GeriSedat ERGİN Erdoğan’dan Trump’a ‘Maksat üzüm yemek’ yaklaşımı
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Erdoğan’dan Trump’a ‘Maksat üzüm yemek’ yaklaşımı

TRUMP yönetiminin Amerikalı rahip Andrew Brunson’ın tutukluluğu nedeniyle geçen çarşamba günü (1 Ağustos) iki bakana yaptırım uygulayacağını açıklaması Türk-ABD ilişkilerini ağır bir krizin içine soktu.

Ankara’nın bu krize soğukkanlılığın ağır bastığı, köprüleri atmaktan kaçınan, diplomasiyi ön plana çıkartan kontrollü bir tepki vermesi dikkat çekiyor.

Kuşkusuz, Ankara’nın resmi tepkisini okuyabilmek açısından belirleyicilik taşıyan nokta, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu konuda ne söyleyeceğiydi.

Cumhurbaşkanı, yaptırım kararına tepkisini göstermek için dört gün bekledi ve ilk açıklamasını geçen cumartesi günü (4 Ağustos) AK Parti Kadın Kolları Kongresi’nde yaptı. Erdoğan’ın konuşması, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Singapur’da ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ile cuma günü (3 Ağustos) yaptığı ve “yapıcı” olarak nitelendirdiği görüşmenin ertesi gününe rastladı.

Altını çizmemiz gereken bir husus, Cumhurbaşkanı’nın başkanlığının ilk 100 günlük programını açıkladığı cuma günkü basın toplantısında yaptırım krizine doğrudan girmemiş olmasıdır. Erdoğan, yalnızca “Münbiç konusunda Amerika ile yürüttüğümüz ortak çalışmaların, aramızdaki diğer sorunlardan etkilenmeden sürmesini bekliyoruz” demekle yetinmiştir. Bu sözlerinden Erdoğan’ın, krizin ilişkilerin diğer alanlarına, örneğin Suriye konusundaki askeri işbirliğine sirayet etmesini önleme çabası içinde olduğunu anlıyoruz.

*

Bu genel tespitlerden sonra şimdi Cumhurbaşkanı’nın cumartesi günkü konuşmasının analizine geçebiliriz. Hemen belirtelim ki, Erdoğan konuşmasında mesajlarını iki düzlemde veriyor. Birinci düzlemde, ABD’nin yaptırım kararının eleştirisi ve karşılıklılık ilkesi çerçevesinde başvurulan aynı tarzdaki önlemler var. ABD’nin içişleri ve adalet bakanları için alınan benzer yaptırım kararlarını “Men dakka dukka”, yani ‘Eden bulur’ şeklindeki Arap atasözüyle açıklıyor Cumhurbaşkanı.

İkinci düzlemde, sorunun müzakerelerle aşılması ve ilişkilerin yeniden ‘stratejik ortaklık’ düzeyine çıkartılması hedefinin ağır bastığını görüyoruz.

Cumhurbaşkanı’nın tutumunu açıklarken kullandığı dil, benzer krizlerde sıkça başvurduğu çatışmacı tarza kıyasla çok daha dikkatlidir. Örneğin, yaptırım kararı için Cumhurbaşkanı “Saygısız”, “Mantıklı değil”, “Kabullenilmesi asla mümkün değil”, “Fevri tutum” gibi eleştirel, ancak yine de gerilimi tırmandırmayan, özenle seçilmiş sözcüklere başvuruyor.

*

Erdoğan’ın konuşmasında, ABD’nin bu meseleyi büyüttüğüne ilişkin serzeniş tonu da dikkat çekici. “ABD’nin çok basit bazı meseleleri bu derece büyütmesini, bu arada sapla samanı karıştırmasını da üzüntüyle takip ediyoruz” şeklindeki ifadesinde bu tonu görmek mümkün.

Ayrıca, “mantık” kavramına vurgu yapması, diplomasinin rolünü ısrarla ön plana getirmesi konuşmasının en kuvvetli mesajlarından biridir. Erdoğan, ABD’nin “aklıselime döneceğini ümit ettiğini” belirterek, “Diplomasi kanalları çok yoğun bir şekilde çalışıyor. Yakında aklın yolundan giderek aramızdaki ihtilaf konularının önemli bir bölümünü geride bırakacağımızı düşünüyorum” diyerek iyimser bir dille konuşuyor.

Erdoğan, ABD ile ‘stratejik ortaklık’ ve ‘NATO müttefikliği’ kavramlarını kuvvetle sahiplenerek, yaşanan bütün olumsuzluğa rağmen ABD ile ilişkileri bu kavramlar ve karşılıklı ortak çıkarlar üzerinden yeniden düzlüğe çıkarma önerisinde bulunuyor. Ekonomik yaptırımlara gidildiğinde iki tarafın da bundan zarar göreceğini belirten, bunun yerine “kazan kazan” yaklaşımını öneren Erdoğan, “Üzüm yemek için her türlü işbirliğine varız” diyor.

*

Sorun, Erdoğan’a göre, “Derdi üzüm yemek değil bağcıyı dövmek olanlar”dan çıkıyor. Bu noktada Erdoğan, Başkan Trump’ı yönetiminin diğer kademelerinden ayırma yoluna gidiyor. “Bu sadece Evangelist, Siyonist bir yaklaşımın tezahürüdür, olayın aslı budur. Ve burada Sayın Trump çok büyük bir oyuna gelmiştir. Oyun kurucuları da gayet iyi biliyorum, onu da söyleyeyim. Ve bu oyunu Sayın Trump’ın bozması gerekir” şeklindeki sözleri konuşmasının belki de en çarpıcı bölümüdür.

Erdoğan, Evanjelist kimliğinden yola çıkarak, bu krizin sorumluluğunu daha çok ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence’e atfetme çabası içinde gözüküyor. Keza, Evanjelistlerin inancında Yahudiliğin özel bir yer tuttuğu, Evanjelistlerin de bu bağlamda İsrail ile çok sıkı ilişkileri olduğu hesaba katıldığında, Erdoğan’ın Türkiye’ye karşı bir diğer oyun kurucu olarak İsrail’i kastettiğini düşünmek mümkün.

Yaptırım kararlarına onay veren kişi olarak Trump’ın ne ölçüde bu oyunun dışında olduğu tartışmaya açıktır. Ancak Trump’ın pragmatik kimliğiyle, Erdoğan’ın yaklaşımlarında önemli bir esneklik bulacağı tartışılmaz.

X

Türkiye hava savunmasında S-400’lerden Avrupa’ya mı yöneliyor?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın geçen hafta sonu G-20 Zirvesi için Roma’ya yaptığı ziyaret sırasındaki temaslarında kayda değer bir sürpriz ABD ile ilişkiler değil, Avrupa cephesinde ortaya çıktı.

Bu sürpriz, Türkiye’nin uzun menzilli hava savunma sistemlerinde Avrupa seçeneğine dönebileceğine, daha doğrusu dönmekte olduğuna ilişkin bir açıklamaydı.

Erdoğan’ın bu çıkışı, pazar akşamı düzenlediği basın toplantısında İtalya Başbakanı Mario Draghi ile görüşmesinin sonuçlarını anlatırken geldi.

Cumhurbaşkanı, Draghi ile buluşmasından sonra İtalya ile ilişkilerin geleceğini nasıl gördüğüne ilişkin bir soruyu yanıtlarken aynen şunları söyledi:

Bugün yaptığımız görüşmelerden sonra da şunu gördüm: Yani İtalya ile iyi şeyler düşünüyorum. Bundan sonraki süreçte de başta savunma sanayii olmak üzere SAMP-T konusunda Fransa, İtalya, Türkiye üçlüsü olarak bu konuda olumlu adımlar atacağız ve bu olumlu adımlarla birlikte de ardımızda şu andaki ticaret hacmini çok daha yukarılara çıkarmak durumundayız. En az 30 milyar dolar gibi bir rakama ulaşmayı hedefliyoruz.”

AVRUPA SEÇENEĞİ KUVVEDEN FİİLE ÇIKIYOR

Erdoğan, Roma’da Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile de buluşmuştur. Buna karşılık Fransız muhatabıyla görüşmesini gazetecilere anlatırken SAMP-T dosyasına girmemiştir.

Bununla birlikte Draghi ile görüşmesinin aktarımında, SAMP-T füze savunma sistemleri konusunda Türkiye, İtalya ve Fransa arasında üçlü bir mutabakat çerçevesinde ileri doğru bir hamle yapılacağından kesine yakın ifadelerle söz ediyor Cumhurbaşkanı.

Her halükârda, kendisinin bu ifadelerinden bir dönem Türkiye’nin gündeminde olan ancak Rusya’dan S-400 sistemlerinin tercih edilmesi ve araya giren başka bir dizi siyasi nedenle gündemden düşen Avrupa seçeneğinin yeniden Ankara’nın gündemine yerleştiğini anlıyoruz.

Yazının Devamını Oku

BM Güvenlik Konseyi’nde Türkiye-Çin gerilimi

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) Suriye konusundaki oturumlarının sonradan yayımlanan tutanakları, bu ülkede sürmekte olan krize ilişkin uluslararası camia içindeki farklı tutumları okumak açısından her zaman bilgilendirici oluyor.

Geçen hafta 27 Ekim Çarşamba günü yapılan BMGK toplantısının tutanakları, Türkiye ile Çin Halk Cumhuriyeti arasında görünüşte Suriye üzerinden yaşanan bir gerilimi gözlemek bakımından dikkat çekici bir içerik taşıyor.

Buna karşılık Çin Halk Cumhuriyeti’nin birden Türkiye’ye Suriye’de cephe almasının gerisinde Türkiye’nin Uygur Türkleri konusunda aldığı eleştirel tutumun yattığı anlaşılıyor.

ÇİN’DEN ALIŞAGELMEDİK BİR SUÇLAMA

Çin Halk Cumhuriyeti’nin BM nezdindeki Daimi Delegesi Büyükelçi Geng Shuang, BMGK toplantısında Suriye’de sahadaki insani durumu anlatırken, sözü birden Türkiye’ye getiriyor. Çin Büyükelçisi, “Türkiye’nin Suriye’nin kuzeydoğusunu yasa dışı bir şekilde işgal etmesinden sonra Allouk su istasyonundan su arzını sık sık kestiğini” iddia ediyor. Büyükelçi, “Bu durumun yüz binlerce insanı etkilediğini, ayrıca BM’nin bölgedeki insani yardım çabaları açısından muazzam güçlükler yarattığını” ileri sürüyor.

Çin Daimi Delegesi, konuşmasında Türkiye’ye uluslararası insancıl hukuk da dahil olmak üzere uluslararası hukuka uygun davranması çağrısında bulunuyor. Bu çerçevede Türkiye’ye dönük olarak sivillerin korunması, altyapı hizmetlerinin sürdürülmesi ve BM’nin insani yardım faaliyetlerine erişiminin güvence altına alınması talebini de sıralıyor.

Kuşkusuz, Çin’in bir BM Güvenlik Konseyi toplantısında Türkiye’yi bu kadar kuvvetli ifadelerle eleştirmesi çok alışılagelmiş bir durum değil. Bunun nedenini değerlendirmeden önce BMGK toplantısında yapılan bir başka konuşmaya bakalım.

RUSYA DA HAK İHLALLERİNDEN SÖZ EDİYOR

Oturumun ilginç bir diğer noktası, Çin temsilcisinden önce söz alan Rusya’nın BM nezdindeki Daimi Delege Yardımcısı

Yazının Devamını Oku

Biden ile ilişkiler bu kez F-16 dosyasında stres testine giriyor

Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerde yeni dönemin ana temalarından biri, belki de başlıcası belli oldu. Türkiye’nin ABD’den satın almak istediği 40 adet F-16 ve mevcut F-16’ların 80 kadarının modernizasyonu konusunda Biden yönetimine yaptığı talebin ABD cephesindeki seyri, ilişkileri önümüzdeki dönemde ciddi bir sınavdan geçirmeye aday.

Ancak bu süreçte basınç altına girecek tarafın daha çok ABD yönetimi olacağını söylemek mümkün. Bunun gerisinde, Biden yönetiminin Ankara’nın bu talebini karşılamak istediği takdirde dosyayı Kongre’den geçirmek için çok kuvvetli bir çaba sarf etmesi gereğinin bulunması yatıyor.

F-16 dosyası, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın geçen pazar günü Roma’da ABD Başkanı Joe Biden ile görüşmesinin en önemli gündem maddelerinden biriydi. Erdoğan’ın gazetecilere Biden’ın bu konuda kendisine “Çok kısa zamanda netice alamayabiliriz. Biliyorsunuz iki farklı bölümden, Temsilciler Meclisi ve Senato’dan geçiyor. Malum durum 50-50 ama ben elimden geleni yapacağım” dediğini aktarması, ABD Başkanı’nın meseleyi sancılı gördüğünün açık bir ifadesi.

F-35’LER YAPTIRIMA UĞRAYINCA, F-16 ARA FORMÜLÜ

Türkiye’nin talebinin Biden yönetimini sıkıntıya soktuğu bir dizi nokta var.

Birincisi, ABD yönetimi, Rusya’dan S-400 alımı nedeniyle “ABD’nin Hasımlarına Yaptırımlar Yoluyla Karşılık Verme Yasası” (CAATSA) çerçevesinde Türkiye’nin F-35 programından çıkartılmasının Türk Hava Kuvvetleri’nin geleceğine dönük modernizasyon programına ağır bir darbe vurduğunun farkında. Bu projeyle Hava Kuvvetleri’nin dördüncü nesil F-16’lardan beşinci nesil F-35 uçaklarına geçişi sağlanacaktı.

F-35’ler olmayınca, Türkiye kendi “Milli Muharip Uçağını” üretmeyi hedeflediği tarihe kadar olan geçiş dönemi için bu ihtiyacını mevcut F-16’ların bir bölümünün modernizasyonu ve sınırlı sayıda yeni F-16 alımı ile karşılamak istiyor. Bu proje, bir anlamda bir ara formül işlevi görecek.

Bu yoldan gidilmesi halinde, uzmanların 6-7 milyar dolar civarında hesapladıkları bir proje büyüklüğü, yani ABD savunma sanayisi açısından yüksek bir kazanç söz konusu.

Ancak sıkıntı şurada. Türkiye’nin F-35 programından çıkartılmasına neden olan S-400’lerin Türkiye’deki varlığı meselesi, özellikle Kongre’ye yeni F-16’ların satışını ve modernizasyonunu engelleme gerekçesini de veriyor.

Yazının Devamını Oku

Beyaz Saray açıklamasının son cümlesindeki mesaj

Geçen pazar günü Roma’da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Joe Biden arasında bir saati aşkın süren ikili görüşmede ele alınan konuların önemli bir bölümü tahmin edilebilir başlıklardı; S-400’ler sorunu, F-35 programı, Türkiye’nin F-16 talebi, Afganistan, Libya, Doğu Akdeniz gibi...

Bir de Beyaz Saray’ın açıklamasında Türkiye ile ABD arasında bu düzeydeki görüşmelerin gündemi çerçevesinde duymaya çok alışık olmadığımız bir dosya da kayda geçirildi: Demokratik kurumlar, insan hakları ve hukukun üstünlüğü...

Bu açıklamanın ne anlama geldiğine bakmak için önce biraz geriye, ikisi arasında geçen 14 Haziran tarihinde Brüksel’deki NATO Zirvesi sırasında gerçekleşen ilk görüşmeye gidelim.

BIDEN BRÜKSEL’DE GÜNDEME GETİRECEKTİ...

Bu temas, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Başkan Biden arasında geçen yıl tam bugün yapılan ABD seçimleri sonrasındaki ilk buluşmaydı. Görüşmenin belirsizlik içinde kalan yönlerinden biri, demokrasi ve insan hakları başlığının iki lider arasında gündeme gelip gelmediği sorusuydu.

Başkan Biden, geçen 20 Ocak tarihinde göreve başladıktan sonra dünyada demokrasinin ileri götürülmesi hedefini dış politikasının temel önceliklerinden biri olarak açıklamıştır. Daha sonra yönetim adına Türkiye hakkında yapılan pek çok açıklamada, demokrasi başlığı sıkça vurgu almıştır.

Bu meselelerle çok ilgili olmayan Cumhuriyetçi Donald Trump döneminin ardından, Washington’dan gelen söz konusu beyanlar ABD’nin Türkiye politikasında bir değişime işaret ediyordu.

Beyaz Saray, bu çerçevede insan hakları dosyasının Brüksel’de Biden ile Erdoğan arasındaki ilk buluşmanın gündeminde yer alacağını önceden açıklamıştı. Başkan Biden’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, görüşme öncesinde gündeme ilişkin bilgi verirken, “Değerler ve insan hakları alanındaki önemli görüş ayrılıklarını” da ele alınacak konular arasında saymıştı.

Sullivan

Yazının Devamını Oku

Türkiye-ABD ilişkilerinde bir yılı nasıl geçirdik?

ABD’de başkanlık seçimleri 3 Kasım 2020 tarihinde yapıldı.

Yani bugün itibarıyla tam bir yıl geride kalmış bulunuyor. Bu seçimi Demokrat aday Joe Biden’ın yerine Cumhuriyetçi aday Donald Trump’ın kazanması, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açık tercihiydi. Sandıktan Trump çıkmış olsaydı, muhtemelen bir kesinti olmadan “Nerede kalmıştık” diyerek bıraktıkları yerden yola devam edeceklerdi.

Gerçi aralarındaki ilişki zaman zaman meşhur “mektup krizi” ve “yaptırımlar” gibi ciddi sarsıntıların yarattığı iniş çıkışlara sahne olsa da, genel seyrine bakıldığında Erdoğan ile Trump arasında her şeye rağmen yakın bir çalışma ilişkisi yürümekteydi. Belli aralıklarla yapılan telefon görüşmeleri, muhtelif zirvelerde gerçekleştirilen ikili buluşmalar ve Beyaz Saray ziyaretlerinin gösterdiği üzere şahsi düzeyde yakın bir diyalog işliyordu.

Bu dönemin en önemli özelliği, ilişkilerdeki karar alma mekanizmasının daha çok ikisi arasındaki bu şahsi kanal üzerinden yürümesiydi. Örneğin, 2019 yılı ekim ayında Suriye’de Fırat’ın doğusundaki Barış Pınarı Harekâtı ve ABD askeri gücünün Suriye sınırından güneye çekilmesi gibi sahadaki majör gelişmeler, büyük ölçüde ikisi arasındaki telefon görüşmelerinin de önünü açtığı hadiselerdi.

Erdoğan’ın seçim sonrasındaki oyun planı benzer bir liderler diplomasisi kanalını yeni ABD Başkanı Biden ile de tesis etmekti.

ÜÇ AY SONRA GELEN TELEFON

Seçim sonuçlarının kesinleşmesinden sonra Amerikan sistemine özgü üç aya yakın bir süreye yayılan geçiş döneminin tamamlanması gerekti. Başkan Biden, olaylı bir geçiş döneminin sonunda 20 Ocak 2021 tarihinde yemin ederek işbaşı yaptı.

Bunun ardından iki lider arasında ilk temasın kurulmasına dönük bekleme aşaması başladı. Biden, kutlama amaçlı kendisiyle temas kurmak isteyen liderlere belli bir takvim içinde dönerken, Ankara’nın Beyaz Saray’dan beklediği telefon nedense bir türlü gelmiyordu.

Erdoğan

Yazının Devamını Oku

Büyükelçiler krizinden çıkan 10 sonuç

BU hafta boyunca köşemizde Ankara’daki on Batı ülkesi büyükelçiliklerinin Osman Kavala’nın tutukluğuyla ilgili olarak yaptıkları ortak bir açıklamanın yol açtığı diplomatik krizin muhtelif yönlerini ele aldık. Bugün bu tartışmayı 10 başlık altında yapacağımız nihai bir değerlendirmeyle şimdilik kapatalım.

1- BATI İLE İLİŞKİLERDE MİHENK TAŞI

Öncelikle, tanıklık ettiğimiz bu krizden çıkarmamız gereken temel sonuç, Osman Kavala dosyasının bugün Türkiye’nin Batı dünyası ile ilişkilerinde bir “mihenk taşı” niteliği kazanmış olmasıdır. Dava ile ilgili gelişmeler, karşılıklı olarak alınan pozisyonlar Türkiye-Batı ilişkileri üzerinde önemli etkiler, sarsıntılar doğurabiliyor. Kabul edelim ki başka Avrupa ülkelerinin bu açıklamaya katılmamış olmaları, çoğunun bu dosyada çok da farklı düşündüğü anlamına gelmiyor. Bu konu, Türkiye’de hukuk ve insan hakları alanlarında Batı’da algılanan sorunları sembolize eden örnek bir dosyaya dönüşmüştür. Bu yönüyle Batı ile ilişkilerde bir faktör haline gelmiştir. Buradaki kilitlenmenin devam etmesi Batı ile ilişkilerdeki sancıları artıracak; meselenin aşılması da muhtemeldir ki Batı’da bir yumuşama adımı olarak algılanıp belli bir rahatlama yaratacaktır.

2-KRİZ İDARESİ İÇİN ÖRNEK VAKA

Büyükelçiler krizi, ileride dış politika alanında “kriz idaresi” dersleri için örnek bir vaka olmaya adaydır. Ortak bir açıklama düşüncesinin büyükelçilikler cephesinde nasıl ortaya çıktığı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sert tepkisiyle nasıl tırmandığı, yürütülen diplomatik faaliyetler üzerinden çözümün nasıl bulunduğu gibi yönleri önümüzdeki günlerde ayrıntılı bir şekilde incelenecektir. Bulunan formülde kimin gerçekte gerilediği konusundaki tartışmanın sürüyor olması, herkesin kendisini geri adım atmayan taraf olarak görmesi işin ironik yönüdür. Ama bu krizin dikkatimize getirdiği en göz açıcı sonuçlardan biri, Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinin birden ne kadar süratle alevlenebileceğini göstermiş olmasıdır.

3-DIŞİŞLERİ’NİN VAZGEÇİLMEZ ÖNEMİ

Pek çok gözlemcinin üzerinde birleştiği konulardan biri, Dışişleri Bakanlığı’nın sorunun aşılmasında inisiyatif üstlenerek oynadığı roldür. Bulunan formül, -beğenilsin, beğenilmesin- son tahlilde krizin geride kalmasını sağlaması bakımından olumlu bir sonuç doğurmuştur. Krizler her zaman patlak verebilir. Diplomasinin görevi, işler kavgaya varmadan, bir kopma olmadan krize çözüm üretmektir. Dışişleri Bakanlığı, son yıllarda -maalesef- uğradığı bütün kurumsal zemin kaybına rağmen hâlâ ne kadar işlevsel olabildiğini ortaya koymuştur. Yaşanan hadise, Dışişleri Bakanlığı’nın, temsil ettiği gelenekler, kurumsal aklı ve profesyonel ölçüleri ile üzerine titrenmesi gereken bir kurum olduğunu göstermiş olmalıdır. Bu ihtiyaç, bütün dünyanın savrulma halinde olduğu günümüzde her zamankinden daha çok geçerlidir.

4-BÜYÜK KOPMA OLUR MUYDU?

Kontrol altına alınmasaydı kriz nereye kadar gidebilirdi? Bir formül bulunamasaydı, 10 büyükelçinin Ankara’dan gönderilmesi, bu ülkelerin de aynı şekilde kendi başkentlerindeki Türk büyükelçilerini “

Yazının Devamını Oku

Büyükelçiler krizinden sonra top bu kez Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin sahasında

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin 30 Kasım’da yapacağı toplantıda Osman Kavala ile ilgili alması muhtemel karara vereceği tepkiyle ilgili bir soruya verdiği yanıt yorumcuları ikiye böldü.

Bir grupta olanlar Cumhurbaşkanı’nın “Biz bildiğimizi okuruz” cümlesine odaklanırken, ikinci gruptakiler “Üzerimize düşeni yaparız” kısmının altını çiziyor.

Buradaki ikilemi değerlendirebilmek için önce geçen salı akşamı Azerbaycan ziyaretinden dönerken, uçakta gazetecilerle sohbeti sırasında Erdoğan’a yöneltilen bu konudaki soruya bakalım.

Bir meslektaşımız, sorusunun girişinde Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin (AKBK) Kavala dosyasında Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni ihlal edip etmediği konusunda bir süreci başlatabileceğini belirtiyor.

Meslektaşımız, “Bununla ilgili değerlendirmeniz nedir?” diye sorduktan sonra “Çünkü eğer bu tarihe kadar Osman Kavala serbest bırakılmazsa AİHM’nin vereceği görüş belirleyici olacak herhalde. Beklentiniz nedir?” diye ekliyor.

HEM KONSEY HEM DE AİHM’Yİ DİNLEMEK...

Erdoğan, soruya şu yanıtı veriyor:

Benim herhangi bir beklentim yok. Benim sadece tek beklentim var; biz bildiğimizi okuruz. Konsey bildiğini mi okur; okusun. Onlar ne okuyor; dinleriz, görürüz. AİHM’inkini de, Konsey’inkini de dinleriz; dinledikten sonra da biz üzerimize düşeni yaparız. Gereği neyse bunu yapacağız. Ben Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı olarak bu makamda bulunduğum sürece üzerime düşen görevi dört dörtlük yaparım. Acaba şu ne der, bu ne der; bunlara hiç bakmam. Benim aldığım terbiye bu, yetişme tarzım bu. Ölene kadar da aynen bu istikamette devam ederim, devam edeceğim.”

Görüleceği gibi Cumhurbaşkanı, önce “

Yazının Devamını Oku

Büyükelçiler krizi geride kaldı ama artçılar sürüyor

Geride bıraktığımız “Büyükelçiler Açıklaması” krizinin ortaya çıkışı, seyri ve sona eriş şekli, uluslararası alanda oldukça geniş yankılara yol açtı. Yürüyen tartışmalar üzerinden olayın yankılarının dalgalar halinde sürmekte olduğunu görüyoruz.

Kuşkusuz, Türkiye’nin Cumhurbaşkanı’nın dünyanın ABD dahil kalbur üstü 10 Batı ülkesinin büyükelçilerinin “istenmeyen adam” ilan edilmesi talimatını verdiğini açıklayarak, bu diplomatların ülkeden gönderileceği mesajını vermesi, taşıdığı potansiyel sonuçlar bakımından uluslararası boyutlarda bir krizin habercisiydi. Ve galiba pek çok insan, uçurumun kenarına yaklaşıldığı hissini en azından bir süre için yaşadı.

Böyle bir krizin kapanma şekli de özellikle yoruma ilişkin neden olduğu görüş ayrılıkları itibarıyla küçük ölçekte bir tansiyonun yaşanmasını da beraberinde getiriyor.

ABD BASININDA “GERİ ADIM MI ATTIK” SORUSU

Aslında hadisenin genel bir muhasebesini yaptığımızda önemli sonuçlarından biri, iki ayrı anlatının ortaya çıkmış olmasıdır. Krizi çözüme kavuşturmak amacıyla bulunan formülün taşıdığı esneklik, herkesin farklı bir yorum ve anlatıyla kendi kamuoyunun karşısına çıkmasını mümkün kılıyor.

Bu durum, Türk ve ABD basınının meseleye bakış farklılığında da görülebilir. ABD basını, genellikle krizin Türkiye’nin geri adım atmasıyla aşıldığı temasını işlemiştir. Türk basınının azımsanmayacak bir kesiminde de, resmi açıklamalar esas alınarak, ABD’nin geri adım attığı tezi ön plana çıkmıştır.

Burada ilginç olan nokta, iki ülke basınının da kendi yetkilileri nezdinde geri adım meselesini gündeme getirmesidir. Örneğin ABD’li gazeteciler, Türk basını ve Türk yetkililerin açıklamalarına işaret ederek, “biz” diye birinci çoğul öznesi üzerinden başlayan sorularla Beyaz Saray ve Dışişleri Bakanlığı’na -geri adım mı atıldığını- soruyorlar.

Önceki gün Beyaz Saray’da Sözcü Jen Psaki’ye yöneltilen bir soru, Osman Kavala’ya atıfla, “Türkiye’de büyükelçimizi gönderme tehdidi oldu. Bunun üzerine Viyana Sözleşmesi’ne uyduğumuzu teyit ettiğimiz bir açıklama yaptık. Bu açıklama, bütün bu işin başlamasına yol açan, tutukluluğun sürmesiyle ilgili metinden geri çekildiğimiz anlamına mı geliyor” şeklinde formüle edilmişti.

Sözcü

Yazının Devamını Oku

Krizin çözümünü pazar günü başlayan diplomasi seferberliği getirdi

İleride bu dönemin tarihi yazılırken muhtemelen “10 Büyükelçi Hadisesi ” diye adlandırılacak oldukça sıkıntılı bir krizi geride bıraktık önceki akşam. Türkiye’nin Batı dünyası ile ilişkilerinin bir kazaya uğrama noktasına çok yaklaştığı bir kriz, hafta sonunda başlayan ve pazartesi gününe uzanan, Dışişleri Bakanlığı’nın devrede olduğu yoğun bir diplomasi sonucunda bulunan bir formülle atlatılmış oldu.

Geriye dönüp baktığımızda bu krizin başlıca şu dönemeçlerden geçtiğini görüyoruz:

18 EKİM:

BÜYÜKELÇİLER AÇIKLAMASI

Kriz, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 17 Ekim Pazar günü Afrika gezisinin ilk durağı olan Angola’ya hareket etmesinden bir gün sonra patlak verdi. Ankara’da ABD, Almanya ve Fransa dahil 10 Batı ülkesinin büyükelçilikleri, 18 Ekim Pazartesi günü Osman Kavala’nın gözaltına alınmasının dördüncü yıldönümü dolayısıyla, kendisinin tutukluluğunun sona erdirilmesini öngören AİHM kararını hatırlatan ve serbest bırakılması çağrısına yer veren bir ortak açıklama yayımladılar sosyal medya hesapları üzerinden.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, büyükelçilerin bu çıkışını Angola’nın başkenti Luanda’da öğrendi. Afrika gezisinde kendisine eşlik eden Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile bu konudaki ilk görüşmeyi burada yaptıkları anlaşılıyor.

19 EKİM:

 BÜYÜKELÇİLER UYARILIYOR

Ankara’nın açıklamaya tepkisi sert oldu. İmzacı büyükelçiler ertesi gün, yani 19 Ekim Salı günü Dışişleri Bakanlığı’na çağrıldılar. Kendilerini topluca kabul eden Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi

Yazının Devamını Oku

'İstenmeyen adam' krizinden ne anladım?

Bu yazıyı dün öğleden sonra yazmaya koyulduğumda, Osman Kavala açıklaması nedeniyle 10 Batı ülkesi büyükelçinin “istenmeyen adam” ilan edilmesi konusunda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlığında yapılacak kabine toplantısındaki değerlendirmeler sonucu nasıl bir kararın çıkacağı belli değildi.

Kararın Erdoğan’ın geçen cuma günü açıkladığı şekilde değiştirilmeden aynen mi hayata geçirileceğini yoksa bulunacak bir formülle krizin ilişkilerde kopmaya gitmeden geride mi bırakılacağını henüz bilmiyorduk.

Tek bildiğimiz, neresinden bakılırsa bakılsın, daha önce rastlamadığımız, diplomasi tarihinde, kitaplarda pek emsali bulunmayan bir kriz ihtimalinin yol açtığı kaygı verici bir belirsizlikle karşı karşıya olduğumuz gerçeğiydi.

TÜRKİYE BU ÜLKELERLE AYNI KURUMLARDA

Devletler arası ilişkilerde büyükelçilerin “istenmeyen adam” ilan edilmesi uygulaması çok istisnai olmakla birlikte, pekala başvurulan bir yöntem. Ancak, çok büyük krizler patlak verdiğinde, genellikle ülkelerin aralarındaki köprüleri atma noktasına geldikleri eşiklerde karşılaşılıyor bu uygulamayla.

Büyükelçilerin bu şekilde gönderilmesinin karşı kamplarda bulunan ya da çatışan ülkeler arasında yaşanması anlaşılabilir bir hadise. Oysa Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “istenmeyen adam” tasarrufunu telaffuz ettiği ülkelerin çoğu ile Türkiye yakın kurumsal işbirliği içinde, bir kısmıyla müttefik durumunda.

Bunların çoğu Türkiye’nin NATO, Avrupa Konseyi (AK), Avrupa Güvenlik İşbirliği Teşkilatı (AGİT) gibi uluslararası örgütlerde birlikte üye olduğu, aynı hedefleri taahhüt ettiği ülkeler. Tam üyelik müzakereleri durmuş olsa da Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) ile ortaklık ilişkisi var. İşin bu yönü içinden geçmekte olduğumuz hadiseye her bakımdan alışılmamış bir görüntü kazandırıyor.

Yeni Zelanda hariç tutulursa Türkiye’nin diğer 9 ülkeyle muhtelif uluslararası örgütler içindeki üyelik ya da ortaklık örtüşmelerini şöyle sıralayabiliriz:

ABD: (NATO/AGİT), Kanada: (NATO, AGİT), Almanya: (NATO, AB, AK, AGİT), Fransa: (NATO, AB, AK, AGİT), Hollanda: (NATO, AB, AK, AGİT), Danimarka: (NATO, AB, AK, AGİT), İsveç: (AB, AK, AGİT), Finlandiya: (AB, AK, AGİT), Norveç: (NATO, AK, AGİT)...

Yazının Devamını Oku

AB ile ilişkilerde kendini tekrarlayan temalar meselesi

Avrupa Komisyonu’nun Türkiye ile ilgili yıllık raporlarını değerlendirip üzerine yazı yazmak, her seferinde kendisini tekrarlayan rutin bir egzersize dönüşmüş bulunuyor.

Bu gözlem yalnızca AB raporlarına dönük değil; AB’nin yaptığı tespitlere, getirdiği eleştirilere önemli ölçüde Ankara’nın verdiği tepkileri de içeriyor.

Daha önce yaptığınız değerlendirmeleri tekrarladığınızı fark ettiğinizde, yaşanmış bir anı bir daha yaşama duygusunun içinde buluyorsunuz kendinizi. Sonuçta Türkiye-AB ilişkisini izleyen, bu ilişki üzerine fikir imal etmeye çalışan gözlemcileri sıkıntılı bir ruh hali bekliyor, sizin anlayacağınız.

EN ÇOK KULLANILAN TERMİNOLOJİ: GERİYE GİDİŞ

Bu gözlemi önce AB tarafının kullandığı standart terminoloji üzerinden ileri sürmek mümkün. Şöyle ki, son yıllarda özellikle demokrasi, insan hakları, ifade özgürlüğü, yargı bağımsızlığı gibi alanlarda AB raporlarında Türkiye hakkında en çok kullanılan ifadelerden biri gerileme, geriye giriş anlamındaki “backsliding” fiili.

Bu raporları düzenli izleyenler açısından her seferinde başvurulan pratiklerden biri, barometreye bakar gibi, bu sözcüğün kaç kez kullanıldığını karşılaştırmalı bir şekilde incelemek oluyor. Geçen yıl 10 Ekim 2020 tarihinde “Türkiye-AB ilişkisinin dokusu değişiyor” başlığıyla yayımlanan 2020 AB raporuyla ilgili yazımı dün yeniden okurken şunu gördüm: Bu yazıda “backsliding” sözcüğünün tam 26 kez kullanıldığı tespitini yapmışım. Bir önceki 2019 raporunda ise 27 kez kullanıldığını hatırlatıp eklemişim:

 “Aslında ikisini yan yana koyduğumuzda, AB Komisyonu’nun bu başlıklarda geriye gidişi bir süredir Türkiye’deki yerleşik yöneliş olarak gördüğü ortaya çıkıyor.”

Peki bu yılki raporda kaç kez kullanılmış? Toplam 120 sayfa tutan raporda tam 33 kez tekrarlanmış. Buradaki artıştan yola çıkarak, değindiğimiz yerleşik geriye gidiş yönelişinin AB’nin gözünde daha da ağırlaşmakta olduğu sonucunu çıkarabiliriz, rapora hâkim olan ana bakışı anlatmak açısından.

TÜRKİYE AB’DEN 

Yazının Devamını Oku

Eski sayfaları çevirip Suriye politikasının muhasebesini yapınca

Bu hafta kaybettiğimiz Türkiye’nin saygın dış politika yazarı Sami Kohen’in Suriye konusundaki öngörülerinin isabetini anlatmak üzere kaleme aldığımız dünkü yazımız, kendisinin 28 Ağustos 2012 tarihinde kaleme aldığı bir makaleye odaklanıyordu. Bu makale, Kohen’in Türkiye’nin izlediği Suriye siyasetinin yaratmakta olduğu riskler ve güvenlik sorunlarıyla ilgili daha o günlerde kuvvetli uyarılarda bulunduğunu gösteriyordu.

Aynı yazıda, İçişleri Bakanlığı Göç İşleri Genel Müdürlüğü’nün istatistiklerinden yola çıkarak, Kohen’in makalesinin çıktığı 2012 yılının sonu itibarıyla Türkiye’de “geçici koruma” altına alınmış Suriyeli sığınmacıların sayısını da 14 bin 237 olarak aktarmıştık.

Dosyaları dün yeniden gözden geçirirken, bu verilere karşılık, 2012 yılı sonu itibarıyla Suriyeli sığınmacı sayısının gerçekte bu rakamın bir hayli üstüne çıkmış olduğunu fark ettim. Yanlış bilgilendirmeyi düzeltmek için bu yazıda vereceğim rakamlarla konuya açıklık getirme ihtiyacı duyuyorum.

REJİMİN ÇÖKMESİ BEKLENİYORDU

Bu arada, konuyu başka kaynaklardan araştırırken, dönemin Dışişleri Bakanı Prof. Ahmet Davutoğlu’nun 20 Ağustos 2012 tarihinde, yani Kohen’in uyarı yazısından tam sekiz gün önce Hürriyet’te yayımlanan, köşe yazarı İsmet Berkan’a verdiği ilginç bir mülakatla karşılaştım.

Davutoğlu, bu mülakatta Suriye karşısında izlenen politikayı kuvvetli bir şekilde savunurken, “Suriye’de halkı ayaklanmaya biz çağırmadık, biz teşvik etmedik. Herhangi bir ülkede halka ‘ayaklanın, demokrasi isteyin’ diyecek olursak bu o ülkelerin içişlerine karışmak olur. Suriye’de halk sokağa çıktı. Biz ondan sonra Suriye halkını destekledik. Tutumumuz belli, biz Suriye halkının yanındayız” diye konuşuyor.

Dışişleri Bakanı, özellikle Suriye’nin kuzey bölgelerinde kara ordusunun hakimiyeti kaybettiğini belirterek, “Şam’da bile şehrin önemli bir bölümü muhalefetin kontrolünde artık. Esad o yüzden hava kuvvetlerini kullanmaya başladı. Bu yüzden katliamların boyutu da büyüdü, maalesef artık daha fazla insan öldürüyor rejim. Kendi halkını havadan bombalıyor” diye ekliyor.

Hatırlanacaktır, o tarihlerde Suriye ordusunun sahada gerilemeye başlaması birçok çevrede rejimin kısa zamanda düşebileceği yolunda kuvvetli beklentilere de yol açmıştı. Örneğin, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın iki hafta sonra 5 Eylül 2012 tarihinde AK Parti’nin genişletilmiş grup toplantısındaki konuşmasında “İnşallah biz en kısa zamanda Şam’a gidecek, oradaki kardeşlerimizle  muhabbetle kucaklaşacağız. O gün de yakın. İnşallah Selahaddin Eyyubi’nin kabri  başında Fatiha okuyacak, Emevi Camisi’nde namazımızı da kılacağız” şeklindeki sözleri, o dönemin en çok iz bırakan beyanlarından biridir.

ANKARA KRİTİK EŞİĞİ 100 BİN OLARAK BELİRLEMİŞTİ

Yazının Devamını Oku

Sami Kohen’in 2012 yazında Türkiye’nin Suriye politikasında gördüğü hata neydi?

Bugün toprağa vereceğimiz değerli meslek büyüğümüz Sami Kohen hakkında dünkü yazımı kaleme almadan önce kendisiyle ilgili notlarıma ve arşivdeki belgelere göz gezdiriyordum. Bu sırada kendisinin Milliyet gazetesinde 28 Ağustos 2012 tarihinde yayımlanmış “Dördüncü yol yok muydu” başlığını taşıyan bir makalesiyle karşılaştım.

Sami Bey o zaman ne yazmış acaba” merakıyla metni okumaya başladığımda, Türkiye’nin Suriye politikasıyla ilgili bugün içinde bulunduğumuz sıkıntılı duruma ışık tutan kapsamlı bir eleştiri yazısıyla karşı karşıya olduğumu fark ettim.

TÜRKİYE ESAD İLE KÖPRÜLERİ ATTIKTAN SONRA

Bu yazıya geçmeden önce o dönemdeki konjonktürü hatırlayalım. Suriye’de ilk gösterilerin 2011 ilkbaharında patlak vermesinden sonra Türkiye, uzun bir süre Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ile diyalog içinde kalarak kendisini reform adımları atması yönünde ikna etmeye çalışmıştı. Dönemin Dışişleri Bakanı Prof. Ahmet Davutoğlu ve başka yetkililer bu amaçla Şam’a giderek Esad ile görüşmüş, ancak bu yöndeki ısrarlı telkinler bir sonuç getirmemişti.

Rejimin muhalefete sert bir karşılık vermesiyle birlikte girilen tırmanmayla Suriye kısa zamanda bir içsavaş sarmalına girmişti. Türkiye 25 Mart 2012 tarihinde Şam’daki büyükelçiliğini kapatmış, rejimle köprüleri atarak bütün ağırlığıyla Suriye muhalefetini hem askeri hem de siyasi olarak desteklemeye yönelmişti. Kohen’in yazısının yayımlandığı 28 Ağustos 2012 tarihi, Türkiye’nin rejimi devirmek üzere içsavaşta açıkça taraf olmasından sonraki döneme denk geliyor.

Hükümetin bu tercihi o dönemde Türkiye’de tartışmalara yol açmıştı. Kohen de yazısını zaten Davutoğlu’nun Türkiye’nin izlediği bu politikanın pekâlâ isabetli olduğunu savunmak üzere o günlerde yaptığı bir dizi açıklamayı değerlendirmek üzere kaleme almış.

TÜRKİYE’NİN

ELİNDEKİ ÜÇ SEÇENEK

Kohen

Yazının Devamını Oku

Sami Kohen’e veda ederken

Türkiye’de gazeteciliğin tarihinde çok özel ve ağırlıklı bir yeri bulunan Sami Kohen, önceki akşam 93 yaşında aramızdan ayrıldı. Türkiye, yalnızca eşsiz bir insanı, büyük bir gazeteciyi değil, aynı zamanda itibarlı bir müessesesini de kaybetti.

Sami Kohen’e 14 Şubat 2019 tarihinde “Global İlişkiler Forumu” isimli düşünce kuruluşu tarafından onur üyeliği takdim edilmesi dolayısıyla düzenlenen törende, kendisini takdim konuşmalarından birini yapmam istenmişti.

Kariyerinin ilk döneminde uzun yıllar diplomasi muhabirliği yapmış ve zaman zaman bazı gelişmeleri Sami Kohen ile sahada birlikte izlemiş, ayrıca bir dönem Milliyet’te kendisiyle birlikte çalışmış bir gazeteci olarak, bu alanın duayeni hakkında kürsüden bu konuşmayı yapmak, benim açımdan kıvanç duyulacak bir olaydı.

Konuşmamda iki düzlemde değerlendirmiştim Kohen’in gazeteciliğini ve yazarlığını. Bunlardan birincisi, Türkiye’de dış haberciliğin gelişmesinde, dış politika yorumculuğunun yerleşmesinde oynadığı roldü. İkincisi, bu rolü oynarken mesleki ölçülerde, gazetecilik standartlarında çıtayı yükseğe çekmiş olmasıydı.

DIŞ HABERCİLİĞİN ÖNÜNÜ AÇTI

 Birincisiyle başlarsak, Türk basınında dış haberciliğin önünü açan, ilk kez bir dış haberler servisi kuran, çalıştığı gazetede yalnızca dış haberlere ayrılmış bir sayfa hazırlanmasının başını çeken gazeteci olarak görüyoruz kendisini. Tabii 1950’li yılların başlarından, haberleşme imkânlarının bugünkü gibi gelişmediği bir dönemden söz ediyoruz. Bu yönüyle gazetelerin dış haberler servisleri dünya ile Türkiye arasında en önemli köprülerden biri olma işlevini görüyorlardı.

Kohen’in bu alanda getirdiği bir yenilik, dış haberci olarak masada kalmayıp sıkça sahaya çıkması, gazete merkezinde dış haberler servisini yönetip bu sayfayı hazırlarken, mesaisini muhabirlik ve köşe yazarlığıyla da tamamlamasıydı.

İlk yurtdışı görevi 1955 yılında Kıbrıs sorunu üzerinde Türkiye, Yunanistan, Birleşik Krallık dışişleri bakanları (Zorlu, Stefanapoulos, Macmillan) ve adadaki iki cemaatin liderleri (Dr. Küçük ve Makarios) arasında yapılan Londra Konferansı’nı izlemek olmuştu. Daha sonra 1965 yılında “Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı” Başpiskopos Makarios ile Türk basınından ilk mülakatı yapan gazeteciydi.

Sonuçta günlük gazetede çalışmaya 1950 yılında başladığını, geçen 27 Nisan 2021 tarihine kadar Milliyet’teki köşesini düzenli bir şekilde yazdığını ve en son 25 Eylül tarihine kadar haftada bir mülakat şeklinde değerlendirmeler yaptığını dikkate aldığımızda, 70 yılın üstüne çıkan bir tecrübe söz konusu.

Yazının Devamını Oku

Merkel’in Türkiye’ye bakışında çıkarlar ve değerler meselesi

Önümüzdeki günlerde görevinden ayrılıp emeklilik hayatına başlayacak olan Almanya Şansölyesi Angela Merkel, geçen cumartesi günü veda amaçlı günübirlik bir ziyaret için İstanbul’a gelerek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la görüştü.

Buluşmadan sonra ikisinin birlikte düzenledikleri basın toplantısını izleyenler, 16 yıldır yürüttükleri mesainin muhasebesinden ve bu süre içinde aralarındaki diyalogun seyrinden genel hatlarıyla memnuniyet duyan iki muhatap buldular karşılarında.

Gerek Merkel’’in gerek Erdoğan’ın açıklamaları, karşılıklı olarak birçok konuda yaşadıkları görüş ayrılıklarına ve halen sürmekte olan sorunlara rağmen, ilişkinin seyrinin bütününe bakıldığında olumlu bir bakışa sahip olduklarını ortaya koydu.

Bu arada, sıcak bir ortamda geçen basın toplantısında birbirlerinden övgüyü de esirgemediler. Örneğin Merkel’in Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ikili işbirliğine önem atfettiklerini belirterek, “Türkiye’de çok şey gelişti. Çok gelişme oldu altyapı açısından olsun, İstanbul’a baktığımızda bunu görüyoruz... Son defa Ankara’ya geldiğimde ne kadar önemli bir idari yapı, bir yönetimin burada olduğunu... Orada yaşayan insanlar(ın) ekonomik sorunlara rağmen standartların yükseldiğini de görebiliyordum” şeklinde konuşması, Erdoğan dönemine dönük kuvvetli övgü ifadeleridir.

Keza Erdoğan, zaman zaman Şansölye Merkel ile “Sıkıntılı dönemler yaşamakla birlikte bunları aşıp işbirliğini ileri taşımayı her zaman başardıklarını” söyledi. Merkel’in “her zaman sağduyulu ve çözüm odaklı bir yaklaşım sergilediğini” anlattı.

TÜRKİYE’NİN TAM ÜYELİK PERSPEKTİFİNİN KAYBOLMASINDA ROL OYNADI

Kuşkusuz, geride bıraktıkları 16 yılın muhasebesinde krizli dönemler de var. Örneğin, 2017’de Türkiye’deki başkanlık sistemine ilişkin anayasa referandumu öncesinde Berlin’in AK Parti’ye Almanya’da miting yapma izni vermemesi üzerine Erdoğan’dan gelen “Nazilik” de dahil ağır eleştirilerin, iki ülkenin ilişkilerini soktuğu türbülanslar hafızalardan silinmiş değildir. Buna karşılık son tahlilde karşılıklı çıkarların ağır basması ve özellikle Merkel’in geleneksel pragmatizmi ile bu gibi sarsıntılar bir şekilde aşılmıştır.

Geride bıraktığımız döneme baktığımızda, Şansölye Merkel’in Türkiye karşısındaki politikasında ana başlıklarda şu yönelişlerin altını çizmek mümkündür.

Türkiye ile AB arasındaki tam üyelik görüşmelerinin bugün gündemden düşmüş olması, hem AB hem de Türkiye cephesindeki pek çok faktörün bir araya gelmesinin bir sonucudur. Ancak Avrupa cephesine baktığımızda şunu görüyoruz: Tam üyelik müzakereleri 3 Ekim 2005 tarihinde başlamasından çok kısa bir süre sonra 22 Kasım 2005 tarihinde

Yazının Devamını Oku

Türkiye Tel Rıfat’ta kendi göbeğini kendi kesebilir mi?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın PKK/YPG’nin Suriye’nin batısındaki son terör eylemlerinden sonra geçen pazartesi akşamı yaptığı “Artık tahammülümüz kalmadı. Buralardan kaynaklanan tehditleri ya oralarda etkin olan güçlerle birlikte ya da kendi imkânlarımızla bertaraf etmekte kararlıyız” açıklamasıyla başlayan Tel Rıfat’a askeri harekât tartışması bütün yoğunluğuyla sürüyor.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun çarşamba günü “Bizim de yapmamız gereken kendi göbeğimizi kendimiz kesmektir” şeklindeki çıkışını, önceki gün Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın “Yapılması gereken ne varsa bugüne kadar yapıldığı gibi, yeri ve zamanı geldiğinde aynı şekilde yapılacak” yolundaki beyanı izledi.

Erdoğan’ın işbirliği için adres gösterdiği “Oralarda etkin olan güçler” ifadesiyle kastettiği kuşkusuz öncelikle Rusya. Peki Rusya, Tel Rıfat’ta YPG’ye karşı Türkiye ile işbirliğine girer mi? Girmediği takdirde Türkiye’ye tek başına yürüteceği bir operasyon için yeşil ışık yakabilir mi? Yakmadığı takdirde, Türkiye Rusya’ya rağmen kendi başına bu harekâta kalkışabilir mi? Yani Çavuşoğlu’nun benzetmesinden hareketle sorarsak, Türkiye Tel Rıfat’ta kendi göbeğini kendisi kesebilir mi? Böyle bir adımın riskleri ne olur?

TARTIŞMA 2018’DE ‘ZEYTİN DALI’ HAREKÂTI İLE BAŞLADI

Bu sorulara yanıt vermek için biraz gerilere gitmek ve yakın geçmişte Tel Rıfat’ta yaşanan gelişmeleri, bu bölgeyle ilgili yapılan tartışmaları ve yürütülen müzakereleri kısaca hatırlamak, bugünü anlamamız bakımından yol gösterici olabilir.

Bugünküne benzer bir tartışmanın ilk olarak 2018 yılında patlak verdiğini hatırlayarak başlayalım. Daha doğrusu, Türkiye’nin 2018 yılı başında Afrin bölgesinde icra ettiği “Zeytin Dalı Harekâtı” ile birlikte gündeme giren bu meselenin aslında hiç kapanmadığını, ucu açık bir şekilde bugüne dek uzandığını belirtmeliyiz.

PKK’nın Suriye’deki uzantısı olan YPG/PYD yapılanmasının 2014 yılında ilan ettiği “Özerk Yönetim” çerçevesindeki üç kantondan biri (diğer ikisi Cezire ve Kobani) Esad rejiminin içsavaş başlayınca 2012 yılında kuzeyden çekilmesi sonucu aynı yıl YPG denetimine geçen Afrin’di.

Türkiye, 2016 Ağustos-2017 Mart döneminde Fırat’ın batısında Cerablus’tan başlayarak batıda Azez’e, güneyde El Bab’a kadar uzanan “

Yazının Devamını Oku

Ankara'nın PKK/YPG söyleminde bu kez ABD ile Rusya'ya eşit mesafe

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ned Price’ın geçen salı günü düzenlediği olağan basın brifinginde gündeme gelen konulardan biri, iki Türk özel harekât polisinin pazar günü Fırat Kalkanı bölgesinde Tel Rifat’ta üslenmiş PKK/YPG unsurları tarafından düzenlenen bir saldırıda hayatlarını kaybetmesiydi.

ABD Dışişleri Sözcüsü, örgütün ismini geçirmeden NATO müttefiki Türkiye’ye sınır ötesinden yapılan saldırıları kınadıktan sonra öldürülen polislerin ailelerine de başsağlığı dileklerini iletti.

Sözcü, açıklamasında ismini telaffuz etmese de bu olayın sorumlusu olan örgüt, Rusya’nın kontrolündeki Tel Rifat bölgesinde mevzilenmiş PKK/YPG’dir.

ABD, TÜRKİYE’NİN HAREKÂTINA KARŞI

Bu brifingin dikkat çekici bir yönü, bir gazetecinin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “ABD’nin desteklediği Kürt güçlerine karşı yeni bir harekât düzenlenebileceğinin işaretini verdiğini” söylemesiyle, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine dönük yeni operasyon tartışmasının da gündeme gelmesiydi.

Price Sınır ötesi saldırıların durdurulması gerektiğini” belirterek “Ateşkes bölgelerinin tüm tarafların riayet etmesi suretiyle korunması, Suriye’de istikrarın güçlendirilmesi ve krize siyasi bir çözüm bulma çalışmaları açısından çok önemlidir” diye konuştu.

ABD Dışişleri Bakanlığı, ateşkes bölgelerinin korunması gerektiğini belirterek, Türkiye’nin yeni bir harekâtına da karşı olduğunu duyurmuş oluyor. Biden yönetimi, Kuzey Suriye’de mevcut statükonun çatışma çıkmadan aynen sürdürülmesi yönünde bir tutum almış oluyor.

YPG, FIRAT’IN BATISINDA RUSYA, DOĞUSUNDA İSE ABD’NİN HİMAYESİNDE

Burada altını çizmemiz gereken bir nokta var. ABD Dışişleri’ndeki brifingde son saldırılar bağlamında yöneltilen soruda, Türkiye’nin muhtemel bir harekâtının “

Yazının Devamını Oku

Türkiye ile Rusya arasında İdlib-Tel Rifat eksenli bilek güreşi

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın pazartesi akşamı “Artık tahammülümüz kalmadı. Buralardan kaynaklanan tehditleri ya oralarda etkin olan güçlerle birlikte ya da kendi imkânlarımızla bertaraf etmekte kararlıyız” şeklindeki açıklamasıyla birlikte, Suriye’nin kuzeybatısındaki Münbiç ve özellikle de Tel Rifat bölgeleri yeniden projektörlerin altına girdi.

Hafta başından bu yana Türkiye’nin ne gibi adımlar atabileceği yoğun bir şekilde tartışılmaya başlandı.

Kanaatimizce sahadaki gelişmeleri değerlendirebilmek için Tel Rifat civarında meydana gelen son hadiselerle bir süredir İdlib’deki ortaya çıkmış olan yüksek basınca bir bütünlük içinde bakmak yararlı olabilir. Böyle bir bakışla karşımızdaki kafa karıştırıcı tabloyu çözmeye çalışalım.

HMEYMİM ÜSSÜ’NDEN KALKAN RUS UÇAKLARININ ROTALARI

Önce geçen perşembe günü Suriye’nin batısında Lazkiye şehrinin yanı başında Rusya Hava Kuvvetleri’nin envanterindeki Hmeymim üssünden kalkan savaş uçaklarının düzenlediği iki operasyonu büyüteç altına yatırmak gerekiyor.

Birinci harekât, İdlib çatışmasızlık bölgesinde M-4 karayolu boyunca kuzey ve güneye doğru altı kilometre derinlikteki güvenlik koridoru içinde, yola hemen bitişik Basenkul köyünün civarındaki bir noktayı hedef aldı. Burası, Türkiye’nin Rusya ile yaptığı mutabakatlar çerçevesinde radikal gruplardan arındırma taahhüdünü üslendiği güvenli koridor. Sahadan gelen haberlere göre, Rusların bu koridorda gerçekleşen saldırısında, Heyet Tahrir eş Şam (HTŞ) örgütüne bağlı 7 militan öldürüldü.

Aynı gün ilerleyen saatlerde yine Hmeymim’den havalanan bir Rus savaş uçağı, bu kez doğuda daha uzak bir noktaya yöneldi. TSK’nın denetimindeki Fırat Kalkanı bölgesinin başlangıcında, Mare kasabasına yakın Tuways’da bulunan TSK üssünün civarındaki bir sahaya iki atış yaptı. Burası Rusların kontrolündeki Tel Rifat bölgesinin hemen karşısında bulunuyor.

Bu harekâtın öncesindeki saatlerde Mare-Tel Rifat ekseninde büyük bir gerilim yaşanmıştı. Önce Tel Rifat çıkışlı olduğu anlaşılan bir PKK-YPG saldırısında, tanksavar silahıyla Tuways’taki TSK üssüne yakın noktada bir Türk askeri şehit edilmişti. Bunun üzerine buradaki TSK mevzilerinden Tel Rifat’taki PKK/YPG hedeflerine doğru kuvvetli bir topçu ve roket ateşiyle karşılık verildi. Rus savaş uçağı işte tam bu sırada devreye girdi.

Görüleceği gibi, TSK Rusya’nın nüfuz alanındaki Tel Rifat’ta PKK/YPG unsurlarını vurunca, durdurma amaçlı olduğu anlaşılan yanıt Rus hava kuvvetlerinden geldi.

Yazının Devamını Oku

Aşı kampanyasının hız kesmesi kaygı verici

Dünkü yazımızda COVID-19 vakalarının ve bundan kaynaklanan ölümlerin girilen yeni dalgada yüksek bir eşikte seyretmesinin “kanıksanmaya” başlanması sorununa odaklandık.

Bugün, projektörlerimizi vakaların yükselmesinin büyük ölçüde tetikleyicisi de olan aşılama kampanyasındaki sorunlara çevirelim.

Burada karşımızda ana sorun olarak aşı kampanyasının hızının ciddi ölçülerde gerilemesi konusu çıkıyor.

Sözünü ettiğimiz olguyu, geçen ocak ayından itibaren Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı aşı rakamlarını günlük bazda işlediğimiz bir Excel dosyasındaki veriler üzerinden göstermeye çalışalım.

YAZ AYLARINDAKİ YÜKSEK TEMPO GERİLİYOR

Aşı kampanyasının geçen 13 Ocak tarihinde başlamasından sonra tedarikle ilgili sorunların aşılması ve Çin yapımı Sinovac’ın yanı sıra BioNTech aşısının da devreye girmesiyle birlikte, özellikle yaz aylarında oldukça kuvvetli aşılama oranlarına ulaşılmıştı.

Bir ve ikinci doz, ayrıca üçüncü dozun da 1 Temmuz’da devreye girmesiyle aşılamada toplamda bir hafta içinde 7 milyon kişinin üstüne çıkıldığı durumlar yaşandı. Temmuz-ağustos aylarında genellikle haftalık toplam 5-6 milyon aralığında sayılara ulaşılabilmiştir.

Buna karşılık son zamanlarda, özellikle eylül sonundan itibaren haftalık aşı toplamının 2-2.5 milyon gibi bir aralığa yerleşmeye başladığını görüyoruz. Örneğin, geçen haftanın aşı toplamı 2 milyon 52 bin dolayındaydı. Ondan önceki hafta ise toplam 2 milyon 509 bine ulaşıyordu.

Bu yönelişi aylık toplamlarda da gözlemek mümkündür. Aşamalı olarak bir, iki ve üç olmak üzere bütün dozları dahil ettiğimiz aylık toplamlarda karşımızda yaklaşık rakamlar üzerinden şöyle bir tablo beliriyor: Ocak: 1 milyon 961 bin, Şubat: 6 milyon 370 bin, Mart: 7 milyon 150 bin, Nisan: 6 milyon 928 bin, Mayıs: 6 milyon 225 bin, Haziran: 20 milyon 310 bin, Temmuz: 23 milyon 593 bin, Ağustos: 20 milyon 656 bin, Eylül: 15 milyon 776 bin...

Yazının Devamını Oku

Türkiye COVID-19’la yaşamayı kanıksıyor mu?

COVID-19 salgınının patlak vermesinden sonraki süreçte karşımıza çıkan pandeminin ana davranış kalıbı, vaka ve ona paralel bir şekilde insan kayıplarının genellikle -dalgalar halinde- yükselmesi ve ardından alınan önlemlerle baskılanarak aşağı inmesi şeklinde görünüyordu.

Bu da grafiklerde her seferinde sert bir yükseliş, pik noktasına çıkış ve düşüş eğrisi şeklinde kendisini gösteriyordu.

Bu çerçevede salgın 2020 Mart ayında ilk patlak verdiğinde, özellikle nisan ayındaki tırmanışın ardından mayıs ayında kayda değer bir düşüş gözlenmişti. Daha sonra 2020 sonbaharında kasım ve aralık aylarında ikinci dalganın yükselişine tanıklık ettik. Alınan kapanma önlemleriyle birlikte salgının baskılanmasıyla başlayan normalleşmede bu yılın nisan ayında, kendimizi bu kez üçüncü dalganın içinde bulduk.

Temmuz sonundan itibaren girdiğimiz dördüncü dalgada ise bundan önceki dalgaların hareketlerine uymayan farklı bir örüntünün belirdiğini izliyoruz. Salgın, özellikle 2020 sonbaharındaki ikinci dalganın pik dönemindeki yoğunluğa yakın bir çizgide sabit kalarak, inişe geçmeden düz bir plato şeklinde ilerlemektedir.

Bunu COVID-19 salgınının yüksek bir eşikte kronikleşmesi hali olarak tanımlamakta hata olmaz.

VAKALARDA TEHLİKELİ 30 BİN EŞİĞİ GEÇİLDİ

Şimdi buraya kadar söylediklerimizi rakamlarla daha yakından göstermeye çalışalım. Ancak bunu yaparken öncelikle bir olgunun altını çizelim. Geçen yaz aylarına göreceli olarak rahat bir şekilde girilmesine karşılık, özellikle 19 Temmuz’da başlayan Kurban Bayramı haftasıyla birlikte vakalarda yeniden bir patlama yaşanmıştır. Bir sonraki hafta vakalar birden iki katına çıkmış, zaten bir daha da inişe geçmemiştir.

İçinde bulunduğumuz süreci “dördüncü dalga” kabul edersek, bunu 2020 sonbaharındaki ikinci dalgayla karşılaştırdığımızda çok yakın sayılarla karşılaşıyoruz. (Geçen nisan-mayıs dönemindeki üçüncü dalgada vaka ve ölümler çok daha yüksek pik noktalarına çıkmıştır.)

İkinci dalgada günlük vakalarda en yüksek sayı 8 Aralık 2020 tarihinde 33 bin 198 olarak çıkmıştı. Dördüncü dalgada geçen hafta ilk kez günlük vaka sayısında 30 bin eşiğinin üstüne geçilmiştir. 6 Ekim Çarşamba günü günlük vaka sayısı 30 bin 438 olarak açıklanmıştır.

Yazının Devamını Oku