi var demektir. Bunun ancak 10 bini test yoluyla tespit edilebilmiştir. Bu diğer ülkelerde de böyledir.”

HASTA SAYISI DURUMU TAM ANLATMIYOR

Günlük 10 bin vaka tahminine dönelim. Bu noktada 10 bin sayısı ne ölçüde gerçekçi bir rakam? Prof. Ceyhan, bu rakamların da yanıltıcı olacağını söylüyor, hatta “Aslında vaka sayısı bir tarafa biz tam olarak hasta sayısını da bilmiyoruz. Akşamları açıklanan turkuaz tablodaki hasta sayısı durumu tam olarak anlatmıyor” diye konuşuyor.

Neden anlatmıyor?

Şöyle yanıtlıyor Prof. Ceyhan: “Başta belirttiğim gibi, bunun nedeni, Sağlık Bakanlığı’nın test kriterlerine göre, sadece A) İki belirti gösteren ya da B) Tek bir belirti gösteren ancak aynı zamanda COVID-19 temaslısı olan kişilere test yapılmasıdır. Bu kriterin uygulanması vaka sayısının daha gerçekçi, daha doğru bir şekilde tespit edilebilmesini önlüyor. Halbuki tek belirti gösterene de yapılmış olsa, hasta sayısı daha yüksek çıkacaktır. Bu açıdan bakarsak hasta sayısı da gerçek durumu yansıtmaktan uzaktır.”

Prof. Ceyhan, ayrıca hasta sayılarını değerlendirirken “Açıklanan hasta sayılarının salgın bilimi açısından, planlama açısından anlamı yoktur. Sadece hasta yükü hakkında bilgi verir. Dünyada bilimsel olarak işe yarayan kriter vaka sayısıdır” diyor.

VAKA SAYISI MANTIKEN 10 BİNİN DE ÜSTÜNDE

Madem Sağlık Bakanlığı’nın mevcut test ölçütleri vaka ve hasta sayılarının bütün boyutlarıyla tespit edilebilmesini önlüyor, bu durumda günlük hasta sayısı üzerinden hesaplanan vaka sayısının tahmin edilen 10 binden fazla olması gerekmez mi?

Onu bilemiyoruz. Bundan ötesini hesaplayamayız, çünkü elimizdeki verilerle ancak bu kadarını hesaplayabilirizdiye yanıtlıyor Prof. Ceyhan.

Kendisi bilim adamı titizliği içinde böyle konuşsa da, aslında Prof. Ceyhan’ın söylediklerinin mantıksal bir sonucu olarak, daha kuvvetli bir test politikası uygulanması halinde günlük vaka sayısının 10 binin üstüne çıkacağı, hatta bir hayli üstüne çıkacağı tahminini yapabilmek pekâlâ mümkün. Bu, en azından benim tahminim.

BÜTÜN YOLLAR ŞEFFAFLIĞA ÇIKIYOR

Sağlık Bakanlığı’nın DSÖ’nün standartlarının dışına çıkarak yaklaşık 3 aydır vaka sayılarını kamuoyuna açıklamaması ve sadece daha düşük sayıdaki hasta sayılarını paylaşması bir süredir ciddi bir güven tartışması yaratmış bulunuyor. İzlenen bu politikanın en önemli sonucu, toplumun maruz kaldığı büyük tehlikenin boyutları hakkında yeterince bilgi sahibi olmamasıdır.

Prof. Ceyhan da Şeffaf davranılmamasının yol açtığı en büyük sorun, insanların salgınla mücadelede tedbirlerin gerekliliğine ikna edilememesidir. Tedbirlerin gerekli olduğu yolundaki mesajlar rakamlar gerçek boyutlarıyla şeffaf bir şekilde açıklanmadığı zaman maalesef inandırıcılık kazanmıyor” diye konuşuyor.

Eksik bilgilendirme nedeniyle mesajlar istenen etkiyi, caydırıcılığı yaratmayınca, tedbirsizliğin sonucu daha çok insanımızın COVID-19’a yakalanması oluyor. İzlenen şeffaflıktan uzaklaşma politikasının ne yazık ki toplum sağlığı bakımından neden olduğu böylesine büyük riskler söz konusu. Toplumun sağlığını ön planda tutan bir anlayış geçerli olacaksa bütün yollar şeffaflığa çıkıyor. 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

COVID-19’la mücadelenin başarısı için şeffaflık vazgeçilmez

Bütün olgular COVID-19 salgınının tahminlerin de ötesinde son derece tehlikeli bir seyre girmiş olduğunu gösteriyor.

Prof. Osman Müftüoğlu, “muhtemel bir tsunaminin patlamak üzere olduğu” yolundaki kaygılarını gizlemedi önceki günkü yazısında. Yeniden kısıtlamalara gidilmesi yönünde bir dizi önlem alınırken,  Türkiye’nin büyük ölçüde başa dönmekte olduğu ileri sürülebilir.

Üstelik, Sağlık Bakanlığı’nın veri açıklama yönteminde gittiği değişiklikler salgının geçen ilkbahardaki ilk dönemiyle bugünkü tablo arasında sağlıklı bir karşılaştırma yapabilmemize de izin vermiyor.

Örneğin, ilk dönemde yoğun bakımda tutulan ve ayrıca entübe edilen hastaların toplam sayıları ayrı ayrı verilirken, 29 Temmuz’dan bu yana ‘ağır hasta’ şeklinde farklı bir kategori açıklandığından, bu göstergeleri birbirleriyle kıyaslayamıyoruz.

Keza ilk dönem COVID-19 testi pozitif çıkan bütün vakalar paylaşılırken, artık testi pozitif çıkanlar arasında yalnızca belirti gösterenler ‘hasta’ başlığı altında duyuruluyor. COVID-19 pozitif olup belirti göstermeyenlerin sayısı paylaşılmıyor. Dolayısıyla farklı durumları gösteren ‘vakalar’ ile ‘hastalar’ı kıyaslamak yanıltıcı olabilir.

BİRİNCİ DALGADA EN YÜKSEK VAKA 5 BİN 138 ÇIKMIŞTI

Geçen nisan ayında salgının en yüksek eşikte olduğu 11 Nisan’da bir günde 5 bin 138 vaka açıklanmıştı. Bu, o dönemde kaydedilen en yüksek vaka sayısıydı. Ardından günlük vaka sayılarında sürekli bir düşüş eğrisi gözlenmişti. Buna karşılık temmuz ayında vaka değil hasta sayısı duyurulmaya başlanınca, bu eğrinin sonraki seyrini bilemiyoruz.

Yeni hasta sayısı önceki gün 3 bin 316 olarak açıklanmıştır. Ancak günlük vaka sayısının bunun çok üstünde olduğunu tahmin etmek hiç de güç değil. COVID-19 vakalarının genellikle yüzde 20’si belirti gösterdiğinden, toplam vaka sayısını tahmin etmek için genellikle belirtili hasta sayısı beşle çarpılıyor. Bu yöntemi uyguladığımızda 16 bin 580 gibi tahmini bir sayıya ulaşırız ki, bu da bizi aslında nisan ayındaki zirve eşiği olan 5 bin 138 vaka sayısının çok üstünde bir noktaya taşır. Kaldı ki, bu rakamın daha da yüksek olması muhtemeldir.

Vefat sayılarına bakıldığında, ilk dönemde en yüksek vakanın görüldüğü 11 Nisan günü COVID-19’dan 95 ölüm raporlanmıştı. Önceki akşamki vefat sayısı ise 94’tü. Birinci dalgada bir günde en yüksek vefat sayısı 127 kayıpla 19 Nisan’da kaydedilmiştir.

Yazının Devamını Oku

Salgında her gün bir İzmir depremi oluyor, farkında mıyız?

Sağlık Bakanlığı, geçen temmuz ayının sonunda COVID-19 vakalarının yeniden kötüleşme yönelişine girdiği sırada birden ‘yoğun bakım’da tutulan ve ‘entübe edilen’ hastaların sayılarını açıklamayı kesmiş ve bu iki kategori yerine ‘ağır hasta’ başlığı altında yeni bir göstergeye ilişkin verileri paylaşmaya başlamıştı.

Resmi rakamlara göre, 28 Temmuz günü COVID-19’dan yoğun bakımdaki hastaların sayısı 1.280 ve bunlar arasında entübe edilmiş olanların sayısı ise 403’tü. Ancak 29 Temmuz günü 542 olarak verilen ‘ağır hasta’ sayısı ile yetinmemiz gerekti.

Kamuoyuyla veri paylaşımına ilişkin yöntem ne kadar değiştirilse değiştirilsin gerçek yine bir şekilde kendini gösteriyor. Önceki akşam Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan paylaşıma göre, 29 Temmuz’da 542 olan ağır hasta sayısı 3 bin 439’a çıkmıştı. Bu durumda yaklaşık dört aylık bir süre içinde ağır hasta sayısının altı kattan da fazla arttığı sonucuna varıyoruz.

Yazıda yer verdiğimiz grafikte ağır hastaların haftalık ortalama sayılarına baktığımızda bu göstergenin son dönemde ne kadar kuvvetli bir artış eğrisi çizdiğini görebiliriz. Özellikle 26 Ekim, 2 Kasım ve 9 Kasım’da başlayan haftalarda, yani son üç hafta boyunca ağır hastaların sayısında düzenli bir şekilde sert artışlar yaşandığını vurgulamalıyız.

Ayrıca, tam bir ay öncesine baktığımızda 12-18 Ekim haftasında 1.422 olan haftalık ortalama ağır hasta sayısının geçen hafta 3 bin 201 e çıkmış olması bir ay içinde iki katından fazla bir yükselişe işaret ediyor.

GÜNLÜK HASTA SAYISINDA 3 BİN EŞİĞİ AŞILDI

Sağlık Bakanlığı uzunca bir zamandır günlük ‘yeni vaka’ sayısını açıklamayı kestiği için son günlerde vakaların tırmanışa geçmesi gerçeği karşısında günde ne kadar vatandaşımızın COVID-19’a yakalandığını ne yazık ki bilemiyoruz.

Tek bilebildiğimiz, COVID-19 testi pozitif çıkan ve belirti gösterenlere ilişkin ‘yeni hasta’ sayısıdır ki, o da Türkiye’de tespit edilen günlük toplam vakaların çok altındadır. Çünkü, testi pozitif çıkanlar belirti göstermiyorsa, taşıyıcı olmalarına ve bakanlığın sistemi içinde tedaviye alınmalarına rağmen sayıları gizli tutuluyor.

Önceki gün açıklanan ‘yeni hasta’ sayısı 3 bin 223’tü. Geçen haftanın önemi, bu sayının ilk kez 3 bin eşiğinin üstüne çıkmış olmasıdır. Yeni hasta sayısı, ilk duyurulduğu 29 Temmuz tarihinde 942 idi.

Yazının Devamını Oku

Mesut Bey'in ardından (2) - Mesut Yılmaz’ın tarihteki yerine adil bakabilmek

Mesut Yılmaz’ın siyasi serüvenini tek bir yazının sınırları içine sığdırıp değerlendirebilmek çok zor.

Onun yakın tarihte oynadığı rolü bütünlüğü içinde yerli yerine oturtmak çok katmanlı bir çabayı gerektiriyor.

Öncelikle, 1990’lı yıllarda Türkiye’de siyasetin akışında, birçok kritik gelişmenin arkasında Mesut Bey’in kararlarının, yaptığı hamlelerin izleriyle karşılaşıyoruz. Bu yıllar, siyasi istikrar anlamında Türkiye’nin genellikle krizler içinde savrulduğu bir dönemdir.

Bu arada, Mesut Bey’e ilişkin bir analizi yalnızca kendisinin 1990’lı yıllardaki rolüyle sınırlı tutmak da haksızlık olur. Bu dönemin ardından AB’ye tam üyelik müzakerelerindeki rolü üzerinden Türkiye’nin 2000’li yılların başlarındaki yönelişine yaptığı etkiye de kuvvetli bir projektör tutmak gerekir.

1991’DE ERKEN SEÇİM KARARI

Türkiye’de 1990’lı yıllarda siyasetin başat oyuncularından biridir Mesut Bey. Siyasi yolculuğundaki ilk büyük dönüm noktası 1991 yılında çekişmeli bir kongrede ANAP genel başkanlığına seçilip başbakanlığı üstlenmesidir. Üstelik, ANAP içinde Turgut Özal ile arasına bir mesafe koyarak, kendisini farklı bir kimlikle tanımlayarak bunu yapmıştır. Özalın reformcu çizgisini korumakla birlikte bazı şeyleri ondan farklı yapacağını taahhüt ederek o göreve gelmiştir.

Siyasi hayatının kritik bir kararı ANAP liderliğini üstlendikten sonra 1991 Ekim ayı için erken seçim çağrısında bulunmasıdır. Bu kararı DYP-SHP koalisyonunu işbaşına getirirken, kendisini de ana muhalefet lideri konumuna düşürmüştür. Mesut Bey, sonradan bu kararını hatalı bulduğunu söylemiştir. Ancak seçimin bir yıl sonra zamanında yapılması Süleyman Demirel’in DYP’sine doğru başlamış olan hareketliliği frenleyebilir miydi, bu da şüphelidir.

ÇİLLER-YILMAZ KAVGALARI

Aslında 1990’lı yıllarda Türkiye’de siyasetin ana akışını belirleyen çerçeve, 12 Eylül darbesinin 1980 öncesinin siyaset kadrolarını yasaklaması sonucu hem merkez sol hem de merkez sağda nehrin yatağının dağılmış olmasının yarattığı tahribattır.

Yazının Devamını Oku

Mesut Bey'in ardından (1) - Gazetecilerle ilişkisi hep çekişmeli oldu

Gazetecilerle siyasetçilerin ilişkilerinin nasıl olması gerektiği basın tarihi kadar eski bir sorudur.

Bu sorunun yanıtı bitmeyen bir tartışmanın da konusudur. Geleneksel bakış, gazetecilerin siyasetçilerle her zaman mesafelerini korumaları gerektiğini belirten ödünsüz bir çizgiyi savunur.

Teorik olarak doğrusu bu olabilir. Ancak hayatın akışı her zaman bu çizgiyi izlemez. Siyasetçi de gazeteci de insandır. Ve iki insanın bir araya geldiği her ortamda insanlara dair bir durum, durumlar vardır. Bu iki insandan biri hedefleri doğrultusunda giden, siyasi çıkarlarına odaklanmış bir siyasetçi, diğeri ise görevi onu izlemek olan ve gözü haberden başka hiçbir şey görmeyen bir gazeteci ise aralarındaki ilişki –ne kadar yakın olsalar da- dört mevsimin bütün iklim koşullarına açık olacaktır.

Siyasetçi ile gazetecinin tanışıklığı uzun bir zamana yayılmışsa, görevleriyle aralarındaki dostluğun çatışabildiği durumların yaşanması eşyanın tabiatı gereğidir. Eski başbakanlardan Mesut Yılmaz’ın yakın bir zamandaki ölümü, beni bu düşünceler üzerinden eskilere giden hukukumuzun bir muhasebesine yöneltti.

VİYANA’DAKİ SERT ÜSLUP

Benim Mesut Bey’le ilk temasım olumsuz tonda geçen bir konuşmayla başladı. Cumhuriyet gazetesinin Ankara bürosunda diplomasi muhabiri olarak görev yaptığım 1986 yılı eylül ayında dönemin başbakanı Turgut Özal’ın Viyana’da katıldığı, Avrupa Demokrasi Birliği’nin (EDU) düzenlediği ‘Avrupa Muhafazakâr Parti Liderleri Konferansı toplantısını izlemekle görevlendirildim. Özal, 19-20 Eylül 1986 tarihlerindeki bu toplantıda Avrupa’nın önde gelen merkez sağ liderleriyle buluşacaktı.

Özal’ın Viyana heyetindeki isimlerden biri ANAP’ın kurucularından olan ve 1983 seçimlerinden hemen sonra ilk kabinesinde basından sorumlu devlet bakanlığı görevine getirdiği Mesut Yılmaz’dı. O dönemde Dışişleri Bakanlığı’na baktığım için karşılaştığım, tanıdığım bir siyasi değildi kendisi.

Gazeteci olarak görevim, Turgut Bey’in katıldığı toplantıda neler konuşulduğunu öğrenmekti. Toplantıdan sonra otelin lobisinde Mesut Yılmaz’ı gördüm. Yanına giderek kendimi tanıttım ve toplantının nasıl geçtiğine ilişkin bir-iki soru sordum.

O anı çok iyi hatırlıyorum. Bana “

Yazının Devamını Oku

Azerbaycan 1990’ların başında neden kaybetti, 2020’de neden kazandı?

Sovyetler Birliği’nin dağılması sürecinde 1991 yılında bağımsızlığını ilan eden Azerbaycan’ın kendisi gibi bağımsızlığını yeni kazanan Ermenistan karşısında özellikle 1992-1993 yıllarında uğradığı askeri yenilgiler o döneme tanıklık edenlerin hafızalarından çıkmış değildir. Yaşanan çatışmalar olmakla beraber, pek çok kasaba, köy ciddi bir direniş gösterilmeden, muharebeye girilmeden terk edilmiştir.

Yenilginin çok temel bir nedeni vardı. Yaklaşık 70 yıl Sovyet sistemi altında yaşamış olan Azerbaycan’ın organize bir şekilde gelen silahlı Ermeni gruplarına ve Ermenistan ordusuna karşı direnç gösterecek, savaşabilecek güçte düzenli bir ordusu yoktu. Sonuç, ‘Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi’ dahil Azerbaycan topraklarının yüzde 20’ye yakın bir bölümünün Ermenistan’ın işgali altına girmesi, evlerini terk etmek zorunda kalan 1 milyona yakın insanın kendi ülkesinde göçmen durumuna düşmesi olmuştur.

Bundan 30 yıl sonra Azerbaycan ordusu, Ermenistan ordusuna karşı giriştiği ve geçen pazartesi gece yarısı ilan edilen ateşkese kadar toplam 44 gün süren bir askeri harekâtla 1990’lı yılların başında kaybettiği toprakların önemli bir bölümünü geri alırken sahada mutlak bir üstünlük sergilemiştir. Rusya’nın son anda ağırlığını koyması sonucu ateşkes ilan edilmeseydi, muhtemeldir ki Azerbaycan ordusunun sahadaki ilerlemesi, toprak kazanımları devam edecekti.

Azerbaycan ordusunun otuz yıl sonra sahada bu farkı yaratabilmesinin gerisinde hangi nedenler yatıyor? Geçmişte Ermenistan karşısında yenilgiye uğrayan Azerbaycan hangi faktörlerin bir araya gelmesiyle bu kez hasmı karşısında kazanan taraf olabildi?

YENİDEN İNŞA EDİLEN ORDU

 Kuşkusuz, bir dizi neden söz konusu. En başta da Azerbaycan’ın bu kez iyi eğitilmiş, disiplinli profesyonel bir orduya sahip olması geliyor. Ancak Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri’nden söz ederken, bu yeni ordunun neredeyse sıfırdan inşa edilmesinde Türkiye’nin oynadığı hayati rolün de vurgulanması gerekiyor.

Özellikle 1992, 1993’te sahadaki seri yenilgilerin travması o dönemde yalnızca Azerbaycan’da değil, Ankara’da da yaşanmıştı. Daha o zamanlarda Cumhurbaşkanlığı makamında oturan Turgut Özal’la başlayan, halefi Süleyman Demirel ve bütün hükümetlerce benimsenen bir devlet politikası devreye sokulmuştur. Bu politikanın hedefi, Azerbaycan’ın genç bir devlet olarak ayakları üzerinde durabilmesi için öncelikle güçlü profesyonel bir orduya sahip olmasıdır.

Bu milli politikanın hayata geçirilmesi muhtelif düzlemlerde yürümüştür. İlk dönemde öncelikli atılan adımlardan biri Türkiye’den gönderilen emekli ya da muvazzaf askeri danışmanlar üzerinden Azerbaycan ordusunun yeniden organize edilmesi faaliyetine başlanmasıdır.

PİYADE, TOPÇU İHTİSAS EĞİTİMLERİ TÜRKİYE’DE

Yazının Devamını Oku

Karabağ Mutabakatı’nda Azerbaycan, Rusya ve Türkiye kazançlı tarafta

Dağlık Karabağ ve çevresinde yaklaşık bir buçuk aydır sürmekte olan savaş Rusya Cumhurbaşkanı Vladimir Putin’in pazartesiyi salıya bağlayan gece yarısı duyurduğu açıklamayla son buldu. Yapılan ateşkes anlaşması, Güney Kafkasya’da yeni güç dengesinin Ermenistan’ın kayıpları çerçevesinde bu kez Azerbaycan lehine şekillendiği, ancak Rusya’nın da baskın bir şekilde bölgeye iyice yerleştiği bir döneme kapıyı açtı.

Dağlık Karabağ ve çevresinde yaklaşık bir buçuk aydır sürmekte olan savaş Rusya Cumhurbaşkanı Vladimir Putin’in pazartesiyi salıya bağlayan gece yarısı duyurduğu açıklamayla son buldu. Yapılan ateşkes anlaşması, Güney Kafkasya’da yeni güç dengesinin Ermenistan’ın kayıpları çerçevesinde bu kez Azerbaycan lehine şekillendiği, ancak Rusya’nın da baskın bir şekilde bölgeye iyice yerleştiği bir döneme kapıyı açtı.

Ortaya çıkan sonucun bir muhasebesini yaptığımızda şu gözlemleri öne sürebiliriz:

1) PUTİN’İN TUĞRASI: Çatışmalar sahada kritik bir eşiğe geldiği noktada Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan ile müzakereleri bizzat yürütüp uzlaşı zeminini yaratarak, ayrıca bizzat varılan mutabakatı açıklayarak hadiseye tuğrasını vuran kişi Rusya Cumhurbaşkanı Vladimir Putin olmuştur. Rusya lideri, bu hamleleriyle Güney Kafkasya bölgesinde nâzım rolü oynayan aktörün kendisi olduğu yolunda kuvvetli bir mesaj vermiş oluyor.

2) RUSYA BÖLGEYE YERLEŞTİ: Rusya’nın rolü yalnızca varılan mutabakatın şekillenmesiyle sınırlı kalmadı. Rusya, aynı zamanda ilan edilen ateşkesin ve bölgede kurulan yeni düzenin sahadaki başat denetleyicisi konumuna da geçti. Dağlık Karabağ’daki cephe hattı ve Laçin koridoru boyunca Rus Barış Gücü olarak 2 bine yakın asker ve 90 zırhlı personel taşıyıcı ile konuşlanacak olması bu durumun altını çiziyor. Rusya, anlaşmazlığın çözümü üzerinden Güney Kafkasya’daki ağırlığını arttırarak askeri gücüyle bölgeye tam anlamıyla yerleşmiştir. Kremlin, böylelikle, sahada barışı gözetmenin yanı sıra bölgedeki güç dengesi ve denkleme dahil olan bütün ülkelerle ilişkileri açısından önemli kaldıraçlara sahip olacaktır.

3) YA RUSYA AĞIRLIĞINI KOYMASAYDI?: Bundan önce Rusya’nın devreye girdiği iki ateşkes denemesi de sonuç getirmemişti. Rusya’nın ateşkes için sonuç alabilmesi, Ermenistan’ın Dağlık Karabağ’da sahada askeri yenilgisinin kesinleştiği, Şuşa’ya Azerbaycan bayrağının dikildiği, özerk bölgenin başkenti Hankendi’nin düşme menziline girdiği, Ermenilerin kontrolündeki Hankendi ile Ermenistan arasındaki bağlantının koptuğu bir kırılma noktasında olmuştur. Rusya ağırlığını koymasaydı ve Azerbaycan ilerlemesini sürdürseydi sahadaki durum muhtemeldir ki, Hankendi’nin de düşmesiyle sonuçlanabilirdi. Paşinyan, daha fazla zararı göze alamayacağı bir noktada ateşkese razı olmak zorunda kalmıştır. Muhtemelen Rusya da Ermenistan’ın sahada daha fazla gerilemesini uygun bulmamıştır.

4) PAŞİNYAN İÇİN ZOR DÖNEM: Kuşkusuz, uğradığı kayıpların ardından ateşkesi kabul etmek zorunda kalması, iki yıl önce büyük bir halk hareketi ile iktidara gelen ve Batı’ya dönük bir vizyona sahip olan Paşinyan’ın siyasi gücüne, prestijine ciddi bir darbe vurmuştur. Erivan’da şimdiden patlak veren hadiseler bundan sonrasında Paşinyan’ı Ermenistan’da zor bir dönemin beklediğine işaret ediyor. Rusya’nın, Batı yanlısı gördüğü ve güven duymadığı Paşinyan’ın bu süreç içinde sıkışmasından bir rahatsızlık duyması beklenmemelidir. Aksine, Kremlin’in Azerbaycan’ın güçlenmesi çerçevesinde Paşinyan ve Ermenistan karşısında elindeki kartları güçlenmiştir.

5) AZERBAYCAN KAZANÇLI, TOPRAKLARINI KURTARDI: Varılan mutabakatla bu krizden en kazançlı çıkan aktör Azerbaycan’dır. Bu ülke, 1990’lı yılların başında çıkan çatışmalarda yalnızca ‘Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi’ içinde Türk nüfusun yoğun olduğu Şuşa gibi yerleşimleri değil, aynı zamanda Karabağ’ın dışında kalan, bu bölgeye bitişik çok geniş topraklar da kaybetmişti. Azerbaycan, geçen bir buçuk ay içinde bu toprakların bir bölümünü savaşarak zaten geri almıştı. Bunlar Karabağ’ın güneyinde İran sınırına bitişik ya da çevresindeki Zengilan, Kubadlı, Cebrayil ve Fuzuli rayonlarıdır (idari bölge). Ermenistan işgalinin halen sürdüğü 3 rayon daha var. Bunlar, Karabağ’ın doğusundaki Ağdam ile batısı ve güneybatısındaki Kelbecer ve Laçin rayonlarıdır. Ermenistan, varılan mutabakata göre 15 Kasım’a kadar Kelbecer’den, 20 Kasım’a kadar Ağdam’dan ve en geç 1 Aralık’ta Laçin rayonundan çekilecektir. Sonuçta Ermenistan, ağırlıklı olarak 1992-1993 döneminde işgal ettiği bütün Azerbaycan topraklarından çıkmış olacaktır. Bu toprakların kendisine “iade edilmesi” Azerbaycan için çok büyük bir başarıdır.

6) ‘KAÇKINLAR’A DÖNÜŞ KAPISI AÇILDI:

Yazının Devamını Oku

Şuşa'nın alınışıyla Güney Kafkasya'daki jeopolitik denklem tersyüz oldu

Dağlık (Yukarı) Karabağ, geçen eylül ayından bu yana Türkiye’nin dış politika gündeminde en üst sıralarda yer alıyor. Önceki gün Dağlık Karabağ’daki Şuşa kentinin Azeri ordusunun denetimine geçmiş olması, Güney Kafkasya’daki jeopolitik denklemi tersyüz etmiş bulunuyor.Önümüzdeki dönemde uzun bir süre Karabağ’ı tartışmaya devam edeceğiz. Ancak bugünü anlayabilmek için önce biraz gerilere gitmemiz gerekiyor. Tarih boyunca hiçbir zaman durulmamış bir bölgeden söz ediyoruz. Özellikle Dağlık Karabağ, Ermenilerle Azeriler arasında süregelen bir çekişmenin alanı.

Azeri birliklerinin Şuşa’yı işgalden kurtardığı haberlerini okuyunca, Nuri Paşa’nın komutasındaki İslam Kafkas Ordusu’nun 1918’de, yani yüzyıl önce Suşa’da kendisine katılan yerli birliklerin desteğiyle Hankendi’yi Ermeni gruplardan geri alıp Karabağ’da Azerbaycan’ın egemenliğini tesis ettiğini hatırlayabiliriz. Kızıl Ordu’nun 1920’de Kafkasya’yı işgaliyle Karabağ’daki çekişme de dondurulmuştur.

Sovyet Rusya’nın bulduğu çözüm Azerbaycan toprakları içinde kalan, Ermenistan ile sınırdaş olmayan, Azerilerin yanı sıra kuvvetli oranda bir Ermeni nüfusun da yaşadığı Yukarı Karabağ’a özerklik statüsü verilmesi olmuştur. 1924’te egemenliği Azerbaycan’da kalmak üzere (haritada sınırları kırmızı çizgilerle gösterilen) ‘Özerk Karabağ Yukarı Bölgesi’ ilan edilir. Özerk bölgenin başkenti de Türk nüfusun baskın olduğu Şuşa’dan, bu şehrin hemen kuzeyindeki Hankendi’ye taşınır. Ermeniler, bu şehri Stepanakert olarak adlandırıyor.

SOVYETLER BİRLİĞİ DAĞILINCA KARABAĞ DA KARIŞTI

Sovyetler Birliği’nin 1936 ve 1977 anayasaları Yukarı Karabağ’ın Azerbaycan’a ait olduğu hükmünde bir değişiklik yapmamıştır. Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecine girmesiyle birlikte Azeriler ve Ermenilerin Karabağ’la ilgili karşılıklı hak iddiaları sıcaklığından hiçbir şey kaybetmemiş bir halde yeniden su yüzüne çıkıp bütün Güney Kafkasya’yı içine alacak bir çatışmayı tetiklemiştir.

Ermenilerin ağırlıklı olarak söz sahibi konumda bulunduğu Yukarı Karabağ’daki Özerk Yönetim, Sovyetler’in çözülmesiyle birlikte bünyesindeki Azeri unsurları da büyük ölçüde tasfiye etmiştir. Ardından Karabağ Özerk Yönetimi’nin Ermenistan’ın cesaretlendirmesiyle 31 Ağustos 1991 tarihinde tek taraflı bağımsızlık ilanı, zaten başlamış olan çatışmaların tam anlamıyla açık bir savaşa dönüşmesine yol açmıştır.

1994 başına kadar devam eden çatışmalarda Ermeni gruplar, Dağlık Karabağ’da Türklerin nüfus olarak ağırlıklı olduğu başta Şuşa olmak üzere önde gelen yerleşim merkezlerinin tümünü ele geçirmiştir. Ancak Ermeniler, bu noktada durmayıp Karabağ Özerk Bölgesi’nin sınırlarını çevreleyen Azerbaycan topraklarının batıda, doğuda ve güneyindeki çok geniş alanları da işgal etmiştir. Bu askeri operasyonlar Karabağ’daki silahlı Ermeni gruplarla Ermenistan ordusu tarafından birlikte yürütülmüştür.

Savaşın sonucu A) Dağlık Karabağ’ın tümüyle Ermenilerin kontrolüne geçmesi, B) Ermenistan’ın doğuya doğru genişleyerek fiilen Karabağ ile birleşmesi, C) İki tarafın birbirine eklemlenmesiyle ortaya çıkan bu yapının güneyde İran sınırına doğru büyümesi, aynı zamanda D) Karabağ’ın doğusundaki Azerbaycan toprakları üzerinde de genişlemesi olmuştur.

Yazının Devamını Oku

Biden kesinleşirse çalkantılı bir geçiş dönemine hazır olalım

ABD’deki başkanlık seçiminin seyrine baktığımızda önümüzdeki günlerde, haftalarda ve aylarda bugüne dek hiç karşılaşmadığımız türden hadiselere tanıklık etmemiz galiba şaşırtıcı olmayacak.

Son anda çok büyük bir sürpriz yaşanmadığı ve sandıklardaki son yönelişler doğrultusunda Demokrat aday Joe Biden’ın galibiyeti kesinleştiği takdirde önümüzdeki döneme ilişkin bir dizi ihtimal üzerinde durabiliriz.

Bunlardan birincisi, yapılan sayımlarda Biden ipi önde göğüslese bile, seçimin nihai sonucunun kesinleşmesinin zaman alabilecek olmasıdır. Başkan Donald Trump’ın ekibinin şimdiden bazı eyaletlerde ya da belli seçim bölgelerinde tamamlanmış sayımların iptal edilip yeniden sayım yolunun açılması için hukuki kanallardan yürüttüğü girişimler resmi sonucun açıklanmasını geciktirebilecektir.

Bundan yirmi yıl önce 7 Kasım 2000 tarihinde yapılan ABD başkanlık seçimlerinde Florida eyaletinde yaşanan tecrübe bu dönemin pekâlâ çok sıkıntılı olabileceğini gösteriyor. O dönemde Florida’da ortaya çıkan kilitlenme nedeniyle ne Demokrat aday Al Gore ne de Cumhuriyetçi aday George W. Bush, 538 üyeli Seçiciler Kurulu’nda başkan seçimi için gerekli 270 eşiğini tutturamamış ve nihai sonucun belli olması Florida’dan gelecek habere kalmıştı.

İki tarafın avukat orduları arasında yürütülen hukuk mücadelesinde karşılıklı itirazlar üzerinden eyaletteki birçok seçim bölgesinde yinelenen sayımların uzamasıyla süreç tam bir belirsizliğe girmiş, ABD beş hafta süreyle yeni başkanının kim olacağını öğrenememişti. Ardından bir başvuru üzerine ABD Anayasa Mahkemesi’nin 12 Aralık 2000 tarihinde aldığı bir kararla sayım durdurulmuştu. Bu noktada Bush’a 2 milyon 912 bin 790, Gore’a ise 2 milyon 912 bin 253 oy çıkmıştı. Aradaki fark 537 oydu. Cumhuriyetçi aday Bush 537 farkla Florida seçimini kazanarak bu eyaletin 29 delege kontenjanıyla Seçiciler Kurulu’nda 271’e gelmiş ve böylelikle ABD Başkanı olmuştu.

YA TRUMP YENİLGİYİ KABUL ETMEZSE

Burada kritik mesele, Biden’ın başkanlığının kesinleşmesi halinde Başkan Trump’ın yenilgiye çatışmacı bir stratejiyle karşılık vermesidir. Seçim günü gece yarısı “Hile yapıldı” şeklindeki çıkışı, önceki günkü basın toplantısında suçlamalarını tekrarlayarak “seçimin çalınmasına izin vermeyeceklerini” söylemesi, Trump’ın geçiş döneminin yumuşak bir zeminde yürütülmesine yanaşmayacağını gösteriyor.

ABD’deki teamül seçim sonuçlarının belli olmasıyla birlikte resmi süreçlerin tamamlanmasını beklemeden kaybeden tarafın kamuoyuna bir konuşma yaparak durumu “kabul ettiğini” belirtip çekilmesidir. Trump’ın ise izleyeceği kutuplaştırma stratejisiyle uyuşmazlık çıkartarak, en azından ilk aşamada böyle bir adımı atmayacağı anlaşılıyor. Bu arada, fanatik taraftarlarının “seçimin Demokratlar tarafından çalındığı” gerekçesiyle sokağa dökülerek yapabilecekleri taşkınlıklar ve bunun tetikleyeceği karşı tepkilerle ABD’de kaotik bir ortamın belirmesi ihtimali birçok insanı kaygılandırıyor.

BIDEN’LA DEVİR TESLİM 

Yazının Devamını Oku

ABD seçiminin dip dalgaları ve beyazların azınlığa düşme kaygıları

ABD demokrasisinin en önemli zafiyetlerinden biri seçimlere katılım oranının eskiden beri düşük olmasıdır. Amerikan halkının sayıca azımsanmayacak bir kesimi geleneksel olarak sandık karşısında kayıtsızdır. Seçme hakkına sahip vatandaşların katılımı üzerinden yapılan hesaplamalarda, sandığa gidenlerin oranının genellikle yüzde 50-55 bandında seyretmesi sıkça karşılaşılan bir durumdur.

Bu ülkede 1950 sonrasındaki seçimlere baktığımızda en yüksek oran Demokrat John F. Kennedy’nin seçildiği 1960 seçiminde kaydedilmiştir. Katılım yüzde 62.8’e çıkmıştır. Sonraki seçimlerde hiçbir zaman bu eşik geçilmemiştir. Son 2016 seçiminde ise nadir rastlanan bir şekilde oran yüzde 59.2’ye yükselmiştir.

Geçen salı günü yapılan seçimin sayım işlemleri sonuçlanmadığından katılım oranını henüz bilmiyoruz. Bir önceki 2016 seçiminde 230.9 milyon seçmen içinden toplam 136.6 milyon katılım olmuştu. Katılım oran yüzde 59.2’ydi. Geçen salı günü seçmen sayısı 239 milyon dolayında hesaplanmıştı. Dün öğle saatleri itibarıyla 143 milyondan fazla oy sayılmış ve yüzde 60 eşiğine çoktan gelinmişti. Sayım bittiğinde bu oran daha da yükselecektir.

TRUMP OYUNU 5 MİLYONDAN FAZLA ARTTIRDI

Buradaki artış yalnızca Cumhuriyetçi aday Donald Trump’ın yeniden seçilmesini önlemek isteyen insanların sandıklara yığılmasından kaynaklanmıyor. Trump da sandıklarda 2016’ya kıyasla yabana atılmayacak oranda bir artış sağlayabilmiştir. Trump, 2016 seçiminde 62.9 milyon oyla sandıktaki oyların yüzde 46.09’unu almıştı. Trump için dün akşam saatleri itibarıyla 68.5 milyon oy sayılmıştı. Oran olarak yüzde 47.8’e çıkmıştı. Bu, Trump’ın seçmen sayısında 5.6 milyonluk bir artış anlamına geliyor.

Buna karşılık 2016 seçiminde Demokrat aday Hillary Clinton 65.8 milyon oy alırken (yüzde 48.18), geçen salı günü Demokrat aday Joe Biden oy sayısını –dün akşam itibarıyla- 72.2 milyona çıkartmıştır. (Yüzde 50.4) 6.4 milyon dolayında bir artış söz konusudur. Unutmayalım ki, bu sayılar nihai durumu göstermiyor.

Amerikan basınında yayımlanan yorumlarda yanıtı aranan soru, Trump’ın geçen dört yıl içinde yaşanan bütün çalkantılara ve COVID-19 salgınında 230 binden fazla insanın hayatını kaybetmesine rağmen, nasıl olup da bu artışı sağlayabildiğidir.

BEYAZLARIN YÜZDE 57’Sİ TRUMP’A OY VERDİ

New York Times’ta dün yayımlanan, ‘Edison Research’ adlı bir araştırma kuruluşu

Yazının Devamını Oku

ABD başkanlık seçiminin sonucu: Bölünmüş bir ülke

ABD’de önceki gün yapılan başkanlık seçimi, kimin kazandığına ilişkin sonucu ilk günden vermese de, başka bir sonucu bütün berraklığıyla tüm dünyaya gösterdi.

Bu sonuç, Amerika Birleşik Devletleri’nin kültürel, sosyolojik ve siyasi hatlar üzerinden kendi içinde bölünmüş, ortak paydaları zayıflayan bir ülke olduğu gerçeğinin tescil edilmiş olmasıdır.

Demokrat aday Joe Biden’ın Cumhuriyetçi aday Donald Trump karşısında sandıklar açılır açılmaz mutlak üstünlük sağlayacağı bir sonuç, Amerika’da son dört yıldır Trump’ın şahsında temsil ettiği değerler üzerinden kök salmakta olan yönelişin tersyüz edildiği, bu açıdan bir kırılmanın yaşandığı gibi kuvvetli bir mesajla algılanacaktı. Seçim, böyle bir kırılmayı tetiklememiştir. Amerika, içine girdiği bölünmenin her alanda doğurmakta olduğu sonuçları önümüzdeki dönemde yaşamaya devam edecektir.

COVID’DEN ÖLEN 231 BİN KİŞİYE RAĞMEN

Sandıktan çıkan sonuç bazı açılardan özellikle şaşırtıcıdır; en başta da ABD’nin dünyada en çok COVID-19 vakasının yaşandığı ülke olması gerçeği açısından. ABD’de önceki gün itibarıyla 9 milyon 400 bin dolayında vaka kayda geçmiştir. Seçim günü 75 bin kadar vaka raporlanmıştır. Salgında yine önceki günkü rakamla toplam 231 bin kişi hayatını kaybetmiştir.

ABD’nin 20 yıla yayılan Vietnam Savaşı’nda toplam 58 bin kadar askerinin öldüğü hatırlanırsa, bundan yaklaşık dört kat fazla Amerikalı geçen dokuz ay içinde COVID’e kurban gitmiştir. Ancak bu kayıpların yarattığı düşünülen travma dışarıdan tahmin edildiği ölçüde sarsıcı olmamıştır.

Daha önemlisi, Başkan Trump, COVID-19’u yeterince ciddiye almamış, salgına karşı kuvvetli bir mücadele stratejisi ortaya koymamıştır. Trump, kendi ülkesinin önde gelen sağlık otoriteleriyle COVID-19 konusunda polemiğe girip, onların bilimsel görüşlerine meydan okumaktan da çekinmemiştir. Gelgelelim salgın karşısındaki bu sicili seçmen tabanını herhangi bir şekilde etkilememiştir.

‘ÖNCE AMERİKALILARA İŞ’ SÖYLEMİ

Keza

Yazının Devamını Oku

ABD’de Beyaz Saray’ın tel örgüyle çevrelendiği bir başkanlık seçimi

Hürriyet’in Washington D.C.’deki temsilcisi olarak görev yaptığım 1987 Ağustos ayından 1993 Mart ayına kadar olan dönemde ABD’de iki başkanlık seçimini izledim.

Birincisi, 1988 seçimiydi ve Demokratların adayı Massachusetts Valisi Michael Dukakis’e karşı Cumhuriyetçi aday George Bush kazanmıştı. Bush, buna karşılık bir sonraki 1992 seçimini Demokratların adayı 46 yaşındaki Arkansas Valisi Bill Clinton’a kaybetti.

Her iki seçim de o yıllarda ABD demokrasisine özgü renklilik içinde herhangi bir krize sahne olmadan sükûnet ortamında tamamlandı. Bush görevi sekiz yıl süreyle başkan yardımcılığını yürüttüğü Ronald Reagan’dan devraldığı için, işbaşı yaptığında partiler arası bir iktidar değişimi söz konusu olmadı. Kendisi Beyaz Saray’ı Clinton’a devrederken de sancısız, her bakımdan centilmence bir iktidar değişimi yaşanmıştı.

Hatta Clinton, 20 Ocak 1993 günü Beyaz Saray’a resmen adım attığında Bush’un elyazısıyla kaleme alıp kendisine bıraktığı, “Dear Bill” (Sevgili Bill) diye başlayan son derece zarif bir mektup bulmuştu. O günün tarihini taşıyan mektupta, “Senin başarın ülkemizin başarısıdır. Bütün gücümle yanındayım” diyordu selefi George Bush.

Dün CNN’de başkanlık seçimi nedeniyle Beyaz Saray’ın bütün çevresine 2.5 metre yüksekliğinde bir tel örgü çekildiğini gösteren görüntülerle karşılaşınca, geçmişte izlediğim ABD başkanlık seçimleriyle bugünkü seçim arasındaki sert farkı hissetmemem mümkün değildi.

OLAĞANÜSTÜ HAL GİBİ

Bunun gibi dikkatimi çeken bir başka haber, başta New York ve Washington D.C. olmak üzere ABD’nin birçok kentinde mağazaların ön cephelerinin koruma amaçlı olarak kontrplak panellerle örtülmesiydi.

Benzer önlemlere geçen yaz başında Afrikalı Amerikalı George Floyd’un Minneapolis şehrinde polis tarafından boğazına basılarak öldürülmesi üzerine patlak veren gösteriler ve yağmalama olayları üzerine de başvurulmuştu. Keza Beyaz Saray’ın çevresine tel örgü o zaman da yerleştirilmişti.

Düşündürücü olan, ABD’de birçok şehirde benzer koruma önlemlerine bu kez başkanlık seçimi nedeniyle de başvurulmasıdır. Birçok şehirde, polis önlemleri arttırılırken, bazı eyaletlerde valiler olayların büyüme ihtimaline karşı Ulusal İhtiyat Birlikleri’ni de devreye sokmaya dönük hazırlıklar yürütmüştür. ABD’de neredeyse bir ‘olağanüstü hal’ durumuna girilmiştir.

Yazının Devamını Oku

Türkiye için Trump ya da Biden ne kadar fark eder?

Bugün yapılacak olan ABD başkanlık seçimlerinin ne şekilde sonuçlanacağı bütün dünya için büyük önem taşıyor.

Her ülkede iktidarlar, siyasi yelpazedeki muhtelif aktörler, sandıktan Cumhuriyetçi ya da Demokrat bir adayın çıkması ihtimallerinin kendi çıkarları, pozisyonları ve beklentileri açısından bir muhasebesini yapmakla meşgul bugünlerde. Bu durum kuşkusuz Türkiye açısından da geçerli.

Öncelikle tek tek ülkelerden bağımsız olarak genel bir tespit yapmamız gerekir. ABD başkanlık seçimi, her şeyden önce üzerinde yaşadığımız dünyayı özellikle iklim değişikliği ve çevre koşulları başlıklarında nasıl bir geleceğin beklediği sorusunun yanıtı bakımından da önemli.

Bunun gibi kimin kazanacağı uluslararası sistemin yapısı ve işleyişi açısından da bir dizi sonuç doğurmaya aday. Trump’ın başkanlığı, ABD’nin içine kapanma eğiliminin daha güçlü hissedileceği, Avrupa’ya ve NATO’ya dönük taahhütlerinin zayıfladığı, dolayısıyla Transatlantik işbirliğinin kurumsal olarak gerilediği, temelinde uluslararası sistemdeki çözülmenin hızlandığı bir dünya anlamına gelecektir.

Hangi adayın kazanacağı birçok uluslararası meselenin geleceği açasından da belirleyicilik taşıyacak. Örneğin Biden’ın seçilmesi halinde, ABD’nin İran’la nükleer anlaşmaya yeniden dönmesi beklenen bir adımdır.

Bunun gibi birçok konu değişiklik potansiyeli barındırıyor. Bu değişikliklerin kayda değer bir bölümü Türkiye’yi de yakından etkileyecektir. Biden seçilirse nasıl bir Suriye politikası izleyeceği Türkiye açısından hayati önemdedir.

*

Bir de ikinci bir kümede toplayacağımız doğrudan ikili düzeydeki muhtemel sonuçlar var. Bunlar, seçilecek başkanın ve getireceği kadroların doğrudan Türkiye’ye ve Türkiye’de işbaşındaki iktidara bakışlarından ve aynı zamanda kişisel düzeydeki ilişkilerden kaynaklanacak olan sonuçlardır.

Trump

Yazının Devamını Oku

Erdoğan Karabağ için Putin’e ikili mekanizma öneriyor

Dağlık Karabağ’daki Suriyeli savaşçılar meselesi sonunda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya lideri Vladimir Putin arasındaki diyaloğun gündemine yerleşmiş bulunuyor.

Bu konu Erdoğan ile Putin arasında 14 Ekim’de yapılan telefon görüşmesinden sonra Kremlin tarafından özellikle dikkat çekilen bir nokta oldu. Kremlin’den yapılan açıklamada, Dağlık Karabağ konusu görüşülürken Putin’in Erdoğan’a “Ortadoğu’dan gelen savaşçıların askeri harekâtlara dahil olmasından duyduğu ciddi kaygıyı ifade ettiği” aktarıldı.

Ardından iki lider geçen salı akşamı (27 Ekim) ikinci kez görüştüler. Bu görüşmeden sonra Kremlin’den yapılan açıklamaya göre, konu Putin tarafından yine gündeme getirilmişti. Açıklamada, “Rus tarafının çatışmaların sürmesinden ve Ortadoğulu teröristlerin çatışmalara artan ölçüde karışmasından duyduğu derin kaygıyı ifade ettiği” belirtildi.

Kremlin, 14 Ekim’de “savaşçılar” derken, bu kez “teröristler”den söz etmeye başlamış, “ciddi kaygı” yerini “derin kaygı”ya bırakmıştı.

ERDOĞAN DA  KARABAĞ’DAKİ  PKK’LILARI AÇTI 

İlginçtir ki, Cumhurbaşkanı Erdoğan, ertesi gün (28 Ekim Çarşamba) AK Parti’nin grup toplantısında yaptığı konuşmada, Suriyeli savaşçılar meselesinin Putin tarafından görüşmede açıldığını gizleme gereğini duymadı ve aynen şunları söyledi:

Bize diyorlar ki ‘Siz Ortadoğu’dan Suriye’den Azerbaycan’a asker gönderiyorsunuz, yabancı güçler gönderiyorsunuz’ filan felan...”

Erdoğan da Putin’in bu hamlesine PKK/YPG’li teröristlerin Karabağ’da Ermeni ordusu saflarında savaştığını belirterek karşılık vermiştir. Görüşmenin bu bölümünü şöyle aktarıyor Erdoğan:

“Ben de Sayın Başkan’a bir şey söyledim, ‘Şu anda 2 bin civarında istihbari olarak tespit ettiğimiz PKK’lıları YPG’lileri şu anda Ermenistan 600 dolar maaşla oraya aldı, orada savaşıyorlar. Yabancı savaşçılar olarak onlar orada’. ‘Benim onlardan haberim yok’ dedi. ‘Ben şimdi size haber veriyorum’ dedim. Bunun üzerinde durmanız lazım. ‘Bu PKK’lılar, YPG’liler nereden geliyor biliyor musunuz?’ dedim. Suriye’de bunlar çalışıyordu, Suriye’den oraya ithal ve bu konuda da dayanışmamız lazım’. Benim özellikle tabii Sayın Putin’in PKK, YPG bunlara yüz vereceğine ihtimal vermiyorum ama Paşinyan’a bunu söylemesi lazım. Aksi takdirde gereği yapılır.”

Yazının Devamını Oku

Cumhuriyet Bayramı’nı kutlarken Cumhuriyet’in gücüne inanmak

Bugün 29 Ekim 2020. Bundan tam üç yıl sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 100’üncü yıldönümünü kutlayacağız. Cumhuriyetimizin bir asrı devirmesine fazla bir zaman kalmadı.

Yıldönümleri, kuşkusuz Cumhuriyet’in anlamı ve değeri üzerinde düşünmemiz için yararlı bir vesile oluşturuyor.

En başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Cumhuriyet’in kurucuları, bir cihan imparatorluğunun çöküşüyle birlikte bir dizi yenilginin ardından ‘yedi düvel’e karşı verdikleri ulusal kurtuluş savaşıyla yoklukların, imkânsızlıkların içinden bir mucizeyi gerçekleştirip yeni bir ülkeyi yarattılar. Cumhuriyet, her şeyden önce o mucizenin adıdır.

*

Cumhuriyet’i ve kazanımlarını değerlendirirken, meseleye öncelikle tarihin akışı içinde Türkiye’nin 20’nci yüzyıla nasıl girdiği ve ardından 21’inci yüzyıla nasıl bir kimlikle adım attığı soruları üzerinden bakmalıyız.

Bu muhasebede Türkiye’yi içinden geldiği İslam dünyasındaki konumu üzerinden okumak çarpıcı sonuçlar verecektir. Bu çerçevede Türkiye’nin bugün 57 üyesi olan İslam İşbirliği Örgütü bünyesinde hangi değerleri ve kurumlarıyla bir istisna oluşturduğu sorusu yeteri kadar açıklayıcı olmalıdır.

Bütün bu ülkeler içinde, Türkiye aynı anda demokrasiyi işletebilen, girişimciliğin önünün açıldığı bir pazar ekonomisini yürütebilen, açık bir toplum yapısını yaşatabilen, bilim, sanat ve kültür alanlarında kaydadeğer sıçramalar kat edebilmiş tek istisnadır.

Tabii istisna olmasına ilişkin tespitimi –yaşanan bütün sorunlara, sıkça karşılaşılan iniş çıkışlara ve giderilemeyen eksikliklere rağmen- diye tamamlayıcı bir ek cümleyle birlikte kayda geçirmem gerekiyor. Ancak burada önemli nokta, yine de Cumhuriyet’in söz konusu problemlerin varlığına rağmen karşılaştırmalı olarak ortaya koyabildiği farktır.

Bu yönleriyle Türkiye Cumhuriyeti, geride bıraktığımız yüzyılda İslam dünyasında gerçek anlamda modernite ile buluşabilen yegâne modeldir.

Yazının Devamını Oku

Türk-Rus ilişkileri bir kez daha stres testinde

Türk-Rus ilişkilerinde bütün dikkatlerin Dağlık Karabağ’da Azeri ve Ermeni birlikleri arasındaki çatışmalara çevrildiği bir sırada Rusya’nın İdlib’de Türkiye’ye yakın bir silahlı muhalif gruba havadan şiddetli bir saldırı düzenlemesiyle denklemin bir ucu Suriye’ye kaymış oldu.

Rus savaş uçaklarının önceki gün Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) kökenli Feylak eş Şam isimli örgütün sınır bölgesinde Hatay’ın 9 kilometre kadar karşısındaki Duveyle köyünde bulunan eğitim kampına düzenlediği hava saldırısını kastediyoruz. Bu saldırıda 78 kişi hayatını kaybederken, 90 kişi de yaralanmıştı.

Sahadan gelen haberlere bakılırsa, İdlib’deki silahlı muhalif gruplar bu saldırıya dün Esad ordusunun konuşlandığı noktaları hedef alan yoğun bir topçu ve roket atışıyla kuvvetli bir karşılık verdi.

RUSYA CERABLUS’A BALİSTİK FÜZE ATINCA İdlib saldırısı, aslında niteliği itibarıyla yakın zaman kesitindeki bir ilk değildi. Fotoğrafın bütününü görebilmek için İdlib’deki saldırının üç gün öncesine gitmek gerekiyor. Geçen cuma günü Suriye’nin kuzeyinde uluslararası camiada dikkat çekmeyen bir başka hava saldırısı meydana geldi.

Saldırı, Cerablus’un kırsalında Küse yerleşiminin hemen dışında iptidai mazot rafinerileri ve mazot pazarının bulunduğu bir alanı hedef aldı. Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SİHG), patlamalarda yedi sivilin öldüğünü, 20 kişinin de yaralandığını duyurdu. Sosyal medyadaki paylaşımlarda olay yerindeki yanmış akaryakıt tankerlerinin görüntülerine rastlamak mümkün.

Harekâtın nasıl düzenlendiği konusunda çelişik bilgiler var. SİHG, saldırının Rusların Akdeniz sahilindeki Lazkiye yakınlarında bulunan Hmeymim hava üssünden ateşledikleri roketlerle yapıldığını ileri sürdü.

Buna karşılık Anadolu Ajansı, bu konuda geçtiği haberde, saldırının Lazkiye’deki Rus donanmasından iki balistik füze atılması suretiyle düzenlendiğini duyurdu. Bazı haberlerde ise balistik füzelerin daha güneydeki kıyı şehri Tartus’un açıklarındaki bir Rus savaş gemisinden ateşlendiği belirtildi.

FIRAT KALKANI BÖLGESİ HEDEFTE

Hmeymim üssü ile Cerablus arasında 250 kilometre bir mesafe var. Balistik füzeler Tartus civarından ateşlendiyse menzil 280 kilometrenin de üstüne çıkıyor.

Yazının Devamını Oku

İdlib’de kim kimi neden vuruyor?

Rus savaş uçaklarının dün Suriye’de silahlı muhalefetin önde gelen gruplarından birinin İdlib’deki eğitim merkezini ağır bir insan kaybına yol açacak şekilde vurması, hem İdlib’deki gelişmeler hem de genel Türkiye-Rusya ilişkilerinin seyri bağlamında ele alınmayı gerektiren yeni bir durum yaratmıştır.

Öncelikle, Rusya’nın hedefine koyduğu Feylak eş Şam isimli grubun, İdlib’de önemli bir bölümü Özgür Suriye Ordusu’ndan (ÖSO) gelen silahlı örgütlerin toplandığı Türkiye’nin desteğindeki ‘Ulusal Kurtuluş Cephesi’ içindeki başat aktörlerden biri olduğunu vurgulamalıyız.

Feylak eş Şam, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde 2016’daki Barış Kalkanı ve 2018’deki Afrin harekâtlarına da katılmış olan bir grup. Resmen doğrulanmamakla birlikte, Libya’daki iç savaşta Halife Hafter güçlerine karşı meşru otoriteyi temsil eden Fayiz es Serrac güçlerinin safında mücadele etmek üzere Suriye’den bu ülkeye giden savaşçılar arasında Feylak eş Şam’dan unsurların da bulunduğu yolunda haberlere rastlamak mümkün. Her halükârda, bu örgütü Türkiye’nin Suriye’de sahadaki en yakın müttefiklerinden biri olarak nitelendirmek hata olmaz.

Dolayısıyla, Rusya’nın doğrudan bu grubu hedef alan saldırısının Türkiye’ye dönük mesajlar da taşıdığı şeklinde yorumlanması kaçınılmazdır. Zaten yabancı ajanslar da hadiseyi genellikle ‘Rusya’nın Türkiye’nin Suriye’de desteklediği unsurları vurduğu’ gibi bir açıyla vermeyi tercih etmiştir.

*

Rusya’nın bu saldırısını, özellikle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya lideri Vladimir Putin’in geçen 5 Mart tarihinde Moskova’da İdlib konusunda vardıkları mutabakat açısından değerlendirmeliyiz. Bu mutabakat sonrasında İdlib’deki durum genel hatlarıyla sakin bir şekilde seyretmişti. Son dönemde Esad ordusunun Rus savaş uçaklarının desteği altında ateşkes rejimini ihlal eden hareketlerine rastlanmakla birlikte, bu ihlaller büyük bir kriz doğuracak eşiğe tırmanmamıştı. Ancak dünkü hava saldırısı İdlib’deki gidişatı ciddi bir şekilde sarsmıştır.

Saldırının Rusya’nın tutumu açısından düşündürücü bir tarafı şudur. Rusya, geçmişte İdlib’de ateşkesi bozan hamlelerini, Türkiye ve İran’la birlikte 4 Mayıs 2017 tarihinde İdlib’e ilişkin çatışmasızlık rejimini tanımladıkları Astana Anlaşması’nın terör örgütlerine karşı istisna getiren hükümlerine dayandırmaktaydı. Aslında Astana Anlaşması, BM Güvenlik Konseyi’nin 2015 yılında Suriye hakkında kabul ettiği 2254 sayılı kararının ilgili bölümlerini aynen almıştı. Astana belgesinin beşinci paragrafında şöyle deniliyor:

Garantör ülkeler, ateşkes rejiminin çatışan taraflar tarafından uygulanmasını sağlamak için gerekli tüm tedbirleri alacağını; güvenli bölgelerin içerisi ve dışarısında IŞİD, El Nusra ve El Kaide veya IŞİD ile ve BM Güvenlik Konseyi tarafından terör örgütü olarak kabul edilen tüm örgütlerle bağlantılı her türlü kişi, grup, oluşum, kuruluşlarla mücadeleyi sürdürmeye yönelik tüm tedbirleri alacağını; şimdiye kadar katılmamış olan silahlı grupların ateşkes rejimine katılmalarını sağlamaya yönelik çabalarına devam edeceğini taahhüt eder.”

*

Yazının Devamını Oku

Bekir Coşkun’a veda etmek

Özellikle ilk gençlik yıllarına ait hikâyelerini kendisinin ağzından dinlediğinizde onun aslında bir roman kahramanı olduğuna hükmedebilirdiniz.

Ama dikkatli olun, siz onu romanın baş kahramanlığına yerleştirirken, sırf size oyun olsun diye kurguladığınız romanın içinden her an kaçıp gidebilirdi.

Aslına bakarsanız kendisini anlatmaya çok düşkün biri değildi. Eşref saati geldiğinde parça parça anlatırdı ve hepsini yan yana getirip bilmecenin parçalarını birleştirmeye çalıştığınızda karşınıza çıkan kuvvetli ve bir o kadar da renkli hayat öyküsü, hem sizi hayran bırakır, hem de onunla ilgili kafanızın biraz daha karışmasına yol açardı. İleride sizi bekleyen başka sürprizlerin de olduğunu hissederdiniz.

Liseyi bitirdiği dönemde henüz çocuk sayılabilecek bir yaşta Urfa’da her şeyi geride bırakıp neden İstanbul’a gitme kararı almış olabilirdi ki? Uzun bir otobüs yolculuğunun ardından İstanbul’a geldikten sonra bu şehirde tutunmaya çalıştığı günler başlı başına dramatik bir öyküydü. Yaşamını idame edebilmek, ayakta kalabilmek için elindeki tek geçerli araç, icra edebileceği sanatıydı, yani kanun çalmak... Evet, herkes onu kemancı olarak bilir, ama ana enstrümanı kanundu. Beyoğlu’nun arka sokaklarında müzisyenlerin buluştuğu kahvelere giderek iş bulabilmek için şansını deneyecekti.



Nedense İstanbul’da olmamıştı. Daha sonra başkent Ankara’da karar kılacak ve kendisinin ülkenin en tanınmış köşe yazarlarından biri olmasına uzanacak öyküsü burada yeni bir başlangıç yapacaktı. Sonradan İstanbul’a hep mesafeli durmuş, bu şehirde yeni bir hayata başlaması için kendisine açılan kapılardan girmemeyi tercih etmişti. Bana sorarsanız, İstanbul’a güvenmiyordu.

Yazının Devamını Oku

Vaka sayıları açıklanmasa da diğer göstergeler bir hayli kaygı verici

Sağlık Bakanlığı bütün ‘vaka’ sayılarını açıklamaktan vazgeçip sadece sayıca çok daha az olan semptom gösteren ‘hasta’ sayılarını paylaşmaya başlamış olsa bile, COVID-19 salgınının seyriyle ilgili açıklanan diğer göstergeler bir araya getirildiğinde, tablodaki yönelişin iyimserliğe izin vermeyen bir çizgide seyrettiğini vurgulamalıyız.

Dünkü yazımız Hacettepe Üniversitesi’nden Prof. Mehmet Ceyhan ile sohbetimize dayanarak Sağlık Bakanlığı’nın açıklamalarından hareketle, duyurulan hasta sayısını 5 ile çarpmak suretiyle bütün vakaların sayısının tahmin edilebileceğini konu alıyordu. Bu çerçevede örneğin geçen pazartesi günkü 2 bin 26 hasta sayısını 5 ile çarptığımızda, günlük 10 binin üstüne çıkan bir vaka toplamı tahminine ulaşıyoruz.

Aslında bu tahmin, bizzat Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’nın bundan bir süre önce COVID-19 testlerinin yüzde 10’unun ‘pozitif’ çıktığı yolundaki açıklamasının işaret ettiği sonuca yaklaşıyor.

Bu yöntemi geçen pazartesi için açıklanan toplam test sayısı 116 bin 249’a uygulayalım. Bu hesaplamaya göre tahminen 11 bin 624 kişinin testinin pozitif çıkmış, yani bu sayıda yeni günlük vakanın kayda girmiş olması gerekir.

Kuşkusuz, bu hesapların hepsi birer tahmini geçmiyor ve arada 1.600’e yaklaşan bir fark söz konusu. Her halükârda vaka sayısının açıklanan hasta sayısının ne kadar üstünde olduğunu göstermesi bakımından yine de fikir verici. Hatta, gerçek vaka rakamının bu tahminlerin de çok üstünde olduğu yolunda kuvvetli görüşlere de rastlamak mümkün. Ne yazık ki, şeffaflık olmadığı zaman muhtelif modellemeler üzerinden yapılan tahminlerle yetinmek durumunda kalıyoruz.

GÜNLÜK HASTA SAYILARI İKİ KAT ARTTI

 Salgının ikinci dalgasının boyutlarını okuyabilmek için başka göstergeler üzerinden devam edelim. Sağlık Bakanlığı 29 Temmuz’dan itibaren ‘vaka’ yerine testi pozitif çıksa da sadece belirti gösterenleri işaret eden ‘hasta’ sayısını açıklamaya başlamıştı. O günü baz alıp bir karşılaştırma yaptığımızda şunu görüyoruz:

29 Temmuz günü paylaşılan yeni hasta sayısı 942’ydi. Daha sonraki haftalarda günlük hasta sayısı düzenli bir şekilde artmış ve ilk kez bu haftanın başında günlük 2 bin eşiğini geçmiştir. Hasta sayısı geçen pazartesi günü 2 bin 26, salı akşamı ise 1.894 olarak açıklanmıştır.

Yazının Devamını Oku