Erivan izlenimleri (3) İlişkilerde normalleşme uzak bir bahara kaldı

“Biz önkoşullar olmaksızın ilişkileri normalleştirmeye hazırız. Ama göründüğü kadarıyla tangoyu tek başına yapmak durumunda kalan da biziz” diye söze giriyor, sorumuzu yanıtlarken Ermenistan Dışişleri Bakanı Zohrab Mnatsakanyan.

Soru şu: Karabağ sorununun çözümünde anlamlı bir ilerleme olursa, bu gelişme Türkiye ile Ermenistan arasında ilişkilerde bir normalleşmenin önünü açabilir mi?

İlişkilerde normalleşmeyi Karabağ meselesinin çözümü ile ilişkilendiren bu gibi soruların, önermelerin Erivan’da pek sıcak karşılanmadığını en baştan belirtelim.

Erivan izlenimleri (3) İlişkilerde normalleşme uzak bir bahara kaldı

Mnatsakanyan, bu konuda şunları söylüyor:

Zürih protokollerini parlamentoya götürdük ama sonra metinlerde olmayan bir önkoşul ile karşılaştık... Zürih protokolleri artık yok ama bu bizim yüzümüzden değil. Bu konuda net olalım. Siz (eski) Cumhurbaşkanı Sarkisyan’ın bu protokollerin hükümsüz olduğu yolundaki açıklamasını hatırlatıyorsunuz. Ama muhtemelen daha kâğıdın üzerindeki mürekkep kurumadan diğer taraf bunu hükümsüz bıraktığı için bu böyle... Çünkü, hiçbir zaman protokollerin hayata geçirilmesi yönünde bir ilerleme sağlanamadı. 2009’dan 2018’e kadar masamızda durdu, şimdi en başa döndük sanırım.”


Büyükelçi Mnatsakanyan, New York’ta Ermenistan’ın BM Daimi Delegesi olarak görev yaparken, geçen ilkbaharda Erivan’da gerçekleşen ‘kadife devrim’den sonra Nikol Paşinyan’ın kurduğu ulusal uzlaşı kabinesinde kendisini birden dışişleri bakanlığı koltuğunda bulmuş.

Paşinyan’ın ezici zaferiyle sonuçlanan pazar günkü seçimden sonra kurulacak hükümette yerini koruması beklenen Mnatsakanyan’ın yanıtları, ilişkilerin normalleştirilmesi başlığında yeni dönemde de bir değişikliğin olmayacağına işaret ediyor.

Geçen mayıs ayında işbaşına gelen ve pazar günü seçmenden yeniden yetki alan kadronun Türkiye ile ilişkiler konusundaki standart pozisyonu Önkoşul olmaksızın görüşmeye hazırızsözlerinde yatıyor. Oyların yüzde 70’ini alarak muazzam bir siyasi güç kazanan gazeteci kökenli Başbakan Nikol Paşinyan’ın seçimden sonraki basın toplantısında Türkiye hakkında ilk beyanı da bu doğrultuda oldu.

Paşinyan, “Daha önce de defalarca söyledim. Türkiye ile önkoşul olmadan doğrudan ilişki kurmaya hazırız. Umarım Türkiye de buna hazırdır” diye konuştu.


 “Normalleşme önkoşula bağlı olamaz” mesajı, Türkiye’nin Erivan ile ilişkilerin önünün açılmasını Karabağ sorununun çözümüne bağlayan resmi pozisyonuna yanıt niteliği taşıyor. Burada ortaya çıkan anlaşmazlık, iki ülke arasında 9 Ekim 2009 tarihinde Zürih’te imzalanan ancak parlamentolarda onaylanmadığı için kadük kalan ‘diplomatik ilişkilerin kurulmasına’ ilişkin protokollerin başına gelenlerle yakından ilişkili.

Ermenistan’ın 1991 yılında bağımsızlığını kazanmasından bugüne iki ülke arasında diplomatik ilişki tesis edilmiş değil. Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecinde Azerbaycan sınırları içindeki Karabağ Özerk Cumhuriyeti’nde yaşayan Ermenilerin bağımsızlık ilanı, ardından patlak veren savaşta Ermenistan’ın -Karabağ bölgesi dışında- ayrıca Azerbaycan’ın topraklarının yüzde 14’ünü işgal etmesi büyük bir uluslararası krize dönüştü. Türkiye, bu gelişmelere tepki olarak 1993 yılında Ermenistan’la olan sınır kapısını kapattı. Buna karşılık, Ermenistan 1995’ten bu yana Türk hava sahasını kullanabiliyor.

Diplomatik ilişkilerin kurulmasını öngören iki protokolün 2009 yılında dönemin iki ülke dışişleri bakanları Ahmet Davutoğlu ile Eduard Nalbantyan tarafından imzalanması, bu bakımdan önemli bir dönüm noktasıydı. Bu gelişme, Türkiye ile Ermenistan arasında ilişkilerin normalleşmesine en çok yaklaşıldığı andı. Ancak iki ülkenin parlamentolarından geçmediği için protokoller hiçbir zaman yürürlüğe girmedi.


Metinlerin neden onaylanmadığı, süregelen bir tartışmanın konusudur. Ermenistan tarafı, Mnatsakanyan’ın da tekrarladığı gibi, Karabağ meselesinin protokollerde yer almadığını söylüyor. Buna karşılık, dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, protokollerin imzasından beş ay önce 14 Mayıs 2009 tarihinde Bakü’ye yaptığı resmi ziyarette Azerbaycan Milli Meclisi’ne hitaben konuşmasında normalleşme ile Karabağ sorununu doğrudan ilişkilendirmiş, “Ne zaman ki Yukarı Karabağ tamamıyla Ermenistan’ın işgali altına girmiştir, ondan sonra kapılar kapanmıştır. Dolayısıyla bu ortadan kalktığında o zaman kapılar açılır veyahut biz Azeri kardeşlerimizle bu noktada mutabık kalmadığımız sürece bir adım atamayız. Bunlar birbirleriyle bağlantılıdır, ayrı düşünülemez” demişti.

Protokollere Erdoğan’ın bu tutumu almasından sonra imza atıldı. Türkiye bu çizgisini protokoller imzalandıktan sonra da kuvvetli bir şekilde korudu. Ermenistan ise normalleşmenin koşula bağlanamayacağını belirterek, protokollerin onay işlemini başlatmadı. Buna paralel bir şekilde TBMM’de bir adım atılmadı ve dosya böylelikle kilitlendi. Ve en son geçen mart ayında dönemin Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’ın protokolleri parlamentodan çektiklerini açıklamasıyla konu tümüyle kapanmış oldu.


Bu çerçevede Paşinyan’ın İlişkileri önkoşulsuz normalleştirelim” demesi “Karabağ’ı ilişkilerimizde bir koşul olmaktan çıkarın” mesajını taşıyor. Türkiye’nin özellikle Azerbaycan ile ilişkilerinin yakınlığı ve yoğunluğu, ayrıca siyasi konjonktür dikkate alındığında, Ankara cephesinde böyle bir tutum değişikliğini beklememek gerekiyor.

Sonuçta, iki tarafın tutumları değişmeyince, Türkiye ile Ermenistan arasında ilişkilerdeki tıkanıklık sürüyor. Erivan’da aldığım izlenimler, bu kilitlenmenin artık Erivan cephesinde de yerleştiğini, süreklilik kazandığını gösteriyor. Kampanya döneminde Karabağ konusunda halkın onay vermeyeceği hiçbir çözümü kabul etmeyeceği hususunda kendisini bağlayan Paşinyan’ın en azından kısa dönemde bu başlıkta önemli bir esneklik göstermesini beklemek gerçekçi görünmüyor.

Bu durumda ilişkilerde kilitlenmenin gözle görülebilir bir gelecekte devam edeceğini objektif bir tespit olarak belirtmeliyiz. Normalleşmenin akıbeti bu aşamada meçhul bir alana girmiş gibi görünüyor.

 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

İdlib’de kim kimi neden vuruyor?

Rus savaş uçaklarının dün Suriye’de silahlı muhalefetin önde gelen gruplarından birinin İdlib’deki eğitim merkezini ağır bir insan kaybına yol açacak şekilde vurması, hem İdlib’deki gelişmeler hem de genel Türkiye-Rusya ilişkilerinin seyri bağlamında ele alınmayı gerektiren yeni bir durum yaratmıştır.

Öncelikle, Rusya’nın hedefine koyduğu Feylak eş Şam isimli grubun, İdlib’de önemli bir bölümü Özgür Suriye Ordusu’ndan (ÖSO) gelen silahlı örgütlerin toplandığı Türkiye’nin desteğindeki ‘Ulusal Kurtuluş Cephesi’ içindeki başat aktörlerden biri olduğunu vurgulamalıyız.

Feylak eş Şam, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde 2016’daki Barış Kalkanı ve 2018’deki Afrin harekâtlarına da katılmış olan bir grup. Resmen doğrulanmamakla birlikte, Libya’daki iç savaşta Halife Hafter güçlerine karşı meşru otoriteyi temsil eden Fayiz es Serrac güçlerinin safında mücadele etmek üzere Suriye’den bu ülkeye giden savaşçılar arasında Feylak eş Şam’dan unsurların da bulunduğu yolunda haberlere rastlamak mümkün. Her halükârda, bu örgütü Türkiye’nin Suriye’de sahadaki en yakın müttefiklerinden biri olarak nitelendirmek hata olmaz.

Dolayısıyla, Rusya’nın doğrudan bu grubu hedef alan saldırısının Türkiye’ye dönük mesajlar da taşıdığı şeklinde yorumlanması kaçınılmazdır. Zaten yabancı ajanslar da hadiseyi genellikle ‘Rusya’nın Türkiye’nin Suriye’de desteklediği unsurları vurduğu’ gibi bir açıyla vermeyi tercih etmiştir.

*

Rusya’nın bu saldırısını, özellikle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya lideri Vladimir Putin’in geçen 5 Mart tarihinde Moskova’da İdlib konusunda vardıkları mutabakat açısından değerlendirmeliyiz. Bu mutabakat sonrasında İdlib’deki durum genel hatlarıyla sakin bir şekilde seyretmişti. Son dönemde Esad ordusunun Rus savaş uçaklarının desteği altında ateşkes rejimini ihlal eden hareketlerine rastlanmakla birlikte, bu ihlaller büyük bir kriz doğuracak eşiğe tırmanmamıştı. Ancak dünkü hava saldırısı İdlib’deki gidişatı ciddi bir şekilde sarsmıştır.

Saldırının Rusya’nın tutumu açısından düşündürücü bir tarafı şudur. Rusya, geçmişte İdlib’de ateşkesi bozan hamlelerini, Türkiye ve İran’la birlikte 4 Mayıs 2017 tarihinde İdlib’e ilişkin çatışmasızlık rejimini tanımladıkları Astana Anlaşması’nın terör örgütlerine karşı istisna getiren hükümlerine dayandırmaktaydı. Aslında Astana Anlaşması, BM Güvenlik Konseyi’nin 2015 yılında Suriye hakkında kabul ettiği 2254 sayılı kararının ilgili bölümlerini aynen almıştı. Astana belgesinin beşinci paragrafında şöyle deniliyor:

Garantör ülkeler, ateşkes rejiminin çatışan taraflar tarafından uygulanmasını sağlamak için gerekli tüm tedbirleri alacağını; güvenli bölgelerin içerisi ve dışarısında IŞİD, El Nusra ve El Kaide veya IŞİD ile ve BM Güvenlik Konseyi tarafından terör örgütü olarak kabul edilen tüm örgütlerle bağlantılı her türlü kişi, grup, oluşum, kuruluşlarla mücadeleyi sürdürmeye yönelik tüm tedbirleri alacağını; şimdiye kadar katılmamış olan silahlı grupların ateşkes rejimine katılmalarını sağlamaya yönelik çabalarına devam edeceğini taahhüt eder.”

*

Yazının Devamını Oku

Bekir Coşkun’a veda etmek

Özellikle ilk gençlik yıllarına ait hikâyelerini kendisinin ağzından dinlediğinizde onun aslında bir roman kahramanı olduğuna hükmedebilirdiniz.

Ama dikkatli olun, siz onu romanın baş kahramanlığına yerleştirirken, sırf size oyun olsun diye kurguladığınız romanın içinden her an kaçıp gidebilirdi.

Aslına bakarsanız kendisini anlatmaya çok düşkün biri değildi. Eşref saati geldiğinde parça parça anlatırdı ve hepsini yan yana getirip bilmecenin parçalarını birleştirmeye çalıştığınızda karşınıza çıkan kuvvetli ve bir o kadar da renkli hayat öyküsü, hem sizi hayran bırakır, hem de onunla ilgili kafanızın biraz daha karışmasına yol açardı. İleride sizi bekleyen başka sürprizlerin de olduğunu hissederdiniz.

Liseyi bitirdiği dönemde henüz çocuk sayılabilecek bir yaşta Urfa’da her şeyi geride bırakıp neden İstanbul’a gitme kararı almış olabilirdi ki? Uzun bir otobüs yolculuğunun ardından İstanbul’a geldikten sonra bu şehirde tutunmaya çalıştığı günler başlı başına dramatik bir öyküydü. Yaşamını idame edebilmek, ayakta kalabilmek için elindeki tek geçerli araç, icra edebileceği sanatıydı, yani kanun çalmak... Evet, herkes onu kemancı olarak bilir, ama ana enstrümanı kanundu. Beyoğlu’nun arka sokaklarında müzisyenlerin buluştuğu kahvelere giderek iş bulabilmek için şansını deneyecekti.



Nedense İstanbul’da olmamıştı. Daha sonra başkent Ankara’da karar kılacak ve kendisinin ülkenin en tanınmış köşe yazarlarından biri olmasına uzanacak öyküsü burada yeni bir başlangıç yapacaktı. Sonradan İstanbul’a hep mesafeli durmuş, bu şehirde yeni bir hayata başlaması için kendisine açılan kapılardan girmemeyi tercih etmişti. Bana sorarsanız, İstanbul’a güvenmiyordu.

Yazının Devamını Oku

İdlib’de o zor karar sonunda alındı

Geçen yıl 23 Ağustos 2019 tarihinde bu köşede yayımlanan “Türkiye’yi İdlib’de Bekleyen Zor Kararlar Var” başlıklı yazım, İdlib’de endişe edilen ihtimalin sonunda bütün riskleriyle Türkiye’nin karşısına çıktığını anlatıyordu.

Hadise şuydu: Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Suriye muhalefetinin kontrolündeki İdlib’in güneyinde M-5 otoyolu üzerindeki Morik yerleşimi civarında kurmuş olduğu (9) numaralı gözlem noktası kuzeyden Suriye ordusu tarafından çevrelenmişti. Askeri noktanın batısı, güneyi ve doğusu bir süre önce zaten rejim birliklerinin kontrolüne geçmişti. Sonuçta buradaki Türk birliğinin dışarı tek çıkış yolu olan kuzeye doğru kara bağlantısı tümden kesilmiş oluyordu.

Tarih 19 Ağustos 2019. Türkiye, ikmal yolunun açık kalmasını sağlamak ve Morik’teki gözlem noktasını takviye etmek amacıyla bir askeri konvoyu M-5 üzerinden Morik’e doğru yola çıkarmıştı ki... Maarat el Numan civarında yol almakta olan Türk konvoyu bir hava saldırısına hedef oldu. Saldırı sonucu konvoyun ilerlemesi durdu.

Sonradan bu hava saldırısını bir Rus savaş uçağının gerçekleştirdiği ortaya çıkacaktı.

Ertesi günü (20 Ağustos) Han Şeyhun kasabası rejim güçlerinin eline geçti.

*

Morik üssü, Türkiye’nin Rusya ve İran’la birlikte yürüttüğü Astana Süreci çerçevesinde 2017 yılında ‘çatışmasızlık bölgesi’ olarak ilan edilen İdlib’de, bu sistemi denetlemek amacıyla kurduğu 12 gözlem noktasından yalnızca biriydi. Bu gözlem noktaları tesis edildiğinde, İdlib bütünüyle silahlı muhalif grupların kontrolündeydi. Sahadaki varlıkları rejimi İdlib’e dönük askeri hamlelerden caydırarak İdlib’de hedeflenen çatışmasızlığı güvence altına alacaktı. 17 Eylül 2018 tarihinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya Cumhurbaşkanı Vladimir Putin arasında imzalanan ‘Soçi Mutabakatı’ bu düşünce üzerine inşa edilmişti.

Mutabakatın uygulaması, ilk dönem işler iyi gittiyse de, sonradan beklendiği gibi yürümedi. Esad ordusu, Rusya ile tam bir işbirliği içinde özellikle 2019 yazından itibaren M-5 karayolunu rejimden geri almak üzere planlı bir askeri harekâta girişti. Rus Hava Kuvvetleri de bu harekâta fiilen katıldı. Bu stratejide muhalefetten ilk geri alınan yerlerden biri de Morik’teki TSK gözlem noktasının 10 kilometre kadar kuzeyindeki Han Şeyhun kasabası oldu.

Han Şeyhun’un

Yazının Devamını Oku

Vaka sayıları açıklanmasa da diğer göstergeler bir hayli kaygı verici

Sağlık Bakanlığı bütün ‘vaka’ sayılarını açıklamaktan vazgeçip sadece sayıca çok daha az olan semptom gösteren ‘hasta’ sayılarını paylaşmaya başlamış olsa bile, COVID-19 salgınının seyriyle ilgili açıklanan diğer göstergeler bir araya getirildiğinde, tablodaki yönelişin iyimserliğe izin vermeyen bir çizgide seyrettiğini vurgulamalıyız.

Dünkü yazımız Hacettepe Üniversitesi’nden Prof. Mehmet Ceyhan ile sohbetimize dayanarak Sağlık Bakanlığı’nın açıklamalarından hareketle, duyurulan hasta sayısını 5 ile çarpmak suretiyle bütün vakaların sayısının tahmin edilebileceğini konu alıyordu. Bu çerçevede örneğin geçen pazartesi günkü 2 bin 26 hasta sayısını 5 ile çarptığımızda, günlük 10 binin üstüne çıkan bir vaka toplamı tahminine ulaşıyoruz.

Aslında bu tahmin, bizzat Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’nın bundan bir süre önce COVID-19 testlerinin yüzde 10’unun ‘pozitif’ çıktığı yolundaki açıklamasının işaret ettiği sonuca yaklaşıyor.

Bu yöntemi geçen pazartesi için açıklanan toplam test sayısı 116 bin 249’a uygulayalım. Bu hesaplamaya göre tahminen 11 bin 624 kişinin testinin pozitif çıkmış, yani bu sayıda yeni günlük vakanın kayda girmiş olması gerekir.

Kuşkusuz, bu hesapların hepsi birer tahmini geçmiyor ve arada 1.600’e yaklaşan bir fark söz konusu. Her halükârda vaka sayısının açıklanan hasta sayısının ne kadar üstünde olduğunu göstermesi bakımından yine de fikir verici. Hatta, gerçek vaka rakamının bu tahminlerin de çok üstünde olduğu yolunda kuvvetli görüşlere de rastlamak mümkün. Ne yazık ki, şeffaflık olmadığı zaman muhtelif modellemeler üzerinden yapılan tahminlerle yetinmek durumunda kalıyoruz.

GÜNLÜK HASTA SAYILARI İKİ KAT ARTTI

 Salgının ikinci dalgasının boyutlarını okuyabilmek için başka göstergeler üzerinden devam edelim. Sağlık Bakanlığı 29 Temmuz’dan itibaren ‘vaka’ yerine testi pozitif çıksa da sadece belirti gösterenleri işaret eden ‘hasta’ sayısını açıklamaya başlamıştı. O günü baz alıp bir karşılaştırma yaptığımızda şunu görüyoruz:

29 Temmuz günü paylaşılan yeni hasta sayısı 942’ydi. Daha sonraki haftalarda günlük hasta sayısı düzenli bir şekilde artmış ve ilk kez bu haftanın başında günlük 2 bin eşiğini geçmiştir. Hasta sayısı geçen pazartesi günü 2 bin 26, salı akşamı ise 1.894 olarak açıklanmıştır.

Yazının Devamını Oku

Prof. Ceyhan’la COVID-19’da günlük vaka sayısı tahmini

Covid-19 salgını ikinci dalgasında yüksek bir eşikte seyrederken, yapılan yöntem değişikliği nedeniyle ne yazık ki ülkemizdeki günlük vaka sayısını –biz vatandaşlar- artık bilmiyoruz.

Bitmedi. Bu sayıyı bilemediğimiz için Türkiye’de bugüne dek kaydedilen COVID-19 vakalarının toplamını da öğrenemiyoruz. Şu nedenle ki, geçen 28 Temmuz’a kadar açıklanan, ‘vakalar’ üzerinden ‘toplam sayı’ydı. 29 Temmuz’dan sonra buna yalnızca ‘hasta’ sayıları eklenmeye başlandığından dolayı ortaya analiz edilebilmesi mümkün olmayan, geçerlilik taşımayan tuhaf bir veri kategorisi çıktı.

DSÖ TABLOSU DA TARTIŞMALI

Sağlık Bakanlığı’nın turkuaz tablosundaki sütunun en üstünde ‘toplam hasta sayısı’ diye yazıyor. Ama öyle değil. Çünkü 28 Temmuz’a kadar olan kısmı belirtili-belirtisiz bütün vakaları içeriyor; 29 Temmuz sonrası ise yalnızca belirtili vakaları. Onlar da ‘hasta’ diye adlandırılıyor.

Peki o zaman bu sayı neyin sayısı? Doğrusu bu sorunun yanıtını bilmek de zor. Ama Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) kendi web sayfasında bu sayıyı hâlâ –eskisi gibi- ‘teyitli vaka’ olarak açıklıyor. Örneğin, DSÖ’nun dünkü ‘Küresel Gösterge Tablosu’nda, Türkiye için 18 Ekim’de ‘teyitli vaka toplamı’ 347 bin 493 olarak veriliyordu.

Sağlık Bakanlığı’nın web sitesindeki ‘COVID-19 Bilgilendirme Sayfası’nda ise 347 bin 493 sayısı dün 18 Ekim tarihi için ‘toplam hasta sayısı’ başlığı altında duyuruluyordu.

‘Hasta’ ile ‘vaka’ iki ayrı durumu anlatıyorsa, bir sayı aynı anda nasıl iki ayrı veri kategorisini gösterebilir? Sağlık Bakanlığı’nınki doğru ise DSÖ’nünki doğru değil. Bu önerme tersinden de geçerli tabii. Aslında gerçek o ki, iki veri de yanıltıcı.

Bu yönüyle gelinen nokta DSÖ’nün inandırıcılığı bakımından da artık ciddi bir soruna dönüşmüş bulunuyor. Şöyle ki,  DSÖ’nün kendi tanımlamasında ‘teyitli vaka’ -klinik bulgulardan bağımsız olarak- COVID-19 testi pozitif çıkmış olan herkesi kapsıyor. Ama DSÖ’nün Türkiye için verdiği ‘toplam vaka’ rakamı, iddia ettiği gibi testi pozitif çıkan herkesi kapsamıyor. Gerçek rakam bundan çok daha yüksek.

GÜNDE TAHMİNEN 

Yazının Devamını Oku

Türkiye’den BM’de Uygur Türkleri konusunda ‘orta yol’ formülü

Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Üçüncü Komitesi’nde Çin Halk Cumhuriyeti’nin Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki insan hakları ihlalleriyle ilgili yaptığı eleştirel beyana ilişkin Dışişleri açıklamasının izini sürünce çarpıcı bir tabloyla karşılaştım.

Türkiye’nin BM’deki beyanı bizzat Bakanlık Sözcüsü Hami Aksoy tarafından duyurulmuştu.

Sosyal, kültürel ve insani işlerden sorumlu olan Üçüncü Komite, özellikle insan hakları konuları ele alındığı için BM Genel Kurulu’nun en kritik organlarından biri. Sincan dosyası, bu dönem Üçüncü Komite’de şimdiden en gerilimli tartışma başlıklarından birini oluşturuyor Batı grubu ile Çin Halk Cumhuriyeti arasında.

BATI GRUBU’NDAN SERT ELEŞTİRİSİ

Üçüncü Komite’nin Genel Kurul Başkanı Volkan Bozkır’ın konuşmasıyla açılan 6 Ekim tarihli oturumunda meselenin alevlenmesi, ağırlıklı olarak başını ABD ile AB ülkelerinin çektiği 39 ülke adına yapılan ortak bir tutum açıklamasıyla başlıyor. Bu açıklamayı 39 ülke adına Almanya’nın BM Daimi Temsilcisi Christoph Heusgen okuyor BM Genel Kurulu’nda.

Bu açıklamada, Çin Halk Cumhuriyeti’nde hem Tibet hem de Sincan bölgesindeki dini ve etnik gruplara yönelik “ağır insan hakları ihlalleri”nden duyulan “büyük kaygılar” dile getiriliyor. Sincan’da bir milyondan fazla insanın “siyasi eğitim kamplarında keyfi bir şekilde alıkonduklarıyolunda inandırıcı raporlar bulunduğu belirtiliyor. Din ve inanç özgürlüğü ile hareket etme ve dernek kurma özgürlükleri ve aynı zamanda Uygur kültürünü hedef alan sert sınırlamalardan söz ediliyor.

Açıklamada, Uygurlara ve diğer azınlıklara dönük yaygın gözetim sistemi devam ederken, zorla çalıştırma ve kısırlaştırma dahil zorlayıcı doğum kontrol yöntemleri uygulandığına ilişkin haberlerin artmakta olduğu kaydediliyor. Büyük ölçüde BM İnsan Hakları Konseyi’nin bağımsız uzmanlarının raporlarına dayanan bu açıklama, neresinden bakılırsa bakılsın içeriği itibarıyla ağır bir metin.

İlginçtir ki, bu açıklamanın imzacıları arasında 27 AB üyesinden Yunanistan, Kıbrıs Rum Yönetimi, Macaristan, Çekya, Romanya, Malta ve Portekiz yer almıyor. Ancak Kuzey Makedonya, Bosna-Hersek ve Arnavutluk gibi AB’ye tam üye adayları metne imza atmışlar.

44 ÜLKEDEN ÇİN’E 

Yazının Devamını Oku

Anayasa Mahkemesi’nden önemli bir içtihat

AYM, oybirliği ile aldığı emsal kararda tecavüz mağduru bir genç kızın kürtaj izninin sürüncemede bırakılmasını ‘hak ihlali’ olarak gördü ve kararında bu duruma yol açan hâkimi sorumlu tuttu.

Bu hafta kaleme aldığım yazıların tümü Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) yakın zamanda aldığı kamuoyunda da tartışılan bazı kritik kararları ve bu çerçevede bireysel başvuru hakkının geleceğini konu aldı.

Haftayı yine AYM’de bireysel başvuru hakkının kullanılmasıyla ilgili bir yazıyla kapatacağız. Ancak yazının AYM ekseninde gündeme gelen siyasi konularla ilgisi yok. Tecavüz mağduru 18 yaşın altındaki bir genç kızın kürtaj olabilmek için verdiği mücadelede başına gelenleri konu alan, geçenlerde kısaca basına da yansıyan bir AYM kararını büyüteç altına yatıracağız bu kez. Bunu yapmaktaki amacımız, AYM’nin vatandaşların kamu otoritesi karşısında uğradıkları her türlü mağduriyet üzerine ‘bireysel başvuru’ yoluyla kapısını çalabilecekleri bir hak arama mercii olduğu gerçeğinin altını çizmek, mahkemenin bu bağlamda üstlendiği yaşamsal role dikkat çekmek. Özetle, AYM’nin işlevini yalnızca bugünkü güncel tartışmaların konusu olan alanlarla sınırlı görmemek gerekiyor.

FOTOĞRAFLA ŞANTAJ YAPILINCA

Bireysel başvurucunun adı dosyadaki gizlilik kararı sonucu ‘R.G.’ olarak geçiyor. R.G., Mersin’in Mut ilçesine bağlı bir köyde yaşayan 7 Ocak 2000 doğumlu, bireysel başvuruda bulunmasına yol açan olaylar meydana geldiğinde 18 yaşından küçük olan bir genç kızdır.

Olaylar R.G.’nin 15 Mayıs 2017 tarihinde Mut Devlet Hastanesi’nde yapılan muayenesinde on hafta üç günlük gebe olduğunun tespit edilmesiyle başlar. Yaşının küçük olması ve birden çok kişiyle birlikte olduğunu söylemesi üzerine konu polise ve ardından Mut Cumhuriyet Başsavcılığı’na intikal eder. Savcılık, R.G.’nin adını verdiği beş kişi hakkında soruşturma açar.

R.G., kimden hamile kaldığını bilmemektedir. Polise verdiği ifadesine göre, 2016 başında tecavüze uğramış, daha sonra çıplak fotoğraflarının ailesine gönderileceği tehdidi karşısında başka bir kişiyle de cinsel birliktelik yaşamak zorunda kalmıştır. Sonraki birlikteliklerinde rızasının olduğunu belirtir. Ancak daha sonra her seferinde fotoğraf tehdidi altında temasa zorlandığını söylemiştir.

R.G.’nin ailesi, aynı gün yaşı küçük olan kızlarını istismar eden kişilerden şikâyetçi olur ve gebeliğin sona erdirilmesi talebinde bulunur. Bu arada R.G., babasından korktuğu, ailesiyle birlikte kalamayacağını belirttiği için Başsavcılık talimatıyla yine aynı gün Mersin Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdürlüğü Şiddet Önleme ve İzleme Merkezi’ne teslim edilir.

SULH CEZA HÂKİMİ HER 

Yazının Devamını Oku

Anayasa Mahkemesi tartışmasında bireysel başvurunun geleceği

Son günlerde siyaset cenahında sıkça Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) yeniden yapılandırılmasıyla ilgili taleplere tanıklık ediyoruz. Bu talepler şimdiden AK Parti ile MHP’nin ortak bir tutumu haline gelmiş bulunuyor.

İktidar blokunda bu yöndeki niyetler açığa vurulunca, bu hedefin hayata geçirilebilmesinin parametrelerine bakmakta yarar var. AYM’nin yeniden yapılandırılması her şeyden önce Anayasa değişikliği gerektiriyor. Çünkü AYM’nin yapısı, kaç üyeden oluşacağı, bunların nasıl seçileceği, nasıl görev yapacakları, mahkemenin görev ve yetkileri gibi başlıkların hepsi, ayrıntılı bir şekilde Anayasa’nın dokuz ayrı maddesinde (145-153) tanımlanmıştır.

Anayasa değişikliğinin referanduma götürülebilmesi için TBMM üye sayısının en az beşte üçünün oyu zorunlu. Bir başka anlatımla, 600 sandalyenin bulunduğu TBMM’de en az 360 milletvekiline ihtiyaç var. AK Parti’nin 291, MHP’nin 48 milletvekilinin bir araya geldiği 339 toplamı, bu eşiğin altında kalıyor. Bu durumda AK Parti-MHP blokunun diğer partilerden, bağımsızlardan destek araması gerekecek ki, mevcut sayısal dengede projenin bu yasama döneminde TBMM’den geçirilebilmesi zor görünüyor.

Böyle de olsa AYM sisteminin değiştirilmesi ileriye dönük bir siyasi hedef olarak gündemden çıkmayacak ve mahkeme bu taleplerin baskısını üzerinde hissedecektir.

AK PARTİ’NİN 2004 REFORMU DÖNÜM NOKTASI

AYM’ye dönük rahatsızlığın önemli bir boyutu, anayasal yargının ‘kuvvetler ayrılığı’ çerçevesinde yürütme erkinin alanını -göreceli olarak- denetleyebilme, sınırlandırabilme gücüyle ilgilidir. Bununla birlikte, mahkemeyle ilgili son dönemdeki şikâyetlerin hatırı sayılır bir bölümünü bireysel başvuru talepleri karşısında verdiği ‘ihlal’ kararlarının oluşturduğu sır değildir.

AYM’nin adil yargılanma hakkı, ifade özgürlüğü, toplanma hakkı gibi başlıklarda verdiği kararlar, önemli ölçüde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatlarıyla uyumlu bir çizgide şekilleniyor. AYM, bu içtihatları içselleştirilirken kendi özgün içtihatlarını da ortaya koymaktadır.

Buradaki temel konu, AİHM içtihatlarının bugün -siyasiler beğensin beğenmesinler- temel hak ve özgürlükler alanında Türkiye’deki hukuk düzeninin bağlayıcı bir şekilde belirleyici üst normunu oluşturmasıdır. Bu durum, AK Parti’nin reformcu kimliğiyle ön plana çıktığı 2004 yılında CHP ile işbirliği yaparak TBMM’den geçirdiği Anayasa değişikliğinin bir sonucudur.

Meselenin özünde Anayasa’nın 90’ıncı maddesinin sonuna eklenen şu cümle yatıyor: “

Yazının Devamını Oku

Anayasa Mahkemesi’nin hassas dengeleri

AYM kararlarında güç dengesi Gül döneminde seçilen üyelerle Erdoğan döneminde seçilen üyeler arasında pamuk ipliğine bağlı. ‘Barış İçin Akademisyenler’ kararında 8-8 olan eşitlik, Gül döneminden 1 üyenin emekli olması sonrasında CHP’nin İnfaz Yasası başvurusunda 9’a 7 oldu. AYM’deki oy kalıplarıyla ilgili yerleşik bakışı tersyüz eden bir gelişme ‘Enis Berberoğlu’ kararının oybirliğiyle çıkması oldu. AYM’nin 16 üyesi de ‘hak ihlali’ olduğunu belirtti.

Anayasa Mahkemesi (AYM), Türkiye’de siyaset alanında ve kamuoyunda oldukça sert çizgilere tırmanmış bulunan bir tartışmanın konusu haline gelmiş bulunuyor. AYM’nin aldığı kararlar sıkça siyasi aktörlerin ağır eleştirilerine hedef oluyor. Bu kararlar siyaseti ilgilendiren sonuçları nedeniyle önemli sarsıntılara yol açarken, Enis Berberoğlu kararından sonra görüldüğü gibi yargı alanından meydan okumalarla da karşılaşabiliyor. Ayrıca, bazı durumlarda AYM’nin bir üyesinin yaptığı bir sosyal medya paylaşımı mahkemeyi birden dalgalı suların içine de çekebiliyor.

Özetle, bugünlerde bütün projektörler Anayasa Mahkemesi’nin üstünde.

Bütün bu hareketliliğin gerisinde AYM kararlarının taşıdığı ağırlık yatıyor. Birçok kritik konuda son sözü yüksek mahkeme söylüyor. Mahkeme, iktidarın TBMM’den geçirdiği bir yasayı ya da yasanın bazı hükümlerini Anayasa’ya aykırı bulup iptal edebiliyor. Keza, bireysel başvurularda devletin vatandaşa haksızlık yaptığını tespit edip devleti tazminat cezasına çarptırabiliyor. AYM kararları kesin ve bağlayıcı. Anayasa’nın 153’üncü maddesi “Anayasa Mahkemesi’nin kararları kesindir” diye başlıyor ve şöyle bitiyor: “Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazete’de hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar.”

MAHKEMEDEKİ OYLAMA KALIPLARI

Peki, AYM’de bu kritik kararlar nasıl alınıyor? Mahkeme içindeki oylama kalıpları nasıl şekilleniyor. Daha doğrusu, yerleşmiş oylama kalıpları var mı? Yoksa dosyadan dosyaya farklılaşan bir örüntü mü söz konusu? AYM içindeki dengeler nasıl oluşuyor? On Birinci Cumhurbaşkanı Abdullah Gül döneminde üyeliğe gelen AYM yargıçlarının bugün mahkemedeki etkileri ne derecededir? Cumhurbaşkanlığı’na 2014 yılında Recep Tayyip Erdoğan’ın gelmesinden sonraki 5-6 yıl içinde mahkemeye seçilen yeni üyeler kararlarda belirleyici olabiliyorlar mı?

Can alıcı iki soru daha var. Mahkemeye Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından atanmış olup iktidarın beklentisinden farklı yönde oy kullananlar oluyor mu? Keza, Gül döneminde seçilip iktidarla aynı dalga boyunda hareket eden yargıçlar var mı?

Bugünkü yazımızda AYM Genel Kurulu’nun yakın dönemde bazı kritik oylamalarına hâkim olan oy kalıpları üzerinden bu sorulara yanıt aramaya çalışacağız. Beş üyenin katılımıyla alınan bölüm kararlarını bu değerlendirmenin dışında tutuyoruz.

ÜYE SAYISI 16'DAN 15'E DÜŞÜYOR

Yazının Devamını Oku

Anayasa Mahkemesi’nde önemli bir içtihat değişikliği

Anayasa Mahkemesi, geçenlerde CHP milletvekili Enis Berberoğlu dosyasında oybirliği ile ‘ihlal’ verirken, kamuoyunu yakından ilgilendiren bir başka konuda, CHP’nin infaz düzenlemelerini değiştiren yasayla ilgili ‘şekil’den yaptığı başvuruda bu kez oybirliğinden ayrılarak ‘ret’ kararına yöneldi.

AYM’nin bu kararı önemliydi, çünkü mahkemenin aynı konuda önceki içtihadını 180 derece değiştirmekteydi.

Meseleyi açıklayabilmek için önce geçmişteki içtihadı hatırlayalım. Kısaca “Rahşah Affıdiye bilinen, 2000 yılında çıkartılmış olan infaz sistemindeki değişikliklere ilişkin yasa, ertesi yıl AYM’nin verdiği ilginç bir karara konu olmuştu. AYM, yasanın bazı maddelerini iptal eden, bazı maddeleriyle ilgili itirazları reddeden, sonuçta iptaller nedeniyle kapsamın genişletilmesi sonucunu doğuran bir karar almıştı. Mahkemenin Anayasa’nın ‘eşitlik ilkesi’ne dayandırdığı bu kararı yasanın kapsamı dışında tutulan birçok suç kategorisini de affa dahil etmişti.

CUMHURBAŞKANI SEZER’İN VETOSU

Dönemin koalisyon hükümeti, bunun üzerine yasayı yeniden düzenleyerek TBMM’den geçirmiş, ancak yasa bu kez Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in vetosuna takılmıştı.

TBMM, Sezer’in vetosuna rağmen yasayı aynı haliyle yeniden çıkartınca Sezer Anayasa’nın kendisine verdiği yetkiyi kullanarak yasayı ‘şekil’ yönünden AYM’ye götürmüştü. Sezer’in AYM’ye başvuru gerekçesi, yasa geçerken TBMM’de kullanılan kabul oyları sayısının Anayasa’da af yasaları için öngörülen sayısal eşiğin altında kalmasıydı.

Anayasa’nın 87’nci maddesi, TBMM’nin görev ve yetkilerini sıralarken Üye sayısının beşte üç çoğunluğunun kararı ile genel ve özel af ilanına karar vermeyi” de sayıyor.

AYM, 28 Mayıs 2002 tarihinde ‘oybirliği’ ile aldığı kararda, Sezer’in başvurusunu yerinde bulmuştur. Mahkeme, yapılan infaz düzenlemelerinin af niteliğinde olduğuna kanaat getirerek, Anayasa’nın 87’nci maddesinin öngördüğü beşte üç çoğunluğa ilişkin usul şartının karşılanmadığı gerekçesiyle yasayı iptal etmiştir.

CHP’nin bu yıl AYM’ye yaptığı başvuru da aynı mantığa dayanıyordu.

Yazının Devamını Oku

AYM’nin Berberoğlu hakkındaki gerekçeli kararı ne anlama geliyor?

Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) CHP Milletvekili Enis Berberoğlu’nun yaptığı bireysel başvuru karşısında geçen ay kendisini haklı bularak verdiği ‘ihlal’ kararını değerlendirmek için mahkemenin gerekçeli kararını açıklamasını beklemek istedim.

AYM’nin 16 üyesinin oybirliğiyle aldığı bu kararın gerekçesinin geçen cuma günü Resmi Gazete’de yayımlanmasıyla birlikte, merkezinde Berberoğlu’nun yer aldığı dört yıldır sürmekte olan bir hukuk tartışması nihayet buluyor.

Kararı değerlendirmeden önce dosyayı ana hatlarıyla hatırlayalım.

Bütün süreç İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 18 Nisan 2016 tarihinde Enis Berberoğlu hakkında casusluk suçlamasıyla hazırladığı bir fezlekeyi TBMM’ye göndermesiyle başlamıştı. Bu yazışmadan bir süre sonra TBMM’de 20 Mayıs 2016 tarihinde Anayasa’ya eklenen geçici 20’nci madde ile bu tarihe kadar TBMM’ye intikal etmiş bütün fezlekelerdeki milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması kararlaştırılmıştı.

Dokunulmazlıklar kaldırılınca Berberoğlu, İstanbul’daki 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanmış ve 14 Haziran 2017 tarihinde casusluk suçundan müebbet hapis cezasına çarptırılmış, daha sonra bu ceza infaz ve iyi hal indirimleriyle 25 yıla indirilmişti. Berberoğlu, aynı gün tutuklanarak hapse atılmıştı. Ardından istinaf sürecinde Berberoğlu’nun mahkûmiyeti casusluk suçlamasından bozulup, yalnızca devlete ait gizli bilgileri açıklama suçu sabit görülerek, cezası 5 yıl 10 ay hapse çevrilmişti. (13 Şubat 2018)

YARGITAY VE TBMM’DEKİ SÜREÇ

Berberoğlu cezaevinde tutuklu iken 24 Haziran 2018 seçimlerinde partisi tarafından aday gösterilip yeniden milletvekili seçilmiştir. Buna karşılık Yargıtay 16. Ceza Dairesi, 19 Temmuz 2018 tarihinde aldığı bir kararla, Berberoğlu bir kez daha seçildiği için yeniden dokunulmazlık kazandığı, dolayısıyla yargılamanın durması ve tutukluluğunun kaldırılması gerektiği yolunda yapılan başvuruyu reddetmiştir.

Bu arada Yargıtay’ın aynı dairesinin daha sonra kendisiyle ilgili mahkûmiyeti onarken, cezasının infazının milletvekilliği sona erinceye kadar ertelenmesi yolundaki bir başka kararı sonucu Berberoğlu, 15 ay sonra 20 Eylül 2018 tarihinde serbest bırakılmıştır.

Yargıtay’ın ikinci kararı bir anlamda topu TBMM’ye atıyordu. Bu çerçevede ertelenen ceza “

Yazının Devamını Oku

Türkiye-AB ilişkisinin dokusu değişiyor

Avrupa Birliği (AB) Komisyonu’nun Türkiye ile ilgili hazırladığı son ‘Ülke Raporu’ geçen salı günü açıklandı.

Raporda bir sözcüğün çok sık kullanılması dikkatimi çekti. Gerileme, geriye doğru  gitme, kayma anlamındaki “backsliding” sözcüğü tam 26 kez kullanılmış.

Avrupa Komisyonu’nun bu fiili, demokrasi, temel haklar, ifade özgürlüğü, yargı bağımsızlığı gibi başlıklarda Türkiye’nin hal ve gidişini değerlendirirken bu kadar sıklıkla kullanmış olması, 115 sayfa tutan ayrıntılı rapora ne kadar eleştirel bir bakışın hâkim olduğunu görmek bakımından yeterlidir.

Daha sonra 29 Mayıs 2019 tarihinde açıklanmış olan bir önceki ilerleme raporuna baktığımda aynı sözcüğün 27 kez kullanılmış olduğunu tespit ettim. Aslında ikisini yan yana koyduğumuzda, AB Komisyonu’nun bu başlıklarda ‘geriye gidişi’ bir süredir Türkiye’deki yerleşik yöneliş olarak gördüğü ortaya çıkıyor.

Komisyon raporunu tamamlayan ‘Genişleme Stratejisi Belgesi’nde de aynı terminoloji hâkim olmakla birlikte ayrıca “uzaklaşma” teması da işleniyor. Sıralanan bütün bu alanlardaki geriye gidiş nedeniyle “Türkiye’nin AB’den daha da uzaklaştığı” belirtiliyor. AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Oliver Varhelyi, raporun takdimi sırasında yaptığı açıklamada “Maalesef Türkiye, AB’den daha da uzaklaşma eğilimini tersine çevirmedi” diye konuşmuş.

DIŞİŞLERİ’NDEN ÇOK SERT AÇIKLAMA

Bu yılki raporda dikkatimi çeken bir başka nokta, özellikle Türkiye’deki başkanlık sistemi ile ilgili eleştirel bakışın kuvvetlenmiş olması. Raporda, anayasal mimarinin, gücün Cumhurbaşkanlığı’nda merkezileşmesine yol açmak suretiyle etkili bir kuvvetler ayrılığını olumsuz etkilediği, bu durumun fren ve dengeleme mekanizmalarını sınırladığı tezi işleniyor.

Raporun bu yönü Dışişleri Bakanlığı tarafından aynı gün yapılan son derece sert bir açıklamada özel bir vurgu aldı. AB’nin genel yaklaşımını önyargılı, yapıcılıktan uzak ve çifte standartlıolarak nitelendiren Dışişleri açıklamasında rapora getirilen eleştirilerden biri de Türkiye’nin “yönetim sistemi”nin hedef alınmasıydı.

Dışişleri’nin açıklamasının en kuvvetli bölümlerinden biri şu paragraftı:

Yazının Devamını Oku

İkinci dalgada COVID-19’un Avrupa ve Türkiye’deki seyrine bakınca...

Koronavirüs COVID-19 konusunda başladığımız seriye bugün farklı bir açıdan devam edelim.

Bu kez salgının Türkiye’deki seyrini dünyadaki gidişatı ve özellikle önde gelen Avrupa ülkelerindeki son gelişmelerle karşılaştırmalı bir şekilde değerlendirmeye çalışalım.

Yola çıkarken önce Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) web sitesinde yayımladığı küresel tabloya göz atalım. DSÖ, bu tabloda dün Sağlık Bakanlığı’nın önceki günkü paylaşımında duyurulan 329 bin 138 sayısını kullanmıştı. Bu tabloda, Türkiye toplam vaka sayısı 300 binin üzerinde olan ülkeler için kullanılan koyu mavi renkle kaplı bir ülke. Bakanlığın son dönemde COVID-19 testi pozitif çıkmış belirti gösteren ‘hastalar’ için verdiği bu sayı DSÖ’nün tablosunda ‘teyitli vaka’ olarak takdim ediliyor.

Bir başka önemli veri tabanı ABD’deki prestijli Johns Hopkins Üniversitesi’nin açık kaynaklar üzerinden oluşturduğu gösterge tablosu. Türkiye, dün buradaki toplam vaka sıralamasında Sağlık Bakanlığı’nın önceki gün açıkladığı 329 bin 138 sayısı ile dünyanın 20’nci ülkesi olarak görünüyordu. (Hasta sayısı bu listede de vaka olarak gösteriliyor.)

Bu sıralamada ABD 7.5 milyon teyitli vakayla birinci geliyor. Onu 6.8 milyon vakayla Hindistan ve 5 milyon vakayla Brezilya izliyor. Tepedeki bu kümeden sonra dördüncülükte 1.2 milyon vakayla Rusya’yı görüyoruz. Bunlar dışındaki bütün ülkeler vaka sayısında 1 milyon eşiğinin altında yer alıyor.

Sıralamada Avrupa cephesinde İspanya yaklaşık toplam 835 bin vakayla 7’nci, Fransa 693 bin vakayla 10’uncu, Birleşik Krallık 546 bin vakayla 12’nci, İtalya 333 bin vakayla 18’inci geliyor. Almanya 311 bin vakayla 23’üncü sırada yer alıyor.

*

Geride bıraktığımız yaz aylarıyla kıyasladığımızda Türkiye’nin toplam vaka sıralamasındaki yerinin gerilediğini belirtmeliyiz. Türkiye, geçen nisan ayında salgının ilk dalgasında bu başlıkta ilk 10 içinde yer almış, örneğin 20 Nisan tarihinde 7’nciliğe kadar çıkmıştı. Ardından vaka artış hızının düşmesi ve yeni ülkelerin denkleme girmesiyle birlikte, Türkiye listede aşağı doğru inmeye başlamıştı. Örneğin, 17 Haziran’da 13’üncü sıraya inmişti.

Bir ülkenin salgınla mücadelede küresel sıralamadaki yerini değerlendirebilmek bakımından başvurulacak önemli bir referans test yapma kapasitesidir. Türkiye, geçen salı günü 11 milyonun üzerine çıkan toplam test sayısıyla sıralamada 11’inci geliyor. Çin’in bugüne dek 160 milyon, ABD’nin 114 milyonun üstünde test yaptığını kayda geçelim. Avrupa cephesinde Birleşik Krallık 26 milyon, Almanya 18 milyon, İspanya 13.7 milyon testle yukarı sıralarda yer alıyor. İtalya 12 milyon, Fransa ise 11.7 milyon toplam test sayılarıyla Türkiye’nin hemen üstünde konumlanıyor.

Yazının Devamını Oku

Türkiye’de günlük kaç COVID-19 vakası var, gelin hesaplayalım...

Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’nın 29 Temmuz’dan sonraki dönemde COVID-19 testi pozitif çıkanlardan yalnızca belirti gösterenlerin ‘hasta’ olarak açıklandığı, belirti göstermeyen pozitif ‘vakalar’ın kamuoyu ile paylaşılmadığı yolundaki beyanıyla birlikte herkesin zihnine aynı sorular düştü:

Türkiye’de COVID-19 testi pozitif çıkanların toplam sayısı kaçtır? Her gün yapılan testlerde pozitif çıkanlardan yalnızca belirti gösterenler açıklanıyorsa, belirti göstermeyen COVID-19 vakalarının sayısı nedir? Bu kümelerin birbirine oranı nedir?

Koca, geçen haftaki basın toplantısında gazetecilerin bu yöndeki sorularını yanıtsız bırakmıştı. Ancak kendisinin geçen hafta sonu Habertürk’ün Ankara Temsilcisi Muharrem Sarıkaya’ya yaptığı bir açıklama sayesinde artık COVID-19 testi pozitif çıkanların sayısını genel hatlarıyla yanılmayacağımız bir çerçeve içinde –en azından- tahmin edebilecek durumdayız.

Sarıkaya soruyor: “Türkiye genelindeki testlerden pozitif çıkma oranı nedir?”

Sağlık Bakanı, bilgisayar ekranına girip yanıt veriyor:

Nisan ayında testlerden pozitif çıkma oranı yüzde 20 idi, yani 5 kişiye test yapılmışsa biri pozitif çıkıyordu. Bu oran şimdi yüzde 10’a düştü.”

Dr. Koca ekliyor: “Ama illere göre farklılık gösterebiliyor. Örneğin, Ankara’da geçen hafta vaka sayısı Türkiye genelinin yüzde 24’ünü aştı. Bu hafta ise yüzde 12 seviyesine düştü. İstanbul’daki oran ise Türkiye’deki vaka sayısının yüzde 15’i seviyesinde.”

ORANLAMA GÜNDE 11 BİN VAKA VERİYOR

Sağlık Bakanı’nın geçen pazar günü yayımlanan bu açıklamasındaki kilit cümle “

Yazının Devamını Oku

Gazeteciler Sağlık Bakanlığı verileri üzerinden analiz yapınca

Zorunlu olmadıkça genellikle birinci tekil şahıs üzerinden yazmaktan kaçınmaya çalışan bir gazeteciyim. Bugün izninizle çizgimin biraz dışına çıkacağım.

Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’nın 29 Temmuz’dan bu yana kamuoyuna yapılan paylaşımlarda hasta-vaka ayrımına gidildiğini, COVID-19 testleri pozitif çıksa da belirti göstermeyen kişilerin tablolara dahil edilmediğini, yalnızca belirti gösterenlerin ‘hasta’ başlığı altında açıklandığını duyurması yeni bir durum yarattı.



Bakanın açıklaması, kamuoyu bu yöntem değişikliğinden geçen haftaya kadar haberdar edilmediği için, verileri önceki yönteme göre yorumlayan bir gazeteci olarak beni yazdıklarımı gözden geçirmeye itti. Sağlık Bakanlığı’nın verilerini esas aldığım değerlendirmelerde –iradem dışında olsa da- ne ölçüde hataya düştüğüm konusunda bir muhasebe yapma ihtiyacını duydum.

Koronavirüs COVID-19’un Türkiye’nin en hayati meselesi haline gelmesi beni de geçen mart ayından bu yana salgını çok yakından izlemeye yöneltti. İlki “Hepimizi bekleyen büyük sınav” başlığıyla 27 Mart tarihinde yayımlanmak üzere toplam 55 yazı (bugünkü hariç) kaleme almışım. Bu yazıların çoğunluğunu somut verilere dayanan analizler oluşturuyor.

Bu analizleri yaparken Türkiye ile ilgili verilerde Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı muhtelif tabloları esas aldım. Hatta bu verileri günlük bir şekilde bir excel dosyasına işledim. İki-üç haftada bir çıktı alıp bunları birbirine ekleyerek uzun bir döküm haline getirdim. Bu dökümü masamın yanında duvara tutturunca salgının seyrini muhtelif kategorilerde rakamlar üzerinden izleyebiliyordum. Dün ölçtüm, bu döküm tam 1 metre 25 santimetreye kadar uzamış. Bu egzersize bundan sonra devam edecek miyim, bilmiyorum.

Yazının Devamını Oku

AB zirvesi kararlarında bardağın hangi tarafına bakmalıyız?

Doğu Akdeniz’de iki ayı aşkın süren, sahada ‘uçurum kenarı’ stratejilerinin uygulandığı sıcak bir yazın ardından dün Avrupa Birliği zirvesinde alınan kararlarla birlikte diplomasiye şans tanınan yeni bir döneme girmiş bulunuyoruz. Öncelikle, gerilim ortamından sıcak bir çatışma yaşanmadan çıkılması ve gelişmelerin barış ve diyalog yönünde evrilmesini sevindirici bir gelişme olarak karşılamalıyız.

Yaşanan sıcak krizde Yunanistan’ın kıta sahanlığı tezlerini ilgilendiren bir anlaşmazlıkta üyesi olduğu AB’yi bir blok olarak yanına çekememiş olması ve bu süreçte AB içinde ciddi bir bölünmenin yaşanması Türkiye açısından yapılacak muhasebedeki artılardan biridir.

AB, tam üyesi olan Yunanistan, Kıbrıs Rum Yönetimi (KRY) ve onlara hamilik eden Fransa gibi ülkelerin yaptırım uygulanması konusundaki bütün dayatmalarına karşılık, bu yola girmeyip Türkiye’deki büyük stratejik çıkarları ile üyelerinin beklentileri arasında bir orta yol bulmaya çalışmıştır. Bu sonucun alınmasında Almanya’nın AB dönem başkanı olarak kullandığı inisiyatifin, bu çerçevede Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in ağırlığını koyarak izlediği siyasetin rolünü teslim etmek gerekir.

Tezlerini ortaya koymak için sahada ‘sert güç’ yöntemine de başvuran Türkiye’nin gerilimin en yüksek çizgiye çıktığı noktalarda birden attığı sürpriz adımlarla sergilediği esneklikler, diplomasi zemininde bir çıkış yolu açmaya çalışan Almanya’nın elini güçlendirmiştir.

*

İşin bu kısmı olumlu görünmekle birlikte zirvede alınan kararların eksi hanesindeki unsurlara da bakmalıyız. Açıklanan metinde Türkiye ile ilgili rahatsız edici birçok ifadeye de rastlamak mümkün. Örneğin, doğrudan bir yaptırım kararı çıkmasa da, gerektiğinde Türkiye’ye karşı AB antlaşmalarının ilgili maddeleri çerçevesindeki bütün araç ve seçenekleri kullanma taahhüdüne de yer verilmiştir. Bu seçenek, Türkiye’nin -uluslararası hukuku ihlal eden tek taraflı eylem ve provokasyonlarını tekrarlaması halinde- devreye sokulacaktır metne göre.

AB, Türkiye’ye karşı elinde böyle bir kartı tuttuğunu da duyurmuş oluyor. Ancak Doğu Akdeniz’de yeni bir krizin patlak vermesi halinde AB’nin Türkiye’ye yaptırım uygulamayı göze alıp alamayacağı tartışmaya çok açık bir konudur.

Bu zirve kararları ile çizilen çerçeve üzerinden yol alınabilmesi büyük ölçüde uygulamaya bağlı olacaktır. İyimser açıdan yaklaşırsak, Türkiye ile Yunanistan arasında kıta sahanlığı gibi sorunlara ilişkin istikşafi görüşmeler başlar, ardından askerler arasındaki görüşmeler ve üçüncü bir düzlemde siyasi danışmalar bu adımı izlerse, iki ülke arasındaki ilişkilerde yeni bir durum ortaya çıkacaktır.

Bu yumuşama ortamı sürdürülebilirse, deniz yetki alanları gibi anlaşmazlık konuları masada müzakere edilirken Türkiye de muhtemelen Oruç Reis araştırma gemisini yeniden Akdeniz’in ortasına gönderip sismik araştırma yapma ihtiyacını duymayacaktır. Dolayısıyla, kısa dönemde bir sonuç alınamasa bile en azından müzakere sürecinin canlı tutulması yeni bir kriz ortamının belirmesini önleyeceğinden AB cephesinde de işleri kolaylaştıracaktır.

Yazının Devamını Oku

ABD Dışişleri Bakanı’nın Yunan fırkateynine ayak basması ne anlama gelir?

Yunanca yazıyla “Efharisto”, yani “Teşekkürler” diyerek başlıyor tweet mesajına ABD Dışişleri Bakanı Michael Pompeo ve ekliyor: “Bana Yunan konukseverliğinin gerçek anlamının ne olduğunu gösterdiniz”.

Pompeo, Efharisto” dedikten sonra ‘@PrimeministerGR’, yani ‘Yunanistan Başbakanına’ diye etiketlemiş bu mesajını.

İlginç bir fotoğraf bu tweet paylaşımını tamamlıyor. Bir evin terasındaki masanın etrafına toplanmış insanların yüzlerindeki neşeli ifadelerden son derece sıcak bir ortamın hâkim olduğu hemen göze çarpıyor. Ceketler ve kravatlar fora edilmiş.

Burası Girit Adası. Yunanistan Başbakanı Kiriakos Miçotakis’in Girit’in Hanya bölgesindeki babadan kalma evi. Babası eski başbakanlardan Konstantin Miçotakis.

Oğul Miçotakis, önceki gün Pompeo’yu evinde öğle yemeğinde ağırlıyor. Atina temsilcimiz Yorgo Kırbaki’den öğrendiğim kadarıyla, mönüde yaprak sarma, Girit’e özgü bir tür sigara böreği olan ‘Kalçunia’, ‘grek salad’, güveçte arpa şehriyeli sığır eti ve çikolatalı kek ikram edilmiş. İçki olarak da şarap ve Girit rakısı Çikudia...

YUNAN FIRKATEYNİNDE BİR ABD’Lİ BAKAN

Bu fotoğraf Pompeo’nun iki gün süren Yunanistan gezisine damgasını vuran sıcak atmosferi göstermek bakımından bir hayli çarpıcı. Pompeo, Atina’ya uğramadan pazartesi günü doğrudan Selanik’te başlattığı Yunanistan gezisinde zamanın büyük bölümünü Girit Adası’nda geçirdi. Burada kaldığı iki gün ABD eğitimli, Harvard mezunu Miçotakis’in evinde geceledi.

Girit Adası’ndaki tarihi yerler ve kiliselerin gezilmesi gezinin diğer renkli görüntüleriydi. Ama program yalnızca turistik noktalardan ibaret değildi. Doğu Akdeniz jeopolitiğini, bu bölgedeki güç dengelerini yakından ilgilendiren başka dikkat çekici görüntüler de vardı bu ada gezisinden.

Örneğin, ABD Dışişleri Bakanı Girit’teki Suda ABD Deniz Üssü’nü de ziyaret etti. Bu arada, ABD’nin fiilen bir liman işlevi de gören, 230 metre uzunluktaki çok amaçlı dev yurtdışı sefer gemisi ‘USS Hershel Woody Williams’ın artık kalıcı olarak Girit’te demirleyeceğini açıkladı.

Yazının Devamını Oku

Türkiye-Rusya ilişkileri Karabağ’da yeni basınç alanına girdi

İçinde bulunduğumuz yıla Suriye cephesinde İdlib’den Fırat’ın doğusuna kadar geniş bir coğrafyaya yayılan gerilimlerin sıcaklığını hissederek başlamıştık.

Bir taraftan da projektörlerimizi sahada sıcak çatışmaların yaşandığı Libya’ya doğru çevirmiştik. Son iki ay boyunca kıta sahanlığı meseleleri üzerine Türkiye ile Yunanistan’ın donanmalarının Doğu Akdeniz’in ortasında birbirini cephelediği sıcak bir yaza tanıklık ettik.

Derken dikkatlerimizi bu kez Kafkasya’ya, Ermenistan ile Azerbaycan arasında Dağlık Karabağ anlaşmazlığı üzerinden patlak veren çatışmalara çevirmiş bulunuyoruz.

Sovyetler Birliği’nin 1991 sonunda dağılmasından sonra ortaya çıkan ve otuz yıla yakın bir süredir çözümsüz duran Dağlık Karabağ sorunu birden alevlenerek sıcak bir kriz konusu halinde uluslararası politikanın gündemine girmiştir. Tabii meselenin önemli bir faktörü olarak Türkiye’yi de kriz denkleminin içine çekerek...

BM’NİN TAM 4 KARARI VAR

Aslında uluslararası kamuoyunun büyük ölçüde habersiz olduğu, çözümü konusunda sorumluluk üstlenmiş olan aktörlerin de genellikle kayıtsız kaldıkları bir sorundan söz ediyoruz. Temelinde Azerbaycan sınırları içinde yer alan Karabağ bölgesindeki Ermenilerin ayrılıkçı bir hamleyle bağımsızlıklarını ilan etmiş olmaları yatıyor. Karabağ, Ermeni grupların 1990’lı yılların başlarında sahada önemli kazanımlar elde ettikleri, binlerce insanın hayatını kaybettiği sıcak çatışmalardan bu yana işgal altındadır.

Bu çatışmalarda 1 milyonu aşkın Azeri’nin Karabağ’ı terk etmek zorunda kalıp ağırlıklı olarak Bakü civarı olmak üzere Azerbaycan’ın muhtelif bölgelerine dağılıp çok sıkıntılı koşullarda yaşamak zorunda kalmış olması, uluslararası camianın geçen on yıllar içinde seyirci kaldığı bir konudur.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden 1993 yılında savaşın sahadaki seyrine paralel bir şekilde Karabağ’ın “işgal edildiğinibelirten, Ermeni birliklerinin geri çekilmesi suretiyle işgale son verilmesini talep eden dört ayrı karar çıktığı (BMGK karar No: 822, 853, 874, 884) da benzer şekilde bugün çok az bilinen bir gerçektir.

ÇÖZÜMSÜZLÜK 

Yazının Devamını Oku

Vefat ve ağır hasta sayılarında ürkütücü artış

Tartışma, ‘Yeni Şafak’ gazetesi yazarı Mehmet Acet’in geçenlerde köşesinde yazdıklarıyla patlak verdi.

Acet, Sağlık Bakanlığı’nın COVID-19 salgınıyla ilgili olarak kamuoyuyla yaptığı günlük paylaşımlarda bir yöntem değişikliğine giderek, artık testi ‘pozitif’ çıkanların sayısını değil, yalnızca hastaneye yatırılanları anlatan ‘hasta sayısı’nı açıkladığını yazdı.

Salgının geçen mart ayında patlak vermesinden sonra Sağlık Bakanlığı’nın her akşam ‘yeni vaka’ diye açıkladığı sayı, testi o gün ‘pozitif’ çıkan kişilerin toplamını yansıtıyordu. Kamuoyu, bunu başından beri böyle biliyor.

Acet’in 19 Eylül tarihinde yayımlanan yazısı ise en azından 29 Temmuz tarihinden bu yana, yani yaklaşık iki aydır durumun böyle olmadığını ileri sürüyor. Acet, 23 Eylül tarihinde ikinci bir yazı yazarak açıklanan ‘yeni hasta’ sayısının o gün “hastanede tedavi altına alınanların sayısını yansıttığını” vurguladı.

Bu ifadelerden testi ‘pozitif’ olup hastaneye yatırılmadan evde tedavisi yapılan hastaların sayısının rakamlara yansıtılmadığı gibi bir anlam çıkıyor.

PROF. CEYHAN’IN BAKANLIĞA SORUSU

Bu haberler üzerine Türk kamuoyunun COVID-19 konusundaki açıklamalarını yakından izlediği bir isim olan Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Mehmet Ceyhan, Sağlık Bakanlığı’nı arayarak durumun gerçekten basına yansıdığı gibi olup olmadığını sormuş.

Ne yanıt almış dersiniz?

Dün görüştüğüm Prof.

Yazının Devamını Oku