Mesut Bey'in ardından (1) - Gazetecilerle ilişkisi hep çekişmeli oldu

Gazetecilerle siyasetçilerin ilişkilerinin nasıl olması gerektiği basın tarihi kadar eski bir sorudur.

Bu sorunun yanıtı bitmeyen bir tartışmanın da konusudur. Geleneksel bakış, gazetecilerin siyasetçilerle her zaman mesafelerini korumaları gerektiğini belirten ödünsüz bir çizgiyi savunur.

Teorik olarak doğrusu bu olabilir. Ancak hayatın akışı her zaman bu çizgiyi izlemez. Siyasetçi de gazeteci de insandır. Ve iki insanın bir araya geldiği her ortamda insanlara dair bir durum, durumlar vardır. Bu iki insandan biri hedefleri doğrultusunda giden, siyasi çıkarlarına odaklanmış bir siyasetçi, diğeri ise görevi onu izlemek olan ve gözü haberden başka hiçbir şey görmeyen bir gazeteci ise aralarındaki ilişki –ne kadar yakın olsalar da- dört mevsimin bütün iklim koşullarına açık olacaktır.

Siyasetçi ile gazetecinin tanışıklığı uzun bir zamana yayılmışsa, görevleriyle aralarındaki dostluğun çatışabildiği durumların yaşanması eşyanın tabiatı gereğidir. Eski başbakanlardan Mesut Yılmaz’ın yakın bir zamandaki ölümü, beni bu düşünceler üzerinden eskilere giden hukukumuzun bir muhasebesine yöneltti.

VİYANA’DAKİ SERT ÜSLUP

Benim Mesut Bey’le ilk temasım olumsuz tonda geçen bir konuşmayla başladı. Cumhuriyet gazetesinin Ankara bürosunda diplomasi muhabiri olarak görev yaptığım 1986 yılı eylül ayında dönemin başbakanı Turgut Özal’ın Viyana’da katıldığı, Avrupa Demokrasi Birliği’nin (EDU) düzenlediği ‘Avrupa Muhafazakâr Parti Liderleri Konferansı toplantısını izlemekle görevlendirildim. Özal, 19-20 Eylül 1986 tarihlerindeki bu toplantıda Avrupa’nın önde gelen merkez sağ liderleriyle buluşacaktı.

Özal’ın Viyana heyetindeki isimlerden biri ANAP’ın kurucularından olan ve 1983 seçimlerinden hemen sonra ilk kabinesinde basından sorumlu devlet bakanlığı görevine getirdiği Mesut Yılmaz’dı. O dönemde Dışişleri Bakanlığı’na baktığım için karşılaştığım, tanıdığım bir siyasi değildi kendisi.

Gazeteci olarak görevim, Turgut Bey’in katıldığı toplantıda neler konuşulduğunu öğrenmekti. Toplantıdan sonra otelin lobisinde Mesut Yılmaz’ı gördüm. Yanına giderek kendimi tanıttım ve toplantının nasıl geçtiğine ilişkin bir-iki soru sordum.

O anı çok iyi hatırlıyorum. Bana “Bunları bilmek durumunda olsaydınız zaten sizi içeri alırdık” mealinde ters bir yanıt verdi. Bilgi veremeyeceğini söylemekle yetinebilirdi. Üslubu o gün bana çok ‘yukarıdan’ gelmişti. O tarihte henüz 39 yaşında genç bir politikacıydı. Ben de henüz 29 yaşında genç bir muhabir. Viyana’dan hafızama kaydettiğim o tatsız izlenimle ayrıldım.

HÜKÜMET SÖZCÜLÜĞÜNDEN ALINIYOR

Tam bir hafta sonra yeniden karşılaştık. 28 Eylül 1986 Pazar günü TBMM’de boş bulunan 11 milletvekilliği için ara seçim yapıldı. Seçim nedeniyle Büyük Ankara Oteli’nde yabancı gazeteciler için bir basın merkezi kurulmuştu. Yılmaz, hükümet sözcüsü olarak o akşam bu merkeze geldi. Bu mini seçimde 11 milletvekilliğinden 4’ünü DYP’nin, 1’ini SHP’nin kazanması, ANAP oylarının 1983 seçimine kıyasla ciddi bir şekilde gerilemesi ANAP cenahında büyük bir hayal kırıklığı yarattı. DYP, daha doğrusu Süleyman Demirel yeniden Türk siyaset sahnesine çıkmıştı. ANAP gerileyince yabancı basından, gazetecilerden Yılmaz’a fazla bir ilgi gösterilmedi. Mesut Bey’in de zaten keyfi kaçmıştı. Ben basın merkezinden ayrıldığı ana kadar yanında oturup kendisiyle sohbet ettim, saygıda hiç kusur etmedim.

Hükümet sözcülüğü döneminde basına sıcak davranmadığı, gazetecilerle iletişime çok açık olmadığı hususunda zaten genel bir kanaat oluşmuştu. Turgut Özal, seçim sarsıntısı üzerine yaklaşık iki hafta sonra yaptığı kabine değişikliğinde Yılmaz’ı hükümet sözcülüğünden aldı, Turizm ve Kültür Bakanlığı’na getirdi. Mesut Bey, siyasi kariyerinin ilk bakanlık denemesinde görev alanı olan basınla ilişkiyi yürütmekte başarılı olamamıştı. Turizm ve Kültür Bakanlığı ise bu imajını değiştirmeye başladığı bir dönem olacaktı.

ANKARA’DA YENİDEN KARŞILAŞINCA

Ardından 1987 Ağustos ayında Cumhuriyet’ten Hürriyet’e geçip gazetenin Washington D.C. muhabirliğine başlamamdan sonra uzun bir zaman kendisini görmedim. Bu arada Mesut Bey’in 1987 yılının aralık ayında Dışişleri Bakanlığı görevini üstlenmesi, kendisinin özellikle Türk-Amerikan ilişkileri bağlamında radarıma girmesine yol açtı. O dönemde güven duyduğu Dışişleri bürokrasisi ile yakın bir şekilde çalışan, genel hatlarıyla koltuğunu dolduran bir dışişleri bakanı olarak görev yaptığını düşünüyorum. Bu arada Türkiye’ye geldiğimde bana randevu verip geniş zaman da ayırmıştı.

1 Mart 1993 tarihinde Hürriyet’in Ankara Temsilcisi olarak göreve başladığımda Mesut Yılmaz’ı bu kez ana muhalefet lideri kimliğiyle buldum karşımda. Aradaki dönemde Turgut Bey 1989 yılında Cumhurbaşkanı seçilerek Çankaya Köşkü’ne çıkmış, Mesut Bey 1991 yılındaki ANAP Kongresi’nde genel başkan seçilip başbakanlığa gelmiş, ancak aynı yıl ekim ayında yapılan erken seçimi kaybetmişti. Bu seçimde işbaşına gelen DYP-SHP koalisyon hükümetinde başbakanlığı Süleyman Demirel üstlenmişti. Ankara’da yeni görevime başladıktan hemen sonra Mesut Bey’e bir nezaket ziyaretinde bulundum. Beni çok sıcak bir şekilde karşıladı. Görevimde kendisiyle yakın bir diyalog içinde olacağımı düşünüyordum. En azından ilk dönemde beklediğim gibi oldu.

Özellikle Dışişleri Bakanlığındaki performansı, sonrasında ANAP içindeki çekişmelerde sergilediği duruş ve çizdiği profilde siyasetçi olarak belirli değerlere olan taahhütleri kendisine belli bir sempatiyle ve güven duygusuyla bakmama yol açıyordu. Mesut Bey’in beni en çok etkileyen hasletlerinden biri, herhangi bir meseleyi ele alıp, tahlil ederken bunu bir sistematik içinde yapması, konuyu sağlam bir mantık akışı içinde gerekçelendirilmesi ve her seferinde tutarlı bir sonuçla denklemi kapamasıydı. Kendisiyle uzun bir mülakat yaptıktan sonra bunu deşifre ettiğinizde paragrafların yerli yerinde olduğunu, cümlelerin neredeyse noktalı virgüllerine kadar tam bir insicamla ve eksiksiz bir şekilde kurulduğunu fark edebilirdiniz. Konuştuğunda düşünceleri kusursuz bir kompozisyon bütünlüğü içinde ortaya çıkardı.

O yıllarda kendisinin de bana güvenle baktığını hissediyordum. Üstelik Mülkiyeli olmak dışında önemli ortak bir yönümüz daha vardı. İkimiz de Akrep burcuyduk ve aynı gün doğmuştuk. Hatta bir keresinde yurtdışı bir seyahatte birlikte kutlamıştık yaş günümüzü.

Mesut Beyin ardından (1) - Gazetecilerle ilişkisi hep çekişmeli oldu

VE ÇALKANTILI GÜNLER BAŞLIYOR

O dönemden çok iyi hatırladığım bir olay Turgut Özal’ın vefat ettiği 17 Nisan 1993 günü bir parti mitingi için Mersin’e yaptığı seyahatti. Bu geziye beni de davet etmişti. Özal’ın ölüm haberini ANAP’ın ‘Petek’ isimli seçim otobüsünde alınca, geziyi kesip Ankara’ya dönmüştü. Küçük uçakta düşünceli bir şekilde bulutlara bakıp sigarasından derin nefesler çekerken muhtemelen nasıl bir sarsıntının yaklaşmakta olduğunu seziyordu.

Özal’ın ani vefatı Türkiye’de siyasetin üzerine oturduğu bütün taşları yerinden oynattı. Süleyman Demirel Köşk’e çıkınca, DYP Genel Başkanlığı’na gelen Tansu Çiller ile Mesut Bey arasında sert bir siyasi rekabet başladı. Merkez sağın bu iki rakip lideri arasındaki amansız mücadele 1990’lı yıllarda Türkiye’de siyasetin seyrine damgasını vurdu, aynı zamanda geleneksel iki merkez sağ partinin siyaset sahnesinden çekilmesinin de zeminini hazırladı.

Tansu Hanım’ın özellikle DYP’nin başına geçtiği ilk dönemde estirdiği rüzgâr ve ayrıca Yeni Demokrasi Hareketi etrafındaki hareketlilik Mesut Bey’in bir süre basında, kamuoyunda unutulmasını beraberinde getirdi. O günlerde Mesut Bey’in görüşlerinin kamuoyuna ulaşması için kendi ölçülerimde gayret gösterdim.

Derken her şey alabora oldu. Mesut Bey ile Tansu Hanım arasındaki kavga medya gruplarını da içine alacak şekilde genişledi. Bunu, 1996 Haziran ayında Prof. Necmettin Erbakan’ın başbakanlığında kurulan Refahyol koalisyonu sırasında yaşanan büyük çalkantılar, 28 Şubat kararlarının alınması ve ardından 1997 Haziran ayında Mesut Bey’in üçlü koalisyon hükümetinde başbakanlığı üstlenmesi ve sonrasında yine çalkantılarla geçen bir dönem izledi.

HESAP VERME ANLAMINDA ÖRNEĞİ OLMAYAN TOPLANTI

Kendisinin başbakan olmasından sonra bir şeyin kırıldığını fark ettim. Ne kadar

yakın olsanız da, bir siyasi iktidar koltuğuna oturduğu andan itibaren bu ilişkinin

her zaman yumuşak bir zeminde gitmesini beklemek çok gerçekçi değil. En azından o dönemin dinamikleri için konuşuyorum.

Bu çerçevede başbakanlığı döneminde Mesut Bey ile ilişkimiz genelde iniş çıkışlı bir seyir izledi. İniş yaşanan durumlarda yıllar önce Viyana’daki durumun hafif kalacağı diyaloglara kadar da varabildi işler. Örneğin, 1997 yılı eylül ayında Bonn’a yaptığı ziyarette Almanya Şansölyesi Helmut Kohl ile yaptığı görüşmeyi gazetede zabıt gibi yazmamın Bonn’da yarattığı rahatsızlık ışığında ne kadar büyük bir krize yol açtığını bugün gibi hatırlıyorum.

Ciddi bir kırılma da 1998 sonbaharında patlak veren Türkbank krizinde ortaya çıktı. Bu hadisenin Türk kamuoyuna duyurulmasında rol oynayan gazetecilerden biri de bendim. Ancak burada Mesut Bey’in hakkını teslim etmem gereken bir nokta var. O da, bu haberlerin çıkmasından sonra basının üst düzey yöneticileri ile dosyayla ilgisi olan bakan ve bürokratları –MİT Müsteşarı da dahil olmak üzere- bir akşam yemeğinde masanın etrafında bir araya getirip, “Herkes herkese istediği soruyu sorabilir” diyerek yaptırdığı tartışmadır.

Bu toplantı 28 Ekim 1998 akşamı düzenlendi. Her şeyin tam bir açıklık içinde sorulabildiği ve yanıtlandığı bir akşam olmuştu. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hesap verilebilirlik anlamında bu nitelikte bir toplantı düzenlenmemiştir. Batı’da bir benzerinin de gerçekleştiğini zannetmiyorum. Mesut Bey işte bazen böyle adımlar atarak şaşırtabilirdi insanı.

Gelgelelim Türkbank dosyasında tam bir fikri takiple yazdıklarım yedi yıl sonra sonra 15 Haziran 2005 tarihinde Yılmaz’ın Türkbank nedeniyle yargılandığı Yüce Divan’a tanık olarak davet edilmeme de yol açtı. Orada da Mesut Bey’le çekişmeli bir soru-cevap egzersizi geçti aramızda.

Mesut Beyin ardından (1) - Gazetecilerle ilişkisi hep çekişmeli oldu

SIZAN HABERLERE ÇOK KIZIYORDU

Mesut Bey, başbakanlığı bırakmasının ardından 1999 yılı nisan ayında yapılan seçimden sonra Bülent Ecevit’in başbakanlığı üstlendiği DSP-MHP-ANAP koalisyonunda başbakan yardımcılığı görevine geldi. Bu dönemde de ilişkimiz oldukça mesafeli bir çizgide seyretti. Gazetenin toplu bir etkinliği olmadığı sürece Mesut Bey’le bir araya gelmedik. 

Dün sabah bu yazıyı kaleme almak üzere eski yazılarımı gözden geçirdiğimde unutmuş olduğum birçok hadise zihnimde yeniden canlandı. Örneğin, Hürriyet Ankara Bürosu’ndan Muharrem Sarıkaya’nın, Şükrü Küçükşahin’in, Nuray Babacan’ın yazdığı bazı atlatma haberler Mesut Bey’i fena halde kızdırmış. Ben de kendisinin şikâyetleri üzerine 1 Kasım 1998 tarihinde “Başbakan Yılmaz ve Basın” diye bir yazı kaleme almışım.

Aslında bütün bu yazılar, Hürriyet’in Ankara Temsilciliğini yaptığım o yıllarda gazetecilerle siyasetçiler arasındaki ilişkilerin nasıl yürüdüğünü hatırlamak bakımından beni geçmişe bir yolculuğa çıkardı.

Ama şunu da belirtmem gerek. Mesut Bey, gazetecilere ne kadar kızsa da onlarsız da yapamıyordu. Bir dönem çok içerlediği o gazetecilerle gönül ve diyalog kapıları sonraki yıllarda hep açık kalmıştı.

CAMİ AVLUSUNDA NE DEDİ?

Bana gelince, 2005’te İstanbul’a geçmemden sonra uzun yıllar Mesut Bey’le bir temasım olmadı. 2014 yılında Hürriyet’in genel yayın yönetmenliğini üstlenmemden sonra İstanbul’da Zincirlikuyu Camisi’nde bir cenaze namazında avluda birden karşı karşıya geldik. El sıkıştık. Beni yeni görevimden dolayı kutladıktan sonra eski günlerimizdeki samimiyet ölçüleri içinde bir nasihatte de bulundu, “Önemli bir sorumluluk aldın. Bu görevi kendin için değil, ülkene karşı bir görevin gibi yapacaksın...” dedi.

Kendisini en son oğlu Yavuz’un ölümünden sonra evinde başsağlığı için ziyarete gittiğimde gördüm. O görüşmemiz bir vedaymış.

Şimdi bu yazıyı bitirirken bana “Yine ne yazdın böyle...” diyerek şaka yollu çıkıştığını duyuyor gibiyim. Belki de bir yanılsama...

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Bu kez Birleşik Arap Emirlikleri ile normalleşme işaretleri

İçinden geçtiğimiz dönemde Türkiye’nin bölgesel politikaları anlamında sıkça duyduğumuz söylemlerden biri “jeopolitik boşlukları doldurma” kavramı oldu.

Türkiye’nin ağırlıklı olarak askeri hamleler üzerinden “sert gücü”nü devreye sokması bağlamında sıkça telaffuz edildi bu kavram.

Bununla birlikte, bu jeopolitik boşlukları doldururken bölgedeki bazı aktörlerle yaşadığı çatışmalar nedeniyle, Türkiye’nin kendisine bitişik coğrafyada, özellikle Doğu Akdeniz’de bazı yapılanmaların dışında kaldığı da bir olgudur.

Bu söylediğimi şöyle açabilirim.

ANKARA-KAHİRE EKSENİ KOPUNCA

Türkiye’nin İsrail ile ilişkileri son 10 yıldır birçok faktörün bileşkesi olarak zaten kötü bir şekilde seyrediyor. Buna uzun bir zamandır Mısır’la ilişkiler de eklendi. General Abdülfettah es Sisi’nin 2013 yılında darbe yaparak seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’yi devirmesinden sonra ilişkilerde patlak veren krizle birlikte Mısır’la köprülerin atılması, Ortadoğu’da bölgesel güç dengesinin üzerine oturduğu zemini ciddi bir şekilde sarstı. İki ülke arasındaki geleneksel yakınlığın uzantısı olarak pozitif bir etki yayan Ankara-Kahire ekseninin negatif bir elektrik yüklenmesi, bölgede bir gerilim alanına yol açtı.

İlişkilerin kötüleşmesiyle birlikte Mısır da “Müslüman Kardeşler” konusunda Ankara’yı suçlayarak, Türkiye’nin bölgedeki etki alanını sınırlandırmaya, çıkarlarına zarar verebileceği her fırsatı değerlendirmeye çalıştı.

Bu durumun olumsuz sonuçlarından biri, özellikle Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon kaynaklarının paylaşımı çerçevesinde yürütülen çalışmalarda Mısır’ın İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi ile blok olarak hareket etmeye başlaması oldu. Türkiye’nin Doğu Akdeniz Doğalgaz Forumu gibi organizasyonlardan ve boru hattı projelerinden dışlanması Ankara’nın eleştirileriyle karşılaştı.

BAE’DEN TÜRKİYE 

Yazının Devamını Oku

Virüsle savaşın aşı cephesinde envanterin son durumu

Türkiye’de ilk COVID-19 aşısının 13 Ocak Çarşamba akşamı Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’ya yapılmasıyla birlikte, ülkemizde pandemiyle mücadelede yeni bir aşamaya geçmiş bulunuyoruz.

Toplumda aşı olup bağışıklık kazanan insanların sayısının belli bir eşiğe yükselmesiyle birlikte, virüs, nüfuz edemeyeceği bir duvarla karşılaşacak ve başka salgınlarda yaşandığı gibi saldırısında yenik düşecektir.

Savaşın bu evresinde zaman faktörü çok önemli. Virüse karşı başlatılan aşı kampanyasının yüksek bir tempoda ve süreklilik içinde, kesintisiz bir şekilde yürütülmesi gerekiyor.

ENVANTERDE 54.5 MİLYON DOZ VAR

Her savaşa gidilirken orduların ellerindeki silah ve cephanenin envanterinin çıkartılması stratejik planlamadaki en kritik aşamalardan biridir.

Peki virüsle mücadelede aşı aşamasına geçilirken, Türkiye’nin envanteri ne durumda? Resmi açıklamalara göre, şu an itibarıyla 30 Aralık akşamı itibarıyla Çin Halk Cumhuriyeti’nden gelmiş olan 3 milyon doz “Sinovac” aşısı var. Bu arada, yalnızca önceki gün ağırlıklı sağlık personeli olmak üzere 300 bine yakın kişi aşılandığına göre, zaten gelen ilk partinin onda biri bir günde tüketilmiştir.

Peki tedarik hattının bundan sonraki seyri nasıl görünüyor? Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’nın açıklamalarından yola çıkarsak, Çin Halk Cumhuriyeti ile yapılmış olan toplam 50 milyon dozluk bir anlaşma var.

Koca, daha önce aralık ayında muhtemelen 20 milyon, ocak ayında yine 20 ve şubat ayında 10 milyon doz aşı geleceğini açıklamıştı. Ancak bu takvimin aralık ayındaki hedefi tutturulamamıştır. Çin’den 30 Aralık tarihinde yalnızca 3 milyon doz gelmiştir.

Bakan, ayrıca Almanya’daki BioNTech firması ile “

Yazının Devamını Oku

COVID-19 aşısında dünya nerede, Türkiye nerede?

Tarih 25 Kasım 2020. Yani bundan yedi hafta kadar önce. Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca, Bilim Danışma Kurulu toplantısından sonra COVID-19’a karşı aşı çalışmaları konusunda açıklamalarda bulunuyor. Bakan, “Erken dönemde vatandaşımızı aşıya eriştirmek noktasında bir çaba içindeyiz... Erken dönemde tedarik ederek vatandaşımızla buluşturmak istiyoruz” diye söze giriyor.

Koca, bu açıklamada aşının “etkinlik ve güvenilirliğini önemsediklerini” belirtiyor, “Çok erken dönemde güvenilirliğini ve etkinliğini bildiğimiz aşılarla hızla başlayalım istiyoruz” diyor.

Anadolu Ajansı’nın geçtiği bu haberde fark edileceği gibi aşıyla ilgili iki vurgu ön plana çıkıyor. Birincisi, “erken dönemde tedarik ve erişim”, ikincisi ise aşının “güvenilirliği ve etkinliği”...

ARALIK AYI tedarik hedefi 20 MİLYON AŞI

 Aynı açıklamada aşının tedarik edilmesine ilişkin olumlu haberler de veriyor Sağlık Bakanı. Çin Halk Cumhuriyeti yapımı olan “Sinovac aşısı”nda 50 milyon doz aşı için sözleşmeye imza atıldığını duyurarak, “Aralık ayında asgari 10 milyon olmak üzere ama 20 milyonu hedefliyoruz. Ocak ayında 20 milyonda sorun yok. Şubat ayında da 10 milyon olmak üzere toplam 50 milyon doz için sözleşme imzalandı” diyor.

Koca, Pfizer’in ürettiği “mRNA aşısı” (Almanya’da Dr. Özlem Türeci ve Dr. Uğur Şahin’nin geliştirdikleri aşı) için aralık ayında 1 milyon ve devamında 25 milyona kadar aşının verilebileceği şeklinde görüşmelerin devam ettiğini söylüyor.

Türkiye’de aşıya ne zaman başlanacağı konusunda bir tarih de telaffuz ediyor bu açıklaması sırasında Sağlık Bakanı: “Şu an için sözleşmeye bağlanan 50 milyon aşı için muhtemelen 11 Aralık gibi bu aşı takvimine başlanabilir bir aksilik olmazsa...”

ARALIK AYI İÇİN İLK HEDEF 5 MİLYON KİŞİYDİ

 Dün

Yazının Devamını Oku

Dünya 3 Kasım’da hangi eşikten döndü?

Başkanlık koltuğunda oturduğu dört yıl boyunca yalnızca Amerikalılar değil, bütün dünya kendisini çok yakından tanıdı. İzlediği politikaları bir tarafa koyalım, hacim ölçülerini zorlayan bir ego, ABD’deki uzmanların “narsisistik kişilik bozukluğu” olarak adlandırdıkları bir karakter bütün çıplaklığıyla ortalığa döküldü bu dört yıl zarfında.

Bir kere dürtüleriyle hareket eden biriydi. Dürtüleri onu nereye sürüklerse oraya gidiyordu. Dengeli biri değildi. Böyle olmak, görünmek gibi bir derdi de yoktu zaten. Ayrıca, kendisini olgulara, gerçeklere bağlı hissetmek gibi bir taahhütten de yoksundu. Örneğin, kolaylıkla yalan söyleyebiliyordu. Kendisine muhalif gazeteler sıkça konuşmalarından sonra söylediği yalanların sayısına ilişkin istatistikler yayımlıyordu.

İnsanlarla ilişkilerinde rahatsız edici bir ölçüsüzlük sergileyebiliyordu; nezaketten pek nasibini almamıştı. En yakın çalışma arkadaşlarına herkesin ortasında hakaret edebiliyor, mutabık olmadığı, görüşlerini beğenmediği insanlarla ilgili sıkça alaycı, aşağılayıcı bir dil kullanabiliyordu.

Aslında karakterinde vücut bulan ahlaki ölçüler itibarıyla bulunduğu makamı ve o makamın temsil ettiği ülkeyi de sürekli aşağı çekiyordu.

Bir diğer yönü, kurallara sürekli meydan okumasıydı. Kuralları esnetmeye, etrafından dolanmaya açıktı; gerektiğinde işi kuralları tanımamaya kadar götürebiliyordu. Dört yıl boyunca Amerikan sisteminin yerleşmiş bütün geleneklerine meydan okudu, ülkenin köklü kurumlarıyla açıktan kavgaya girişti.

Kural tanımazlığı başkanlığındaki başlıca hasletlerinden biri haline gelmişti. Ama yine de bu kuralsızlığın bir yerde duracağı, bir sınırı geçmeyeceği zannediliyordu ki, o sınırı da geçti...

İhlal ettiği sınır, ABD’nin anayasasıydı.

İMKÂNSIZI İSTEMEK

Bir imkânsızı istiyordu

Yazının Devamını Oku

Trump Kongre baskınını televizyonda ilgiyle izlemiş

Bundan tam bir hafta önce Washington D.C.’de gerçekleşen Kongre baskınından sonra Başkan Donald Trump’a yöneltilen ilk etaptaki suçlamalar, kendisinin o gün mitingde yaptığı konuşmayla göstericileri açıkça tahrik etmiş olması fiiline odaklanıyordu.

Bir de Trump’ın olayların patlak vermesinden sonraki sorumluluğu meselesi var. Protesto gösterisi şiddet içeren bir saldırganlık çizgisine kayınca Trump Beyaz Saray’da ne yaptı? Bu kırılma yaşandıktan hemen sonra olayları yatıştırmak için herhangi bir çaba sarf etti mi? Yakın çevresinin onu bu yönde harekete geçirmeye dönük ricalarına ne karşılık verdi? Hangi aşamaya gelindiğinde bir şey yapma ihtiyacını duydu?

Sorular bu şekilde uzayıp gidiyor.

Krizin perde arkasında kalan bu bölümüyle ilgili olarak gün ışığına çıkmakta olan bilgiler, 6 Ocak’ta Beyaz Saray’da çok vahim bir tablonun yaşandığını gösteriyor. Bu tabloda, televizyonun karşısına geçip olayları bir film gibi izleyen bir ABD Başkanı görüyoruz.

KONGRE’DEN GELEN TELEFONLARA ÇIKMIYOR

The Washington Post” gazetesinin hadiselerin başlamasından sonraki evrede Başkan Trump’ın tutumuna tanıklık eden pek çok kaynakla konuşarak hazırladığı geniş bir haber son derece çarpıcı ayrıntılar içeriyor.

Yaşanan krizin en düşündürücü yönlerinden biri, saldırı sırasında mahsur kalan Cumhuriyetçi Kongre üyelerinin maruz kaldıkları büyük tehlike karşısında yardım istemek ve durumun aciliyetini anlatabilmek için uzun bir süre Trump’a ulaşamamış olmalarıdır. Bu nedenle Başkan’a mesajlarını ailesi ve danışmanları üzerinden aktarabilmişlerdir.

Örneğin, Temsilciler Meclisi’ndeki Cumhuriyetçi üyelerin lideri konumundaki Kevin McCarthy, saldırganlardan saklanmak üzere sığındığı yerden Trump’ın damadı Jared Kushner’la, Senato’nun ağır toplarından Lindsey Graham da Başkan’ın kızı Ivanka Trump’la temas kurmuştur.

Yazının Devamını Oku

Trump, ABD Anayasa Mahkemesi’ne neden çok kızgın?

ABD Başkanı Donald Trump’ın geçen çarşamba günü Kongre baskınını tetikleyen miting konuşmasında hedef alarak esip gürlediği yalnızca “Çakma haber medyası” diye söz ettiği basın değildi.

Keza, “Big tech” diye hitap ettiği Twitter, Google, Microsoft gibi bilgi teknolojileri alanındaki dev şirketler, “Radikal solcular” diye kızdığı Demokratlar ya da en başta yardımcısı Mike Pence olmak üzere “Güçsüz Cumhuriyetçiler” diye aşağıladığı, cesur bulmadığı partisinin bazı kesimleri de değildi...

Trump’ın kızgınlığını hiç sakınmadan ifade ettiği bir kurum daha vardı: ABD Yüksek Mahkemesi (Supreme Court)... Yani bizdeki karşılığı ile Anayasa Mahkemesi...

Bakın, Yüksek Mahkeme’den de memnun değilim. Benim aleyhime karar vermek hoşlarına gidiyor” diye konuştu Trump.

Ardından ekledi: Üçünü ben seçtim. Onlar için, özellikle de biri için çok sıkı kavga ettim...

Trump’ın ülkenin en yüksek yargı kurumundan duyduğu mutsuzluğunun nedeni çok açık. Mahkeme’ye aday gösterip seçtirdiği yargıçların cübbelerini giydikten sonra kendisiyle ilgili bir dosya önlerine geldiğinde aleyhine karar vermelerini bir türlü anlayamıyor. İhanete uğramış birinin ruh hali içinde.

MAHKEMEDEKİ MUHAFAZAKÂR AĞIRLIK

ABD Yüksek Mahkemesi’nin 9 yargıcı var. Mahkemedeki denge, 6 muhafazakâr üyeye karşılık 3 Demokrat üye üzerinden muhafazakâr bir çizgide şekillenmiş bulunuyor. Yargıçlardan ikisi Cumhuriyetçi baba George Bush, biri oğlu yine Cumhuriyetçi George W. Bush, biri Demokrat Bill Clinton, ikisi Demokrat Barack Obama ve son üçü de Cumhuriyetçi Trump tarafından aday gösterilmiş.

Trump

Yazının Devamını Oku

Washington’da en uzun 11 gün

20 Ocak günü, yani tam 11 gün sonra -eğer yeni bir yol kazası olmazsa- ABD’nin yeni başkanı Demokrat Joe Biden, geçen çarşamba günü fanatik Trump taraftarlarının saldırısına hedef olan Kongre binasının önünde düzenlenecek bir törenle ant içip görevine başlayacak.

Ancak bugünkü meselemiz 20 Ocak günü ve sonrasında ne olacağı değil. Mesele, takvimin yapraklarında 20 Ocak’a kadar uzanan kısa zaman kesitinin, yani Washington’da son sahnenin nasıl tamamlanacağı sorusunda düğümleniyor.

Tartışılan konu, geçen çarşamba günü düzenlediği mitingde taraftarlarını Joe Biden’ın başkan ilan edilmesini engellemek için Kongre’ye gitmeleri çağrısında bulanarak 6 Ocak felaketine yol açan Başkan Trump’ın, 11 gün daha Beyaz Saray’da oturup oturmaması gerektiği...

*

Washington’daki alevli bir şekilde sürmekte olan bu tartışmaya baktığımızda, birçok seçeneğin konuşulduğunu görüyoruz.

Bunlardan birincisi “azledilme”, yani kendisinin Kongre tarafından görevden alınması seçeneği. Demokrat Parti’nin bazı önde gelen isimleri azil sürecinin hemen başlatılması için harekete geçmiş bulunuyorlar. Cumhuriyetçi Parti içinde son olaylar nedeniyle Trump’a tepki duyan üyelerin de desteğini alarak, azil sürecinin pekâlâ işletilebileceğini savunuyorlar.

Hem Temsilciler Meclisi hem de Senato’yu içeren bu karmaşık sürecin tamamlanabilmesi için yeterli zamanın olduğunu söyleyebilmek doğrusu güç.

Buradan ikinci senaryoya geliyoruz. O da, ABD Anayasası’nın 25’inci ek maddesi çerçevesinde Trump’ın kendi kabinesi tarafından azledilmesi mekanizmasının işletilmesi. Bu anayasa hükmü, Başkan’ın görevi sırasında devre dışı kaldığı hallerde nasıl bir yol izleneceğini düzenliyor.

Bu maddenin dördüncü fıkrası, “

Yazının Devamını Oku

Demokrasi sığınağa kaçmak zorunda kalınca

Çok değil bundan 5-10 yıl önce ancak yaratıcı bir Holywood senaristinin kaleminden kurgusal bir gerçeklik olarak tahayyül edilecek bir kâbus senaryosu, önceki akşam Amerika Birleşik Devletleri’nin 2021 yılındaki sahici gerçekliği olarak bütün çıplaklığıyla ekranlarda karşımıza çıktı.

Bu gerçekliğin birçok boyutu var. Öncelikle, bir demokraside halkın seçilmiş temsilcilerinin bir araya geldiği, demokrasinin kalbinin attığı parlamentosunun bir toplantısı kaba güç kullanılarak engelleniyor. Bu yönüyle demokrasinin en temel kurumuna, doğrudan demokrasinin kendisine bir saldırı niteliği taşıyor. Sığınağa kaçmak zorunda kalan Kongre üyelerinin şahsında ABD demokrasisi de bir süre için ancak sığınakta koruma altına alınabilmiştir.

İkinci boyutu, birincisinin türevi aslında. Kesinleşmiş olan bir başkanlık seçimiyle ilgili Kongre’de anayasal gereklilik olarak yerine getirilmesi gereken bir prosedürün tamamlanması engellenerek, seçim sonucuna da müdahale edilmiş olunuyor. Seçmenin iradesinin yansıdığı sandık bir bakıma başaşağı çevrilmiş oluyor.

Meselenin üçüncü boyutu daha az vahim değil. Kongre binasının saldırıya uğraması seçimi kaybetmiş olan ABD Başkanı’nın çağrısı üzerine gerçekleştiriliyor. Kongre’nin hedef olduğu baskının azmettiricisi olan kişi, ABD Anayasası’nı korumak üzere yemin etmiş Başkan’ın bizzat kendisi. Demokrasiye dönük tehdidin, saldırganlığın Washington’daki ayak izlerini sürdüğümüzde, izlediğimiz yol bizi Beyaz Saray’ın kapısına kadar getiriyor.

Hadisenin dördüncü boyutu doğrudan ABD’nin görüntüsünü, dışarıdaki algısını ilgilendiriyor. İşgale uğrayan Kongre binası Amerikan demokrasinin en yüksek sembolüdür. Başkent Washington D.C.’deki konumunda şehrin birçok açısından fark edilebilen yüksek kubbesi ile bu statüsünü hissettirir. Bu görüntüde –ABD’de en son söz bu binadaki seçilmişler tarafından söylenir- mesajı yatar. Bu sembolünün saldırıya uğraması, ABD’nin demokrasi alanındaki üstünlük iddiasının da ciddi bir hasar görmesine yol açıyor. ABD demokrasisinin itibarının bütün dünyanın gözünde çok ağır bir yara aldığı aşikâr.

*

Listeyi uzatabiliriz. Örneğin, Kongre binasından içeri giren bazı Trump fanatiklerinin 1860’lı yıllarda kısa bir süreliğine ABD birliğinden ayrılıp kendi birliklerini kuran güney eyaletlerinin -bugün ırkçı çağrışımlarla hatırlanan- ‘konfedere devletler’ bayrağını taşımaları bile, saldırıyı düzenleyenlerin kafa yapılarını, temsil ettikleri değerleri göstermesi bakımından düşündürücüdür.

Neresinden bakılırsa bakılsın, Trump’ın dört yıl süren başkanlığının sonunda ülkeyi içine soktuğu kaotik durumu bundan daha çarpıcı bir şekilde anlatan bir final olamazdı.Ortak paydalarını kaybeden, kendi içinde bölünmüş, ciddi bir kutuplaşmaya sahne olan, demokrasinin temel kurumlarının saldırıya uğradığı, kural tanımazlığın yaygınlaştığı bir ülke var karşımızda. Siyasi amaçlarla bilinçli bir şekilde izlenen kutuplaştırıcı siyasetlerin, ABD gibi bir ülkeyi bile nasıl kendi içinden çatlatabileceğini göstermesi bakımından göz açıcıdır önceki gün yaşanan hadiseler.

Özetle, Amerika Birleşik Devletleri’nde “

Yazının Devamını Oku

Anayasa Mahkemesi’nden önemli bir hak ihlali kararı

GEÇEN pazartesi günü Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) internet sitesinde son yıllarda kamuoyunda geniş bir tartışma konusu olan Gezi davası ile ilgili önemli bir ‘hak ihlali’ kararı yayımlandı. Karar, bu davanın (5) numaralı sanığı Yiğit Aksakoğlu’nun tutuklanmasının hukuki olmadığına, Anayasa’nın 19’uncu maddesinde güvence altına alınan “kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı”nın ihlal edildiğine hükmediyor.

AYM kararının değerlendirmesine girmeden önce kısaca Gezi davasının seyrini hatırlayalım. (1) numaralı sanığın Osman Kavala olduğu, toplam 16 sanığın “hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” etmekle suçlandığı iddianame, geçen ay İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekilliğine atanan, o dönemdeki düz savcı Yakup Ali Kahveci tarafından 19 Şubat 2019 tarihinde mahkemeye sunulmuştu. İstanbul 30’uncu Ağır Ceza Mahkemesi, yargılama sonucunda 18 Şubat 2020 tarihinde Kavala ve Aksakoğlu dahil 9 sanığın beraatına, yurtdışında olan 7 sanığın dosyasının da tefrik edilmesine karar vermişti.

Aksakoğlu, bu davada 1 Kasım 2017 tarihinde tutuklanan Kavala ile birlikte tutuklu yargılanan iki sanıktan biriydi. Sivil toplum alanında çalışan Aksakoğlu, 16 Kasım 2018 tarihinde Gezi olayları soruşturması çerçevesinde gözaltına alınmış, ertesi gün tutuklanmış ve tahliye edildiği 25 Haziran 2019 tarihindeki ilk duruşmaya kadar Silivri Cezaevi’nde tek kişilik bir hücrede tutuklu kalmıştı.

Tutuklanmasından sonra serbest bırakılması için yapılan itirazlar sonuçsuz kalınca, Aksakoğlu 28 Şubat 2019 tarihinde Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunmuştu. Avukatları Aslı Kazan ve Serkan Cengiz, hem tutuklamanın hem de delillere erişimin engellenmesinin hukuki olmadığı gerekçesiyle iki hak ihlali ileri sürmüşlerdi.

BARIŞÇIL TOPLANTI DÜZENLEMEK SUÇ DEĞİL

AYM Birinci Dairesi, iki yıla yaklaşan bir incelemenin ardından bu dosya üzerindeki kararını geçen 3 Aralık tarihinde verdi.

Toplam 47 sayfa tutan kararda Aksakoğlu’nun tutuklanmasına neden olan delil dosyası ayrıntılı bir şekilde incelenmiş. Bu çerçevede kararda da vurgulandığı üzere kendisine isnat edilen delillerin hepsi 2013 yılına aittir. Delillerin büyük bir bölümü 2013 Mayıs sonu ve haziran ayı başındaki Gezi olaylarından sonra yapılan telefon dinleme kayıtlarıdır. Bu kayıtların neredeyse tümü Aksakoğlu’nun yürüttüğü sivil toplum faaliyetlerini konu alıyor. Bu arada, Gezi olaylarıyla ilgili bir değerlendirme toplantısına da “kolaylaştırıcı”, yani moderatör olarak katıldığı anlaşılıyor.

Kararda dikkatimi çeken tespitleri şöyle özetleyebilirim:

Gezi olayları sırasında çok sayıda toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenlenmiş, bunların bir kısmının barışçıl bir nitelik taşıdığı Anayasa Mahkemesi kararlarına da yansımıştır. AYM’nin Gezi olaylarıyla ilgili olarak toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının ihlal edildiğine ilişkin kararları vardır.

Yazının Devamını Oku

COVID-19’da yeni yıla düşüş eğrisiyle girdik

Geride bıraktığımız aylarda bu köşede COVID-19 salgınının seyrindeki ana yönelişleri belli aralıklarla güncellediğimiz grafikler üzerinden göstermeye çalıştık.

Yeni yıla adım attığımız bugünlerde salgının 2021 başı itibarıyla seyrindeki son durumu kısaca değerlendirelim.

Ekim ve kasım aylarında yayımladığımız grafikler COVID-19’a yakalanan hastaların sayısında tehlikeli bir şekilde yukarı doğru tırmanmakta olan bir eğriye işaret ediyordu. Buna karşılık, alınan önlemlerin etkisiyle -tehdit bütün ciddiyetini korumakla birlikte- yeni vaka ve hasta sayılarında son haftalarda belirgin bir düşüşün yaşandığı tespitini yapmalıyız.



EN KÖTÜSÜ 23 KASIM HAFTASI

Günlük ‘hasta’ sayısının özellikle ekim ayının ikinci yarısında birden artış göstermeye başlaması, ardından kasım ayının ilk yarısında artışın sürmesi, 17 Kasım tarihinde açıklanan ilk önlemler dizisini beraberinde getirmiştir. Cumhurbaşkanı

Yazının Devamını Oku

2020'den 2021'e dış politika (5)-Mısır ile ilişkilerde kıpırdama var, ya İsrail?

Tam bir yıl önce bu köşede “Dış politikanın ayarlarını gözden geçirmek zamanı” başlığını attığım 4 Ocak 2020 tarihli yazımda, Türkiye’nin Batı ile ilişkilerindeki mesafe açılırken, bulunduğu bölgede yaşadığı sıkışıklığın da arttığına dikkat çekmiştim.

Bugün de belli ölçülerde sürmekte olan bu sorunun temelinde, Ortadoğu’da bütün bölgeye yayılan bir çatışma hattı üzerinden Türkiye’nin açıkça çatışan taraflardan biri konumunda olması yatıyor. Türkiye’nin karşısında Mısır, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) oluşturduğu bir blok yer alıyor. Tabii İsrail de bu cephedeki fotoğrafı tamamlıyor.

Bu çatışma ekseniyle iç içe geçen ikinci sorunlu alan, Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon rezervlerinden yararlanma meselesinde Mısır ve İsrail’in Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi (KRY) ikilisi ile el ele vererek Türkiye’yi dışlayan bir anlayışla birlikte hareket etmeleridir. Burada şekillenen yapılanmaya ABD ve AB de kuvvetli bir destek veriyor, keza Fransa da denklemin içine giriyor. Sonuçta bölgedeki doğalgaz rezervlerinin paylaşımına ilişkin çekişmede Türkiye karşısında geniş bir cephe bulmuş oluyor.

Bu alanlardaki saflaşmalar Libya’da yaşanan iç savaşta da büyük ölçüde tekrarlanıyor. Libya’da sahada Türkiye’nin karşısında Mısır, BAE ve Fransa var, Rusya gibi başka aktörlerin yanı sıra...

Geçen yılki değerlendirmeyi “Bugünden 2020’li yıllara bakarken Türkiye’nin artık bazı ilişkilerini onarmaya, dostlarının sayısını arttırmaya, Batı’ya dönük ana yönelimini göz ardı etmeden dış dünyayla ilişkilerini çeşitlilik ve denge içinde yürütmeye ihtiyacı var” diyerek noktalamışız.

Şimdi bir yıl sonraki duruma bakalım.

ANKARA: BİZİM GÜZERGÂH DAHA VERİMLİ

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun geçen çarşamba günü gazetecilerle düzenlediği yıllık değerlendirme toplantısının metnini okurken karşıma Doğu Akdeniz meselesinin çıkması şaşırtıcı olmadı. Çavuşoğlu, İsrail açıklarında çıkan hidrokarbonun en verimli ihracat güzergâhının Türkiye olduğunu, buna karşılık Türkiye’nin “EastMed Forumu”ndan dışlandığını belirtiyor ve şunları ekliyor:

Yazının Devamını Oku

Gazeteci Altan Öymen siyasetçi Altan Öymen’i nasıl atlattı?

Bundan 70 yıl önceydi. 12 Aralık 1950 günü Ulus gazetesinin Ankara’da Rüzgârlı Sokak’ın hemen girişindeki iki katlı binasında masasında oturan yazıişleri müdürü Münir Berk, karşısındaki gencin gazeteci olma ısrarı karşısında bu kez kendisine bir şans tanımaya karar verdi. Önündeki telefondan istihbarat şefi İlhan Paniç’i aradı ve “Size Altan Öymen Bey’i gönderiyorum. Genç bir arkadaşımız. Stajyer olarak başlayacak” dedi.

"Altan Öymen Bey”, henüz 18 yaşında bir gençti. Mekteb-i Mülkiye’ye yeni kaydolmuştu. Ancak aklına gazeteci olmayı koymuştu. Defalarca Münir Beyin odasından içeri girip bu talebini açtığında her seferinde kendisinden Şu an müsait değil” şeklinde yanıtlar alıyor, bu yanıtları “Daha sonra olabilir” diye yorumlayıp, bir süre sonra yeniden kapısında beliriyordu.



Münir Bey, 12 Aralık günü genç gazeteci adayının inadı karşısında bu kez pes etti. Sonradan çevresindekilere kararının gerekçesini “Onda fikr-i takip vardı” diye izah edecekti Münir Berk.

“Fikr-i takip” o yıllarda gazeteciliğe başlayanlara öğretilen en temel ilkelerden biriydi. Bıkmamak, bir konuyu ısrarla izlemek... Altan Öymen, geçenlerde Cumhuriyet’ten İpek Özbeye verdiği mülakatta bu olayı aktardıktan sonra fikri takibin önemini şöyle anlatacaktı:

Yazının Devamını Oku

2020'den 2021'e dış politika (4) Erdoğan, Biden’la beyaz sayfa açmak istiyor, ancak...

2018, rahip Andrew Brunson yılıydı Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerde. İzmir’de delilleri bir hayli sorunlu bir iddianameyle hapse atılan ABD’li evanjelik rahibin tutukluluğu üzerinden yaşanan büyük bir gerilime sahne oldu iki ülke arasındaki ilişkiler. ABD Başkanı Donald Trump, Brunson tahliye edilmeyince Türkiye’yi cezalandırmak üzere ekonomik önlemlere başvurdu, bir dizi yaptırımı devreye soktu. Dolar patladı, Türk ekonomisi gerçekten sarsıldı.

2019 yılında bu kez Rusya’dan S-400 hava savunma sistemlerinin Ankara’ya gelişiyle yerinden oynadı Türk-ABD ilişkileri. Trump yönetimi, tepki olarak Türkiye’yi F-35’lerin ortak üretim sürecinden çıkartma kararı aldı, ayrıca Türk Hava Kuvvetleri’ne teslim edilecek ilk parti 6 F-35 savaş uçağına da el kondu.

2020 yılı ise ABD’nin S-400’lerin alımı nedeniyle Türkiye’yi resmen yaptırım rejimine koyduğu yıl olarak hatırlanacak. Başkan Trump, giderayak verdiği bu onayla, daha önce yaptırımları engelleme yönündeki kararlı tutumundan 180 derece dönerek herkesi şaşırttı.

Aslında buraya kadar olan üç paragraf Türk-ABD ilişkilerinin Başkan Trump dönemindeki genel seyrinde yaşanan başlıca krizlerin olabilecek en kısa özetidir. Tabii, bu dönem içinde Suriye’de ana omurgasını PKK’nın bu ülkedeki uzantısı olan YPG’nin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) isimli örgüte ABD’nin verdiği destekte bir gerilemenin olmadığını da belirtmemiz gerekir.

TRUMP-ERDOĞAN HATTININ İŞLEVİ

Ve sonunda ilişkilerin tarihindeki Trump parantezi de kapanıyor. Bu dönemde karar alma süreci önemli ölçüde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Başkan Trump arasında şahsi düzeydeki yakın ilişkiye dayanan kanal üzerinden yürümekteydi. Bu kanal, rahip Brunson dosyası ya da F-35 yasağı gibi krizlerde sonuç getirmese de, birçok pürüzlü konuda yine de Türkiye’yi koruyan bir supap işlevi gördü. Ancak Son S-400 kararında Trump’ın koruma kalkanı birden çekilmiştir.

Trump döneminde liderler düzeyinde beliren bu yakınlık Türkiye-ABD ilişkisini baskısı altına almaya başlayan olumsuz bir gelişmenin yeterince fark edilmesini önledi. Bu da Türkiye’nin ABD Kongresi’nde adım adım bir yalnızlaşma sürecine girmesiydi. Özellikle İsrail ile ilişkilerin dibe vurmasının da bir sonucu olarak Türkiye’nin bir zamanlar Washington’daki en yakın müttefiki olan Yahudi lobisi de artık Türkiye’nin karşısına geçmiştir. S-400’lerin alımı, Kongre’de son kalan Türkiye destekçilerinin de geri çekilmeleriyle sonuçlandı.

2019 sonuna doğru ABD Kongresi’nde hem Temsilciler Meclisi hem de Senato’da “Ermeni soykırımı” iddialarını destekleyen karar tasarılarının hiçbir ciddi itirazla karşılaşmadan kabul edilmesi, ayrıca Temsilciler Meclisi’nden Barış Pınarı harekâtı nedeniyle ağır bir yaptırım kararının geçmesi, Kongre’de Türkiye ile ilgili rüzgârların artık hangi yönde estiğini gösteren çarpıcı örneklerdir.

YENİ BİR İLİŞKİ FORMATI ŞEKİLLENECEK

Yazının Devamını Oku

2020’den 2021’e dış politika (3) - AB ile ilişkilerde yeni bir başlangıç mümkün mü?

“Avrupa entegrasyonunun arkasındaki itici güç, devletler arasındaki çatışma dinamiklerinin ortadan kaldırılması hedefi olmuştur. Evrilen sosyal ve siyasi süreçler üzerinden yüzyıllar boyunca Avrupa tarihini şekillendiren de bu çatışma dinamikleridir.”

Makalenin yazarı devam ediyor:

Kuruluşlarıyla birlikte Osmanlı ve Rus imparatorlukları bu denklemin parçası olmuşlardır. Ve bugün de yine, Türkiye ve Rusya Federasyonu ile ilişkilerinde doğru dengeyi bulamadığı takdirde, Avrupa Birliği’nin kıtada istikrara ulaşabilmesinin mümkün olmadığı aşikârdır.”

AVRUPA’NIN İSTİKRARI TÜRKİYE’DEN GEÇER

 En azından giriş kısmı bir tarih profesörünün kaleminden çıktığı izlenimi veren 18 Aralık tarihli bu makalenin yazarı Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı ve Avrupa Birliği Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi unvanlarını taşıyan Josep Borrell’den başkası değildir. Avrupa Birliği’nin Dışişleri Bakanı olarak da nitelendirebiliriz Borrell’i.

Kendisi bu göreve ülkesinin dışişleri bakanlığı görevini bırakıp gelmiş bir İspanyol sosyalistidir. Türkiye’ye önyargı besleyen bir siyasi şahsiyet değildir. Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğine de en azından olumsuz bakmadığını söyleyebiliriz.

Verdiği mesaj yeteri kadar açık Borrell’in: AB ile Türkiye arasında istikrarlı bir ilişki tesis edilmediği sürece Avrupa’da istikrarın güvencesi yoktur. Avrupa’nın istikrarına giden yollar aynı zamanda Türkiye’den de geçer...

Kuvvetli siyasi tecrübesine ek olarak, kendisinin üniversitede uçak mühendisliği okuduğunu, daha sonra matematik ve ekonomi alanlarında akademik kariyer yapıp profesörlüğe kadar yükseldiğini hatırlarsak, kurduğu denklemlerde bir hesap hatasının olmadığını düşünmemiz gerekir.

Türkiye üzerinden geçip Avrupa’ya ayak basan mültecilerin yol açmakta oldukları ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasi sorunlar bile tek başına Avrupa’nın istikrarı ile Türkiye arasındaki ilişkinin önemini göstermeye yeterli bir örnek dosyadır.

Yazının Devamını Oku

2020’den 2021’e dış politika(2) - Türkiye’nin ‘sert güç’ kimliği ön plana çıkıyor

Yakın zamana kadar ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve IŞİD’le Mücadele Koordinatörü olarak görev yapan, eski Ankara Büyükelçisi James Jeffrey, geçenlerde Al Monitor’a verdiği kapsamlı mülakatta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı değerlendirirken onun “güç” faktörüne bakışına ilişkin bir dizi tespitte bulunuyor.

Jeffrey, Erdoğan’ı gücün dilini çok iyi okuyan bir aktör olarak görüyor, “Nerede boşluk görürse hemen hamle yapıyor” diye konuşuyor.

Ardından “Son sekiz ayda İdlib’de, Libya ve Yukarı Karabağ’da yaptıklarına bir bakın. Rusya ya da Rusya’nın müttefikleri her üçünde de kaybeden taraf oldular” diye ekliyor.

Buna karşılık, ABD’nin eski Bakü büyükelçilerinden Matthew Bryza ise Kafkasya bağlamında Rusya faktörünü Jeffrey’den biraz farklı değerlendiriyor, en azından Rusya’nın da bu bölgede kazanan taraf olduğunu söylüyor.

Bryza, geçen salı günü Azerbaycan Dışişleri Bakanlığı’nın akademik merkezi olan ADA Üniversitesi’nin düzenlediği toplantıya hitabında “Güney Kafkasya’daki jeopolitiğin değiştiğinibelirttikten sonra, buradaki boşluğu “Türkiye ve Rusya’nın doldurduklarını” söylüyor.

‘TÜRKİYE’YE BOŞLUK BIRAKMAYALIM’ TEMASI

Türkiye’nin jeopolitik boşluklardan yararlandığı teması bir süredir Batılı çevrelerde sıkça karşımıza çıkıyor. Örneğin, Almanya’nın Dışişleri Bakanı Heiko Maas, bu ayın başında ülkesinde yayımlanan “Der Spiegel” dergisine verdiği demeçte, Avrupa ve ABD’nin stratejik olarak yeniden daha yakın çalışması gerektiğini kaydederek şöyle diyor:

Libya ya da Suriye’de olduğu gibi, Rusya ya da Türkiye tarafından doldurulan bir boşluk bırakmamalıyız...”

İlginçtir ki, Rusya cephesindeki bazı kesimlerde de benzer çıkışlara rastlamak mümkün. Rusya’da yayımlanan ve daha çok iş çevrelerine seslenen “

Yazının Devamını Oku

2020’den 2021’e Dış Politika (1) Rusya ile rekabet, çatışma ve işbirliği el ele yürüyor

Geçen 17 Aralık’ta düzenlediği basın toplantısında bir gazeteci Rusya lideri Vladimir Putin’e soruyor: “Son dört yıl içinde müzakere ettiğiniz dünya liderleri arasında sizin için en zorlu çıkan, ayrıca en kolay anlaşabildiğiniz muhataplarınız hangileri oldu?”

Gazeteci, ardından Merkel, Macron, Trump, Erdoğan ve Lukaşenko isimlerini sıralıyor.

Putin, ismi geçenlerin hepsinin ülkelerinin karşılaştıkları sınamaların üstesinden gelmeye çalıştıklarını belirterek, şöyle diyor:

“İyi bilinen bir deyiş vardır, iyi ya da kötü çıkarlar yoktur, yalnızca ulusal çıkarlar vardır diye... Bu benim için de geçerli. İnsanları da iyi ya da kötü diye ayırmam. Rusya’nın çıkarları açısından en iyi sonuçları elde edebilmek için herkesle çalışırım. Bazen uzlaşma ihtiyacı ortaya çıkar, bazen de aldığınız pozisyondan gerilememeniz gerekir...”

Derken sözü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a getiriyor Putin ve şöyle konuşuyor:

Cumhurbaşkanı Erdoğan’la belli konularda farklı, zaman zaman da birbirine zıt düşen görüşlerimiz oluyor. Ama verdiği sözü tutan bir adam o. Bir şeyin ülkesinin yararına olduğunu düşünüyorsa da, sonuna kadar gidiyor. Bu, öngörülebilirlikle ilgili bir konu. Kiminle iş yaptığınızı bilmek önemlidir.”

*

Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçen cuma günü gazetecilerin kendisine Putin’in “sözünde durmak”la ilgili bu ifadesini hatırlatmaları üzerine şöyle bir karşılık veriyor:

“Putin’le tanıştığımdan bu yana ben de kendisini aynen bu şekilde tanıdım. Gerçekten özü, sözü bir, verdiği sözde duran... İkili ilişkilerimizde gerçekten hiçbir devletle neredeyse bu tür münasebetlerimizi güçlü götürebildiğimiz ülke nadidedir...”

Yazının Devamını Oku

Avrupa Konseyi’nde bir AİHM ihlalinin öyküsü

Öyle anlaşılıyor ki, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının uygulanması meselesi önümüzdeki dönemde siyaset ve hukuk çevrelerinin sıcak tartışma konularından biri olarak gündemimize yerleşmek üzeredir.

Bu tartışmaya bakarken, AİHM kararlarının uygulanmasında sorun çıkması halinde Avrupa Konseyi içindeki denetim mekanizmasının nasıl işlediği, ne gibi yöntemlerin kullanıldığını gösteren örneklere göz atmak fikir verici olacaktır. Değindiğimiz tartışma çerçevesinde yakın zamandan verilecek en önemli örnek, Azerbaycan ile Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi arasında Ilgar Mammadov davasında yaşanan çekişme ve uzun bir zamana yayılan bu çekişmenin sonuçlandırılış şeklidir.

AİHM’DE YENİ BİR YÖNELİŞ

Mammadov, Azerbaycan’da muhalif bir partinin kurucuları arasında yer alıp, daha sonra kendi internet sitesinden yayınlar yapan bir aktivist. Kamu düzenini bozduğu, güvenlik güçlerine karşı direndiği, şiddete başvurduğu gibi gerekçelerle 2013 yılında tutuklanarak yedi yıl hapse mahkûm ediliyor.

AİHM, 22 Mayıs 2014 tarihinde Azerbaycan’a Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) iki maddesinden ‘ihlal’ veriyor. Bunlardan birincisi, tutuklamalara ilişkin ‘özgürlük ve güvenlik hakkı’nı düzenleyen AİHS’nin 5’inci maddesidir.

Bir diğer ihlal AİHS’nin ‘kısıtlamaların sınırlanmasına’ ilişkin 18’inci maddesinden veriliyor. Söz konusu madde “Hak ve özgürlüklere bu Sözleşme hükümleri ile izin verilen kısıtlamalar öngörüldükleri amaç dışında uygulanamaz” hükmünü taşıyor.

Bu madde üzerinde özellikle durmamız gerekiyor. AİHM’nin tutuklamalarda amaç dışına çıkıldığı görüşüyle 18’inci madde üzerinden ihlal vermeye başlaması, aslında mahkemenin tarihinde son 15 yıl içinde ortaya çıkmakta olan bir yöneliş. Ancak bugüne dek çok sınırlı durumlarda bu maddeden ihlal kararı çıktı. Mammadov, Batı dünyasının yoğun ilgisi altında bu ihlaller arasında en çok konuşulan dosya oldu. Türkiye’ye bu maddelerden ihlal, bugüne dek Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş dosyaları olmak üzere yalnızca iki kez verildi.

(AİHM, ayrıca Mammadov dosyasında üç yıl sonra 16 Kasım 2017’de ‘adil yargılanma hakkı’na ilişkin AİHS’nin 6’ncı maddesinden de bir ihlal vermiştir.) 

BAKANLAR KOMİTESİ İZLEMEYE ALIYOR

Yazının Devamını Oku

Avrupa ile gelecek tasavvurunda Avrupa Konseyi’nin yeri

Son dönemde Türkiye’nin Avrupa ile ilişiklerinde yeni bir başlangıç yapmaya hazırlandığı yolunda bir dizi beyana tanık oluyoruz.

Bu yöndeki iyimser beklentiler bir düzlemde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açıklamalarından kaynaklanıyor. Örneğin, “Kendimizi başka yerlerde değil, Avrupa’da görüyor, geleceğimizi Avrupa ile birlikte kurmayı düşünüyoruz” diye konuşuyor Cumhurbaşkanı Erdoğan. (21 Kasım)

Son AB Zirvesi’nden çıkan kararların Ankara’da resmi düzeyde genellikle -bardağın dolu tarafından- görülüp olumlu tepki alması bu havayı destekliyor. Erdoğan’ın zirveden sonra AB liderleriyle yaptığı telefon görüşmelerindeki mesajlar da yine bu tonu yansıttı.

Cumhurbaşkanı, AB Konseyi Başkanı Charles Michel ile 15 Aralık’taki telefon görüşmesinde kendisine “Türkiye’nin geleceğini AB ile birlikte kurma tasavvurunu” anlatarak, “Türkiye-AB ilişkilerinde atılan her olumlu adımı yeni bir fırsat penceresi olarak değerlendirdiklerini” ifade etti.  

Erdoğan, 18 Aralık’ta Almanya Şansölyesi Angela Merkel ile görüştükten sonra da “Türkiye’nin AB ile ilişkilerde yeni bir sayfa açmak istediğini” belirtti.

AVRUPA İLE YENİ BİR iKLİM Mİ?

Bütün bu işaretleri tamamlayan bir çerçeve içinde bugünlerde Ankara’da Avrupa’ya dönük uzantıları da olan bazı reform hazırlıkları yürütülüyor bir taraftan, demokratikleşme ve yargı alanlarını da içerecek şekilde...

Bu arada, Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, “Hâkimlerin vermiş olduğu kararlarda, Anayasa Mahkemesi ve AİHM’nin vermiş olduğu kararlara yönelik bir ihlal söz konusuysa, (durumun) bu ihlali yapan hâkim ve savcıların terfilerinde dikkate alınacağını” söylüyor. (9 Aralık, TBMM Bütçe konuşması)

Hepsini yan yana getirdiğimizde, Avrupa ile ilişkilerde bazı şeylerin değişebileceği yolunda bir görüntü beliriyor.

Yazının Devamını Oku

TSK İdlib’de yeni bir konseptle mevzileniyor

İdlib’de işlerin nereye gideceği aslında geçen 5 Mart’ta Moskova’da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya lideri Vladimir Putin arasında varılan mutabakatla büyük ölçüde belli olmuştu.

Bu anlaşma, 17 Eylül 2018 tarihinde yine ikisi arasında bu kez Soçi’de imzalanan bir önceki mutabakatla şekillenen, ancak geçen şubat ayı sonuna kadar süren sıcak çatışmalar sonucu geçersiz hale gelen eski statükonun yerine İdlib’de yeni bir dengenin ortaya çıktığını belgeliyordu.

Önce eski statükoyu hatırlayalım. İdlib, Suriye’deki iç savaşın son aşamasına girilirken ülkenin batısında silahlı muhalefetin kontrolü altında tuttuğu son toprak parçası olarak kalmıştı. Türkiye, Rusya ve İran’ın bir araya geldiği Astana sürecinde, İdlib 2017 yılında ‘Çatışmasızlık Bölgesi’ ilan edildi. Bu çerçevede TSK’nın 2017 Ekim-2018 Mayıs döneminde İdlib’de tesis ettiği 12 gözlem noktası ile çatışmasızlığı denetlemesi öngörüldü. Çatışmalar buna rağmen alevlenince, Erdoğan ile Putin arasında varılan 2018 Soçi Mutabakatı yeni bir ateşkes düzeni getirdi İdlib’e.

Ancak işler planladığı gibi yürümedi. Soçi’de kurgulanan düzen uygulamada bir süre sonra boşlukta kaldı. Esad ordusu, Rus Hava Kuvvetleri’nin güçlü desteğiyle 2019 yazından itibaren başlatılan ve adım adım ilerleyen askeri operasyonlarla, Halep’i güneye doğru başkent Şam’a bağlayan M-5 otoyolunu silahlı muhaliflerden geri almaya başladı. Rejim ordusu, Halep’i batıda Lazkiye’ye, Akdeniz’e bağlayan M-4 karayolunu hedefleyerek kuzeye doğru yaklaşmaya da başlamıştı geçen şubat ayına gelindiğinde.

Kırılma, geçen şubat ayında bir tarafında muhalifler ve Türkiye, karşı tarafında ise rejim ve Rusya’nın yer aldığı bir hatta -M-4 ile M-5’in kesişme noktasındaki- Serakib’de yaşanan sıcak çatışmalarla ortaya çıktı.

Bu sırada İdlib’e ciddi ölçüde asker sevkıyatı yapan TSK da M-4’ün altındaki bölgeye indi. Çatışmalar sürerken 27 Şubat tarihinde M-4 otoyolunun 10 kilometre kadar güneyinde hareket halindeki bir Türk askeri konvoyu Rus ve Suriye savaş uçaklarının birlikte düzenledikleri bir saldırının hedef oldu. Haritada işaretlediğimiz Al Barah yerleşiminin üç kilometre kuzeybatısındaki Balyun’daki bu saldırıda 34 Türk askeri şehit oldu.

Moskova’da imzalanan 5 Mart Mutabakatı, tam o noktada sahadaki fiili durumu dondurdu ve yeni statüko olarak tescil etti.

REJİMİN KUZEYE ÇIKIŞI FRENLENDİ

Bu mutabakatın ana mantığı, A) Kuzeyden güneye inen M-5 otoyolu ile doğusunu olduğu gibi ve batısında daha sınırlı bir alanı rejime bırakırken, B) Doğu-batı aksındaki M-4 otoyolunun üstündeki bölgeyi, otoyolunu ve bu yolun altında en uzak noktasında 20 kilometre derinlik kazanan bir alanı bu aşamada TSK’nın sahadaki askeri varlığı üzerinden muhalefet bölgesi olarak tutmasıdır.

Yazının Devamını Oku

Sağlık Bakanı Koca’nın doğru bilgi vermek için yaptığı bir davet

Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca, 22 Temmuz tarihinde ‘Twitter’ üzerinden yaptığı bir paylaşımda, günlük vaka tablosu mesajlarında bakanlığının internetteki http://covid19.saglik.gov.tr adresine düzenli olarak yer verdiklerine dikkat çekiyor.

Bakan, internet sitelerinin gördüğü ilgiden çok memnun bu mesajında. “Salgının seyrini gösteren ayrıntılı grafiği; günlük ve haftalık durum raporlarını içeren sayfamız 270 MİLYON KEZ ziyaret edildi” diye yazmış.

Mesajın sonunda Bakan Koca’nın bir daveti var vatandaşlara. Şöyle diyor:

Doğru bilgi için her zaman bekleriz: http://covid19.saglik.gov.tr

BAKANLIK DOĞRU ADIMI ATMIŞTI

Ben de bir gazeteci olarak kendisinin bu davetine sıkça icabet ettim ve her akşam açıklanan turkuvaz tablolara ek web sitesine konan günlük ve haftalık ayrıntılı ‘Durum Raporları’nı dikkatle izledim uzun bir süre.

Türkçe ve İngilizce iki ayrı dilde hazırlanan bu raporlar haziran ayı sonundan itibaren yayımlanmaya başlandı. İlk ayrıntılı günlük rapor 29 Haziran tarihini taşıyor. Sekiz sayfa tutan ilk haftalık rapor ise 29 Haziran-5 Temmuz arası zaman kesitini kapsıyor.

Bu raporların önemli bir yönü, salgınla ilgili bir hayli ayrıntılı veri aktarmalarıydı. Vakaların özellikle yaş gruplarına ve bölgelere göre dağılımlarının verilmesi, ayrıca bölgesel bazda artış ya da düşüş oranlarının gösterilmesi yararlıydı. Raporların bu formatı, salgının 12 bölge üzerinden Türkiye coğrafyası üzerindeki seyrini anlamamızı, nerede ivme kazandığını, nerede gerilemekte olduğunu karşılaştırmalı bir şekilde okuyabilmemizi mümkün kılıyordu.

Şeffaflık yönünde doğru bir adımdı. Ben de bu düşünceyle

Yazının Devamını Oku