GeriSedat ERGİN NATO’nun görev alanı Çin’e doğru uzanırken
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

NATO’nun görev alanı Çin’e doğru uzanırken

“Çin Halk Cumhuriyeti’nin bir NATO bildirisine konu olacağı o yıllarda asla aklımın ucundan bile geçmezdi” diyor Türkiye’nin bir önceki NATO daimi temsilcisi emekli büyükelçi Fatih Ceylan.

Büyükelçi Ceylan, diplomasi kariyerinin önemli bir bölümünü NATO konuları üzerinde geçirmiş, Türkiye’nin önde gelen NATO uzmanları arasında yer alan bir diplomatımız. NATO ve ilgili konularda çalışmak üzere üç kez Brüksel’de görev yaptı. Merkez görevlerinde de ağırlıklı olarak yine NATO dosyalarına baktı. 2018 yılı sonuna doğru NATO daimi temsilciliği görevinden emekliye ayrıldı.

Bu tecrübesi, Ceylan’ın 1980’li yılların başından itibaren geçen 40 yıllık dönem içinde NATO’nun tehdit algısının evrimini karşılaştırmalı bir şekilde değerlendirebilmesini mümkün kılıyor.

Ceylan, Çin’le ilgili konuların NATO’nun gündemine girmesinin ilk kez 2017’lerin sonunda başladığını belirtiyor, “Daha çok gayri resmi danışmalar sırasında gündeme geldiği oluyordu. Bugün olduğu gibi bir NATO bildirisine girme şeklinde değil” diye konuşuyor.

Ardından “Çin’den vazgeçtik, NATO, Avrupa’nın göbeğindeki Bosna’ya bile uzun süre uzak durdu” diyerek, 1990’lı yılların ilk yarısında yaşanan sorunu hatırlatıyor: “NATO’nun Bosna’daki katliamlara müdahale edebilmesini sağlamakta bile güçlük çekildi. Çünkü bazı üyeler Bosna’yı da NATO’nun görev sahasının dışında görüyordu. NATO’nun müdahalesi ancak 1995 yılında olabildi. Çok uzun bir zaman kaybedildi.”

ÇİN İLK KEZ BİR NATO BİLDİRİSİNDE

2021 yılına gelindiğinde ise geçen pazartesi günü Brüksel’de düzenlenen zirve sırasında yayımlanan metinle, ilk kez Çin Halk Cumhuriyeti’ne bir -bildiri formatı- içinde yer verilmiş oldu NATO tarihinde. Üstelik oldukça geniş bir şekilde. Bundan önce 2019 yılındaki Londra zirvesinde yayımlanan ve bildiri formatında olmayan deklarasyonda Çin’e bir cümleyle değinilmişti.

Bununla birlikte, Çin’in yine de NATO’nun gözünde ana tehdit olarak görüldüğünü düşünmemek gerekiyor. Bildiride kuvvetle vurgulandığı üzere, Rusya NATO açısından birinci tehdit olma vasfını koruyor. Çin için “tehdit” ifadesi kullanılmıyor, ancak yapılan tarifler üzerinden artan ölçüde bir küresel güvenlik sorunu olarak gösteriliyor.

Bildirinin girişteki üçüncü paragrafında “Çin’in artmakta olan etkisi ve uluslararası politikalarının ittifakın birlikte ele alması gereken sınamalar yarattığı” belirtiliyor. Daha sonra 55’inci paragrafta, “Çin’in açıklanmış amaçları ve kendisini hissettiren davranışlarının, kurallara dayalı uluslararası düzene ve ittifakın güvenliğini ilgilendiren bölgelere dönük sistematik meydan okumalar yarattığı” ifade ediliyor.

Keza, Çin’in NATO Antlaşması’nın temel değerlerine ters düşen zorlayıcı politikalarının “kaygı verici” olduğu kaydediliyor. Çin’in nükleer envanterini yeni başlık ve fırlatma sistemleriyle geliştirdiğine dikkat çekiliyor. Çin’in şeffaflıktan uzak olması bir başka sorunlu alan olarak sıralanıyor. Bu ülkeye, uzayda, siber alanda ve denizlerde uluslararası taahhütlerine uygun davranması çağrısı yapılıyor.

Buna karşılık, NATO bildirisinin 56’ncı paragrafında Çin’e diyalog kapısı açılıyor, yapıcı bir diyaloğun sürdürüleceği belirtiliyor. Bu bölümde, nükleer yetenekleri alanında güven artıcı ve şeffaflığı sağlamaya dönük önlemleri görüşmek üzere bu ülke diyaloğa davet ediliyor.

BÜTÜN YERKÜREYE ODAKLANAN BİR NATO

Tam 25 sayfa tutan NATO bildirisinde ittifakın ilgisinin aslında her kıtaya yayılmış olması bir hayli dikkat çekici. Paragraflar arasında dolaşırken, Afrika kıtasından Orta Doğu’ya, oradan Latin Amerika’ya ve ayrıca Asya-Pasifik havzasına kadar yerküre üzerindeki neredeyse her bölgenin ittifakın ilgi alanına girdiğini görüyoruz.

Tabii NATO’nun “Asya-Pasifik ortakları” olarak adlandırılan Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya ve Güney Kore ile işbirliğinin geliştirileceğine dönük kuvvetli taahhüdün Çin’i dengelemek açısından özel bir önem taşıdığını vurgulamak gerekir.

Yalnızca coğrafi anlamda değil, tehdit kategorileri anlamında da göze çarpıcı bir çeşitlenmeye tanıklık ediyoruz. Örneğin, iklim değişikliği de artık NATO bildirilerinde geniş yer tutan bir sorun olarak işleniyor. Bu çerçevede ittifak içinde askeri tesislerde ve yürütülecek askeri faaliyetlerde sera gazı emisyonlarının düşürülmesi yönünde taahhütte bulunuluyor.

TEHDİT YA UZAYDAN GELİRSE? YA SİBER TEHDİTLER?

İlginç bir yöneliş, uzaydan gelebilecek tehditler ile siber tehditlerin de NATO’nun misyonundaki yerinin giderek genişlemesidir. Son bildirinin kayda değer bir “ilk”i, uzaydan gelebilecek tehditler karşısında NATO Antlaşması’nın “Bir müttefike saldırı bütün ittifaka yapılmış sayılır” şeklindeki ünlü beşinci maddesine atıf yapılmış olmasıdır. Büyükelçi Ceylan, “Metindeki bu ifade beşinci maddenin uzay kaynaklı tehditlere karşı da kullanılabileceğini açıkça belirtiyor” diye konuşuyor.

Şuradaki ironiye bakın ki, NATO’da on yıllarca doğrudan Sovyetler Birliği’nden kaynaklanacağı varsayılan bir tehdide odaklanıldıktan sonra, bugün pekâlâ uzaydan kaynaklanabileceği tasavvur edilen bir tehdit kavramını da karşımızda buluyoruz.

Tabii, uzay kaynaklı bir tehdit bugün için bir bilimkurgu senaryosu gibi görünebilir. Ancak hibrit ve siber tehditler geride bıraktığımız yıllarda yaşanan somut vakalar ışığında hiç de kurgu değil ve bugün bizzat gerçeğin kendisi olarak karşımıza çıkabiliyor. Örneğin ABD, Rusya’yı 2016 başkanlık seçimine siber müdahalede bulunmakla suçluyor. Son bildiride de özellikle siber tehdide oldukça geniş bir yer ayrılmış durumda. Zirvede NATO’nun yeni “Siber Savunma Politikası”na da siyasi onay verildi.

NATO’NUN YENİ VİZYONUNA DOĞRU

Hepsini yan yana getirdiğimizde, 1949 yılında ABD ve
Avrupa’nın oluşturduğu transatlantik bölgesini korumak üzere kurulan NATO’nun misyonunun
70 yıl sonra kapsamlı bir değişim ve dönüşümden geçmekte olduğunu görüyoruz.

Büyükelçi Ceylan da “NATO’nun küresel sorumlulukları artıyor ve aynı zamanda çeşitleniyor. Eskiden esas olan, NATO’nun kara, deniz, hava savunmasıydı. Bugün geldiğimiz noktada bunlara ek olarak uzay savunması ve siber savunma da NATO konseptleri içine dahil edildi” diyerek özetliyor durumu.

Özetle, tehdit değerlendirmelerini, ilgi alanlarını, konseptlerini, politikalarını ve organizasyonel yapısını yeni zamanların ihtiyaçlarına göre uyarlama sürecinde olan bir NATO var karşımızda.

Ayrıca, son Brüksel zirvesinde onaylanan ve ittifakın 2030 perspektifini çizen bir raporda, mevcut, yeni ve gelecekteki tehdit ve sınamalara karşılık vermek üzere yeni bir vizyon da öngörülüyor NATO için. Bu raporu hazırlayan bağımsız uzmanlar heyetinin üyelerinden biri de NATO eski genel sekreter yardımcısı Büyükelçi Tacan İldem’den başkası değil.

Türkiye de dahil olmak üzere NATO’ya üye toplam 30 ülkenin liderlerinin geçen pazartesi günü Brüksel’deki zirvede onay verdikleri bildirinin, ittifakın geleceğine dönük içerdiği perspektiflerin bir kısmı bu şekilde özetlenebilir.

Bu arada altı çizilmesi gereken bir başka perspektifi daha var NATO bildirisinin. Önümüzdeki dönemde NATO’nun siyasi boyutunun da güçlendirileceğini vurguluyor. Siyasi boyut deyince, tabii demokrasi meselesi de gündemimize giriyor. Bu da başlı başına ayrı bir değerlendirmeyi gerektiriyor.  

X

Marmara Bölgesi’ndeki korkutucu çevre kâbusu

Son zamanlarda beni en çok etkileyen gazetecilik çalışmalarından biri, Milliyet’ten iki arkadaşımızın Marmara Denizi’nde karşılaştığımız deniz salyası (müsilaj) felaketinin kaynaklarını teşhis etmek üzere Marmara havzasında çıktıkları keşif yolculuğunu anlatan yazı dizileri oldu. Muhabir Cihat Aslan ile foto muhabiri Can Erok’un hazırladıkları dizinin adı yeteri kadar kuvvetli: “Marmara’nın Katilleri”.

Müsilaj hadisesi önemli ölçüde Marmara’ya akan atıklardaki azot ve fosfor gibi besleyici maddelerin tırmandırdığı bir çevre felaketi. O zaman bu sorunun kaynaklarına inmek için Marmara’ya dökülen bütün suyollarının güzergâhlarını izlemek, çayların, derelerin yataklarında yol alırken hangi noktalarında nasıl kirlendiklerini yerinde tespit etmek gerekiyor.

Meslektaşlarımız işte bunu yapmışlar. Bu amaçla Bursa’da Nilüfer Çayı, batısında Balıkesir’de Gönen Çayı, daha batıda Çanakkale’de Biga Çayı, doğuda Kocaeli’nde Tavşanlı (Dilovası) Deresi ve ayrıca İstanbul’da Haramidere, Ayamama ve Kurbağalıdere’yi boydan boya kat etmişler.

Sahadaki bu keşif turları tam yedi gün sürmüş. Yöntem olarak her akarsuyu baştan sona kat etmeyi hedeflemişler. Sıkça arabayla köy yollarına girmeleri gerekmiş. Bazı yerlerde arabadan inip karadan kilometrelerce yürümüşler.

OTOMOTİVDE KULLANILAN BOYANIN RENGİNİ DEREDEN OKUMAK

Cihat Aslan’ın kaleme aldığı yazılarda, kat edilen her akarsuyla ilgili olarak aynı tema karşımızda beliriyor. Akarsu çıktığı yerde içilebilecek kadar temizken, yolculuk ilerleyip kasaba ve şehir merkezlerinden, endüstri bölgelerinden, tarım alanlarından geçildikçe kirlenme kademe kademe artıyor. Buna paralel bir şekilde suyun rengi değişiyor, ayrıca kokmaya başlıyor.

O temiz çaylar, dere suları Marmara Denizi ile buluştukları noktada artık başkalaşmış, koyu renkte farklı bir sıvıya dönüşmüştür. Atıklar muhtemelen bir süre sonra müsilaj şeklinde İstanbul kıyılarında boy gösterecektir.

Meslektaşlarımız, yolculukları sırasında bu çayların geçtikleri köylerde, kasabalarda, şehir merkezlerinde vatandaşlarla da konuşmuşlar. Hemen hemen hepsinde ortak şikâyet konusu, eskiyle kıyaslandığında yaşam alanlarının bir parçası olan bu akarsulardaki temiz sudan bugün yoksun olmaları.

Çarpıcı fotoğraflarla desteklenen yazı dizisinin en çok tekrarlanan teması suyun rengindeki değişimin anlatıldığı bölümler.

Yazının Devamını Oku

Adil Öksüz’ün Akıncı Üssü’ndeki görüntüleri ne anlatıyor?

2017 yazında Akıncı Üssü iddianamesi üzerinde bir seri yazı kaleme aldım.

Bu iddianame önemliydi, çünkü Akıncı Hava Üssü 15 Temmuz darbe girişiminin karargâhı olarak kullanılmıştı. Örneğin, kalkışmayı yönlendiren FETÖ’nün sivil imamları Akıncı’da üslenmişti.

İddianame, aynı zamanda Hava Kuvvetleri’nin kalkışmadaki rolüne de odaklandığı için, 15 Temmuz gecesi Türk hava sahası üzerindeki hareketlerin önemli bir bölümünü izleyebilmek bakımından da oldukça bilgilendiriciydi.

Darbe girişimin kilit ismi Adil Öksüz, iddianamede Fetullah Gülen’den sonraki iki numaralı sanıktı ve metinde geniş bir şekilde söz ediliyordu. Kendisiyle ilgili delil değerlendirme bölümünde fotoğrafları da vardı. İlk fotoğraf, Öksüz’ü Pensilvanya’da Fetullah Gülen’in önünde yere diz çökmüş olarak gösteriyordu.

Bir diğer fotoğraf, Öksüz’ün 11 Temmuz 2016 tarihinde, yani darbe girişiminden beş gün önce New York’taki Kennedy Havalimanı’nda pasaport kontrolü sırasında alınmış olan kamera kaydıydı. Bu fotoğraf ABD makamları tarafından Ankara’ya iletilmişti.

İddianamedeki diğer iki fotoğraf ise Öksüz’ü bu görüntüden iki gün sonra ABD dönüşü, 13 Temmuz 2016 günü İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan çıkarken gösteriyordu. Bu fotoğraf karelerinde Öksüz’ün yanında davanın üç numaralı sanığı olan bir diğer sivil imam Kemal Batmaz da vardı.

HERKESİN MERAK ETTİĞİ SORU

İddianamede Adil Öksüz’ün 15 Temmuz gecesi Akıncı Üssü’nde olduğu tespiti yer alıyor. Zaten Öksüz kalkışmanın hemen ertesi günü 16 Temmuz’da öğle saatlerinde Akıncı Üssü’nün civarında açık arazide Jandarma tarafından yakalanmış ve ifadesinde orada “arsa bakmakta olduğunu” söylemişti. Gelgelelim Öksüz gözaltına alınmasına karşılık, daha sonra Ankara Batı Adliyesi’nde garip bir şekilde serbest bırakılmış, ardından firar etmişti.

Adil

Yazının Devamını Oku

15 Temmuz’un beşinci yıldönümünde bir ayrışma tablosu

15 Temmuz darbe girişimi gecesi Akıncı Üssü’nden “ASLAN 5” çağrı koduyla havalanan F-16 uçağının pilotu Kurmay Yarbay Hasan Hüsnü Balıkçı, Ankara semalarında uçarken kalkışmanın karargâhı olan Akıncı’dan verilecek koordinatları beklemekteydi.

Saat 02.12’te Akıncı Üssü’nde 141’inci filodaki harekât masasından darbecilerin talimatlarını havadaki pilotlara iletmekte olan FETÖ’cü Kurmay Yüzbaşı Ahmet Tosun, Balıkçı’ya koordinatları bildirir, hatta yer tarifini de yapar:

Görerek GBU (lazer güdümlü bomba) atacaksınız, Hava Kuvvetleri, Deniz Kuvvetleri ile yanındaki Meclis binasının yola yakın yeşillik tarafı...”

Balıkçı, saat tam 02.30’a gelindiğinde merkeze “Hocam, biz in olup (hedefe yönelip) atıyoruz” der. O sırada TBMM Genel Kurulu’nda Başkan İsmail Kahraman’ın yönetiminde bütün partilerin katılımıyla darbe girişimine karşı tarihi bir oturum gerçekleştirmektedir. Kısa bir süre sonra büyük bir patlama sesi duyulur, ortalık sarsılır.

Tosun, 02.42’de yeni talimatı bildirir: “Şimdi Meclis üzerinden beş altı defa MACH geçişi olacak...” “Anlaşıldı” yanıtı gelir F-16’dan.

MACH geçişi ile kastedilen, uçağın ses duvarını geçerek sonik ses patlamasına yol açılmasıdır. Darbeciler, kendilerine direnen TBMM’ye korku salma çabasındadırlar.

Otomatik olarak sisteme kaydedilen bu konuşmalarda, darbe girişimi gecesi TBMM’ye düzenlenen ilk saldırı bu şekilde geçiyor. Bundan 45 dakika kadar sonra saat 03.21’de ikinci saldırı gerçekleşmiş, bu kez doğrudan TBMM binası hedef alınmıştır.

TBMM’yi ilk bombayı atan pilot Balıkçı ile ona bu talimatı veren Tosun, Akıncı Üssü davasında yargılanarak 79’ar kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmıştır.

BOMBANIN DÜŞTÜĞÜ 

Yazının Devamını Oku

ABD, 15 Temmuz ve ucu açık bir tartışma

“ABD, müttefikimiz Türkiye’nin yanındadır. Biz Türkiye’yi destekliyoruz. Bu destek kesindir ve değişmez. Bu darbe teşebbüsü, Türkiye’nin halkına yapılmış bir hareketti. Ben özür diliyorum, keşke daha önce gelebilseydim...”Bugün Beyaz Saray’da oturmakta olan ABD Başkanı Joe Biden’ın bu “özür” açıklamasının tarihi 24 Ağustos 2016. Yani 15 Temmuz girişiminden neredeyse bir buçuk ay kadar sonra...

Biden, o tarihteki ABD Başkanı Barack Obama’nın ‘Başkan Yardımcısı’ sıfatıyla İstanbul’a gelerek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yaptığı uzun bir görüşmede 15 Temmuz darbe girişimi nedeniyle Ankara ile Washington arasında beliren bulutları dağıtmaya çalışmıştı.

Biden, Erdoğan’ın yanında yaptığı bu açıklamada “Darbe girişimine gerektiği gibi tepki veremediğimiz için şahsen Türkiye’ye geldim” derken, ABD yönetiminin 15 Temmuz kalkışması karşısında sergilediği tutumun en azından yetersiz kaldığını kabulleniyordu.

Obama yönetiminden başka yetkililer de verdikleri mesajlarla, attıkları adımlarla bu çizgiyi yerleştirmeye çalıştılar o günlerde. Bunlardan biri, bugün ABD’nin Dışişleri Bakanı olan Antony Blinken’dır. O dönemde ABD Dışişleri Bakan Vekili olan Blinken, 27 Eylül 2016 tarihinde Ankara’ya yaptığı ziyarette bizzat TBMM’ye gidip, bombalanan bölümleri ziyaret ederek yıkıntıların önünde gazetecilere Türk demokrasisiyle dayanışma açıklaması yapacaktı.

Blinken’ın, aynı gün NTV’ye yaptığı bir açıklamada “ABD’de ve dünyanın geri kalan bölümünde Türk demokrasisine yönelik bu saldırının, darbenin neden yapıldığının yeterince anlaşılmadığını söylemeliyim” diye konuşması da açık bir özeleştiriydi.


Antony Blinken, 27 Eylül 2016 günü TBMM’de yıkıntıların önünde basına şu açıklamayı yaptı: “Burada, Türk halkının temsilcileri aracılığıyla darbenin karşısında, demokrasiden yana durduğu yerde bulunmak beni çok duygulandırdı. Halkın temsilcilerinin bir araya geldikleri Meclis’te bu saldırıya maruz kaldıklarını görmek çok açık ve kuvvetli bir mesaj veriyor. Temaslarıma Türkiye’de demokrasiden yana ve darbenin karşısında duranlara saygılarımı sunarak başlamak istedim.”

ABD’NİN İLK AÇIKLAMALARI YETERSİZ OLUNCA

Gelgelelim, sonradan kayda geçirilen bu özür ifadelerinin, yapılan özeleştirilerin Ankara cephesinde ortaya çıkmış olan ABD’ye dönük tereddütleri giderdiğini söyleyebilmek güçtür. Bunun gerisinde, kalkışmanın gerçekleştiği gece Obama yönetiminin bu harekete karşı sergilediği tavrın, Ankara’nın beklediği süratte ve kuvvet derecesinde olmaması önemli bir faktördür.

Yazının Devamını Oku

Bir darbe davasında adaletin gecikmesi

Geçenlerde İzmir’de Ege Ordu Komutanlığı darbe davasının devam etmekte olan ikinci bölümü kamuoyunda pek fark edilmeden sessizce sonuçlandı.

Toplam 141 sanığın yargılandığı davanın bu bölümünde tam 94 sanık beraat ederken, sanıklardan 4’ü hakkında da ceza ve karar verilmesine yer olmadığına hükmedildi.

15 Temmuz darbe girişiminin beşinci yıldönümü dolayısıyla darbe davalarının genel seyrini değerlendirirken bugün bu davayı özellikle büyüteç altına yatırmak istiyorum.

EN HIZLI HAZIRLANAN İDDİANAMELERDEN BİRİ

Ege Ordu Komutanlığı davası, aslında başından itibaren çok da olağan görünmeyen bir dizi yargı pratiğine sahne oldu. Örneğin, soruşturmadaki şüpheli sayısının yüksekliği göz önünde bulundurulduğunda, iddianamenin büyük bir hızla hazırlanmış olması dikkat çeken yönlerinden biriydi.

İddianame 21 Ekim 2016 tarihinde mahkeme heyetine sunulduğunda, darbe girişiminin üzerinden henüz üç ay gibi bir zaman geçmiş ve toplam 267 sanık hakkında deliller değerlendirilip suçlamalar yöneltilmişti. Sanık sayısı daha sonra 279’a çıkacaktı.

Yöntem olarak, İzmir il sınırları içindeki Kara, Deniz, Hava Kuvvetleri’ne bağlı 20 dolayında birlikte darbe fiili çerçevesinde değerlendirilen faaliyetler tek bir iddianame çatısı altında toplanmıştı. Dava 30 Ocak 2017 tarihinde başladığında, hepsi de tutuklu 15 general/amiral sanık sandalyesinde oturuyordu.

Bu davanın savcısı daha sonra ABD’li rahip Craig Brunson davasının iddianamesini yazarak Türk kamuoyunda tanınacak olan Berkant Karakaya’ydı.

137 SANIĞA 

Yazının Devamını Oku

Olağanüstü Hal Komisyonu’nda bekleyen bir dosya...

Pek çok kişi onu 15 Temmuz darbe girişiminden hemen sonra basına yansıyan haberlerden İnegöl’de köftecide yemek yerken yakalanan darbeci korgeneral olarak hatırlıyor.

Lokantada gözaltına alındığı doğru. İşin darbeye katıldığı kısmına gelince, yargılama süreci suçlamanın tam aksi yönünde bir kararla sonuçlandı.

Gelgelelim kendisinin hukuki durumu hâlâ boşlukta...

DARBEYİ SİDE’DE TATİLDE ÖĞRENDİ

Korgeneral Erdal Öztürk, bundan beş yıl önce İstanbul’da Üçüncü Kolordu Komutanı olarak görev yapmaktaydı. Kalkışma olduğunda tatil için Side’deki Jandarma kampında bulunuyordu.

O gece darbecilerin atama listeleri ortaya çıktığında, “İstanbul Sıkıyönetim Komutanı” görevinin karşısına Erdal Öztürk isminin yazılı olduğu anlaşıldı.

Kritik bir başka delil, Öztürk’ün darbe gecesi İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden yetkilileri arayıp kendilerine darbeye katılmaları yolunda talimatlar verdiğinin ses kayıtlarıyla ileri sürülmesiydi.

Darbe girişimi gecesi Üçüncü Kolordu’ya bağlı birçok birlikten tankların ve diğer askeri araçların kışlaların dışına çıkarak köprüleri trafiğe kapatmaları, kolorduya bağlı unsurlar tarafından İstanbul’un pek çok noktasında kalkışma eylemlerinin gerçekleştirilmesi doğrudan Korgeneral Öztürk ile ilişkilendirilecekti.

Öztürk

Yazının Devamını Oku

Darbe davalarında top artık Yargıtay’ın sahasında

Bundan tam beş yıl önce bugün, darbe girişiminin sahadaki fiili hareketlerle kendisini gösterdiği o ilk anlarda, kalkışmanın niteliği, boyutları ve büyüklüğü hakkında karanlıktaydık.

Aradan tam beş yıl geçtikten sonra bugün 15 Temmuz 2016 tarihindeki kalkışmadan yargıya intikal etmiş olan Türkiye genelinde 289 fiili darbe davası var karşımızda. Halen Çanakkale’de devam etmekte olan 5’inci Alay Komutanlığı davası hariç tutulursa, toplam 289 davadan 288’i birinci derece mahkemelerde sonuçlandırılmış bulunuyor.

Bu toplam içinde bir-iki sanıklı küçük davalar olduğu gibi, Akıncı Üssü gibi 475 sanığın yargılandığı büyük davalar da söz konusudur. Bunun bir nedeni de, toplam 56 ile yayılan bu davaların açılmasında savcılıklar tarafından farklı yöntemler kullanılmış olmasıdır.

Örneğin İstanbul’da darbeye teşebbüs fiilinin gerçekleştiği her yer-mekân için ayrı dava açılması yoluna gidilerek toplam 56 dava süreci yürümüştür. Akıncı Üssü davasında ise Hava Kuvvetleri’ndeki farklı illere yayılan darbe faaliyetleri bütünlük içinde tek bir çatıda toplanınca iddianame genişlemiştir.

YARGILAMALAR NEYİ GÖSTERDİ?

Bu davaların öncesinde askeri makamlar tarafından hazırlanan detaylı idari tahkikat raporları, bunlara dayanan iddianameler, soruşturma ve yargılama aşamasında ortaya konan diğer deliller, yapılan beyanların oluşturduğu külliyat üzerinden, 15 Temmuz gecesi yürütülen askeri faaliyetlerin çok büyük bir bölümü bugün gün ışığına çıkmış bulunuyor.

Ortaya çıkan bütün gerçekler, 15 Temmuz gecesine ilişkin hâlâ yanıtı aranan sorular olmadığı anlamına gelmiyor. Kuşkusuz, önümüzdeki dönemde kamuoyunda yanıt aranan sorulara açıklık kazandırılması ihtiyacı ortadan kalkacak değildir. Ancak böyle olması, 15 Temmuz gecesi karşımıza çıkan temel gerçeği değiştirmiyor.

Bütün bu dava dosyalarında belirleyicilik taşıyan olgu, 15 Temmuz gecesi tek bir merkezden verilen talimat üzerine ülkenin dört bir tarafında aynı anda sistematik bir askeri faaliyetin başladığı ve bu kalkışmanın karar alma mekanizmasının merkezinde ve uygulamasında Fetullah Gülen’e bağlı bir gizli yapılanmanın bulunduğudur. Adına isterseniz FETÖ deyin, isterseniz cemaat...

SANIKLARIN NEREDEYSE ÜÇTE BİRİ BERAAT ETTİ

Yazının Devamını Oku

Darbeci suçlamasıyla 1.808 gün hapis yatıp tahliye olan bir askerin mağduriyeti

Bundan bir yıl kadar önce 22 Temmuz 2020 tarihinde bu köşede çıkan “Nasıl Sonuçlanacağını Çok Merak Ettiğim Bir Dava” başlıklı yazım, 15 Temmuz darbe girişiminden hemen sonra tutuklanan ve yargılama süreci sonunda ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılan dönemin Harp Akademileri Komutanlığı Kurmay Başkanı Tümgeneral Hasan Nevzat Taşdeler’in durumunu konu alıyordu.

Tümgeneral Taşdeler’in dosyasını incelediğimde doğrusu olayların akışı içinde mahkûm olmasını gerektirecek bir tabloyla karşılaşmamıştım. Darbe girişiminin gerçekleştiği 15 Temmuz gecesi olaylar başlayınca görev yerine gelmiş, astlarına Ankara’dan darbecilerin gönderdiği sıkıyönetim direktifine uyulmaması talimatını vermiş, komutanlığın bütün kapılarını kapattırıp darbeye karşı faaliyetleri yönlendirmişti.

Buna rağmen birinci derece mahkemede darbeye katıldığı gerekçesiyle mahkûm olması, istinaf sürecinde bu kararın onanması bende ciddi bir mağduriyetin ortaya çıktığı kanaatine yol açmıştı. Söz konusu yazımda delillerin mahkûmiyet kararını desteklemediği yolundaki izlenimimi kayda geçirerek, metni “Yargıtay’ın bu dosyada alacağı karar şimdiden merak uyandıran bir konu haline gelmiştir” diye bitirmiştim.

Ayrıca, ağabeyi Orgeneral Nusret Taşdeler’in de Ergenekon davasında terör örgütü yöneticisi olduğu gerekçesiyle 2012 yılında tutuklanıp ardından müebbet hapse mahkûm olması da ilginç bir durum yaratıyordu. Ağabeyi FETÖ’nün hedefi olurken, kardeşi FETÖ’nün darbe girişimine katılmaktan mahkûm ediliyordu.

Yargıtay 16. Ceza Dairesi, bu konudaki kararını 30 Haziran 2021 tarihinde verdi ve Taşdeler hakkındaki hükmü bozarak kendisinin tahliye edilmesini kararlaştırdı.

Şimdi geçen 30 Haziran gününe, Taşdeler’in Silivri Cezaevi’ndeki tek kişilik hücresine dönelim.

‘TAHLİYE OLDUN, 10 DAKİKAYA HAZIRLAN’

Taşdeler’in Yargıtay’ın Ankara’da hakkında verdiği karardan haberi yoktu. Akşam saatlerine doğru hücrede oturuyordu ki, kapının yemeklerin verildiği kapağının açıldığını ve infaz görevlisinin “Nevzat Taşdeler sen misin. Tahliye oldun, on dakikaya hazırlan” dediğini duydu.

Yargıtay, alınan kararı hiç bekletmeden Silivri’ye göndererek, tahliye işlemini başlatmıştı.

Yazının Devamını Oku

Sanayideki atık suların denetiminde özellikle küçük işletmelere dikkat...

Marmara Denizi’nde karşımıza çıkan deniz salyası (müsilaj) sorununun gerisinde üç faktör var Çevre Bakanı Murat Kurum’a göre.

Bunlardan biri, küresel iklim değişikliği sonucu Marmara Denizi’nde 2.5 derecelik bir sıcaklık artışının ortaya çıkması.

İkincisi, Marmara Denizi’yle ilgili yapısal bir faktör. Denizde dikey ve yatay su karışımlarının az olmasından dolayı deniz şartları durağan bir yapı gösteriyor, bu da su sirkülasyonunu azaltıyor.



Üçüncüsü ise “

Yazının Devamını Oku

Evsel atık sularda ‘ileri biyolojik arıtma’ için kat edilecek yol var

ÇEVRE BAKANI KURUM’LA ATIK SU YÖNETİMİ DOSYASI (1)

MARMARA Denizi’nde geçen ay şiddetlenen deniz salyası (müsilaj) felaketi, çevre sorunlarının ülkemizde yarattığı tehlikenin boyutları konusunda toplumda sarsıcı bir etkiye yol açtı. Bu felaketin başat nedeni olarak -diğer faktörlerin yanı sıra- atık suların arıtılması meselesini görebiliriz.

Yani, A) Evsel atık sular ve B) Sanayi atıklarının bilimsel ölçütlere uygun gerekli ve yeterli arıtmadan geçmeden denize bırakılması ya da akarsulara, derelere bırakılıp bu yoldan denize ulaşması, bu gibi çevresel sorunların patlak vermesinde çok temel bir faktör.

Felaketin ulaştığı nokta, beni Türkiye’deki atık suların doğaya bırakılmadan önce ne ölçüde arıtmadan geçtiği sorusuna yanıt aramaya yöneltti. Benzer bir saikle, bundan 16 yıl kadar önce Hürriyet Ankara Temsilciği görevim sırasında, dönemin Çevre Bakanı Osman Pepe ile aynı konuda bir mülakat yapmıştım.

Gazetemizde 2 ve 9 Ocak 2005 tarihlerinde yayımlanan bu mülakatlarda (*), Türkiye’deki nüfusun yüzde 45’inin (32.4 milyon) evsel atıklar açısından arıtma sistemi olan belediyelerde yaşadığı, kalan yüzde 55’in (39.6 milyon) yaşadığı yerleşimlerde ise kanalizasyonun herhangi bir arıtmadan geçmeden doğaya, yani denizlere, göllere, nehirlere, derelere bırakıldığı gerçeği ortaya çıkmıştı.

Peki geçen 16 yıl içinde Türkiye atık yönetiminde nereye geldi? Aslında Marmara Denizi’nde geçen ay karşımızda beliren korkutucu tablo başlı başına fikir verici. Deniz salyasıyla ilgili tartışmaların gündemi kapladığı günlerde yalnızca Marmara değil, ülke çapındaki fotoğrafın bütününü görebilmek amacıyla bu dosyadan sorumlu Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’a bir dizi soru yönelttim. Bakanın bu sorularıma yanıtları dün elime ulaştı. Bugün ve yarın, yer yer yorumlayarak, kendisinin yanıtlarını aktarmaya çalışacağım.

BELEDİYELERDE YAŞAYAN NÜFUSUN YÜZDE 89’UNA ARITMA HİZMETİ

 Yasaya göre, Türkiye’de evsel atık suların yönetiminden ağırlıklı olarak belediyeler sorumlu. Türkiye Belediyeler Birliği’ne göre, Türkiye’de büyükşehir ölçeğinden beldelere kadar inen toplam 1.397 belediye var. Bakan

Yazının Devamını Oku

Bir parti nasıl kurulur ya da kurulamaz?

Girin önce İçişleri Bakanlığı’nın web sitesine ve oradan da “Sivil Toplumla İlişkiler Genel Müdürlüğü”nün sayfasına. “İşlemler” başlığının altında “Siyasi Parti Kuruluşu Nasıl Yapılır?” diye bir bölüm göreceksiniz, tıklayın.

Diyor ki, bu bölümün girişinde İçişleri Bakanlığı: “Siyasi partiler, aşağıda belirtilen ve her birinden beşer adet hazırlanan bildiri ve belgelerin, İçişleri Bakanlığına verilmesiyle tüzel kişilik kazanırlar.”

Altında da bu bildiri ve belgelerin neler olduğunu sıralıyor: Siyasi partinin adı, genel merkez adresi ile kurucuların adı, soyadı, doğum yeri ve tarihi, adresi gibi bilgilerin yer aldığı bütün kurucular tarafından imzalanmış bir bildiri formu, kurucuların parti kurucusu olma şartını taşıdıklarına dair imzalı beyannameleri, kurucuların nüfus kayıt örnekleri, adli sicil belgeleri, parti tüzüğü ve programı...

Hepsi bu kadar... Bakanlığın web sayfasında aktarılan bu bilgiler, 22 Nisan 1983 tarihli 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun partilerin kuruluşunu düzenleyen 8’inci maddesinde yazılanların büyük ölçüde tekrarıdır.

Kanunun aynı maddesinde ayrıca “Bilgi ve belgelerin alındığı anda, İçişleri Bakanlığınca bir alındı belgesi verilir” deniliyor.

Bir sonraki fıkrada da “İçişleri Bakanlığı, kuruluş bildirisi ve alındı belgesinin onaylı birer örneği ile bildiri eklerinin birer takımını üç gün içinde Cumhuriyet Başsavcılığı ile Anayasa Mahkemesine gönderir” diye ekleniyor.

ANAYASA: ‘PARTİLER İZİN ALMADAN KURULUR’

Yasaya bakıldığında, yeni siyasi partilerin kuruluş aşamasının karmaşık olmayan kolay bir bürokratik işlemler dizisi şeklinde düzenlenmiş olduğunu fark etmek mümkündür.

Yasanın bu yönü Anayasa’da hâkim olan bakışın bir uzantısıdır. Anayasa’nın “

Yazının Devamını Oku

AB zirveleri gelip geçiyor, ilişkiler yerinde saymaya devam ediyor

Her üç ayda bir düzenlenen AB Devlet ve Hükümet Başkanları Zirveleri, Türkiye’ye dönük sonuçları açısından artık anlamlı bir ilerleme göstermeyen rutin bir egzersize dönüşmüş bulunuyor.

Geçen yaz Doğu Akdeniz’de Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanan yüksek gerilimin gölgesi altında yapılan ekim ayındaki zirve ve sonrasındaki süreçte, her seferinde kendisini belli ölçülerde tekrarlayan bir kalıp ile karşılaşıyoruz.

Bu zirveleri Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin seyrini gösteren bir barometre gibi alabiliriz. Zirvelerin sonunda açıklanan kararlar da AB cephesinde bu ilişkilerin üç aylık performans değerlendirmeleri şeklinde okunabilir. Bu açıdan baktığımızda, önceki gün ve dün Brüksel’de gerçekleşen zirvede Türkiye-AB ilişkilerinin büyük ölçüde yerinde saydığını belirtmek objektif bir tespit olacaktır.

DOĞU AKDENİZ’DE KURUMSALLAŞAN ÇİZGİ

Son zirve metnini bundan öncekilerle kıyasladığımızda, hiç de azımsanmayacak bir bölümünün “kopyala-yapıştır” yöntemiyle hazırlandığını söyleyebiliriz. Daha önce de karşılaşıldığı üzere, birçok başlıkta aynı terminolojinin tekrarlandığı, aynı formülasyonların, cümle kalıplarının yerleştiği gözleniyor. Sınırlı alanlarda farklılıklar görülüyor ki, AB’nin pozisyonlarındaki kıpırdamaları, değişiklikleri buradan okuyarak yorumda bulunabiliyoruz.

Bu gözle bakıldığında, öncelikle Türkiye’nin tam üyelik hedefine yine atıf yapmayan, buna karşılık Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de tek taraflı hareketlerden uzak durmasını bekleyen, aksi takdirde bunu yaptırım koşuluna bağlayan çizginin artık kurumsallaştığını görüyoruz. Türkiye’ye bir kez daha “AB Konseyi kararlarında belirlenmiş olan koşullara tabi olmak” çerçevesi çiziliyor. Türkiye ile işbirliğini geliştirmeye dönük çalışma ilişkisinin “kademeli, orantılı ve geri çevrilebilir” olacağı hatırlatılıyor.

Tabii Doğu Akdeniz’de gerilimin düşmüş olmasından duyulan memnuniyet ifade edilmekle birlikte, dikkat çekici bir nokta, açıklanan kararlarda Türkiye’nin istekli olduğu “Doğu Akdeniz Konferansı” önerisine bu kez yer verilmemesidir. Bundan, Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de enerji denkleminin içine sokacak bu düşüncenin AB’nin gündeminde aşağı sıralara düştüğünü anlamamız gerekiyor herhalde.

KIBRIS’A ARTAN İLGİ

Açıklamada, ayrıca Kıbrıs sorunundaki hassasiyeti yükselmiş bir AB görüyoruz. Kıbrıs’a ilişkin vurguların kuvvetlendiğine, özellikle Maraş’ın statüsünün değiştirilmemesi yönündeki bir beklentinin de metne dahil edildiğine dikkat çekelim. Buradan AB’nin önümüzdeki aylarda Kıbrıs’a özel bir ilgiyle odaklanacağını okuyabiliriz.

Yazının Devamını Oku

SBK meselesinde fotoğraf aslında 2018 sonbaharında ortaya çıkmış, ancak...

Bu yazıda aktaracağım erişim engelleme kararlarına göz gezdirildiğinde, aslında fotoğraf 2018 yılı eylül ayında büyük ölçüde ortaya çıkmış gibi görünüyor.

Konu, yine Sezgin Baran Korkmaz ve onun ABD Hazinesi’nden dolandırıcılık yoluyla elde edilen haksız kazancı aklamak için bir paravan olarak kullanılması meselesi.

İlginçtir ki, Hürriyet de dahil olmak üzere o dönemde bazı yayın organlarında sözünü ettiğim zaman kesitinde bu konuda bir dizi haber ve yorum çıkmış. Peki çıkmış da ne olmuş derseniz, yanıtlayalım: Bu haber ve yorumlara her seferinde erişim yasağı getirilmiş sulh ceza hâkimlikleri tarafından.

TÜRKİYE’YE KAÇARKEN YAKALANDILAR

Önce konuyu kısaca hatırlatalım. Olayın merkezinde ABD’nin Utah eyaletinin başkenti Salt Lake City’de sahte belgeler düzenleyerek hayali bir ticari faaliyet üzerinden aldıkları parasal teşviklerle ABD Hazinesi’ni 511 milyon dolar dolandıran Jacop Kingston ve İsaiah Kingston isimli iki kardeş ve işbirliği yaptıkları Lev Aslan Dermen (Levon Termendzhyan) var.

Bu şahısların ABD Hazinesi’ni dolandırdıkları suçlamasına dayanan ilk iddianame Utah Federal Savcılığı tarafından 1 Ağustos 2018 tarihinde açıklanıyor. Sonraki süreçte aşama aşama ortaya çıkan yeni delillerle bu paraların önemli bir bölümünün Türkiye’de bulunan Korkmaz’a ve onun şirketlerine transfer edildiği anlaşılıyor. Kingston kardeşler de zaten daha sonra paraların bir bölümünü Korkmaz’a gönderdiklerini itiraf ediyorlar.

İlginç bir nokta olarak, 1 Ağustos 2018 tarihli ilk iddianamede paraların aktarıldığı hesaplar arasında Sezgin Baran Korkmaz’ın isminin baş harflerinden oluşan “SBK Holding USA” isimli bir ABD şirketiyle de karşılaşıyoruz.

Buradaki kritik bir hadise, iddianamenin açıklanmasından üç hafta kadar sonra Kingston kardeşlerin 23 Ağustos 2018 tarihinde Türkiye’ye kaçma girişiminde bulunmaları ve Los Angeles’ta havaalanına giderken yakalanmalarıdır. Aynı gün Dermen de yakalanıyor. Ağustos ayının son haftasında yapılan yargılamada savcılar tarafından mahkemeye sunulan delil dosyalarında bu haksız kazancın Türkiye’ye aktarıldığını gösteren çok sayıda belge gün ışığına çıkıyor.

Şimdi Türkiye’ye geçelim.

Yazının Devamını Oku

Sezgin Baran Korkmaz hakkındaki iddianamelere giden süreç

Son günlerdeki tartışmaların odağındaki isim olarak beliren Sezgin Baran Korkmaz hakkında yakın zamanlarda biri Türkiye’de diğeri ABD’de hazırlanan iki ayrı iddianameye baktığımızda, kendisinin özellikle ABD bağlantılı suç faaliyetleriyle ilgili pek çok gerçeğin aslında iki yılı aşkın bir süredir açık bilgi niteliği taşıdığını görüyoruz.

Bu aşamada tartışmaları izleyebilmek açısından iddianamelerle birlikte açık kaynaklardan da yararlanarak, Korkmaz dosyasındaki bazı kritik dönemeçlerin altını çizmeye çalışalım. Önce Dışişleri Bakanlığı tarafından ABD’den temin edilerek İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilen ve iddianamede geniş bir şekilde yer verilen belgelerde karşımıza çıkan tabloya bakalım.

SUÇU İKİ YIL ÖNCE ORTAYA ÇIKMIŞTI

Buradaki anlatımlardan gidilirse, Sezgin Baran Korkmaz’ı çözmek için önce ABD’nin Utah eyaletinde yaşayan Jacob Kingston ve İsaiah Kingston isimli kardeşlere ve onların işbirliği yaptığı Lev Aslan Dermen (Levon Termendzhyan) adındaki işadamı görünümlü şahsa yakından bakmak gerekiyor. Kingston kardeşler, kurdukları bir biyodizel şirketi üzerinden yapmadıkları ticari faaliyetleri sahte belge düzenleyerek gerçekleşmiş gibi gösterip, ABD Hazinesi’nden muhtelif parasal teşvikler alıyorlar.

Suç işledikleri ortaya çıkınca soruşturma açılıyor ve Utah Başsavcılığı bu şahıslar hakkındaki ilk iddianameyi 1 Ağustos 2018 tarihinde açıklıyor. Bu iddianamede, Kingston kardeşler, vergi teşviklerinden yararlanabilmek için teşekkül kurmak suretiyle nitelikli dolandırıcılık yapmak, gerçeğe aykırı belge düzenlemek, kara para aklamak, ulusal ve uluslararası düzeyde kara para aklama faaliyetlerini gizlemek gibi 46 ayrı suç işlemek, ABD Hazinesi’nden toplam 511 milyon dolar haksız kazanç elde etmekle suçlanıyorlar. İddianamede, haksız kazançların bir bölümünü Sezgin Baran Korkmaz ve bağlantılı kişilerin hesapları ile onların şirketlerinin hesaplarına aktardıkları da belirtiliyor.

Kingston kardeşler, yaklaşık bir yıl sonra 18 Temmuz 2019 tarihinde Utah’ta savcılıkla anlaşma yaparak iddianamede kendilerine yöneltilen suçlamaların tümünü kabul ediyorlar. Jacob Kingston, elde ettikleri haksız kazancı, Lev Aslan Dermen’in yönlendirmesi sonucu Türkiye’deki ortaklarına, yani Korkmaz’a aktardıklarını itiraf ediyor.

Dermen, kendisiyle ilgili iddiaları inkâr ediyor, ancak yapılan yargılamada 16 Mart 2020 tarihinde jüri tarafından suçlu bulunuyor. Kingston kardeşler ve Dermen, halen Utah’ta cezaevinde çarptırıldıkları hapis cezalarını çekiyorlar.

Burada kritik tarih, Kingston kardeşlerin 18 Temmuz 2019 tarihinde suçlamaları kabul edip, Korkmaz’ın da kurdukları düzen içinde oynadığı rolü itiraf etmiş olmalarıdır. Yani yaklaşık iki yıl önce Korkmaz, ABD yargısının gözünde Kingston kardeşlerin haksız kazancını aklayan kişi olarak tescil edilmiştir. Bu, kendisi hakkında soruşturma açılmasını beraberinde getirmiştir.

2020 EYLÜL AYI: 

Yazının Devamını Oku

Devletin bilgi alma yetkisinin sınırları nereden geçer?

SON dönemde Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) verdiği en kritik kararlardan biri, 2018 yılında çıkartılan bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nde Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’na bilgi toplama alanında tanınan yetkilerin genişliğine yapılan itirazı reddetmesini konu aldı.

AYM’nin, İletişim Başkanlığı’na “gerekli gördüğü bilgileri” alabilmesi için tanıdığı takdir alanı, önümüzdeki dönemde -kişisel veriler bağlamında- temel haklar alanındaki önemli tartışma konularından birini oluşturması muhtemel görünüyor.

Kararı değerlendirebilmek için önce getirilen düzenleme neydi, kısaca hatırlayalım. Tartışmanın odağında 23 Temmuz 2018 tarihinde çıkartılan (14) numaralı “İletişim Başkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi” yer alıyor.

GEREKLİ GÖRÜLEN BİLGİLERİ VERME YÜKÜMLÜLÜĞÜ

 Kararnamenin 17’nci maddesi, Başkanlığın “İşbirliği ve Bilgi Toplama” faaliyetlerini düzenliyor. Tartışmayı yaratan bölüm 17’nci maddenin ikinci fıkrasında karşımıza çıkıyor. Bu fıkrada aynen şöyle deniliyor:

“Başkanlık, görevleri ile ilgili olarak gerekli gördüğü bilgileri bütün kamu kurum ve kuruluşlarından ve diğer gerçek ve tüzelkişilerden doğrudan istemeye yetkilidir. Kendilerinden bilgi istenen bütün kamu kurum ve kuruluşları ile diğer gerçek ve tüzelkişiler bu bilgileri istenilen süre içinde öncelikle ve zamanında vermekle yükümlüdürler.”

Bir sonraki üçüncü fıkrada “Bu şekilde elde edilen bilgilerden ticari sır niteliğinde olanların gizliliğine uyulur” hükmü getiriliyor.

Özellikle iki noktaya dikkat çekelim. Birincisi, talebe muhatap olan kişi ve kuruluşların gerekli bilgiyi vermekle “yükümlü” kılınmasıdır. Gerçek kişiler, yani vatandaşlar ile tüzelkişiler, yani ticari ya da sosyal amaçla bir araya gelmiş kişilerin oluşturduğu örgüt ve kuruluşlar da bilgi verme yükümlülüğü altındadır.

İkincisi, bu bilgiler içinde ticari sırların da olabileceğinin kabul edilmesidir.

Yazının Devamını Oku

Erdoğan’ın NATO söyleminin analizi

Geride bıraktığımız yıllarda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın izlediği dış politikada en çok tartışma yaratan alanlardan biri Türkiye’nin yörüngesini konu aldı.

Erdoğan’ın Türkiye’yi Batı’dan uzaklaştırarak, dümeni Doğu’ya doğru çevirdiği, Rusya’ya yaklaştırdığı eleştirileri üzerinden yürüdü bu tartışmalar. Rusya’dan S-400 hava savunma sistemlerini alması da bu tezi savunanlar açısından görüşlerinin bir teyidi olarak değerlendirildi.

Türkiye Batı’dan uzaklaşıyor mu? Bu konuda yapılan yorumların, çıkan yazıların şimdiden ciltler dolusu yüklü bir literatür oluşturduğunu söylemek hata olmaz.

Bu durumu bir tarafa not edelim ve şimdi projektörlerimizi geride bırakmakta olduğumuz haftanın başında Brüksel’de yapılan NATO zirvesine çevirelim, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın NATO karargâhında düzenlediği basın toplantısından uluslararası camiaya gönderdiği mesajlara kulak verelim.

NATO ASYA’YA KADAR AKTİF OLMALI

Mesajlarını dinlediğimizde şunu anlıyoruz: Bir kere, bugün dünyanın manzarasına baktığında Erdoğan’ın çıkardığı sonuçlardan biri, NATO’nun ruhu ve işlevselliğiyle ilgilidir. Erdoğan, “Dünyanın içinde bulunduğu manzaranın NATO’nun üzerine inşa edildiği ittifak ve dayanışma ruhunun önemini gösterdiğini” düşünüyor.

Erdoğan’a göre, “Küresel istikrarın korunmasında NATO’nun hem belirleyiciliği, hem de üstlenmesi gereken sorumluluklar artmıştır.”

Bu saptamayı yaptıktan sonra Cumhurbaşkanı, “Üye devletler kurucu ilkelerine sahip çıkmalı ve ittifakı güçlendirmelidir” çağrısında bulunuyor.

Erdoğan

Yazının Devamını Oku

G-7, NATO, ABD-AB açıklamalarından ne anladım?

Geçen hafta cuma günü bu köşede yayımlanan ve “Biden’ın Avrupa gezisinde demokrasi seferberliği teması ön plana çıkıyor” başlığını taşıyan yazım, ABD Başkanı Joe Biden’ın gezisine kuvvetli bir demokrasi söyleminin damga vuracağını konu alıyordu. Nitekim, Biden’ın temasları sırasında yaptığı konuşmalarda anafikir olarak “demokrasileri toparlayarak harekete geçirme” hedefini tekrarlamasına tanıklık ettik.

Geride bıraktığımız günler Batı dünyasının önde gelen kurumlarının zirve toplantılarına ve ayrıca liderler düzeyinde önemli ikili temaslara sahne oldu. Birbirini izleyen bu toplantılarda ilginç olan bir nokta, zirve toplantılarından sonra yayımlanan ortak açıklamalarda işlenen temalarda büyük ölçüde örtüşmelerin olmasıydı. Sıkça, farklı örgütsel çatılar altından aynı mesajların verildiğini gözledik.

Bugün özellikle dört önemli toplantının sonunda yapılan açıklamalardaki mesajları bu açıdan çok özet bir çerçeve içinde değerlendirmek istiyorum.

80 YIL SONRA GELEN İKİNCİ ATLANTİK ŞARTI

Bunlardan birincisi, geçen hafta perşembe günü Birleşik Krallık’ın güneybatısındaki Cornwall’da ABD Başkanı Biden ile ev sahibi Başbakan Boris Johnson’un imzaladıkları “Yeni Atlantik Şartı”. Bu metnin önemi şurada: İlk Atlantik Şartı, İkinci Dünya Savaşı sırasında 14 Ağustos 1941 tarihinde dönemin ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt ile dönemin Birleşik Krallık Başbakanı Winston Churchill arasında Atlantik Okyanusu’nda Kanada açıklarında bir savaş gemisinde imzalanmıştı. Belge, bu iki ülkenin savaşa ve sonrasına ilişkin temel taahhütlerini duyuruyordu. Bu yönüyle, savaş sona erdikten sonra Avrupa kıtasında ortaya çıkan yeni düzeni şekillendiren fikirlerin ana çerçevesini de çizmişti.

Biden ve Johnson da geçen hafta “Yeni Atlantik Şartı”nı imzaladılar. Bu şart, Roosevelt-Churchill mutabakatından tam seksen yıl sonra ilk metinde ifade edilen kalıcı değerlerin sürdürülmesi, yeni ve eski meydan okumalara karşı korunması taahhüdünü içeriyor. Bir başka deyişle, yeni bildiri, eski mutabakatın, barış döneminde 21. yüzyıl koşullarına göre güncellenmiş bir versiyonu olarak takdim ediliyor.

Bu, aslında son derece yalın bir dille kaleme alınmış iki sayfa tutan bir metin. Demokrasi, kurallara dayalı bir uluslararası düzen, uluslararası sorunlara barışçıl çözüm ilkesi, bilim-teknoloji, güvenlik, kurallara dayalı bir küresel ekonomi, iklim değişikliği ve sağlık olmak üzere sekiz başlık altında bir dizi taahhüt içeriyor.

Bildirinin birinci maddesinde, iki ülkenin demokrasi ve açık toplum ilkelerini, değerlerini ve kurumlarını savunma kararlılıkları ifade ediliyor. Demokrasilerin bugünün kritik meydan okumalarına çözüm bulabildiklerini göstermeleri gerektiği belirtiliyor. Bu paragraftaki en can alıcı bölümlerden biri, “Şeffaflığı savunacağız, hukukun üstünlüğünü yaşatacağız, sivil toplumu ve bağımsız medyayı destekleyeceğiz” ifadesinde karşımıza çıkıyor.

G-7 BİLDİRİsİNDE DEMOKRASİ TAAHHÜDÜ

Yazının Devamını Oku

Erdoğan-Biden görüşmesi... Hareketlenme var ama sonuçları uygulamada göreceğiz

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Joe Biden arasında önceki gün Brüksel’deki NATO karargâhında gerçekleşen görüşmeyi kapsamlı bir şekilde değerlendirmekte bu aşamada bazı güçlükler var.

Bunun bir nedeni, görüşmenin büyük bir bölümünün, pek alışık olmadığımız şekilde iki lider arasında baş başa geçmiş olmasıdır. Bakanların ve diğer heyet üyelerinin katıldığı bölüm daha kısa bir zaman tuttu Erdoğan-Biden görüşmesinde.

Kuşkusuz, baş başa görüşmede ikisi arasında geçen konuşmaların içeriğinin en azından belli bir bölümünü, şekillenmiş olabilecek mutabakatların birçok yönünü bugünden bilebilecek durumda değiliz.

Bu güçlüğe katkıda bulunan şu faktör de var: Erdoğan’ın görüşmeden sonra Biden’a kıyasla daha ayrıntılı açıklamalarda bulunmuş olmasına karşılık, ABD tarafı kendi basınına mutad bilgilendirmesini bu görüşmeyle ilgili olarak dün akşam saatlerine kadar henüz yapmamıştı. Biden’ın dün gazetecilere Erdoğan ile konuşmasından memnuniyetini belirtip, “Görüşmeyi size anlatmayı Türklere bırakıyorum” diye konuşması dikkat çekicidir.

Bu çerçevede Beyaz Saray’ın, Biden’ın görüşmede demokrasi ve insan hakları alanlarındaki meseleleri açacağını önceden duyurmuş olduğunu da hatırlatabiriz. 

İLİŞKİNİN YENİ FORMATI İÇİN BAŞLAMA VURUŞU

Yapılan açıklamaları esas alarak görüşmeyle ilgili şu gözlemlerde bulunabiliriz.

Bir kere, bu görüşmeyi öncesiyle birlikte değerlendirmek gerekiyor. Brüksel buluşması, Biden’ın geçen 20 Ocak’ta Beyaz Saray’da göreve başlamasından sonra Türkiye ile ABD arasında neredeyse beş aya yayılan bir belirsizlik döneminin ertesinde gerçekleşti. Biden, üç ay kadar Erdoğan’ı aramaktan bilinçli bir tercihle uzak durdu. Bunun gerisinde taktik olarak başlangıçta araya mesafe koyarak, ilişkinin yeni dönemde gireceği dengeyi kendi lehine oluşturma, kendi pazarlık pozisyonlarını kabul ettirme çabası yatıyordu. Ayrıca, bu süre zarfında 24 Nisan’da “Ermeni Soykırımı”nı tanıdığını açıklayarak Türkiye’yi karşısına alacak bir adım da attı Biden.

Erdoğan

Yazının Devamını Oku

NATO’nun eski Afganistan Temsilcisi Hikmet Çetin, TSK’nın Kabil’de görev almasına ne diyor?

ABD’nin önümüzdeki eylül ayında Afganistan’dan çekilmesini tamamlamasıyla birlikte, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin başkent Kabil Havalimanı’nın güvenliğini ve işletmesini üstlenmesi meselesi son günlerin en önemli tartışma başlıklarından biri haline gelmiş bulunuyor.

Konu dün Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Joe Biden arasında Brüksel’de yapılan ikili görüşmede de gündeme geldi. ABD’nin Afganistan’dan tümüyle çekilmesi ne gibi sonuçlara yol açar? Geride TSK’nın kalması ne gibi riskler yaratır? Türkiye’nin bu riski alması doğru mudur?

Bu gibi konuları Türkiye’de sormamız gereken en önemli isimlerden biri, 2003-2006 yılları arasında NATO’nun Sivil Temsilcisi unvanıyla Afganistan’da görev yapmış olan eski Dışişleri Bakanı ve TBMM Başkanı Hikmet Çetin olmalıdır.

Çetin, bu görevini tamamladıktan sonra 2011 yılında BM’nin Cezayirli eski Afganistan Temsilcisi Lakhdar Brahimi ile ABD’li diplomat Thomas Pickering’in başkanlıklarında “Afganistan: Barışı Müzakere Etmek” başlıklı raporu hazırlayan ekibin içinde de yer almıştı.

Afganistan’da birçok kesimde “Hikmet Ağabey” diye hitap edilen Çetin, görevinden ayrıldıktan sonra da bu ülkeyle temasını kesmiş değil.

TÜRKİYE AFGANİSTAN’I YALNIZ BIRAKMAMALI

Çetin, “Ben Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Afganistan’da görev yapmasından yanayım. TSK’nın Afganistan’a katkı yapmasının büyük yararı olacağına inanıyorum. Türkiye, Afganistan’ı yalnız bırakmamalıdır” diye söze giriyor ve şöyle devam ediyor:

Kabul edelim ki, Afganistan’da bugünkü durum benim görev yaptığım 2003-2006 dönemine kıyasla çok daha kötü. Bir kere Taliban, Kabil’i hariç tutarsanız araziye büyük ölçüde hâkim durumda. ABD’nin taahhüt ettiği gibi eylül ayında çekilmesiyle birlikte, önümüzdeki dönemde çok sıkıntılı bir dönemin başlayacağını tahmin etmek hiç de güç değil.

DİKKAT, TALİBAN 

Yazının Devamını Oku