GeriSedat ERGİN Her saat başı bir vatandaşımız COVID-19’dan ölüyor
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Her saat başı bir vatandaşımız COVID-19’dan ölüyor

Bir süredir COVID-19 salgınıyla ilgili yazılara ara vermiştim. Bunun bir nedeni Doğu Akdeniz’deki sıcak gelişmelerin birden ön plana çıkmasıydı. Ama vakaların seyrine ilişkin açıklanan rakamların yol açtığı soru işaretleri de beni biraz bu başlıktan uzak durmaya itti.

Bu konudaki son yazılarımdan biri 5 Ağustos tarihliydi ve ‘Yoğun bakımdaki hasta sayısı neden açıklanmıyor?’ başlığını taşıyordu. Yazı, Sağlık Bakanlığı’nın temmuz ayı sonunda hastanede yoğun bakımda tutulanlar ile entübe edilen hastaların sayılarını açıklamaktan vazgeçip, bunun yerine ‘ağır hasta’ sayısını paylaşmaya başlamasının kamuoyu açısından bir güven meselesi yarattığını konu alıyordu.

Bir sonraki gün, 6 Ağustos’ta çıkan ‘COVID-19 vakalarında resmi rakamlar örtüşmeyince’ başlıklı yazım ise açık kaynaklara yansıyan vaka sayılarındaki artışlar ile Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı veriler arasındaki çelişkileri işliyordu. Bir ilin valisi tarafından beyan edilen günlük vaka sayısının, bakanlığın bu ilin bulunduğu bölge ile ilgili duyurduğu vaka toplamından fazla olması gibi durumlar, kaçınılmaz olarak bir inandırıcılık sorununa neden oluyordu. Burada izaha muhtaç bir durum vardı ve sahadan gelen bilgilerle resmi açıklamalar arasındaki makas giderek açılmaktaydı.

Sonuçta bir süre bu dosyayı uzaktan izlemeyi tercih ettim. Ancak bakanlığın açıkladığı son rakamlarda günlük vakalar 1500 eşiğini geçince yeni bir değerlendirme yapmaktan kendimi alıkoyamadım. Çekinceyle yaklaştığım son veriler bile aslında salgının yeniden çok tehlikeli bir aşamaya geçtiğini teyit etmeye yeterli.

1500 EŞİĞİ EN SON NE ZAMAN GEÇİLMİŞTİ?

Sağlık Bakanlığı, önceki akşam günlük vaka sayısını 1502 olarak duyurdu. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın her akşam açıkladığı günlük verileri işlediğim Excel dosyasında en son ne zaman bu rakama yakın bir değer kaydedilmiş diye baktığımda şöyle bir tabloyla karşılaştım.

Geçen mart ayının son haftasında, yani salgının tırmanma döneminde olduğu bir sırada 1500 eşiği ilk kez geçiliyor. Nisan ayında günlük vakalarda 4 binli sayılara çıkıldıktan  sonra başlayan salgının düşüş döneminde 9 Mayıs’ta 1546 rakamı kayda geçiyor.

Vakalar 1000 eşiğinin altına indikten sonra haziran ayındaki dalgalanmada bir kez daha 1500’ün üstüne çıkıyor. 15 Haziran’da 1592 rakamı görülüyor. Bunu izleyen günlerde yeniden düşüş eğrisi başlıyor, 900’lü rakamlara kadar iniliyor. Ve ağustos ayında girilen tırmanmayla birlikte önceki gün 1500 eşiğinin geçilmesi yeterince uyarıcı olmalıdır.

YOĞUN BAKIMDAKİ HASTA SAYISI AÇIKLANMAYINCA...

Tabii hastanelerde yoğun bakımda tutulan COVID-19 hastaları ile entübe edilenlerin sayılarının 29 Temmuz’dan bu yana açıklanmıyor olması, bu iki gösterge üzerinden geriye doğru bir karşılaştırma yapabilme imkânından bizi yoksun bırakıyor.

Sağlık Bakanlığı’nın verileri, yoğun bakımdaki hasta sayısının haziran ayı başında en düşük olan 591 sayısını görmesinden sonra yeniden düzenli bir şekilde yükseldiğini gösteriyordu.

Özellikle temmuz ayı başında son derece kafa karıştırıcı bir durum ortaya çıktı. Günlük vakalar düşüş seyrine girerken, yoğun bakımdaki hastaların sayısı artış çizgisini sürdürdü. Vakalar azalırken yoğun bakımdaki hasta sayısı nasıl artabilirdi? Daha sınırlı olmakla birlikte entübe edilen hasta sayısı da artıyordu.

Yoğun bakımdaki hasta sayısının 1280’e ulaştığı 28 Temmuz günü, yani haziran ayı başına kıyasla iki katına çıktığı noktada Sağlık Bakanlığı bu veriyi açıklamayı kesti. Benzer şekilde entübe edilen hasta sayısının açıklanması da durduruldu.

Açıklanması askıya alınan her iki gösterge de Türkiye’nin süratle mayıs ayı tablosuna dönmekte olduğuna işaret ediyordu.

AĞIR HASTA SAYILARINDAKİ ARTIŞ YÖNELİŞİ

Bakanlık bu iki veriyi kamuoyuyla paylaşmayı kestiği noktada yeni bir gösterge açıklamaya başladı: ‘Ağır hasta sayısı’... İlk açıklandığı 29 Temmuz tarihinde bu durumdaki hastaların sayısı 542 olarak duyuruldu.

Geçen süre içinde, yani bir ay zarfında bu göstergenin nasıl bir seyir izlediği sorusuna bakarsak... 29 Temmuz’da 542 olan bu sayı, yaklaşık bir ay zarfında sürekli bir artış eğrisi çizerek önceki gün itibarıyla 811’e vardı.

Bir başka deyişle, bakanlığın salgının şiddet derecesini okumamıza yardımcı olan bu yeni verisinde bir ayda yüzde 50 oranında bir artış söz konusu. Ağır vakalarda bir ay içinde yaşanan bu artış, her bakımdan çok kaygı verici bir tabloyu dikkatimize getiriyor.

YENİ VAKALAR İYİLEŞENLERDEN FAZLA

Aslında salgının girdiği tehlikeli tırmanışı göstermek bakımından başka verileri de kıyaslayabiliriz. Günlük yeni vaka ile iyileşenlerin sayısı arasındaki fark bunlardan biridir. Yoğun bakım sayısının en son açıklandığı 28 Temmuz günü iyileşenlerin sayısı 1092, vaka sayısı ise 963’tü. Arada 129 gibi bir fark vardı. İyileşenler çoğunluktaydı.

İlginçtir ki aynı haftanın sonuna doğru bir kırılma yaşandı ve uzun bir süre sonra ilk kez günlük yeni vakalar iyileşenlerin sayısını geçmeye başladı. Aradaki fark başlangıçta çok küçüktü. Ardından makas giderek büyümeye başladı. Önceki gün iyileşenlerin sayısı 887 görünürken, vaka sayısı 1502’ye yükselmişti. Kontrol altına alınamadığı takdirde günlük bazda yeni vakaların iyileşenleri katlayacağı bir orana doğru süratle yol alıyoruz.

AKTİF VAKA TOPLAMINA BAKINCA

Salgının seyrini aktif vaka toplamı üzerinden de okumaya çalışabiliriz. Bu sayıyı başından itibaren kaydedilen vaka toplamından iyileşenler ile vefat edenlerin toplamını çıkararak buluyoruz. Önceki gün vaka toplamı 261 bin 194, iyileşenlerin toplamı 238 bin 795, vefat edenlerin toplamı ise 6 bin 163’tü. Çıkarma işlemini yaptığımızda 16 bin 236 sayısını buluyoruz. Buna karşılık aktif vaka sayısı 28 Temmuz’da 10 bin 776’dı. Bir ay içinde yine yüzde 50 dolayında bir artış söz konusu.

Başta belirttiğim gibi, bakanlık rakamlarıyla ilgili çekincelerimi koruyorum. Ancak bu haliyle de açıklanan rakamlar salgının korkutucu bir seyre girmekte olduğu konusunda tehlike çanlarını çalıyor. Bir şeyler yapılması gerekiyor. Aksi takdirde bütün ülkeyi çok sıkıntılı bir sonbahar bekliyor.

Önceki gün 24 vatandaşımız öldü. Geçen her saatte bir vatandaşımız hayata gözlerini kapıyor. Farkında mıyız?

X

Üç buçuk yıldır yazılması beklenen bir iddianame

AK Parti Şanlıurfa Milletvekili, eski Tarım Bakanı Ahmet Eşref Fakıbaba, “Allah şahittir, yüreğim parçalanıyor. Falan anne, filan anne farklı olamaz. Anne annedir arkadaşım. İki tarafın da annesi var, eşi var, çocuğu var. Allah bu anneye de, öbür anneye de sabır versin” diye söze giriyor.

Fakıbaba, bu sözleri geçen 13 Kasım’da Şanlıurfa’nın yerel TV kanalı “Edessa TV”de “Panaroma” programını sunan Ömer ’dan gelen, Şanlıurfa Adliyesi önünde adalet talebiyle yapılan oturma eylemiyle ilgili soruyu yanıtlarken sarf ediyor.

Fakıbaba, “Kaderde ne varsa olmuş. Yani ateş ateşle söndürülmez. Ateşe su serpmek lazım. Mutlaka Urfa’nın, Suruç’un büyükleri vardır. Yani buna iyilikle bakmak lazım” diyor.

On yıl Şanlıurfa’da belediye başkanlığı da yapmış olan, bu çerçevede kentte önemli bir ağırlık taşıyan Fakıbaba ekliyor: “Samimi olarak söylüyorum, (seçimde) sıfır çıkarsaydık da, böyle bir şey olmasaydı...”

14 HAZİRAN 2018’DEKİ OLAYLAR: ÖNCE ÇARŞIDA ÇATIŞMA

Son günlerde kamuoyunun gündeminde yeniden tartışılmaya başlanan bu dosya, beni bundan üç buçuk yıl kadar önce aynı konuda kaleme aldığım bir yazıya geri götürdü dün.

23 Haziran 2018 tarihinde yayımlanan, “Suruç’ta Çarşıda ve Hastanede Ne Oldu?” başlığını attığım bu yazı, 14 Haziran 2018 günü Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde meydana gelen hadiseleri konu alıyor. 24 Haziran 2018 seçimlerinden kısa bir süre önce yaşanmış bu olaylar.

Olaylar seçimde yeniden aday olan Ak Parti Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Halil Yıldızın “Bir Milyoncular Çarşı” olarak bilinen sokakta seçim çalışması yapmak üzere giyim eşyaları satılan bir mağazaya girmesinden sonra patlak veriyor. Dükkânın sahibi HADEP destekçisi olarak bilinen Celal Şenyaşar ve ailesidir.

Burada

Yazının Devamını Oku

Covid-19 salgınıyla mücadelede neredeyiz? (5) - Yeni bir dalga yaklaşıyor, yeni bir stratejiye ihtiyaç var, acilen

Geride bırakmakta olduğumuz hafta boyunca somut veriler üzerinden ve sıkça grafiklerin yardımıyla koronavirüs salgınının Türkiye’deki seyrinin girdiği tehlikeli yönelişe dikkat çekmeye çalıştım. Bugün bu serinin sonuncusu olarak bazı tespitler yapmak istiyorum.

Öncelikle, bu diziye başladığım pazartesi gününden bu yana özellikle Batı Avrupa ülkelerindeki COVID-19 vaka artışları hafta başına kıyasla daha da ciddi bir tırmanma eğilimine girdi.

Sağlık Bakanlığı Koronavirüs Bilim Kurulu Üyesi ve Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Levent Akın’ın Avrupa’daki vaka artışlarının genellikle iki üç hafta sonra Türkiye’de tekrarlandığı yolundaki uyarısını dikkate alırsak, bir dalganın ülkemize doğru yaklaşmakta olduğunu öngörebiliriz. Türkiye’de vakalar ve vefatlar zaten geçen ağustos ayından bu yana sabit bir şekilde yüksek bir eşikte seyretmektedir. Bu dalga mevcut olumsuz gidişata eklendiğinde sonucu kestirmek çok zor değildir.

Avrupa cephesinde öncelikle Almanya, İtalya, Fransa, İspanya, Avusturya, Belçika ve Hollanda gibi ülkelerde vakaları gösteren eğri hızla yukarı doğru çıkıyor. Her bir tarafta alarm çanları çalıyor, her ülkede birbiri ardına farklı nitelikte kısıtlayıcı önlemler uygulamaya konuyor.

ALMANYA’DAKİ DURUM HERKESİN GÖZÜNÜ AÇMALI

Örneğin Avusturya hükümeti, önümüzdeki pazartesi gününden başlamak üzere ülke çapında en çok 20 gün sürmek üzere toplu kapanma kararı açıkladı. Bu arada, 1 Şubat 2022’den itibaren yasal olarak aşı olma zorunluluğu getirilecek.

Belçika, zorunlu olarak hem kamuda hem de özel sektörde haftada dört gün evde, bir gün işyerinde çalışma uygulamasına geçiyor önümüzdeki hafta.

Almanya’da Şansölye Angela Merkel’in dün 16 eyaletin yöneticileriyle yaptığı toplantıda bir dizi kısıtlama önlemi alınması kararlaştırıldı. Buna göre, salgının tehlikeli sayılara çıktığı yerleşimlerde aşı olmamış kişilere bir dizi ciddi kısıtlama getirilecek. Bu kişilerin kamusal yerlere, toplu taşıma araçlarına girişleri önlenecek. Keza Alman parlamentosunda da eyaletlere geniş kısıtlama yetkileri tanıyan bir yasa tasarısı kabul edildi.

Özetle, aşı olmayanlar için hayat yavaş yavaş zorlaşmaya başladı Avrupa’da.

Yazının Devamını Oku

Covid-19 salgınında neredeyiz? (4) - Vefat sayıları üçüncü dalgadan da ağır seyrediyor

Covid-19 salgınında içinde bulunduğumuz dördüncü dalganın gerçekte ne kadar tehlikeli bir yörüngede seyrettiğine dikkat çekebilmek amacıyla bugün Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı resmi rakamlar üzerinden geçen 20 ay zarfındaki vefatların toplamlarını gösteren bir grafik paylaşmak istiyorum.

Bu tablonun önemi, sürmekte olan dördüncü dalganın insan kayıpları açısından geçen ilkbaharda yaşadığımız üçüncü dalgayı geride bıraktığını ortaya koymasıdır.

Ancak bu tablonun değerlendirmesine geçmeden önce bir noktaya değinmem gerekiyor. Sağlık Bakanlığı’nın vefatlarla ilgili verilerini kullandığımda, her seferinde görüşlerini önemsediğim tıp çevrelerinden bu rakamların sorunlu olduğu yolunda itirazlarla karşılaşıyorum. Önce bu konuya açıklık getireyim...

RAKAMLARA ÇEKİNCEYLE YAKLAŞIYORUM, ÇÜNKÜ...

Aslında bu verilere belli bir ihtiyat payı ile yaklaştığımı bundan önce bazı yazılarımda kayda geçirmiştim. Özellikle bazı tabip odalarımızın zaman zaman sahadan kendilerine gelen bilgilerle açıklanan resmi rakamlar arasındaki çelişkilere dikkat çekmeleri, tabii ki denkleme katılması gereken ciddi bir durumdur.

Ayrıca, Sağlık Bakanlığı’nın geçen yıl bir noktada kamuoyuna eksik vaka açıkladığını kabul edip eksikleri daha sonra resmi istatistiklerdeki toplama dahil etmiş olması da bakanlığın verilerine şüphe ile bakılmasına yol açan bir davranıştır.

Bu konuyu tahlil ederken hesaba kattığım kayda değer  bir durum daha var. Türkiye’nin vaka toplamında bugün dünyada altıncı sırada durmasına karşılık, vefat toplamında 19’uncu çıkması bana biraz düşündürücü geliyor.

Şu örneklerle izah etmeye çalışayım. Koronavirüs salgınında başvurulan en önemli veri tabanlarından biri olarak kabul edilen Worldometers’a dün öğle saatlerinde baktığımızda, “

Yazının Devamını Oku

COVID-19 SALGININDA NEREDEYİZ? (3) - Tehlike çanlarını duyuyor musunuz?

Bu köşede son iki gündür COVID-19 salgınının ülkemizdeki seyriyle ilgili iki ana yönelişin altını çizmeye çalıştık. Bunlardan birincisi, COVID-19 vakalarının ve bundan kaynaklanan insan kayıplarının yüksek bir sayı eşiğinde seyreden bir platoda yerleşip kalıcı hale gelmiş olmasıdır. Bunu salgının “kronikleşmesi” şeklinde adlandırabiliriz.

Dünkü yazımızda ise ikinci yöneliş olarak aşı rakamlarının alarm ölçülerinde bir yavaşlama seyrine girdiğini göstermeye çalıştık.

Bu iki faktör yan yana gelirse, mantıken bu denklemden nasıl bir sonuç çıkar?

Tabii koronavirüsün birçok Avrupa ülkesinde yeniden tırmanma eğilimine girdiğini, ayrıca Türkiye’de salgınla mücadele alanında ciddi bir gevşemenin belirdiğini de denkleme dahil ettiğinizde, sert bir türbülansa doğru süratle yol almakta olduğumuzu öngörmek güç değildir.

YOĞUN BAKIMLAR YA YÜZDE 100 YA DA YÜZDE 80 DOLU

Bugünkü yazımızda bu kaygı verici gidişatın ciddiyetini başka verilerle de desteklemeye çalışalım. Karşımızda belirmekte olan potansiyel sorunlardan biri, yeni vakaların özellikle geçen temmuz sonundan bu yana yüksek bir eşikte kilitlenmesinin sağlık sisteminin altyapısı üzerinde oluşturabileceği yüktür.

Türk Yoğun Bakım Derneği Başkanı Prof. Oktay Demirkıran’ın dün kendisine yönelttiğimiz sorulara verdiği yanıtlar, hastanelerin yoğun bakım servislerinde şimdiden bir “doluluk” sorununun yaşandığını ortaya koyuyor.

Prof. Demirkıran, “Bize gelen bilgiler, yoğun bakımlarda Türkiye çapında bir doluluğun yaşanmakta olduğunu gösteriyor. Bazı şehirlerde yoğun bakım ünitelerinin yüzde 100 oranında dolu olduğunu, bu nedenle yeni servislerin açıldığını, bazı şehirlerimizde ise doluluğun yüzde 75-80’lerde seyrettiğini görüyoruz” diye konuşuyor.

Yoğun bakım servislerindeki vakalarla aşılama arasındaki ilişkiye de dikkat çekmeliyiz. Prof.

Yazının Devamını Oku

COVID-19 salgınında neredeyiz (2) - Dikkat, aşı kampanyası irtifa kaybediyor

Sağlık Bakanlığı’nın paylaştığı aşı bilgilerini düzenli bir şekilde her sabah saat 09.00’da bir excel dosyasına işlediğimiz bir veri tabanımız var. Bunu “aşı sayacı” olarak adlandırıyoruz.

Bu sayaç, geçen ocak ayından bu yana bütün doz aralıklarında günlük, haftalık ve aylık olarak aşı kampanyasının nasıl bir seyir izlediğini yakından okuyabilmemi mümkün kılıyor.

Sayaçta bu sabah saat 09.00 itibarıyla bütün dozları içerecek şekilde toplam aşı sayısı 118 milyon 578 bin 52 olarak görünüyordu. Önceki gün yine saat 09.00’daki toplam aşı sayısı 118 milyon 378 bin 772’ydi. Yani 24 saat içinde 199 bin 280 doz aşı yapılmıştı.

Peki bu toplam dozlara göre nasıl bir dağılım gösteriyor? Yuvarlayarak ifade edersek, bu toplamın 44 bin dozu birinci, 84 bin dozu ikinci ve 70 bini dozu ise üçüncü ve dördüncü dozlar. Bir başka anlatımla, ağırlığı ikinci ve sonrasındaki dozlar oluşturuyor.

Daha önceki dönemlere bakıldığında, aşılamada kuvvetli bir temponun yakalandığı geçen temmuz ayında bir ara 24 saat içinde 1.5 milyona yaklaşan sayılara ulaşıldığı hatırlanabilir. Örnek vermek gerekirse, 30 Temmuz’dan 31 Temmuz’a geçen 24 saat zarfında 1 milyon 422 bin 127 aşı yapılmıştır.

Önceki gün itibarıyla kayda geçen bir günde 199 bin aşıyı, temmuz ayı sonunda bir günde uygulanan 1 milyon 422 bin aşıyla kıyaslarsak, temponun ne kadar düşmüş olduğunu kolaylıkla görebiliriz.

BİR AYDA YARI YARIYA GERİLEDİ

Bundan bir ay önce 13 Ekim tarihinde yayımlanan “Aşı Kampanyasının Hız Kesmesi Kaygı Verici” başlıklı yazım bu olumsuz yönelişe dikkat çekiyordu. Bu yazıda, COVID-19 vakalarının yüksek bir eşikte seyretmesi kanıksanmaya başlarken, buna paralel bir şekilde aşı kampanyasının hızının da ciddi ölçülerde gerilemekte olduğunu somut rakamlar üzerinden ortaya koymaya çalışmıştık.

Özellikle üçüncü dozun devreye girdiği temmuz ayında bir hafta içinde 7 milyon dozun üzerine çıkıldığı durumlar yaşanmıştı. Buna karşılık, özellikle sonbahara girilmesiyle birlikte ciddi bir yavaşlama belirmişti. Örneğin, 4 Ekim’de başlayan hafta içinde toplam 2 milyon 52 bin dolayındaydı yapılan toplam aşı miktarı.

Yazının Devamını Oku

Covid-19 salgınında neredeyiz? (1)- Bir yaşam biçimi olarak COVID-19 salgını

Covid-19 salgınının ülkemizdeki seyrini, açıklanan verileri dört beş haftada bir topluca gözden geçirerek ana yönelişler üzerinden değerlendirmeye çalışıyorum.

Bu konudaki son değerlendirmeyi 12 Ekim tarihinde yayımlamıştım. Bir ay sonraki verilere dün yakından baktığımda, büyük ölçüde sabit bir şekilde seyretmekte olan bir tabloyla karşılaştım. Önceki tespitleri değiştirmemi gerektiren bir durum ortaya çıkmış görünmüyordu.

Değindiğim 12 Ekim tarihli yazımın başlığı “Türkiye COVID-19’la Yaşamayı Kanıksıyor mu?” sorusunu taşıyordu. Galiba bir ay sonra bu soruya ne yazık ki “Evet” yanıtını vermemiz gerekiyor.

Aslında bu gözlemimiz okurlar açısından çarpıcı bir haber niteliği taşımıyor olabilir. Çünkü her akşam Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı verileri göz ucuyla izleyen vatandaşlar, vakaların ve ölüm sayılarının uzun bir zamandır önemli ölçüde aynı çizgide gitmekte olduğunu zaten gözlüyorlar.

Açıklanan resmi rakamlara göre, bir süredir genellikle 200 dolayında vatandaşımız ölüyor her gün salgın nedeniyle. Yani, bir büyük doğa felaketi ya da kaza meydana geldiğinde karşılaşabileceğimiz ve bunun sonucu ülke gündemini günlerce meşgul edecek bir vefat toplamı, düzenli bir şekilde tekrarlanıyor günlük bazda. 

Onların ölümü haberlerde yalnızca bir rakam olarak telaffuz ediliyor. Haberler okunurken ekranın altından geçen bantta da karşımıza çıkıyor bu bilgiler.

Ve ülkemizde herhangi bir sarsıntı yaşanmıyor. Haber bültenlerinde Sağlık Bakanlığı’nın COVID-19 paylaşımının ardından rutin bir şekilde bir sonraki habere geçiliyor.

Sonuçta, ciddi bir kanıksama hali söz konusu. COVID-19 ile yaşamanın olağan bir durum olarak kabullenildiği bir evreye geçtik.

Yazının Devamını Oku

AİHM’nin Alevi kararları ay sonunda Avrupa Konseyi’nin gündeminde

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 25 Ekim tarihindeki kabine toplantısından sonra yaptığı açıklamalar sırasında önemli bir sürprizi, konuyu birden Alevi dosyasına getirerek, bu alanda atılacak adımlardan söz etmesiydi. Erdoğan, bu çerçevede “58 ilde 1.585 cemevi ziyaret edilerek hazırlanan kapsamlı bir çalışmanın görüşüldüğünü” açıkladı.

Cumhurbaşkanı, çalışmanın içeriğiyle ilgili detaylara girmedi. Ancak açıklaması basında birçok haber ve spekülasyonu beraberinde getirdi. Cemevlerine “kültür merkezi” statüsü verilmesi, Alevi dedelerine maaş bağlanması, cemevlerinin elektrik ve su giderlerinin devlet tarafından karşılanması gibi başlıklar sıralandı muhtemel adımlar olarak.

Bu dosyanın geçmişteki seyrini izleyenler açısından AK Parti’nin 19 yıllık iktidarı döneminde bundan önce de benzer çalışmalar yapıldığı, gelgelelim bu hazırlıkların bir yere varmadığı hatırlardadır. Hatta 2010 yılında düzenlenen kapsamlı bir çalıştay süreci sonunda bir dizi somut adım önerilmişse de bunların hemen hemen hiçbiri hayata geçirilmemiştir.

2010 yılındaki bir AİHM kararının (Sinan Işık/Türkiye Davası) gereği olarak yeni kimliklerde din hanesinin yalnızca çipte tercihli hale getirilmesi ve bir başka karar sonucu zorunlu din dersleri müfredatına Alevilikle ilgili -AİHM’nin yetersiz bulduğu- bazı eklemelerin yapılması geçen dönemin başlıca adımları olmuştur bu alanda.

STRASBOURG’UN GÜNDEMİNDE ALEVİ DOSYASI VAR

Bu kez farklı olabilir mi? Bunu yaşanan tecrübenin ışığında bekleyip görmek gerekiyor. Ancak Erdoğan’ın değindiği çalışmanın birden gündeme gelmesinin gerisinde muhtemelen Avrupa Konseyi faktörünün de bulunduğunu bir tahmin olarak öne sürebiliriz.

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin 30 Kasım’da başlayacak olan AİHM kararlarının uygulanmasıyla ilgili “gözden geçirme” toplantısının gündemine baktığımda, mahkemenin Alevilerin sorunları hakkında karara bağladığı, ancak Türkiye’nin uygulamadığı dosyaların da bulunması dikkatimi çekti.

AİHM kararlarının uygulamasını Avrupa Konseyi’nin siyasi kanadı olan Bakanlar Komitesi denetliyor. Komite, bu amaçla belli aralıklarla bazen bakanlar, daha çok da daimi delegeler düzeyinde toplanıyor.

30 Kasım-2 Aralık tarihleri arasındaki toplantının açıklanmış muhtemel gündemi içinde Türkiye ile ilgili bir dizi konu var. Bunlar arasında AİHM’nin

Yazının Devamını Oku

Adalet Bakanı Gül, ‘lekelenmeme hakkı’ ve sisteme güven meselesi

Dünkü yazımız geçen pazartesi günü Adalet Bakanlığı tarafından düzenlenen “Masumiyet Karinesi ve Lekelenmeme Hakkı” başlıklı sempozyumda Anayasa Mahkemesi Başkanı Prof. Zühtü Arslan’ın konuşmasını konu alıyordu. Bugün aynı sempozyumun açılışında Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün yaptığı konuşmaya yakından bakalım.

Bugün burada masumiyet ve lekelenmeme derken insan onuruna saygıyı konuşuyor olacağız” diye sözlerine başlıyor Adalet Bakanı.

Gül, konuşmasının girişinde çok kısa bir şekilde güncel bir tartışmaya gönderme niteliği taşıyan bir ifadeyi de kayda geçiriyor. Konuşmasının dikkat çekici bu bölümü şu sözlerinde karşımıza çıkıyor:

Bizim rehberimiz hukuktur, bizim rotamız hukuktur, bizim kılavuzumuz hukuktur. ‘Biz yapalım, hukuk arkadan gelsin’ değil, ‘hukuk önden yürüsün, biz ona göre kendimizi ayarlayalım’ anlayışıdır hukuk devleti.”

Bu beyan, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun 26 Ekim tarihinde kadın muhtarlara hitaben yaptığı bir konuşmada, metruk binaların yıkımında karşılaşılan sorunlardan söz ederken sarf ettiği “Mahkeme kararı var yıkamıyoruz... Ya arkadaş, sen gece yık. Mahkeme kararı bizim arkamızdan gelsin” şeklindeki tartışma yaratan sözlerinden sonra geliyor. Bu yönüyle, Soylu’nun ifade ettiği çizgiden farklı bir hukuk anlayışını ortaya koyuyor Adalet Bakanı Gül.

462 BİN KİŞİ HAKKINDA SORUŞTURMAYA GEREK YOK KARARI ALINDI

Gül’ün konuşmasının ağırlığını “lekelenmeme hakkı” bağlamında Ceza Muhakemesi Kanunu’nda (CMK) 2017 yılında yapılan, savcıların gelen ihbarların değerlendirilmesinde takdir hakkını genişleten değişiklik oluşturuyor. Gül, “Bu önemli değişiklik hiç kimsenin asılsız, soyut, mesnetsiz isnatlarla suçlamalara maruz kalmaması için getirildi” diyerek, bunun sonucunda 462 bin kişi hakkında soruşturmaya yer olmadığına dair karar verildiğini anlatıyor.

Değindiği bu konu, kendisinin bakan olmasından kısa bir süre sonra yapılan yasal bir düzenlemeyle CMK 158’inci maddesine “İhbar ve şikâyet konusu fiilin suç oluşturmadığının herhangi bir araştırma yapılmasını gerektirmeksizin açıkça anlaşılması veya ihbar ve şikâyetin soyut ve genel nitelikte olması durumunda soruşturma yapılmasına yer olmadığına karar verilir. Bu durumda şikâyet edilen kişiye şüpheli sıfatı verilemez” hükmünün eklenmesiyle ilgili.

ESKİDEN HERKES ‘ŞÜPHELİ’ DURUMA DÜŞÜYORDU

Yazının Devamını Oku

Anayasa Mahkemesi Başkanı’ndan ‘Masumiyet Karinesi’ Uyarısı

Anayasa Mahkemesi Başkanı Prof. Zühtü Arslan’ın muhtelif vesilelerle yaptığı konuşmaların önemli bir yönü, hazırladığı metinleri ünlü düşünürler, yazarlar ve hukuk otoritelerinden yaptığı alıntılarla desteklemesidir. Geçen pazartesi günü Adalet Bakanlığı tarafından düzenlenen “Masumiyet Karinesi ve Lekelenmeme Hakkı” başlıklı sempozyumdaki konuşması da ünlü Fransız düşünür Michel Foucault’dan alıntılarla başlıyor.

Prof. Arslan, bu çerçevede Foucault’ya atıfla Avrupa’da bir zamanlar kişinin suçsuz olduğunun kendisi ya da yakınları tarafından ispatlanmasını zorunlu kılan bir yargılama modelinin benimsendiğini belirtiyor. Bunu yaparken Fransız düşünürün verdiği bazı örnekleri de hatırlatıyor.

SUÇSUZLUĞUN KANITLANMASI İÇİN SU İŞKENCESİ

 Buna göre, tarihte suçsuzluğun kanıtlanması amacıyla başvurulan bedensel sınamalar da söz konusuydu. Bunlardan biri “su işkencesi” denen bir yöntemdi. Bu yöntemde suçlanan kişinin sağ eli sol ayağına bağlanıyor ve kişi suya atılıyordu.

Prof. Arslan, “Boğulmazsa suçlu, boğulursa suçsuz olduğu anlaşılıyordu. Boğulmadığında suçluydu, zira su bile onu kabul etmiyordu. Suçsuz olduğunu ispatlaması için suyun onu kabul etmesi yani boğulması gerekiyordu.”

AYM Başkanı’nın aktardığı örneğe bakılırsa, suçlanan kişi her iki şıkta da kaybediyordu.

Prof. Arslan, bu korkutucu örneği verdikten sonra “Suçluluk karinesinden suçsuzluk karinesine geçiş uzun ve sancılı bir sürecin sonunda gerçekleşmiştir. Bu nedenle masumiyet karinesinin ve bunun yanında elbette tüm temel hak ve özgürlüklerin değerini bilmek durumundayız” diye ekliyor.

KAMU GÜCÜ KULLANANLAR KİŞİLERİ SUÇLAMAKTAN KAÇINMALI

Yazının Devamını Oku

10 Kasım’da Atatürk’ün çizdiği geleceğin değerini anlamak

Atatürk Kültür Merkezi yıkılıp yeniden büyük ölçüde eski görünümüyle inşa edildikten sonra adının aynen korunması, toplumun geniş bir kesiminde memnuniyete yol açtı.

Aslında bundan daha doğal ne olabilir ki? Aksi mi düşünülecekti?

Azımsanmayacak bir kesimde, önemli bir sanat-kültür mekânında Atatürk’ün isminin devamının dahi bir rahatlamayla karşılanmasının, pekâlâ farklı bir tercihe gidilebileceği konusunda belirmiş düşüncelerden, daha doğrusu kaygılardan kaynaklandığı anlaşılıyor.

Tabii Atatürk’ün adının kaybettirilmek, silinmek istendiği yolundaki kaygılar durup dururken ortaya çıkmıyor. Buna kaynaklık eden birçok neden gösterilebilir. Atatürk’e açıkça saygısızlık anlamına gelen, hakaret içeren kimi hareketlerin, tavırların çok yakın zamanlarda da sergilenebilmiş olması bu alandaki hassasiyetleri besliyor.

Örneğin, Ayasofya’da vaaz veren bir hocanın ismini geçirmeden Atatürk’e ağır ifadelerle saldırması, yakın zaman kesitinden aktarılacak örneklerden yalnızca biridir.

10 Kasım’ın yıldönümünde bu gibi şahısların isimlerini burada geçirmek, Atatürk’ün adını onlarla birlikte anmak bu değer bilmezliğe prim vermek olacaktır.

ATATÜRK KARŞISINDA SAMİMİYET GEREĞİ

Atatürk’ü sahiplenen çoğunluk, ona yapılan bu gibi saygısızlıklar karşısında gereken tepkiyi her zaman kuvvetli bir şekilde gösterecektir.

Bununla birlikte,

Yazının Devamını Oku

Çavuşoğlu, denge politikası ve bakanlığa adalet getirme meselesi

Geçen hafta perşembe günü TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda Dışişleri Bakanlığı bütçesi üzerindeki görüşmeler sırasında Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun yaptığı bazı açıklamaların hem Türk dış politikasının seyri hem de bakanlığın personel politikalarıyla ilgili tartışmaları bakımından altının çizilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Bu açıklamaları, kendisinin toplantı sırasında muhalefet tarafından getirilen eleştiriler ve yöneltilen sorulara yanıt vermek üzere söz aldığı oturumun son bölümünden aktarıyorum.

Dışişleri Bakanı’nın bu beyanlarından biri, Türkiye’nin bugün izlemekte olduğu dış politikada ABD ve Rusya karşısında sıkıştığı yolundaki eleştirileri konu alıyor. Çavuşoğlu, “Biz Rusya ile Amerika arasındaki dengeyi kendimize güvenerek yapıyoruz. Bu bir yalpalama değildir, o ikisinin arasında bir sıkışma değildir. İşimize nasıl geliyorsa öyle yaparız ve karşılıklı çıkarlar temelinde yaparız” diye konuşuyor.

Bakanın bu sözlerinin önemi, en azından Türkiye’nin ABD ile Rusya arasında bir dengeyi gözetme çabası içinde olduğunu ifade etmiş olmasıdır. Bakan, bu “dengenin yapıldığı” görüşündedir.

‘ABD İKİYÜZLÜ’

Çavuşoğlu, gözettiklerini söylediği dengenin kutuplarından biri olan ABD’den eleştirilerini sakınmıyor. Kısaca CAATSA diye bilinen Rusya’dan silah alan ülkelere uygulanan yaptırımları düzenleyen “ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası” bunlardan biridir.

Üzerinde durduğu konu, ABD’nin Rusya’dan Türkiye gibi S-400 almakta olan Hindistan’a CAATSA’dan muafiyet getirilmesi amacıyla yaptığı hazırlıklardır. Çavuşoğlu, ABD’nin bu başlıktaki tutumunu “samimiyetsizlik, çifte standart ve ikiyüzlülüğün göstergesi” olarak nitelendiriyor. Bu eleştirisini “Şimdi sen NATO müttefikine (Türkiye) yaptırım diyeceksin, sonra başka yerlerde işbirliği yapıyorum diye Hindistan’a işbirliği düzenleyeceksin...” diye gerekçelendiriyor.

ABD, ALMANYA VE DEMOKLES’İN KILICI

Çavuşoğlu

Yazının Devamını Oku

Nardis 20 yaşında: Hem caz kulübü, hem okul

Geçen cumartesi akşamı İstanbul’un en önemli caz kulübü olan Nardis’in 20’nci yaş günüydü. 20 yıla ulaşmak bir caz kulübü için gerçekten azımsanmayacak bir zaman süresini kat etmek anlamına geliyor. Nardis, İstanbul’da bu sürekliliğe sahip olan tek caz mekânı. Bu özel yaş günü, her şeyden önce bu mekânın markalaşmasını tamamlayarak kendisini kanıtladığını, artık bir müessese haline geldiğini gösteriyor.

Modern ve büyük kent kabul edilmenin ölçütlerinden biri de o kentin evrensel kültür ve sanata olan katkılarıysa, bu ölçütün izleneceği, yaratıcılığın hissedileceği alanlardan biri de caz kulüpleridir. Büyük şehirler aynı zamanda caz mekânlarıyla da tanınırlar. New York dediğimizde Village Vanguard ve Blue Note hemen akla gelir. Londra konu olduğunda ise Ronnie Scott’s... Bu ölçekteki caz kulüplerinin İstanbul’daki karşılığı Nardis’tir. ‘Down Beat’ gibi ABD’nin en prestijli caz dergisinde her yıl yayımlanan dünyanın en önemli caz mekânları listesinde artık İstanbul’un karşısında Nardis’in adı yazılıdır.
Nardis, 20 yıla yakın süre zarfında Türkiye’de caz müziğinin gelişmesinde birçok düzlemde değerli işlevler görmüş, bu müzik tarzını ileri taşımıştır. Kuşkusuz, en başta caz müziğinin canlı icra edildiği bir kulüp olarak cazseverlere hoş ve nezih bir atmosferde cazın zenginliğini yaşayabilecekleri bir ortam sunmuştur. Haftada altı akşam ayrı bir grubun sahneye çıktığını hesaba katarsak, geçen sürede toplamda neredeyse 5 binden fazla konser ediyor.
Ancak bir mekân olarak bundan çok fazlasıdır Nardis. Öncelikle, Türkiye’de caz müzisyenlerinin sahneye çıkıp kendilerini ifade edebilecekleri, sanatlarını icra edebilecekleri bir yaşam alanıdır. Türkiye’deki caz müzisyenleri açısından bu imkânların çok sınırlı olduğu dikkate alınırsa, Nardis 20 yıla yaklaşan bir süre bu sahneyi ayakta tutarak caz sanatçıları için bir vaha olmuştur. Pek çok genç müzisyen sahneye ilk kez burada adım atmış, caz kulübünün tozunu burada yutmuş, “Bu müziği yapabilirim” duygusunu burada kazanmıştır. Nardis bu müzisyenlerin serüvenlerinde, gelişmelerinde sağlam bir zemin olmuştur.

GENÇLERE AÇIK BİR SAHNE
Nardis’in her yıl düzenlediği ‘Genç Caz Vokal Yarışması’ kanımca Türkiye’de caz müziğine yapılan en değerli katkılardan biridir. Başlangıcından beri jüri üyesi olduğum bu yarışmada sahneye çıkan, aralarında sıkça lise öğrencilerinin de yer aldığı gençlerin heyecanlarını, yeteneklerini, enerjilerini, tutkularını yakından gözlemek, benim için her seferinde eşsiz bir tecrübedir. Her yarışmanın sonunda Nardis’in kapısından çıktığımda, Türkiye’nin beşeri sermayeden, yetenekten, yaratıcılıktan yana hiçbir sıkıntısı olmadığı, ne kadar zengin bir insan kaynağından güç aldığı düşüncesiyle, karamsarlığımı aşarak umutla yola koyuluyorum.

Yazının Devamını Oku

Türkiye hava savunmasında S-400’lerden Avrupa’ya mı yöneliyor?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın geçen hafta sonu G-20 Zirvesi için Roma’ya yaptığı ziyaret sırasındaki temaslarında kayda değer bir sürpriz ABD ile ilişkiler değil, Avrupa cephesinde ortaya çıktı.

Bu sürpriz, Türkiye’nin uzun menzilli hava savunma sistemlerinde Avrupa seçeneğine dönebileceğine, daha doğrusu dönmekte olduğuna ilişkin bir açıklamaydı.

Erdoğan’ın bu çıkışı, pazar akşamı düzenlediği basın toplantısında İtalya Başbakanı Mario Draghi ile görüşmesinin sonuçlarını anlatırken geldi.

Cumhurbaşkanı, Draghi ile buluşmasından sonra İtalya ile ilişkilerin geleceğini nasıl gördüğüne ilişkin bir soruyu yanıtlarken aynen şunları söyledi:

Bugün yaptığımız görüşmelerden sonra da şunu gördüm: Yani İtalya ile iyi şeyler düşünüyorum. Bundan sonraki süreçte de başta savunma sanayii olmak üzere SAMP-T konusunda Fransa, İtalya, Türkiye üçlüsü olarak bu konuda olumlu adımlar atacağız ve bu olumlu adımlarla birlikte de ardımızda şu andaki ticaret hacmini çok daha yukarılara çıkarmak durumundayız. En az 30 milyar dolar gibi bir rakama ulaşmayı hedefliyoruz.”

AVRUPA SEÇENEĞİ KUVVEDEN FİİLE ÇIKIYOR

Erdoğan, Roma’da Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile de buluşmuştur. Buna karşılık Fransız muhatabıyla görüşmesini gazetecilere anlatırken SAMP-T dosyasına girmemiştir.

Bununla birlikte Draghi ile görüşmesinin aktarımında, SAMP-T füze savunma sistemleri konusunda Türkiye, İtalya ve Fransa arasında üçlü bir mutabakat çerçevesinde ileri doğru bir hamle yapılacağından kesine yakın ifadelerle söz ediyor Cumhurbaşkanı.

Her halükârda, kendisinin bu ifadelerinden bir dönem Türkiye’nin gündeminde olan ancak Rusya’dan S-400 sistemlerinin tercih edilmesi ve araya giren başka bir dizi siyasi nedenle gündemden düşen Avrupa seçeneğinin yeniden Ankara’nın gündemine yerleştiğini anlıyoruz.

Yazının Devamını Oku

BM Güvenlik Konseyi’nde Türkiye-Çin gerilimi

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) Suriye konusundaki oturumlarının sonradan yayımlanan tutanakları, bu ülkede sürmekte olan krize ilişkin uluslararası camia içindeki farklı tutumları okumak açısından her zaman bilgilendirici oluyor.

Geçen hafta 27 Ekim Çarşamba günü yapılan BMGK toplantısının tutanakları, Türkiye ile Çin Halk Cumhuriyeti arasında görünüşte Suriye üzerinden yaşanan bir gerilimi gözlemek bakımından dikkat çekici bir içerik taşıyor.

Buna karşılık Çin Halk Cumhuriyeti’nin birden Türkiye’ye Suriye’de cephe almasının gerisinde Türkiye’nin Uygur Türkleri konusunda aldığı eleştirel tutumun yattığı anlaşılıyor.

ÇİN’DEN ALIŞAGELMEDİK BİR SUÇLAMA

Çin Halk Cumhuriyeti’nin BM nezdindeki Daimi Delegesi Büyükelçi Geng Shuang, BMGK toplantısında Suriye’de sahadaki insani durumu anlatırken, sözü birden Türkiye’ye getiriyor. Çin Büyükelçisi, “Türkiye’nin Suriye’nin kuzeydoğusunu yasa dışı bir şekilde işgal etmesinden sonra Allouk su istasyonundan su arzını sık sık kestiğini” iddia ediyor. Büyükelçi, “Bu durumun yüz binlerce insanı etkilediğini, ayrıca BM’nin bölgedeki insani yardım çabaları açısından muazzam güçlükler yarattığını” ileri sürüyor.

Çin Daimi Delegesi, konuşmasında Türkiye’ye uluslararası insancıl hukuk da dahil olmak üzere uluslararası hukuka uygun davranması çağrısında bulunuyor. Bu çerçevede Türkiye’ye dönük olarak sivillerin korunması, altyapı hizmetlerinin sürdürülmesi ve BM’nin insani yardım faaliyetlerine erişiminin güvence altına alınması talebini de sıralıyor.

Kuşkusuz, Çin’in bir BM Güvenlik Konseyi toplantısında Türkiye’yi bu kadar kuvvetli ifadelerle eleştirmesi çok alışılagelmiş bir durum değil. Bunun nedenini değerlendirmeden önce BMGK toplantısında yapılan bir başka konuşmaya bakalım.

RUSYA DA HAK İHLALLERİNDEN SÖZ EDİYOR

Oturumun ilginç bir diğer noktası, Çin temsilcisinden önce söz alan Rusya’nın BM nezdindeki Daimi Delege Yardımcısı

Yazının Devamını Oku

Biden ile ilişkiler bu kez F-16 dosyasında stres testine giriyor

Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerde yeni dönemin ana temalarından biri, belki de başlıcası belli oldu. Türkiye’nin ABD’den satın almak istediği 40 adet F-16 ve mevcut F-16’ların 80 kadarının modernizasyonu konusunda Biden yönetimine yaptığı talebin ABD cephesindeki seyri, ilişkileri önümüzdeki dönemde ciddi bir sınavdan geçirmeye aday.

Ancak bu süreçte basınç altına girecek tarafın daha çok ABD yönetimi olacağını söylemek mümkün. Bunun gerisinde, Biden yönetiminin Ankara’nın bu talebini karşılamak istediği takdirde dosyayı Kongre’den geçirmek için çok kuvvetli bir çaba sarf etmesi gereğinin bulunması yatıyor.

F-16 dosyası, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın geçen pazar günü Roma’da ABD Başkanı Joe Biden ile görüşmesinin en önemli gündem maddelerinden biriydi. Erdoğan’ın gazetecilere Biden’ın bu konuda kendisine “Çok kısa zamanda netice alamayabiliriz. Biliyorsunuz iki farklı bölümden, Temsilciler Meclisi ve Senato’dan geçiyor. Malum durum 50-50 ama ben elimden geleni yapacağım” dediğini aktarması, ABD Başkanı’nın meseleyi sancılı gördüğünün açık bir ifadesi.

F-35’LER YAPTIRIMA UĞRAYINCA, F-16 ARA FORMÜLÜ

Türkiye’nin talebinin Biden yönetimini sıkıntıya soktuğu bir dizi nokta var.

Birincisi, ABD yönetimi, Rusya’dan S-400 alımı nedeniyle “ABD’nin Hasımlarına Yaptırımlar Yoluyla Karşılık Verme Yasası” (CAATSA) çerçevesinde Türkiye’nin F-35 programından çıkartılmasının Türk Hava Kuvvetleri’nin geleceğine dönük modernizasyon programına ağır bir darbe vurduğunun farkında. Bu projeyle Hava Kuvvetleri’nin dördüncü nesil F-16’lardan beşinci nesil F-35 uçaklarına geçişi sağlanacaktı.

F-35’ler olmayınca, Türkiye kendi “Milli Muharip Uçağını” üretmeyi hedeflediği tarihe kadar olan geçiş dönemi için bu ihtiyacını mevcut F-16’ların bir bölümünün modernizasyonu ve sınırlı sayıda yeni F-16 alımı ile karşılamak istiyor. Bu proje, bir anlamda bir ara formül işlevi görecek.

Bu yoldan gidilmesi halinde, uzmanların 6-7 milyar dolar civarında hesapladıkları bir proje büyüklüğü, yani ABD savunma sanayisi açısından yüksek bir kazanç söz konusu.

Ancak sıkıntı şurada. Türkiye’nin F-35 programından çıkartılmasına neden olan S-400’lerin Türkiye’deki varlığı meselesi, özellikle Kongre’ye yeni F-16’ların satışını ve modernizasyonunu engelleme gerekçesini de veriyor.

Yazının Devamını Oku

Beyaz Saray açıklamasının son cümlesindeki mesaj

Geçen pazar günü Roma’da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Joe Biden arasında bir saati aşkın süren ikili görüşmede ele alınan konuların önemli bir bölümü tahmin edilebilir başlıklardı; S-400’ler sorunu, F-35 programı, Türkiye’nin F-16 talebi, Afganistan, Libya, Doğu Akdeniz gibi...

Bir de Beyaz Saray’ın açıklamasında Türkiye ile ABD arasında bu düzeydeki görüşmelerin gündemi çerçevesinde duymaya çok alışık olmadığımız bir dosya da kayda geçirildi: Demokratik kurumlar, insan hakları ve hukukun üstünlüğü...

Bu açıklamanın ne anlama geldiğine bakmak için önce biraz geriye, ikisi arasında geçen 14 Haziran tarihinde Brüksel’deki NATO Zirvesi sırasında gerçekleşen ilk görüşmeye gidelim.

BIDEN BRÜKSEL’DE GÜNDEME GETİRECEKTİ...

Bu temas, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Başkan Biden arasında geçen yıl tam bugün yapılan ABD seçimleri sonrasındaki ilk buluşmaydı. Görüşmenin belirsizlik içinde kalan yönlerinden biri, demokrasi ve insan hakları başlığının iki lider arasında gündeme gelip gelmediği sorusuydu.

Başkan Biden, geçen 20 Ocak tarihinde göreve başladıktan sonra dünyada demokrasinin ileri götürülmesi hedefini dış politikasının temel önceliklerinden biri olarak açıklamıştır. Daha sonra yönetim adına Türkiye hakkında yapılan pek çok açıklamada, demokrasi başlığı sıkça vurgu almıştır.

Bu meselelerle çok ilgili olmayan Cumhuriyetçi Donald Trump döneminin ardından, Washington’dan gelen söz konusu beyanlar ABD’nin Türkiye politikasında bir değişime işaret ediyordu.

Beyaz Saray, bu çerçevede insan hakları dosyasının Brüksel’de Biden ile Erdoğan arasındaki ilk buluşmanın gündeminde yer alacağını önceden açıklamıştı. Başkan Biden’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, görüşme öncesinde gündeme ilişkin bilgi verirken, “Değerler ve insan hakları alanındaki önemli görüş ayrılıklarını” da ele alınacak konular arasında saymıştı.

Sullivan

Yazının Devamını Oku

Türkiye-ABD ilişkilerinde bir yılı nasıl geçirdik?

ABD’de başkanlık seçimleri 3 Kasım 2020 tarihinde yapıldı.

Yani bugün itibarıyla tam bir yıl geride kalmış bulunuyor. Bu seçimi Demokrat aday Joe Biden’ın yerine Cumhuriyetçi aday Donald Trump’ın kazanması, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açık tercihiydi. Sandıktan Trump çıkmış olsaydı, muhtemelen bir kesinti olmadan “Nerede kalmıştık” diyerek bıraktıkları yerden yola devam edeceklerdi.

Gerçi aralarındaki ilişki zaman zaman meşhur “mektup krizi” ve “yaptırımlar” gibi ciddi sarsıntıların yarattığı iniş çıkışlara sahne olsa da, genel seyrine bakıldığında Erdoğan ile Trump arasında her şeye rağmen yakın bir çalışma ilişkisi yürümekteydi. Belli aralıklarla yapılan telefon görüşmeleri, muhtelif zirvelerde gerçekleştirilen ikili buluşmalar ve Beyaz Saray ziyaretlerinin gösterdiği üzere şahsi düzeyde yakın bir diyalog işliyordu.

Bu dönemin en önemli özelliği, ilişkilerdeki karar alma mekanizmasının daha çok ikisi arasındaki bu şahsi kanal üzerinden yürümesiydi. Örneğin, 2019 yılı ekim ayında Suriye’de Fırat’ın doğusundaki Barış Pınarı Harekâtı ve ABD askeri gücünün Suriye sınırından güneye çekilmesi gibi sahadaki majör gelişmeler, büyük ölçüde ikisi arasındaki telefon görüşmelerinin de önünü açtığı hadiselerdi.

Erdoğan’ın seçim sonrasındaki oyun planı benzer bir liderler diplomasisi kanalını yeni ABD Başkanı Biden ile de tesis etmekti.

ÜÇ AY SONRA GELEN TELEFON

Seçim sonuçlarının kesinleşmesinden sonra Amerikan sistemine özgü üç aya yakın bir süreye yayılan geçiş döneminin tamamlanması gerekti. Başkan Biden, olaylı bir geçiş döneminin sonunda 20 Ocak 2021 tarihinde yemin ederek işbaşı yaptı.

Bunun ardından iki lider arasında ilk temasın kurulmasına dönük bekleme aşaması başladı. Biden, kutlama amaçlı kendisiyle temas kurmak isteyen liderlere belli bir takvim içinde dönerken, Ankara’nın Beyaz Saray’dan beklediği telefon nedense bir türlü gelmiyordu.

Erdoğan

Yazının Devamını Oku

Büyükelçiler krizinden çıkan 10 sonuç

BU hafta boyunca köşemizde Ankara’daki on Batı ülkesi büyükelçiliklerinin Osman Kavala’nın tutukluğuyla ilgili olarak yaptıkları ortak bir açıklamanın yol açtığı diplomatik krizin muhtelif yönlerini ele aldık. Bugün bu tartışmayı 10 başlık altında yapacağımız nihai bir değerlendirmeyle şimdilik kapatalım.

1- BATI İLE İLİŞKİLERDE MİHENK TAŞI

Öncelikle, tanıklık ettiğimiz bu krizden çıkarmamız gereken temel sonuç, Osman Kavala dosyasının bugün Türkiye’nin Batı dünyası ile ilişkilerinde bir “mihenk taşı” niteliği kazanmış olmasıdır. Dava ile ilgili gelişmeler, karşılıklı olarak alınan pozisyonlar Türkiye-Batı ilişkileri üzerinde önemli etkiler, sarsıntılar doğurabiliyor. Kabul edelim ki başka Avrupa ülkelerinin bu açıklamaya katılmamış olmaları, çoğunun bu dosyada çok da farklı düşündüğü anlamına gelmiyor. Bu konu, Türkiye’de hukuk ve insan hakları alanlarında Batı’da algılanan sorunları sembolize eden örnek bir dosyaya dönüşmüştür. Bu yönüyle Batı ile ilişkilerde bir faktör haline gelmiştir. Buradaki kilitlenmenin devam etmesi Batı ile ilişkilerdeki sancıları artıracak; meselenin aşılması da muhtemeldir ki Batı’da bir yumuşama adımı olarak algılanıp belli bir rahatlama yaratacaktır.

2-KRİZ İDARESİ İÇİN ÖRNEK VAKA

Büyükelçiler krizi, ileride dış politika alanında “kriz idaresi” dersleri için örnek bir vaka olmaya adaydır. Ortak bir açıklama düşüncesinin büyükelçilikler cephesinde nasıl ortaya çıktığı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sert tepkisiyle nasıl tırmandığı, yürütülen diplomatik faaliyetler üzerinden çözümün nasıl bulunduğu gibi yönleri önümüzdeki günlerde ayrıntılı bir şekilde incelenecektir. Bulunan formülde kimin gerçekte gerilediği konusundaki tartışmanın sürüyor olması, herkesin kendisini geri adım atmayan taraf olarak görmesi işin ironik yönüdür. Ama bu krizin dikkatimize getirdiği en göz açıcı sonuçlardan biri, Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinin birden ne kadar süratle alevlenebileceğini göstermiş olmasıdır.

3-DIŞİŞLERİ’NİN VAZGEÇİLMEZ ÖNEMİ

Pek çok gözlemcinin üzerinde birleştiği konulardan biri, Dışişleri Bakanlığı’nın sorunun aşılmasında inisiyatif üstlenerek oynadığı roldür. Bulunan formül, -beğenilsin, beğenilmesin- son tahlilde krizin geride kalmasını sağlaması bakımından olumlu bir sonuç doğurmuştur. Krizler her zaman patlak verebilir. Diplomasinin görevi, işler kavgaya varmadan, bir kopma olmadan krize çözüm üretmektir. Dışişleri Bakanlığı, son yıllarda -maalesef- uğradığı bütün kurumsal zemin kaybına rağmen hâlâ ne kadar işlevsel olabildiğini ortaya koymuştur. Yaşanan hadise, Dışişleri Bakanlığı’nın, temsil ettiği gelenekler, kurumsal aklı ve profesyonel ölçüleri ile üzerine titrenmesi gereken bir kurum olduğunu göstermiş olmalıdır. Bu ihtiyaç, bütün dünyanın savrulma halinde olduğu günümüzde her zamankinden daha çok geçerlidir.

4-BÜYÜK KOPMA OLUR MUYDU?

Kontrol altına alınmasaydı kriz nereye kadar gidebilirdi? Bir formül bulunamasaydı, 10 büyükelçinin Ankara’dan gönderilmesi, bu ülkelerin de aynı şekilde kendi başkentlerindeki Türk büyükelçilerini “

Yazının Devamını Oku

Büyükelçiler krizinden sonra top bu kez Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin sahasında

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin 30 Kasım’da yapacağı toplantıda Osman Kavala ile ilgili alması muhtemel karara vereceği tepkiyle ilgili bir soruya verdiği yanıt yorumcuları ikiye böldü.

Bir grupta olanlar Cumhurbaşkanı’nın “Biz bildiğimizi okuruz” cümlesine odaklanırken, ikinci gruptakiler “Üzerimize düşeni yaparız” kısmının altını çiziyor.

Buradaki ikilemi değerlendirebilmek için önce geçen salı akşamı Azerbaycan ziyaretinden dönerken, uçakta gazetecilerle sohbeti sırasında Erdoğan’a yöneltilen bu konudaki soruya bakalım.

Bir meslektaşımız, sorusunun girişinde Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin (AKBK) Kavala dosyasında Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni ihlal edip etmediği konusunda bir süreci başlatabileceğini belirtiyor.

Meslektaşımız, “Bununla ilgili değerlendirmeniz nedir?” diye sorduktan sonra “Çünkü eğer bu tarihe kadar Osman Kavala serbest bırakılmazsa AİHM’nin vereceği görüş belirleyici olacak herhalde. Beklentiniz nedir?” diye ekliyor.

HEM KONSEY HEM DE AİHM’Yİ DİNLEMEK...

Erdoğan, soruya şu yanıtı veriyor:

Benim herhangi bir beklentim yok. Benim sadece tek beklentim var; biz bildiğimizi okuruz. Konsey bildiğini mi okur; okusun. Onlar ne okuyor; dinleriz, görürüz. AİHM’inkini de, Konsey’inkini de dinleriz; dinledikten sonra da biz üzerimize düşeni yaparız. Gereği neyse bunu yapacağız. Ben Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı olarak bu makamda bulunduğum sürece üzerime düşen görevi dört dörtlük yaparım. Acaba şu ne der, bu ne der; bunlara hiç bakmam. Benim aldığım terbiye bu, yetişme tarzım bu. Ölene kadar da aynen bu istikamette devam ederim, devam edeceğim.”

Görüleceği gibi Cumhurbaşkanı, önce “

Yazının Devamını Oku

Büyükelçiler krizi geride kaldı ama artçılar sürüyor

Geride bıraktığımız “Büyükelçiler Açıklaması” krizinin ortaya çıkışı, seyri ve sona eriş şekli, uluslararası alanda oldukça geniş yankılara yol açtı. Yürüyen tartışmalar üzerinden olayın yankılarının dalgalar halinde sürmekte olduğunu görüyoruz.

Kuşkusuz, Türkiye’nin Cumhurbaşkanı’nın dünyanın ABD dahil kalbur üstü 10 Batı ülkesinin büyükelçilerinin “istenmeyen adam” ilan edilmesi talimatını verdiğini açıklayarak, bu diplomatların ülkeden gönderileceği mesajını vermesi, taşıdığı potansiyel sonuçlar bakımından uluslararası boyutlarda bir krizin habercisiydi. Ve galiba pek çok insan, uçurumun kenarına yaklaşıldığı hissini en azından bir süre için yaşadı.

Böyle bir krizin kapanma şekli de özellikle yoruma ilişkin neden olduğu görüş ayrılıkları itibarıyla küçük ölçekte bir tansiyonun yaşanmasını da beraberinde getiriyor.

ABD BASININDA “GERİ ADIM MI ATTIK” SORUSU

Aslında hadisenin genel bir muhasebesini yaptığımızda önemli sonuçlarından biri, iki ayrı anlatının ortaya çıkmış olmasıdır. Krizi çözüme kavuşturmak amacıyla bulunan formülün taşıdığı esneklik, herkesin farklı bir yorum ve anlatıyla kendi kamuoyunun karşısına çıkmasını mümkün kılıyor.

Bu durum, Türk ve ABD basınının meseleye bakış farklılığında da görülebilir. ABD basını, genellikle krizin Türkiye’nin geri adım atmasıyla aşıldığı temasını işlemiştir. Türk basınının azımsanmayacak bir kesiminde de, resmi açıklamalar esas alınarak, ABD’nin geri adım attığı tezi ön plana çıkmıştır.

Burada ilginç olan nokta, iki ülke basınının da kendi yetkilileri nezdinde geri adım meselesini gündeme getirmesidir. Örneğin ABD’li gazeteciler, Türk basını ve Türk yetkililerin açıklamalarına işaret ederek, “biz” diye birinci çoğul öznesi üzerinden başlayan sorularla Beyaz Saray ve Dışişleri Bakanlığı’na -geri adım mı atıldığını- soruyorlar.

Önceki gün Beyaz Saray’da Sözcü Jen Psaki’ye yöneltilen bir soru, Osman Kavala’ya atıfla, “Türkiye’de büyükelçimizi gönderme tehdidi oldu. Bunun üzerine Viyana Sözleşmesi’ne uyduğumuzu teyit ettiğimiz bir açıklama yaptık. Bu açıklama, bütün bu işin başlamasına yol açan, tutukluluğun sürmesiyle ilgili metinden geri çekildiğimiz anlamına mı geliyor” şeklinde formüle edilmişti.

Sözcü

Yazının Devamını Oku