GeriSedat ERGİN İlk iki dalgadan sonra hemen baskılanmazsa üçüncü dalga riski var
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

İlk iki dalgadan sonra hemen baskılanmazsa üçüncü dalga riski var

Korkutucu bir dev dalganın yaklaşmakta olduğunu, salgının Türkiye’nin kapısına dayandığını hepimiz hissediyorduk.

Çin’in Vuhan kentinde 2019 Aralık ayı sonunda ilk kez ortaya çıkan COVID-19 virüsü, buradan başka ülkelere sıçramaya başlamıştı.

Şubat ayına gelindiğinde özellikle Batı Avrupa ülkelerinde COVID-19 vakaları birbiri ardına patlak veriyordu. Örneğin, İtalya’da şubat sonunda vakalar tehlikeli bir tırmanış seyrine girmişti. Her gün 40-50 kişinin ölüm haberi geliyordu bu ülkeden. İtalya, büyük ölçüde karantinaya girmişti.

Televizyonlarımızın başında tedirginlik içinde COVID 19’un Avrupa’da yayılışını izliyorduk. Bütün dünya çaresizlik içindeydi. İlk kez karşılaşılan bu virüse nasıl karşılık verileceği tıp ve genel anlamda bilim dünyası açısından bir büyük soru işaretiydi. Etkili tedavi yöntemleri bulunup, aşı ve sonuç alıcı ilaçlar geliştirilene kadar COVID-19 ile temastan kaçınmak, korunmak dışında bir çare görünmüyordu.

Avrupa’da salgının baş gösterdiği her ülke ile hava bağlantıları, THY seferleri iptal ediliyor, virüsün giriş ihtimaline karşı bütün kapılar kapatılmaya çalışıyordu. Avrupa’yla birlikte COVID-19 vakalarının görüldüğü İran'la sınır kapıları 23 Şubat’ta kapatılmış, aynı gün hava seferleri de durdurulmuştur.

10 Mart 2020 gününe gelindiğinde İtalya’da vakaların sayısı 10 bin eşiğini aşmış ve toplam 633 ölüm açıklanmıştı. Her yerde vakalar geometrik bir şekilde artıyordu.

Virüsün Türkiye’de de boy göstermesinin artık an meselesi olduğunu tahmin ediyorduk.

Haber o gece yarısı geldi. Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca, 10 Mart’ı 11 Mart’a bağlayan gece yarısı düzenlediği basın toplantısında “Size üzücü ama korkutucu olmayan haberi bildirmek istiyorum” diye söze girdi ve ekledi:

Bugün akşam saatlerinde koronavirüs şüphesi olan bir vatandaşımızın test sonucu pozitif çıktı. Yüksek ateş ve öksürük şikâyetinin araştırılması sonucu tanı konmuştur. Hastanın virüsü Avrupa’dan aldığı tespit edilmiştir. Hasta bir erkektir ve genel durumu iyidir.”

10 Mart 2020 tarihi itibarıyla COVID-19 testi pozitif çıkan ilk vaka böylelikle kayda girmişti. Bundan tam bir yıl önceydi. İlk ölüm vakası da altı gün sonra 17 Mart tarihinde yine Koca tarafından açıklandı.

Hepimizi çok büyük sıkıntıların, sorunların beklediğini biliyorduk. Salgın ölümcüldü. Büyük bir bilinmezin içine doğru adım attık 10 Mart’ı 11 Mart’a bağlayan gece yarısı.

Bir yıl sonra geriye dönüp baktığımızda, bugün büyük çoğunluğumuzun hayatı bir yıl öncesinden çok farklı bir şekilde seyrediyor. Sert bir türbülansın içinde yol almaya devam ediyoruz. Sarsıntı geride kalmadığı için yaşadığımız hadisenin henüz tam bir muhasebesini yapabilecek durumda değiliz.

Ancak ilk vakanın açıklanmasının birinci yıldönümünde, salgının geçen bir yıllık süre zarfındaki seyrini ana başlıklar altında değerlendirmeye çalışabiliriz.

VİRÜS 
3 MİLYONA YAKIN İNSANA BULAŞTI

Vaka sayılarıyla başlayalım. Sağlık Bakanlığı’nın resmi rakamlarına göre, COVID-19 geçen bir yıl içinde dün akşam itibarıyla (9 Mart) 2 milyon 807 bin 387 kişiyi enfekte etmişti. Bu rakamlara göre, testi pozitif çıkan toplam 2 milyon 640 bin 669 kişi -bazıları ağır tedavi koşullarından geçerek, çoğu daha hafif koşullarda ya da belirti göstermeksizin- virüsü yenerek iyileşti.

Bu alandaki önemli bir veri tabanı olan “Worldometers”a göre, Türkiye bu toplamla dünyadaki vaka sıralamasında dokuzuncu ülke konumunda bulunuyor. Önünde Fransa, İspanya ve İtalya var; hemen arkasından onuncu sırada Almanya geliyor.

VEFAT SAYILARI TARTIŞMA YARATIYOR

Sağlık Bakanlığı’nın verilerine bakılırsa, bu süre zarfında dün akşam itibarıyla 29 bin 160 kişi hayatını COVID-19 nedeniyle kaybetmiş bulunuyor. Gelgelelim Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı vefat sayıları, salgınının başından bu yana en tartışmalı başlıklardan birini oluşturuyor.

Türk Tabipleri Birliği, başından beri Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) raporlama ölçütleri gözetilmediği için COVID-19’un tetiklediği hastalıkların yol açtığı vefatların olandan düşük gösterildiğini savunuyor. TTB’den bağımsız olarak da vefat sayıları konusunda kamuoyunun geniş bir kesiminde şüpheci bir bakışın hâkim olduğunu söylemek hata olmaz.

İlginçtir ki, vaka sayısında dünya dokuzuncusu olan Türkiye, küresel ölçekte vefat sayılarına ilişkin sıralamada birden 18’inci sıraya geliyor. Bu arada, nüfusu Türkiye’den çok daha küçük olan ve daha az vaka kaydedilen bazı ülkelerde vefat sayılarının Türkiye’nin çok üstünde olabilmesi de bu konudaki tereddütleri güçlendiriyor. Örnek vermek gerekirse, 38.7 milyon nüfuslu Polonya’da 1 milyon 800 bin vaka ve 45 binin üstünde ölüm raporlandı.

TÜRKİYE İLK DALGADA AVRUPA KADAR SARSILMADI

Türkiye, geçen süre içinde salgını iki dalga halinde geçirdi. Birinci dalgada, salgın özellikle mart ayının ortasından itibaren yükselişe geçti ve vaka sayısı olarak 5 bin 138 ile tepe noktayı 11 Nisan’da gördü. Birinci dalgada en yüksek vefat sayısı 127 kayıpla 19 Nisan’da görüldü. Vakalar nisan ortasından itibaren düşüşe geçti ve mayıs ayının son haftasına doğru günlük 1.000 eşiğinin biraz altına indi.

Türkiye’nin birinci dalgayı vaka ve vefat sayılarında Batı Avrupa ülkelerinin büyük bir bölümüne kıyasla çok daha düşük bir yoğunlukta atlattığı konusunda genel bir görüş birliği var. Keza, bazı Avrupa ülkelerinde gözlendiği gibi sağlık sisteminin kilitlendiği görüntüler Türkiye’de pek yaşanmamıştır.

Birinci dalganın Avrupa ülkelerinden daha düşük bir eşikte geçirilmesinde bir dizi faktörün rol oynadığını söyleyebiliriz. Önlemlerin erkenden devreye sokulması ve virüsün Batı Avrupa ülkelerine kıyasla kısmen gecikmeli olarak gelişi, Türkiye’nin salgına karşı hazırlık yapabilmesi için değerli bir zaman süresi yaratmıştır.

Türkiye’deki sağlık sisteminin önemli ölçüde yenilenmiş altyapısı da ilk dalganın kısmen rahat atlatılmasında altı çizilmesi gereken bir faktör olmuştur. Ancak hepsinden önemlisi, doktorlarından her kademedeki hastane personeline kadar Türkiye’nin sağlık ordusunun adanmışlığı ve gösterdiği üstün özverinin bu mücadelede en hayati işlevi gördüğü izahtan varestedir.

Tabii, hafta sonu yasakları, 65 yaş üstü ve 18 yaş altındaki grupların evde tutulması gibi önlemler de sosyalleşmeyi sınırlayarak virüsün baskılanmasında bir hayli etkili olmuştur.

NORMALLEŞMEYLE BİRLİKTE VAKALAR ARTIŞA GEÇTİ

Gelgelelim ekonominin çarklarının bir an önce dönmesi yolundaki beklentiler ve yaklaşan turizm sezonu karar vericilerin erken bir normalleşmeye doğru adım atmalarını beraberinde getirmiştir. Türkiye, 1 Haziran tarihi itibarıyla normalleşmeye geçmiştir. Bu geçiş yapıldığı noktada günlük vakalar 1.000 eşiğinin altına inmişti ve genel beklenti vakaların 500’e doğru çekilmesinin ciddi bir rahatlama yaratacağı yolundaydı.

Ancak normalleşme ile birlikte vaka sayısı haziran ayında yeniden yükselişe geçmiş, 1.500’lere kadar çıkmıştır. Derken, temmuz ayının ikinci haftasından itibaren vakalar yeniden 1.000’in altına düşmüştür. Oysa bu süre içinde yoğun bakıma alınan ve entübe edilen hastaların sayısı düzenli bir şekilde artmaya devam etmekteydi. Vakaların düştüğü ama yoğun bakımdaki hasta sayısının arttığı bir durum olağan değildi. Ardından Sağlık Bakanlığı, yoğun bakıma alınan hastaların sayılarını açıklamayı 28 Temmuz’da birden kesti. Bunun yerine daha düşük bir sayıyla “ağır hasta” diye yeni bir kategori açıklanmaya başladı.

Sağlık Bakanı Koca’nın aslında testi pozitif çıkan bütün vakaları değil, pozitif çıkanlar içinde yalnızca belirti gösterenlerin sayısını “hasta” diye açıkladıklarını duyurmasıyla gerçek anlaşıldı. Ancak Koca’nın bu gerçeği açıkladığı tarih 30 Eylül’dü. Kamuoyu, aylarca vaka diye testi pozitif çıkanlar içinde yalnızca belirti gösterenlerin sayısını izlemişti. Bu kategori, toplam vakaların beşte ya da altıda biri gibi bir oranını oluşturuyordu.

Bu durum toplumda ciddi bir güven sorununun doğmasına yol açmıştır. Sağlık Bakanlığı, iki ay kadar sonra 25 Kasım tarihinde yöntemi değiştirerek, yeniden vakaları açıklamaya başlamıştır. Vakaların bu tarihte birden günlük 28 bin 351 gibi yüksek bir sayıyla duyurulması kamuoyu açısından şaşırtıcı olmuştur.

VE İKİNCİ DALGA BAŞLIYOR

Bugünkü bilgilerimizle geriye dönüp baktığımızda, haziran başında normalleşmeye geçişle birlikte salgının aslında yaz ayları boyunca sürekli bir yükseliş çizgisi izlediğini ve sonbaharda kritik bir yoğunluğa ulaştığını daha iyi görüyoruz. Sağlık Bakanlığı’nın vakaları açıklamaya başladığı (25 Kasım) noktada, aslında ikinci dalganın zaten tehlikeli bir seyre girmiş olduğu ortaya çıkıyor.

Bu açıklamadan iki hafta kadar sonra 8 Aralık tarihinde günlük 33 bin 198 vaka ile ikinci dalganın en yüksek noktasına çıkılmıştır. Bu arada, 10 Aralık’ta daha önce açıklanmayan vakalar toplam vaka sayısına eklenmiştir. 1.2 milyona yaklaşan vaka 9 Aralık’taki 558 bin toplamına eklenince vaka toplamı birden 1 milyon 748 bine fırlamıştır.

İkinci dalga birincisine kıyasla çok daha şiddetli bir şekilde geçmiş ve bunun yarattığı basınç bu kez hastanelerin kapasitesini de zorlamıştır. Ardından vakalar düşüşe geçse bile bu durum vefatlara hemen yansımamış ve aralık ayında genellikle her gün 200 eşiğinin üstünde kayıp raporlanmıştır. İkinci dalgada en yüksek vefat sayısı 259 kayıpla 23 Aralık tarihinde kaydedilmiştir.

İkinci dalganın yükselişi üzerine Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, önce 17 Kasım’da birinci kısıtlayıcı önlemler paketini açıklamıştır. Bu kısıtlamalar önemli bir etki yapmayınca, Erdoğan 30 Kasım’da yeniden hafta sonu yasaklarını içeren ve sosyalleşmeyi sınırlayan, restoranların kapatıldığı ikinci kısıtlama dizisini ilan etmiştir.

İkinci kısıtlama dizisinin uygulanmasıyla birlikte belli bir süre içinde vakalar yeniden düşme eğilimine girmiştir. Vakalar 18 Ocak’ta başlayan haftanın sonuna kadar düzenli bir düşüş izledikten sonra şubat ayında genellikle günlük 7-8 bin eşiğinde bir platoya yerleşmiştir.

ÜÇÜNCÜ DALGA TEHLİKESİ KAPIDA

Aslında vakaların 10 bin eşiğine yaklaştığı bir zeminde 1 Mart tarihinde kontrollü yeni normalleşme açıklanmış bulunuyor. Vakalar geçen hafta genellikle günlük 11 binler civarında seyretmiş ve ardından önceki gün 13 bin eşiğinin üstüne çıkmış, dün akşam 13 bin 755 olarak açıklanmıştır. Yani 14 bin eşiğine dayanmıştır.

Verilerin seyri, bu aşamada 1 Haziran sonrasında yaşandığı gibi, normalleşmeyle birlikte vakaların yeniden yukarı doğru yöneldiği bir kalıbın tekrarlandığı uyarısını yapıyor. Dizginlenemediği takdirde üçüncü bir dalganın zemin kazanması ihtimali Türkiye’nin gündemine giriyor.

65 yaş üstü kesimin büyük ölçüde aşılanmış olması üçüncü dalgada en azından ağır hasta ve vefat sayılarının oranının aşağı inmesine yol açacaktır. Ancak 65 yaş altı olanların virüsten bağışık olmadıklarını hatırladığımızda, tedbiri elden bırakmamak için ısrarla tehlike çanlarını çalmak gerekiyor. Tabi, bu dönemde salgın denkleminin en kritik faktörü aşı kampanyasının hızı olacaktır.

X

Entübe edilirken yoğun bakım odasına son kez bakmak

Doktorunuz, kanınızdaki oksijen oranı kritik eşiğin altına düştüğü için akciğerinizin desteksiz çalışamayacağını söylüyor. Artık entübe edilmeniz, solunum cihazına bağlanmanız gerekiyor.

COVID-19 hastası olarak başka bir seçeneğiniz yok. Ağzınızdan içeri sokularak nefes borunuzdan akciğerlerinize doğru yerleştirilecek bir borudan verilecek oksijenle sizi hayata bağlamaya çalışacaklar. Bu sıkıntılı işlemi yapabilmek için önce anestezi ile sizi bayıltacaklarını söylüyorlar.

Birazdan bilincinizin kapanacağı gerçeği ile karşı karşıyasınız. Bilincinizin bir daha açılıp açılmayacağını bilmeden son bir kez çevrenize bakıyorsunuz.

Hasta yatağınızın çevresinde toplanmış yoğun bakım uzmanı doktor, kısa bir süre sonra anestezi ve ardından entübasyon işlemlerine katılacak sağlık personelini görüyorsunuz.

Bu, yoksa hayata son bakışınız mı?

*

Sonrasında bilincinizin kapanmasıyla birlikte girdiğiniz o derin uykuda ölüm ile yaşam arasındaki belli belirsiz bir çizginin üzerindeki yolculuğunuz başlıyor. Çizginin öbür tarafına da geçebilirsiniz, bu tarafında da kalabilirsiniz.

Bazen yeniden gözünüzü açabiliyorsunuz. Çok uzun sürmüş, kaybolmuş bir zamanın ardından uyandırıldığınızda, yapılan kontrolden sonra doktorunuz artık desteğe ihtiyacınızın kalmadığını söylüyor. Rahat nefes alabildiğinizi hissediyorsunuz. Şanslısınız, hayata döndünüz...

Ancak bazen bağlandığınız monitörün ekranında kalp atışlarınızı gösteren düzenli ritmik hareketler birden düz bir çizgiye dönüyor. Düz bir çizgi ve onu tamamlayan kesintisiz düz bir ses...

Yazının Devamını Oku

Yıldırım Akbulut’a veda etmek...

1972 yılı, 12 Mart ara rejim dönemiydi.

Erzincan’da akşam alkolü fazla kaçıran muhasebeci Necdet Aksu, yolda çevirme yapan polise kafa tutup küfredince, kendisini Yenişehir Karakolu’nda buldu. Burada polisler tarafından dövüldü, falakaya yatırıldı.

Maruz kaldığı mağduriyet nedeniyle şikâyette bulunmak isteyen Aksu, o dönemde Erzincan’da Adalet Partisi’nin il başkanlığını da yapmakta olan avukat arkadaşı Yıldırım Akbulut’un kapısını çaldı. Akbulut’un davayı üstlenmesiyle önce Hükümet Tabipliği’nden el ve ayaklardaki darp izlerini tespit eden bir rapor alındı.

Akbulut, sadece polisleri dava etmekle kalmadı, dönemin İçişleri Bakanı Ferit Kubat’a 43 imzalı bir protesto telgrafı çekerek, hem olayı aktardı hem de karakollarda halka kötü davranıldığı konusunda şikâyette bulundu. Davada iki komiser muavini üçer ay hapis cezasına çarptırıldı.

Gazeteci Faruk Bildirici’nin “Siluetini Sevdiğimin Türkiyesi” başlıklı kitabında yer verdiği ve aynı zamanda kendi web sitesinde de yayımladığı ayrıntılı Yıldırım Akbulut biyografisinden aktardığım bu olayda, geçen çarşamba günü 86 yaşında kaybettiğimiz Erzincanlı politikacı, haksızlığa baş eğmeyen, cesur bir kimlikle karşımıza çıkıyor.

Özellikle bir ara rejim döneminde Erzincan’daki bir avukatın karakolda yaşanan bir falaka hadisesi üzerine başlattığı hak arama mücadelesi, o günlerin koşulları ve yerleşik zihniyeti altında pek emsali olmayan bir tavır olarak görülmelidir.

Ancak ANAP’ın İçişleri Bakanı olduğu (1984-87) dönemde Polis Yetki ve Selahiyetleri Yasası üzerindeki değişiklikler görüşülürken, polisteki işkence uygulamalarıyla ilgili suçlamalar karşısında Akbulut’un Meclis kürsüsünden “Biz kimseye işkence yapıldığını kabul etmiyoruz” diye konuşma noktasına gelmesi, geçmişteki öyküsünden uzaklaşan bir durumu gösteriyordu.

ERZİNCAN’DA ANAP’I KURUYOR

Önceki gün Ankara’daki “

Yazının Devamını Oku

Rusya, Suriyeli Kürtler ve ‘Zorla aşk olmaz’ meselesi

Geçen 18 Mart’ta bu köşede yayımlanan yazımın başlığı “Rusya Fırat Kalkanı bölgesini hedef alıyor, neden?” şeklindeki bir soruydu.

Konu, Rusya’nın bir süredir balistik füzelerle Suriye’de Türkiye’nin desteklediği silahlı muhalif grupların kontrolündeki “Fırat Kalkanı” bölgesinde Cerablus ve El Bab civarındaki bazı hedefleri vurmasıydı. Bu hedeflerin hepsinin ortak noktası, portatif petrol rafinerilerinin bulunduğu ve burada imal edilen ürünlerin, ağırlıklı olarak mazot ticaretinin yapıldığı yerler olması.

Sahadan gelen bazı fotoğraflarda saldırı sonrasında çıkan yangında kısmen kömürleşmiş petrol tankerlerinin görüntülerinden Rusya’nın verdiği hasarın ciddiyet derecesi okunabiliyordu.

Bu yazının çıkmasından üç gün sonra 21 Mart tarihinde Rusya bu kez savaş uçaklarıyla İdlib’deki bazı hedefleri vurdu. Vurulan yerlerden biri, Hatay’dan İdlib’e geçiş veren Cilvegöz sınır kapısına altı kilometre uzaklıktaki Sarmada yerleşimi civarındaki bir mazot tüp dolum tesisiydi.

Yine akaryakıt meselesi... Karşımıza çıkan tabloda, Rusya’nın Suriye’nin kuzey batısında Esad rejiminin kontrolü dışındaki bölgelerde yürümekte olan petrol ticaretinin bazı merkez noktalarını hedef aldığını görüyoruz.

KRİTİK MESELE, FIRAT’IN DOĞUSUNDAKİ PETROL KUYULARI

Başlıktaki soruya yazımın içinde birden çok yanıt vermeye çalışmıştım. Galiba olayın gerisinde şu mesele de yatıyor. Suriye’de petrol Fırat’ın doğusunda, yani ABD’nin kontrolü altındaki topraklarda çıkıyor. Bu bölgede sahaya hâkim olan başat aktör, PKK’nın Suriye’deki uzantısı YPG’nin ana omurgasını oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG). Bu bölgede bir Amerikan petrol şirketi de faaliyet gösteriyor.

Çıkartılan ham petrolün bir bölümünün mazot elde etmek için işletilmek üzere Fırat’ın batısındaki bölgelere de taşındığı anlaşılıyor. Bu çerçevede petrolün bir kısmı, kuzeyde Suriye Milli Ordusu’nun (eski adıyla ÖSO) kontrol ettiği “Fırat Kalkanı” bölgesinde faaliyet gösteren derme çatma rafinerilerde işlenip piyasaya sürülüyor. Bu ticaret, Fırat’ın batısında ısınma, jeneratörlerden elektrik üretimi ve ekonomik faaliyet açısından önem taşıyor.

Gelgelelim Fırat’ın doğusunda çıkartılan petrolün güneyde rejimin kontrolündeki topraklara geçmesi ABD tarafından sıkça engelleniyor. Çünkü, ABD

Yazının Devamını Oku

Suriye iç savaşı, Avrupa’yı ve Türkiye’nin dış ilişkilerini de dönüştürdü

Suriye’deki iç savaşın patlak vermesinin onuncu yıldönümü ile Avrupa Birliği’nin Türkiye ile ilişkilerin geleceğini görüştüğü son zirvesi öncesindeki hazırlık müzakereleri aynı günlere denk geldi geride bıraktığımız haftalarda. Bu konuları eşzamanlı bir şekilde izlemeye çalışırken, aslında her iki dosyanın bugün itibarıyla ne kadar iç içe geçmiş olduğunu bir kez daha gözlemek birçok bakımdan düşündürücüydü.

AB zirvesi öncesinde Türkiye’nin en önemli beklentilerinden biri, 18 Mart 2016 tarihli Türkiye-AB mutabakatının güncellenmesi yönünde mesafe alınmasıydı. Bu mutabakat, son tahlilde Türkiye üzerinden AB kapılarına yönelmek isteyen Suriyeli göçmenlerin Avrupa’ya düzensiz geçişlerini önlemek amacıyla hazırlanmış bir metin. Ancak bu anlaşmaya yönelik özellikle Almanya üzerinden yürütülen müzakereler, Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin gündemindeki sorunların çoğunu içine alan bir büyük pazarlığa dönüşmüştü.

Sonuçta bugün “18 Mart Belgesi”dediğimizde, yalnızca Suriyeli sığınmacıların Avrupa’ya geçişlerinin durdurulması, bunun karşılığında AB’nin Türkiye’ye mali yardım yapması konuları aklımıza gelmiyor. Aynı zamanda, bu mutabakat metninde ayrı başlıklar halinde düzenlenen Türk vatandaşlarına vize kolaylığının getirilmesi, Türkiye ile AB arasındaki 1995 tarihli gümrük birliği anlaşmasının güncellenmesi gibi konuları da anlıyoruz. Bir başka anlatımla, Türkiye-AB dosyasının bir dizi kritik konusu göçmen meselesi ağırlıklı bir anlaşmanın neredeyse birer alt başlığı konumuna indirgenmiştir.

Hatırlayalım, eskiden Türkiye-AB ilişkisinden söz ederken yol gösterici metin olarak 1963 tarihli Ankara Antlaşması’na atıf yapılırdı. Şimdilerde bu ilişki tartışıldığında daha çok 18 Mart Mutabakatı’na yapılan referansları duyuyoruz.

SOVYETLER’İ ÇEVRELEMEKTEN MÜLTECİLERE SET OLMAYA

 İşaret ettiğimiz bu değişim bile Suriye iç savaşının Türkiye ile AB arasındaki ilişkinin yapısını tek başına nasıl dönüştürmüş olduğunu göstermesi bakımından yeterlidir. Geçmişte AB’nin Türkiye’ye bakışında jeopolitik mülahazalar ve ülkenin büyük bir pazar olması gibi faktörler belirleyici bir rol oynarken, günümüzde bu bakışa Suriyeli göçmenler boyutu da eklenmiştir. Hatta bu boyut konjonktürel olarak başat bir konum da kazanmıştır. Bu tespit, bugün Avrupa’da en çok Suriyeli sığınmacıya ev sahipliği yapan Almanya açısından özellikle geçerlidir.

Burada altını çizmemiz gereken ironik bir durum var. Türkiye, Soğuk Savaş döneminde Batı’nın Sovyetler Birliği’ni askeri açıdan çevrelemesine dönük stratejisi içinde bir set işlevi görürken, bugün önemini -Rusya faktörü gündemden düşmese de- Avrupa bakımından mültecileri durduran bir set olmasından da alıyor.

Batı’nın Türkiye’ye bakışında diğer faktörler yerini belli ölçülerde korusa da, kabul edelim ki, 2021 yılının gerçekliğinde Suriyeli mülteciler başlığı Avrupa açısından bu çerçevede ayrı bir hassasiyet taşıyor.

 MÜLTECİ AKIMI, AVRUPA’DA  POPÜLİST SİYASETÇİLERİ GÜÇLENDİRDİ

Yazının Devamını Oku

Dr. Fahrettin Koca’nın ‘eşit fedakârlık’ çağrısının izini sürdüğümüzde...

Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca, galiba pandemi sürecinde kendisi açısından en zorlu sorulardan biriyle önceki gün TBMM’de gazetecilerle konuşurken karşılaştı.

Bir meslektaşımız, kendisine muhalefetin AK Parti kongrelerindeki kalabalıkların COVID-19’un yayılmasına etkisi olduğu yolundaki eleştirilerini hatırlatıp, “Herkes sizden bir yorum bekledi. Bu konuyla ilgili hiç yorum yapmadınız. Şimdi ne söylemek istersiniz” diye sordu.

Bakan, “Teşekkür ediyorum. Öncelikle bu konuyu gündemde tutmanın kimseye faydasının olmadığı kanaatindeyim” diye söze girdikten sonra şu yanıtı verdi:

Bugüne kadar bilgilendirmelerimiz, Bilim Kurulu üyelerimiz dahil olmak üzere, virüsün kapalı, kalabalık ortamlarda, yakın temasla bulaştığını biliyoruz. Bu bilgilendirmede bir değişiklik söz konusu değil. Dolayısıyla herkesin bu mücadelede üzerine düşen sorumluluğun gereğini yapması gerektiği kanaatindeyim. Buradan bir ayrıcalık çıkarma hikâyesini oluşturmanın doğru olmadığı kanaatindeyim.”

Koca, sözlerine devamla bu mücadelede tüm vatandaşların tedbirlere uymaları gerektiğini belirterek, “84 milyon olarak birlikte mücadele etmek zorundayız” diye ekliyor.

VATANDAŞTAN ÖZÜR DİLEYEN BAKAN

 AK Parti’nin 24 Mart’taki büyük kongresine katılmadığı anlaşılan Koca’nın bu sözleri yorum gerektirmeyecek kadar açık. Yanıtının girişindeki ifadesinden konunun siyasi bir tartışmaya dönüşmesine, bu şekilde gündemde tutulmasına karşı olduğunu, bundan rahatsızlık duyduğunu anlıyoruz.

Ama açıklamasının bu kısmını bir tarafa koyarsak, daha sonra işin ilkelerini vurguladığı noktalarda Dr. Koca’nın hekimlik yeminine bağlı bir doktor kimliğiyle konuştuğunu teslim etmemiz gerekiyor.

Aslında Sağlık Bakanı’nın bu yöndeki açıklamaları bir ilk de değildir. Daha önce devletin üst kademesi ve AK Parti yöneticilerinin de hazır bulunduğu, sosyal mesafe kurallarına uyulmayan kalabalık bir cenaze törenine kendisinin de katılmasının yol açtığı tartışmalar karşısında,

Yazının Devamını Oku

Salgında yükseliş halindeki üçüncü dalga ikinciyi geride bırakmaya aday

Aslında her dalgada büyük ölçüde aynı durumu yaşıyoruz.

Salgının yükselişe geçip “pik yapması” hiçbir zaman öngörülemeyen ani bir baskın şeklinde ortaya çıkmıyor. COVID-19, her seferinde, deyim yerindeyse “Ben geliyorum” diyerek, kendini göstererek yayılıyor. Göstergelerdeki hareketlilikle birlikte vakalar patlıyor, ardından ağır hasta sayılarında ve ölümlerde artışlar baş gösteriyor. Derken kısıtlamalar açıklanıyor.

Salgının bu devinimini geçen kasım ayı sonu, aralık başında yakından izleyebilmiştik. Şimdi geriye dönüp bir kez daha baktığımızda, ikinci yükselişin bir sürpriz olmadığını çok daha iyi görebiliyoruz.



KASIM DALGASI NASIL PATLAK VERDİ?

Kasım ayına gelindiğinde Sağlık Bakanlığı kamuoyuna testi pozitif çıkan bütün “

Yazının Devamını Oku

ABD ile AB arasındaki yeni diyalogda Türkiye’nin yeri

Geçen hafta Brüksel’de yeni ABD yönetimi ile AB ve NATO arasında gerçekleşen yoğun temasları izlemeye çalışırken ilginç bir durum dikkatime takıldı.

Biden yönetiminin işbaşı yapmasından sonra Transatlantik ilişkinin yeniden tanımlandığı bir döneme girilirken, yürütülen her önemli temasın gündemi içinden bir şekilde Türkiye de çıkıyor.

Türkiye, bazen Rusya’dan S-400 hava savunma sistemleri alımı nedeniyle tartışıldı. Bazen Doğu Akdeniz’de gerilimin aşağı çekilmesi arayışları içinde gündeme girdi. Ama en sık adının geçtiği tartışma alanlarından biri insan hakları ve hukukun üstünlüğüne ilişkin sorunları konu aldı.

Bunu örneklerle göstermeye çalışalım. Geçen haftanın önemli bir olayı Başkan Joe Biden’ın 25 Mart günü videokonferans yöntemiyle düzenlenen AB zirvesine Washington D.C.’den bağlanıp Avrupalı liderlerle bir araya gelmesi, onlara seslenmesiydi. Başkan Donald Trump’ın Avrupa’ya meydan okuyan çatışmacı tavırlarından sonra zirveye katılıp kendilerine işbirliği ve dayanışma mesajları veren bir ABD Başkanı, kuşkusuz Avrupa açısından son derece ferahlatıcı, bambaşka bir gerçeklik anlamına geliyor.

BIDEN’DAN AB’YE TÜRKİYE MESAJI

Beyaz Saray’ın açıklamasına göre, Biden, konuşmasında ABD ile AB arasındaki ilişkilerin yeniden canlandırılması taahhüdünü tekrarladı. Güçlü bir AB’nin ABD’nin de çıkarlarına olduğunu belirterek, “ortak demokratik değerleri” vurguladı. AB’ye yakın işbirliği yapma çağrısında bulunduğu ortak sınamalar arasında COVID-19’la mücadele, iklim değişikliği, ekonomik bağların derinleştirilmesi ve “kuralların otokrasiler değil demokrasiler tarafından belirlenmesi” hedefini sıraladı.

ABD Başkanı, ardından dış politikada ortak çıkarların bulunduğu alanlarda AB ile yakın çalışma arzusunu ifade etti. Bu çerçevede en başa Çin Halk Cumhuriyeti ve Rusya’yı koydu. Biden, ardından Türkiye, Güney Kafkasya, Doğu Avrupa ve Batı Batı Balkanlar üzerinde ABD ile AB arasında süreklilik içinde yakın bir şekilde çalışmaya ihtiyaç olduğunu vurguladı.

Biden’ın dış politika başlıkları sıralamasında Türkiye, Çin ve Rusya’dan sonra üçüncü geliyordu.

ABD İLE AB ARASINDA T

Yazının Devamını Oku

AB zirvesinin Türkiye muhasebesi: AB’nin koşullu, kontrollü ağırdan ilerleme stratejisi

Artık her AB zirvesinde büyük ölçüde aynı egzersizin tekrarına tanıklık ediyoruz.

Her seferinde, A) Diyaloğu koparmadan çözüm bekleyen kritik dosyaların önemli bir bölümünü ertelemek, B) Ancak aynı zamanda oldukça sınırlı alanlarda açılımlar yaparak olumlu bir gündemin de masada olduğunu göstermek, C) Hatta, ileride bazı yeni adımların da atılabileceği konusunda işaretler vermek, diye özetleyebileceğimiz bir egzersiz bu...

Tabii bunu yaparken, D) Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki davranışlarında ne kadar dikkatle gittiğini izlemeye alıp, E) Bu çizgiden sapma ihtimaline karşı “yaptırım kartı”nı elinde tuttuğunu hissettirmeyi de AB politikasının tamamlayıcı unsurları olarak saymalıyız.

Bu egzersiz, her zirveden bir sonrakine -biraz genişletilerek- aktarılmak suretiyle kurumsallaşıyor ve giderek Türkiye ile ilişkisinde AB’nin ana davranış kalıbına, hareket tarzına dönüşüyor.

İLERLEMEYE AÇIK, ORANTILI VE GERİ ÇEVRİLEBİLİR YAKLAŞIM

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, önceki gün yapılan son zirve toplantısı için hazırladığı Türkiye hakkındaki raporunda, izlenecek yöntemle ilgili “ilerlemeye açık, orantılı ve geri çevrilebilir yaklaşım” nitelemesinde bulunuyor.

Borrell, bu yaklaşım hayata geçirilirken Türkiye’nin önüne iki seçeneğin konmasını öneriyor. Bunlardan birincisi, Türkiye yapıcı bir tutum izlediği takdirde, AB’nin bunun karşılığında yapacağı jestlere ilişkin teşvik unsurlarını masaya koymasıdır. Bu kapıdan girildiği takdirde, AB cephesinde olumlu adımlar söz konusu olacaktır.

Yok Türkiye bu çizgiden ayrılır ve (Doğu Akdeniz’de) yeniden tek taraflı “provokasyonlar”a girişirse, “siyasi ve ekonomik yaptırımlar” hemen devreye sokulacaktır. Yani olumlu gidiş, Borrell’in nitelemesiyle “geri çevrilecek”tir.

AB zirvesinde kabul edilen son kararların büyük ölçüde bu mantığa dayandığı söylenebilir. Zirve bildirisinde, Türkiye karşısında izlenecek politika için

Yazının Devamını Oku

Bir NATO bildirisi üzerinden Türkiye-ABD ilişkisini okumak

Belçika’nın başkenti Brüksel içinden geçtiğimiz hafta herhalde mekân olarak son yılların en yoğun diplomasi trafiğine sahne oluyor.

Yoğunluğun bir nedeni, NATO dışişleri bakanları toplantısıyla Avrupa Birliği zirvesinin aynı haftaya rastlaması. Yeni ABD yönetiminin Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ın ilk kez bir NATO toplantısına katılmak üzere Brüksel’e ayak basışı, kendisini bu diplomatik hareketliliğin merkezine yerleştirdi.

Blinken, yalnızca NATO toplantısına katılmakla kalmadı, aynı zamanda AB üst yönetimiyle temaslarda bulundu, birçok NATO ülkesinin dışişleri bakanlarıyla ikili, üçlü, dörtlü formatlarda bir araya geldi, ayrıca doğrudan Avrupa kamuoyuna mesajlar verdiği önemli konuşmalar yaptı.

Önümüzden geçen bütün haberlere baktığımızda, bir ABD Dışişleri Bakanı’nı Avrupa Komisyonu binası içinde AB yönetimiyle ortak bir tutum açıklamasını onaylarken gördük. Bu arada NATO dışişleri bakanları toplantısının Rusya bölümünde AB Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in hazır bulunmasına tanıklık ettik. Keza, dün başlayan AB zirvesine de ABD Başkanı Joe Biden telekonferans yoluyla Washington D.C.’den katılıp Avrupalı liderlere seslendi.

Bu fotoğraflarda ilk bakışta AB ile NATO arasındaki sınırların iç içe geçmekte olduğu bir görüntü çıkıyor karşımızda.

ABD’DEN AVRUPA’YA ‘YAKIN DANIŞMA’ MESAJI

 Aslında bu temasların çoğu bir ilk değil. Örneğin, iki önceki ABD Başkanı Barack Obama, 2009 yılında Brüksel’deki bir AB zirvesine fiilen katılmıştı. Ancak, Donald Trump’ın başkanlık koltuğuna oturduğu 2017 başından 2021 başına kadar olan dönemde ABD ile Avrupa kurumları arasındaki ilişkiler büyük bir belirsizlik halinde seyretmiş, NATO da iki kıtayı bir araya getiren ortak bir savunma örgütü olarak aynı belirsizliğin içine savrulmuştu.

Demokrat Biden yönetiminin işbaşı yapmasıyla birlikte ABD ile Avrupa arasındaki stratejik işbirliği üzerine kurulu Transatlantik diyaloğun yeniden rayına oturtulması yolunda ciddi bir çabanın sarf edilmesine tanık oluyoruz. ABD, bir yandan AB ile kurumsal işbirliğini geliştirmeye çalışırken, diğer yandan Trump döneminde NATO’da ortaya çıkan hasarı giderip bu örgütü yeniden güçlendirmeye dönük adımlar atıyor.

Blinken

Yazının Devamını Oku

AB Zirvesi’nde kritik soru: Borrell’in ikili yaklaşımı zirve kararlarına yansıyacak mı?

Avrupa Birliği zirvesi Türkiye’nin önemli yer tuttuğu bir gündemle bugün toplanırken, liderler, AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in Türkiye konusunda hazırlamış olduğu yaklaşık 15 sayfa uzunluğundaki ayrıntılı bir raporu önlerinde bulacak. Borrell’e bu raporu hazırlaması görevi geçen aralık ayındaki AB zirvesinde alınan bir kararla verilmişti.

Borrell’in ilk kez geçen pazartesi günü Brüksel’de düzenlenen AB Dışişleri Bakanları Toplantısı’na sunduğu raporu, Türkiye cephesinde önce olumlu görülen bir dizi gelişmeye, ardından da olumsuz bazı yönelişlere birlikte yer veriyor. AB Temsilcisi, özellikle Doğu Akdeniz’de geçen yaz sonu ve sonbaharda yaşanan gerginliklerin ardından bugün gelinen noktada ciddi bir rahatlamadan söz ediyor, bu çerçevede -bazı koşullara bağı olmak kaydıyla- Türkiye’ye belli açılımların yapılmasını öneriyor.

Bütününe baktığımızda, AB’nin Türkiye ile ilişkisinde “pozitif gündem”e dönük kontrollü bir hareketlenmenin artık başlaması gerektiği mesajının raporda ağırlık kazandığını söyleyebiliriz. Ancak bu süreç yakından izlemeye alınacaktır.

EKİM AYINDAKİ ELEŞTİRİLER TEKRARLANDI

 Rapor, Doğu Akdeniz’deki gerilimden Türkiye’deki Suriyeli mültecilerin durumuna, gümrük birliği anlaşmasının yenilenmesinden vize muafiyetine kadar ilişkilerin bütün yönlerini geniş bir şekilde ele alıyor. Raporun dikkat çekici bir yönü, bunu yaparken “Katılım müzakereleri ve kriterler” başlığı altında fiilen durmuş olan tam üyelik müzakerelerinin durumunu, özellikle siyasi kriterleri de değerlendirmiş olmasıdır.

Bu bölümde dile getirilen görüşler, aslında Avrupa Komisyonu’nun geçen ekim ayında açıklanan “Türkiye İzleme Raporu”nda yer verilen eleştirilerin önemli ölçüde güncellenmiş bir özetidir. Borrell’in raporundaki ana bakış, katılım sürecinin temel alanlarında reformlarda geriye gidişin devam ettiği tezini esas alıyor. Bu çerçevede, hukukun üstünlüğü ile insan hakları ve yargı bağımsızlığına saygı alanlarında “kötüye gitme” yönelişinin sürdüğü belirtiliyor.

Raporda, Türkiye’deki demokratik sistemin denetim ve dengeleme mekanizmalarının başkanlık sisteminden olumsuz yönde etkilendiği, devlet kurumları ve kamu kurumlarının bağımsızlıklarının zayıfladığı, parlamentonun rolünün gerilediği gibi eleştiriler de göz çarpıyor.

Türkiye’nin yönetim sistemine de yönelen bu eleştiriler, geçen ekim ayındaki “Türkiye İzleme Raporu”nda yer aldığında, Dışişleri Bakanlığı’nın sert bir tepkisiyle karşılaşmıştı. Dışişleri’nin açıklamasında rapor için önyargılı”, “haksız ve orantısız”, “objektiflikten uzak” gibi nitelemeler kullanılmıştı.

AİHM KARARLARININ UYGULANMAMASI MESELESİ

Yazının Devamını Oku

İstanbul Sözleşmesi ile gelenekler çatışınca

Avrupa Konseyi’nin “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesine Dair” 2011 tarihli sözleşmesinin kısaca “İstanbul Sözleşmesi” diye anılması, ilk kez bu kentimizde imzaya açılmasının bir sonucu.

Gelgelelim, Türkiye’nin bu sözleşmeyle özel bağlantısı yalnızca imza mekânıyla sınırlı değil. Türkiye, aynı zamanda bu belgenin ortaya çıkmasını tetikleyen bir hak ihlaline de sahne olan ülke.

İlginçtir ki, İstanbul Sözleşmesi’ne giden sürecin başlangıcında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 2009 yılında verdiği ünlü “Nahide Opuz/Türkiye” kararı yatıyor.

Bu ihlal kararına neden olan dosyanın uzun bir öyküsü var. Bu öykü, Diyarbakır’da yaşayan Nahide Opuz’un sistematik bir şekilde eşinin ağır şiddetine maruz kalması, eşinin kendisiyle birlikte hareket eden annesini öldürmesi, cinayetten mahkûm olduğu halde bir süre hapis yattıktan sonra serbest kalması, ardından yeniden kendisini tehdit etmeye başlaması şeklinde özetlenebilir.

Nahide Opuz’un bir kâbus filmini andıran bu öyküsü, AİHM’nin 2009 yılında bu başlıkta aldığı en kritik kararlarından birine yol açmıştır. AİHM, bu kararında aile içi şiddeti engelleyemediği, aynı zamanda kadına karşı ayrımcılığı ortadan kaldırmak için gerekli önlemleri almadığı gerekçesiyle Türkiye’ye “ihlal” vermiştir. Mahkeme, bu kararında ilk kez bu fiillerden dolayı bir devleti suçlu bulmuştur. AİHM, kararında kadına yönelik şiddeti “ayrımcılık” olarak nitelemiştir.

AİHM’nin kararı, bu alandaki benzer şikâyetlerle birleşince Avrupa Konseyi’nde kadınları hedef alan şiddet ve ayrımcılığın ortadan kaldırılması amacıyla bir sözleşme hazırlanmasına dönük bir arayışı başlatmıştır. Bu amaçla bir uzman grup oluşturularak yürütülen çalışmalar, uluslararası alanda kadına şiddet konusundaki en kapsamlı hukuki metin olan bu sözleşmenin 2011 yılında İstanbul’da üye ülkelerin imzasına açılmasıyla sonuçlanmıştır.

KADINA DÖNÜK ŞİDDETTE HAFİFLETİCİ MAZERET OLMAZ

Dünkü yazımızda, İstanbul Sözleşmesi’nde kadın-erkek eşitliğini temel alan bakışı geniş bir şekilde değerlendirmiştik. Sözleşme, imzacı devletler açısından tanımladığı sorumluluk ve yükümlülükleri şiddeti önleme”, mağduru koruma”, “failleri cezalandırma” ve “koordine politikalar uygulama” olmak üzere dört ana kategori altında topluyor.

Kadının gözetilmesini her şeyin üstünde tutan bir anlayış var metinde. Sözleşme, bu çerçevede kadına dönük suçlarda hafifletici gerekçe bulma çabalarının karşısına yüksek bir duvar çekiyor. Örneğin,

Yazının Devamını Oku

İstanbul Sözleşmesi kadınlar için ne anlama geliyordu?

Kısaca “İstanbul Sözleşmesi” diye adlandırdığımız “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi”nin metni, daha önce bu başlıkları da kapsayan ya da bağlantılı olan temel haklar ve insan haklarına ilişkin kendisinden önceki bütün uluslararası sözleşmelerin bir dökümünü yaparak başlıyor.

Tabii, 1950 tarihli “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi”ni en başa koyuyor, daha sonra kadına şiddet konusunda önemli standartlar getiren Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) giderek genişleyen içtihat hukukuna da kuvvetli bir göndermede bulunuyor.

Bu arada, Birleşmiş Milletler çerçevesindeki sözleşmelere de atıf yapıyor. “Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme” (1966) ve “Kadına Karşı Her Türlü Şiddetin Ortadan Kaldırılmasına İlişkin BM Sözleşmesi” (1979) bunlar arasında sıralanabilir.

Bununla birlikte, İstanbul Sözleşmesi, kendisinden önceki sözleşmelere atıf yaptıktan sonra içeriği, getirdiği düzenlemeler, özellikle de kadına bakışla ilgili çizdiği kavramsal çerçeve anlamında bütün bu metinlerin hepsinin üstüne çıkıyor.

Bu yönüyle, kadınların eşitliğinin tanımlanması ve şiddetten korunmaları anlamında hukuksal zeminde bugüne dek ortaya konmuş olan en ileri uluslararası sözleşme olarak nitelendirmek hata olmaz. Zaten bu nedenle uluslararası alandaki “altın standart” olarak nitelendiriliyor.

UYGULAMADA BAŞAT ROLÜ TÜRKİYE ÜSTLENDİ

Sözleşme, Avrupa Konseyi’ne üye ülkelerin dışişleri bakanlarının 2011 yılında İstanbul’da yaptıkları toplantıda imzaya açıldığı için Türkiye’nin en büyük kentinin adını taşıyor. Böyle bir uluslararası insan hakları hukuku metnine adını vermesi, İstanbul’un marka kimliğine bir artı değer olarak eklenmiş bulunuyor.

Türkiye, ilk imzayı atan, parlamentosunda ilk onaylayan ülke olmasının ötesinde de her bakımdan tuğrasını vurmuştur bu sürece. Sözleşme taslağını müzakere edip kaleme alan heyette Türkiye’yi temsil eden ve metnin yazımında aktif bir rol oynayan ODTÜ öğretim üyesi Prof. Feride Acar, daha sonra Avrupa Konseyi bünyesinde sözleşmenin uygulamasını izlemek üzere oluşturulan komitenin –en yüksek oyu alıp seçilerek- başkanlığını da yapmıştı 2015-2018 yılları arasında.

Keza, Sözleşme’ye taraf ülkelerin oluşturduğu “

Yazının Devamını Oku

HDP’yi kapatma davası Batı ile ilişkilerde sıkıntı yaratmaya aday

Önce hakkındaki fezlekenin TBMM’de okunmasıyla HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun milletvekilliğinin düşürülmesi, ardından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın HDP hakkında kapatma davası açması hamleleri, Türkiye’nin önümüzdeki günlerde hem Avrupa hem de ABD, daha doğrusu genelde Batı dünyası ile ilişkilerinde sıkıntı yaratmaya aday görünüyor.

Zamanlamaya bakıldığında, bu gelişmeler önümüzdeki hafta perşembe ve cuma günleri toplanacak olan AB zirvesinin hemen öncesine rastladı. Bu zirvenin önemli gündem maddelerinden biri de Türkiye dosyası olacak.

Türkiye’nin gündeme geldiği son zirve geçen aralık ayında yapılmış ve bu toplantıda AB Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi ve Başkan Yardımcısı Josep Borrell’in mart zirvesine Türkiye hakkında kapsamlı bir rapor hazırlaması kararlaştırılmıştı. Zirvede Türkiye ile ilgili çıkacak kararın çerçevesini ve tonunu da büyük ölçüde AB’nin dışişleri bakanı konumundaki Borrell’in raporunda yer vereceği öneriler belirleyecek.

ANKARA AB İLE İLİŞKİLERDE İLERLEME İSTİYOR

Ankara, bir süredir Avrupa ile ilişkilerin düzeltilmesi yönünde en üst düzeyden başlamak üzere her kademede kuvvetli mesajlar veriyor. Sahada atılan somut adımlar ve Yunanistan’la görüşmelerin başlatılması suretiyle Doğu Akdeniz’de gerilimin aşağı çekilmesinde gözle görülür bir ilerleme sağlandı. Sonuç olarak, bundan önceki zirvelerde AB’nin “yaptırım” kartıyla karşılaşan Türkiye, mart zirvesine Doğu Akdeniz başlığında bu kez oldukça rahat bir zeminde giriyor.

Nitekim, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dün Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve Avrupa Konseyi Başkanı Charles Michel ile yaptığı video konferans görüşmesinden sonra yayımlanan açıklamalar da bu başlıktaki olumlu beklentileri teyit etti. Her iki tarafın açıklamasında da zirve öncesinde Türkiye-AB ilişiklerinde “olumlu gündem” hedefine vurgu yapıldı.

Bu arada, ay başında açıklanan İnsan Hakları Eylem Planı” da Ankara açısından AB ile ilişkilerin ileri götürülmesi yolundaki planların bir adımını oluşturuyor. Bu tür hamleler, Avrupa’da Türkiye hakkında demokrasi, ifade özgürlüğü ve yargı alanlarına dönük eleştirel havayı dağıtmayı amaçlıyor. Buna karşılık, AB’nin planla ilgili olarak önce uygulamayı görmek istediği anlaşılıyor.

Kuşkusuz, bu adımların bir boyutu ABD ile ilişkileri de ilgilendiriyor. ABD’de geçen ocak ayında göreve başlayan Demokrat Biden yönetiminin dış politikasında demokrasi başlığını temel hedeflerden biri olarak vurgulaması, aynı zamanda Türkiye’de bu alanda gözlediği sorunlu uygulamalar karşısında sıkça açıklamalar yaparak eleştirel bir çizgiye kayması, yeni bir durum yarattı.

Dolayısıyla, Ankara’da insan hakları alanında yapılan reform taahhütleri aynı zamanda ABD ile ilişkiler bağlamında da önem kazanıyor.

Yazının Devamını Oku

Rusya ‘Fırat Kalkanı’ bölgesini hedef alıyor, neden?

Geçen cumartesi günü bu köşede yayımlanan “Türkiye-Rusya İlişkilerinde Zıtlıkların Çarpıcı Birlikteliği” başlıklı yazımızda ele aldığımız başlıklardan biri, Rusya’nın Suriye’de “Fırat Kalkanı” bölgesinde faaliyet gösteren akaryakıt pazarlarını geçenlerde balistik füzelerle vurması hadisesiydi.

Türkiye ile Rusya arasında çok hassas bir meseleden söz ediyoruz. Çünkü, vurulan yerler Türkiye’nin kuvvetle desteklediği, arkasında durduğu Suriye Milli Ordusu’nun (eski adıyla Özgür Suriye Ordusu) denetiminde olan bir bölgede bulunuyor.

Pek çok gözlemci, Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerin birçok alanda olumlu bir şekilde seyrettiği, S-400, nükleer santral gibi önemli projelerin hayata geçirildiği bir dönemde, Rusya’nın Türkiye’nin himayesindeki bir bölgeyi havadan vurmasına anlam vermekte zorlanmıştı.

Bu saldırı 5 Mart tarihinde meydana geldi. Rusya, Fırat Kalkanı bölgesinde Cerablus’ta El Hamran ve El Bab’da Tarhin’deki akaryakıt pazarlarını vurdu.

10 GÜN SONRA İKİNCİ SALDIRI

 Rusya, aynı akaryakıt pazarlarının bulunduğu noktaları geçen pazartesi günü yeniden vurdu. Mart ayının başındaki ilk saldırıda füzeler, Suriye’nin batısında Lazkiye’ye bitişik Hmeymim hava üssü civarından ve ayrıca Halep’in 30 kilometre doğusundaki Kuveyris Havaalanı’ndaki bataryalardan ateşlenmişti. Son saldırıda yalnızca Kuveyris üssü kullanıldı.

Yeni bir gelişme, Ankara’nın saldırıya bu kez sessiz kalmamasıydı. Milli Savunma Bakanlığı, geçen pazartesi günü bir açıklama yaparak, “Rejim kontrolünde bulunan Halep’teki Kuveyris Havaalanı’ndan ateşlenen ÇNRA (Çok namlulu roketatar) ve balistik füzelerin Cerablus ve El Bab ilçelerindeki sivil yerleşim yerleri ile akaryakıt tankerlerinin park noktalarını hedef aldığını, sivil yaralıların bulunduğunu” bildirdi.

Açıklamada “...atışların başlamasına müteakip atışların durdurulması için Rusya Federasyonu tarafına bildirimde bulunulmuş, belirlenen hedefler ateş altına alınmıştır” denildi. Bu ifadeyle Rusya’nın sorumlu tutulduğu da dolaylı bir ifadeyle kayda geçirilmiş olmaktadır.

GEÇEN EKİM AYINDA YİNE VURMUŞTU

Yazının Devamını Oku

On yıldır süren Suriye iç savaşının çocuklar üzerinden bir muhasebesi

Önce mülakat sırasında Suriyeli küçük kız çocuğuna yöneltilen “En çok neden korkuyorsun” sorusunu duyuyoruz.

Tam yanıtı düşünmeye başladığı sırada birden yakınlara düşen bir bombanın patlaması duyuluyor. Çocuk oturduğu yerde sarsılıyor. Yüzü korkuyla kaplanıyor.

Beş-altı saniye süren sessizlikten sonra korku yavaş yavaş yüzünü terk etmeye başlıyor, yerini tebessüme bırakıyor. Suriyeli kız, kendini toparlayıp soğukkanlı bir tavırla yanıtlıyor soruyu: “Bombalardan...

Ardından, soruyu soran kişiye gülmeye başlıyor.

Düşen bombadan kendisine çocukça bir eğlence mi çıkartıyor? Yoksa içinde bulunduğu durumla baş edebilmek amacıyla mı gülüyor?

Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu’nun (UNICEF) Suriye’de iç savaşın onuncu yıldönümü dolayısıyla hazırladığı bilgilendirici video bu çarpıcı mülakat sahnesiyle başlıyor.

Bir savaş filminde kurgu olarak tasarlanabilecek soru-araya giren bomba-yanıt sıralaması, korkuyla gülmenin bir arada yaşanmasının yarattığı dramatik görüntü, Suriye’de hayatın birebir kendisi halinde karşımıza çıkıyor.

*

Görüntülerde karşımızda hep çocuklar var. Bazıları bacağını kaybetmiş, koltuk değneğiyle oyun oynamaya çalışıyor. Bazıları felç oldukları için tekerlekli sandalyeye mahkûm. Bunlardan 15 yaşındaki

Yazının Devamını Oku

Tablo kaygı verici, vaka sayısında yılın başına döndük bile

Kademeli normalleşmeye geçişin 1 Mart’ta açıklanmasından sonraki iki hafta içinde COVID-19 vakalarında-büyük bir süratle- geçen aralık ayı sonu rakamlarına dönüldüğünü, bir başka anlatımla iki buçuk ay kadar geriye gittiğimizi belirterek başlayalım.

Aslında şubat ayının ilk üç haftasında büyük ölçüde 7-8 bin aralığında bir platoya yerleşmiş olan günlük vakalar, şubatın son haftasında 9 binli rakamlara çıkarak burnunu yukarıya doğru çevirmişti.

Bu yönüyle, 1 Mart’ta atılan son normalleşme adımının bir yükselme yönelişinin zaten belirdiği çok kritik bir eşikte yapıldığını teslim etmeliyiz.

ŞUBAT BAŞINA KIYASLA İKİ KAT ARTIŞ

Yazımızı tamamlayan grafikten kolaylıkla izlenebileceği gibi, geçen haftanın vaka toplamı (98 bin 973), 28 Aralık’ta başlayan ve yeni yıla giriş yapan haftanın vaka toplamının (94 bin 334) üstüne çıkmış bulunuyor. Artış yönelişine baktığımızda, geçen hafta 25-31 Ocak haftası toplamının (47 bin 858) iki katına çıkılmıştır.

Vakalardaki artışta kuşkusuz birden çok faktör rol oynuyor. Bilim adamlarının yaptığı bütün açıklamaların da işaret ettiği üzere, mutant virüsler bu artışın gerisindeki önemli faktörlerden biridir.

Bununla birlikte, normalleşmeye geçişle vatandaşların hareket serbestisinde gözlenen bariz gevşeme de bir faktör olarak vurgulanmalıdır. Kabul edelim ki, bu eğilim normalleşme öncesinde de toplumun birçok kademesinde kendisini gösteriyordu.

Her halükârda, geçen hafta sonunda bazı merkezlerde yasakların pek çok vatandaş tarafından kaale alınmaması gibi kurallara meydan okuyan davranışların sergilenmesi, bize yakın dönem için iyi haberler söylemiyor.

Alınacak önlemlerle zapt edilemediği takdirde, vakaların daha da tırmanacağını tahmin edebilmek için kâhin olmaya gerek yoktur.

Yazının Devamını Oku

Türkiye-Rusya ilişkilerinde zıtlıkların çarpıcı birlikteliği

Rusya’dan S-400 hava savunma sistemlerini alması nedeniyle Türkiye’nin ABD ile ilişkilerinin ciddi bir kriz içinde seyretmekte olduğunu, her gün Washington cephesinde ortaya çıkan yeni olumsuz gelişmeler üzerinden izliyoruz.

Peki ABD ile ilişkilerinde bu sarsıntıyı yaşadığı bir sırada Türkiye’nin S-400’leri aldığı Rusya ile ilişkileri nasıl seyrediyor? Türkiye-Rusya cephesindeki bazı son gelişmelere baktığımızda, tabloda beliren görüntüleri şöyle özetleyebiliriz:

1- MOSKOVA’DAN ABD VE TÜRKİYE’YE KARADENİZ TEPKİSİ

9 Şubat’ta bir grup ABD ve Türk donanma gemisinin, uçakların da katılımıyla Karadeniz’de düşman bir denizaltıyı yakalama senaryosuna dayalı ortak bir deniz tatbikatı gerçekleştirdiklerinden haberimiz oldu” diye söze girdi Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Maria Zakharova, 18 Şubat tarihindeki basın toplantısında.

Açıklamaya göre, tatbikata USS Donald Cook ve USS Porter muhripleriyle, bir ABD P-8 Poseidon deniz karakol uçağı ile TCG Oruçreis ve TCG Turgutreis firkateynleri ile iki Türk F-16 savaş uçağı ve bir keşif uçağı katılmıştır.

Zakharova, ABD Savunma Bakanlığı’nın bu tatbikatla “ABD ve müttefiklerinin Avrupa güvenliğinin güçlendirilmesine katkı yaptıkları” yolundaki açıklamasına da dikkat çekti, “Bu tatbikatın Rusya karşıtı bir hamle olduğunu herkes görebilir. Tatbikat, Karadeniz sahilimize yakın bir bölgede, sınırlarımızın hemen yanı başında gerçekleştirildi ve dolayısıyla barış ve istikrarı tehdit ediyordudedi. Rus Sözcü, “Altıncı Filo’nun Karadeniz’de bir düşman bulmaya çalıştığı anlaşılıyor ama boşuna arıyorlardiye ekledi.

Milli Savunma Bakanlığı’nın web sitesinde girildiğinde, 10 Şubat günü aynı konuda “Deniz Kuvvetlerimiz ile ABD Deniz Kuvvetleri unsurları Karadeniz’de geçiş eğitimi icra etti” başlıklı bir haberin görsel malzemeyle birlikte yer aldığı görülebilir. Açıklamada “Faaliyet kapsamında icra edilen temel deniz harp nevilerine yönelik eğitimler; iki ülkenin Deniz Kuvvetleri unsurları arasında işbirliğini güçlendirmiş ve birlikte çalışabilirliğe katkı sağlamıştır” deniliyor.

Özetle, Türkiye ve ABD’nin, bu tatbikatla Karadeniz’de Rusya’ya karşı birlikte “sancak ve varlık gösterdiklerini” söyleyebiliriz. Milli Savunma’nın web sayfasındaki haberde, birinde Türk ve diğerinde ABD bayrağının dalgalandığı yan yana giden iki savaş gemisinin fotoğrafı göze çarpıyor. Zakhorava’nın açıklaması, Moskova’nın bu sancak ve varlık gösteriminden duyduğu ciddi rahatsızlığın bir ifadesidir.

2- RUSYA FIRAT KALKANI 

Yazının Devamını Oku